Türklerde “Savaşçılık” Kültürü ve Ordu

Belgede İslamiyet öncesi türk devlet geleneği (sayfa 82-87)

4. İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK KÜLTÜRÜ

4.6. Türklerde “Savaşçılık” Kültürü ve Ordu

Tarihte, Sümerlerin yazıyı icat etmeleri, eski Mısırlıların inşa ettikleri piramitler, Fenikeliler ve Venediklilerin gemicilik ve deniz ticaretindeki ustalıkları, Greklerin üzüm, şarap üreticiliğindeki yetenekleri, Romalıların sahip oldukları topraklar üzerinde uyguladıkları usta siyasetleri ilk anda göze çarpan bir takım belirgin özellikleridir. Türk adının ortaya çıkmasıyla birlikte ise, bu ulus ile karşı karşıya gelen diğer toplumların zihninde ilk beliren özellikleri savunma ve ordu kurma konusundaki ustalıkları olmuştur. Konuyla ilgili akademisyenlerin farklı düşünceler ortaya koymalarıyla birlikte, her yeni belge ve değerlendirme Türklerin askeri özellikleri hakkında bilinenlere yenilerini eklemekte ve eskilerini desteklemektedir.

Bozkır ikliminde yaşayan bir ulus olan Türkler için bu sert iklim şartları, coğrafi faktörler, Orta Asya'daki diğer boy ve uluslar arasındaki mücadeleler, zorlu bir hayat yöntemini gerektirmiştir. Bu zor şartlar, Türklerin savaşçı olarak yetişmesine neden olmuş ve tarihte de “ordu-ulus” olarak tanınmaları sonucunu doğurmuştur. (Koca, 2002, 875).

Bozkır Türk devletinde hemen her Türk savaşa hazır durumda olduğundan, askerliğe özel bir meslek gözü ile bakılmamıştır. Türk orduları hazır durumdadır. Türklerin eğlenