Türklerin Yaşadığı Coğrafya ve Türk Kültürüne Etkileri

Belgede İslamiyet öncesi türk devlet geleneği (sayfa 69-73)

4. İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK KÜLTÜRÜ

4.2. Türklerin Yaşadığı Coğrafya ve Türk Kültürüne Etkileri

Türk boyları, Çin'den Rusya ve Macaristan içlerine kadar uzanan bozkırlarda yaşarlar. Altay ve Tanrı dağları arasındaki geçitler, Moğolistan bozkırlarını, Kazak bozkırlarına bağlar. Kazak bozkırını, Rusya ve Macaristan bozkırları izler. Bu Kuzey bozkırı, İran ve Afganistan bozkırlarıyla güneyde devam eder.

Bozkırın kuzeyinde Sibirya ormanları ve Tundra bulunur. Güneyde bozkırın ortasında çöller uzanır. Batı Türkistan'da Kızılkum ve Karakum çölleri, Doğu Türkistan'da tarım havzasını kuşatan Taklamakan çölü ve daha Doğuda Moğolistan'ı ikiye bölen büyük Gobi çölü yer alır. Bu çöller, bozkırı devamlı kemiren üç kanserli bölge olarak adlandırılır (Avcıoğlu, 1999a, 321).

Tarım toprakları büyük oranda çölleşen, otlakları kuruyan, yazın + 40, kışın -35 derece sıcaklığıyla Orta Asya yalnızca ayakta kalıp yaşamını sürdürmeyi bile başlı başına özel beceri isteyen bir iş haline getirmiştir. Yağmur çok ender yağar, kışın düz bir kar tabakasıyla örtülen stepler altı ay bu örtü altında kalır. Göçebeler, bu uzun süre içinde korunmak, kendilerini ve hayvanlarını beslemek zorundadırlar. Yazın yapılan ticaretten yeterli gıda ürünü elde edilmiş ise, zor koşullara karşın varlıklarını sürdürebilme olanağı elde edilmiş olur (Aydoğan, 2004a, 560).

Ekin yetişmediği için sütle beslenilmiş, deriden dikilmiş elbise giyilmiş, keçe çadırlarda yaşanmıştır. Tarıma elverişli olmayan bozkır, nüfus yoğunlaşmasına izin vermemiştir. Bozkırda, bir bitki alanının besleyebileceği hayvan sayısı değişmemiştir. Hayvan türleri bellidir. Bu nedenle bozkırda, doğanın insana sunduğu kaynaklar sabittir. Üretim teknikleri değişmediği için, bitki, hayvan ve insan ilişkileri ancak dengede kalabilmiştir (Avcıoğlu, 1999a, 321).

Nüfus artışı bu dengeyi bozar. Kurak yıllarda ise bozkır alanı daralır. Otlak kavgaları kızışır, savaşlar artar. Bozkırın iç tarihinin, boyların birbirinin otlaklarını ele geçirme kavgaları ve yeni otlaklar peşinde yapılan mücadeleler olduğu görülür.

Bozkır Türk ekonomisinin esasını, yüksek ovalar ve yaylaların hâkim olduğu Bozkır coğrafyasının iklim şartları ve bu şartlara bağlı çobanlık ve hayvan besleyiciliği oluşturmuştur.

Orta Asya'da kuraklık, iklim değişikliği nedeniyle, tarım ve hayvancılık yapılamaz ve nüfus beslenemez hale geldiğinde, göç zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Göçebe kavimler, önlerine kentli ya da köylü yerleşikleri katarak yeni yerlere gitmişlerdir. Belirli aralarla yinelenerek binlerce yıl süren bu eylem, yerleşikler üzerinde bir baskı oluşturmuş ve gönüllü olsun ya da olmasın onları da içine almıştır. Göçebeler, gittikleri yerlerde tutunabilmek için, yerleşiklerin kültür ve sanatına gereksinim duymuşlardır. Bilgiye ve üretim tekniklerine sahip bu insanları, kendi kültürlerini tamamlamak üzere birlikte götürmüşlerdir. Askeri güçleri ve örgütlenme yetenekleri bu olanağı onlara vermiştir (Aydoğan, 1999a, 560).

Bir bölge, avcı ailelerden çok az nüfusu besleyebilir. Anormal koşullar ancak otlak kavgalarına ve göçlere yol açar. Kuraklık bu koşullardan biridir. Kuraklık yakın zamanlara kadar bozkırda yıkımlara yol açmıştır. Bulaşıcı hastalık ya da soğuk nedeniyle hayvanların zarar görmesi ya da yerleşiklerin satış yapmak istememesi, yaşam şansını yitirmekle aynı anlama gelmiştir (Aydoğan, 2004a, 560).

Bozkır insanı için hayvansız kalmak, açlık ve ölüm demektir. Sık sık görülen sert kışlarda, genellikle ot saklanmadığından ve hayvanlar karları eşeleyip derinlerden ot çıkartamadığından sürüler azalır. Kış için ot hazırlamazlar, fakat bir yerden başka yere göçmelerini öyle düzenlemişlerdir ki, sürüleri için kurumuş otları bulup otlamalarına elverişli olan yerleri bulmuşlardır. İyi kışlakları ele geçirmek, bozkır boyları arasında savaşlara yol açmıştır (Avcıoğlu, 1999a, 322).

Sert kış ve kuraklık gibi, hayvan hastalıkları da sürülerin sık sık elden çıkmasına yol açar. Kıtlık ve hayvan kırımı olmadığı zamanlarda da, et ve süt ürünlerine dayalı çoban ekonomisi insanları beslemekte yetersiz kalır. Bu nedenle hemen her cins hayvan eti ve bitki kökleri yenmiştir.

Avrupa Hunları, daha çocukken açlığa, soğuğa ve susuzluğa alıştırılır. İşte bu çocuk yaşta yapılanlar, büyüdüklerinde bu acımasız coğrafyada hayatta kalmalarını sağlamıştır (Ahmetbeyoğlu, 2001, 26).

Bozkırın bu acımasız koşulları insanları, ne bulurlarsa onları yemeye zorlamıştır. At, deve, sığır, koyun vb. etinin yanı sıra, kemirici hayvanların etleri, ölü hayvanların etleri bile bozkırda yenilmiştir (Avcıoğlu, 1999a, 323). Çok az pişirilen eti bacakları ile atlarının arasına alarak yumuşatıp yemişlerdir. Zaten zor temin edilen yiyeceğin lezzetine, iyi pişmesine dikkat edecek durumda değillerdir (Ahmetbeyoğlu, 2001, 28).

Tüm bunlar, bozkır koşullarının sertliğini ve acımasızlığını gösterir. Kök-Türk kağanının en güçlü döneminde bile, Türk budun aç kalabilmektedir (Kafesoğlu, 2004).

Türklerin giyim eşyalarının başlıca malzemesi, koyun, kuzu, sığır, tilki, ayı derisi, keçi ve deve yünüdür. Eski Türkler bez dokumuş, giyecek için kendir yetiştirmişlerdir. Yün kumaş ve bezden iç çamaşırı giyerler. Bozkırın "tipik" elbisesi ceket-pantolondur. Süvari en rahat şekilde ancak böyle giyinebilmiştir. Soğukta ve sıcak havalarda ayrı ayrı giyilen pelerin de kullandıkları anlaşılan Türkler, ayaklarına çizme, başlarına börk giymişlerdir (Kafesoğlu, 2004, 221).

Coğrafi şartların, Türkleri hayvan besleyiciliğine zorlaması iki noktada etkinlik kazandırmıştır. Etkinliklerden biri ekonomik, diğeri yüksek örgütlenme yeteneği ile sosyaldir. Birinci nokta avcılık ve toplayıcılık gibi parazit ekonomi yerine, insanları üretici duruma yönlendirmesi nedeniyle faydalı bir ekonomik işleyiştir. İkinci nokta toplulukları basit yığınlar olmaktan çıkarıp, düzene sokarak hayatta kalmasını sağlayan sosyal bir harekettir.

İnsanlar, henüz teknik bilgiye sahip olmadığı milattan önceki zamanlarda yaşayabilmek için, bulundukları sahanın coğrafi şartlarına uymak zorunda kalmışlardır. Bu topluluklardan kendilerini toprağa bağlayan tarım bölgelerinde oturanlar, çapa, tekerlek vb. gibi aletler icat etmek ve sabit barınaklar yapmak suretiyle "yerleşik" kültürün temellerini atmışlardır. Bozkırdakiler ise, yine coğrafi olanaklar gereği olarak, besicilikle ilgilenmişler, böylece kendi kültürlerini kurmuşlardır (Kafesoğlu, 2004, 223).

Yerleşik kültür kuruluş döneminde, yalnız dar anlamda bir ailenin ihtiyacını karşılayacak ölçüde belirli bir toprak parçasını işlemekle yetinmiş iken, Türkler, ailesinin binlerce hayvanı ve geniş otlakları göz önünde tutmak zorunluluğu yüzünden daha başlangıçta yaygınlık özelliği kazanmıştır (Taşağıl, 2004a, 1).

Yerleşik insan, bir ailenin sınırlı yapısını düşünmüş, daha geniş bir toplum yapısının gereklerini karşılamaya ihtiyaç duymamıştır. Hareketli bir yapıya sahip Türkler, kalabalık sürülerini çeşitli manevralarla kışın ayrı, yazın ayrı birbirinden uzak mesafelere götürmek zorunda kalmışlardır. Bunula birlikte otlakları, suyu muhafaza etmek, çeşitli hastalıklardan korunmak ve tedavi etmek gibi yeteneklerini geliştirmişlerdir. Gerektiğinde otlak ve kaynakları ortaklaşa kullanabilmek için diğer sürü sahipleri ile anlaşmalar yapmak durumunda kalmışlardır. Aralarındaki haksızlıkların, anlaşmazlıkların düzeltilmesi için bir hakem meclisi ve başkanlığı oluşturulmuştur. Sonuçta besicilik-çobanlık zamanla geliştikçe çok geniş arazi üzerine yayılan şiddetli rekabetlerden bunalan kabilelerin toplanarak ortak mücadeleye hazır tutulması zorunluluğunu doğurmuştur. Daha güçlü bir örgüt kurmak ve buna

"meşruiyet" kazandırmak gibi yollar aranmak zorunda kalınmıştır (Kafesoğlu, 2004,223). Bu durum tüm sosyal, ekonomik, hukuki yönleri ile sosyal örgütlenme düşüncesini ortaya çıkarmıştır.

Türklerin, çiftçi-köylü üzerinde kolayca siyasi egemenlik kurmalarında demir madeninin payı büyüktür. Coğrafyasında bulunan demirin işlenmesi, zorunlu ihtiyaçlar sonucu ortaya çıkmıştır. Hayatta kalma ve güçlü olma zorunluluğu, Türkleri bölgelerinde demir işleyicisi olarak tanıtmıştır. Demir madeni, Altaylar’da, Ye-nisey nehrinin kaynak bölgelerinde bulunmuştur. Kuzey Altaylar'da demir eritme ocakları, Ulan-ede (Baykal'ın doğusu) yakınında demir ocak ve döküm yerleri ortaya çıkarılmıştır (Taşağıl, 2004a, 27, 52, 84).

Savaşçılık yeteneklerini iyice arttıran demirciliğin yanında, otlak ve su için yapılan mücadeleler Türklerde dayanıklılığı artmıştır. Türkler, aynı zamanda huzur içinde yaşayabilmek için insanların karşılıklı saygı göstermesi gerektiğini de öğrenmiş ve insan topluluklarını sürekli olarak barış halinde tutabilmek için "hukuk" düşüncesine ulaşmışlardır. Bu, devlet düşüncesinin doğuşudur. Türkler, kendilerine bağladıkları insanları yönetmek üzere siyasi kadrolar oluşturmuş, kanunlarla örgütlenmesini düzen içinde yapılandırmışlardır (Kafesoğlu, 2004, 224).

Kişisel özgürlüklerle, devletin çıkarları arasında kurulan denge ve bu dengenin topluma verdiği gelişme gücü, gereksinimlerin ve ekonomik-siyasi birikimin doğal sonucudur. Orta Asya'da insan sömürüsüne olanak vermeyen ağır yaşam koşulları nedeniyle varlığını sürdürmek için paylaşımcı, kamucu anlayış gelişmiştir. Devletin iyi işlemesi için, bireylerin özgür ve girişimci olması gerekmiştir. Devlet, toplumun azınlığını oluşturan bir sınıfın değil, halkın tümünün yani ulusun çıkarlarını savunmak zorundadır. Birey haklarını geniş bir alana yayan bu zorunluluk, kaçınılmaz olarak, yönetim işleyişinin demokratikleşmesine ve katılımcı bir siyasi ortamın oluşmasına yol açmıştır. Türk toplumlarında görülen, devletle bireyin birbiriyle çelişmeyen bilikteliği, içinde bulunduğu koşullardan kaynaklanan doğal bir sonuçtur.

Coğrafi şartların yarattığı göç ve göçebelik; kendine özgü koşullar ve özellikler yüzünden, Türklerin kültürünü yoğun şekilde etkilemiştir. Hayvancılığın geçerli olduğu göçebelik, bu dönemden geçen tüm toplumlar tarafından yaşanmıştır. Ancak Orta Asya’ da yaşananlar süre, nitelik ve taşıdığı özellikler bakımından farklıdır. Özellikle büyük göçlerin, başka toplumlarda görülmeyen bir özgünlüğü vardır. Çok yönlü, geniş kapsamlı ve çok etkili bir girişim olan bu eylem, yalnızca Türk tarihine değil dünya tarihine de yön vermiştir.

Daha iyi bir yaşam için koşulları elverişli yeni yerler aranmış ve yerleşilmiştir. Güney ya da Batıda sulak, ılıman, bereketli topraklar aranmış ve yurt yapılmıştır. Amaç bir daha göç etmek zorunda kalmamaktır ve bu yurt ne pahasına olursa olsun korumalı, bunun için de örgütlü ve güçlü olunmalıdır. İşte bu olgu, Çin'den Mısır'a, Hindistan'dan Avrupa'ya dek çok geniş alanlarda, devletler kurduran, kültürünü bu alanlara yayan Türklerin, dünya tarihi içinde hiçbir kavmin yapamadığı kadar uzun ve etkili bir yer edinmesini sağlamıştır (Aydoğan, 2004a, 562).

Bozkır yaşamının bilgi, bilinç ve ilgi gerektiren ağır koşulları, işleri, başkalarına yaptırmaya ve insan çalıştırmaya bırakılmayacak kadar önemli kılmıştır. Kaynak az ve yetersizdir. Üretim aracı da üründen daha değerlidir. Ürün yaşamı devam ettirebilecek kadardır. Kar etmek, ucuza üretmek kavramları olmadığı için köle ihtiyacı olmamıştır. Coğrafyanın ağır koşulları, toplumsal dayanışmayı oluşturmuştur. Bu nedenle ekonomik olarak hayvan yetiştiriciliğine, çobanlığa dayanan bozkır kültüründe iş gücü gereksinimi insanların kendi çalışmaları tarafından karşılanmıştır (Aydoğan, 2004a, 564).

Orta Asya bozkır insanı, yaşayabilmek ve varlığını sürdürebilmek için, doğanın kendisine dayattığı zor ve acımasız koşulları dikkatle izlemek ve ona bilinçle uyum göstermek zorunda kalmıştır. Türkler; olanaklarını, direnme gücünü ve yeteneklerini, sürekli geliştirmişlerdir. Çevre koşullarını ve bu koşulları yaratan nedenleri belirlemiş, gerekli önlemleri zamanında ve eksiksiz biçimde almak için çaba göstermişlerdir.

Çok eski çağlara dek giden Türk Kültürünün, doğayla iç içe geçip onunla birleşen bir derinliği vardır. Doğayla uyumlu yaşamak, yaşamın kurallarını kavramayı, bu kavrayış da, dünyayı tanımayı ve anlatmayı sağlayan bir düşünce zenginliği yaratmıştır.

Belgede İslamiyet öncesi türk devlet geleneği (sayfa 69-73)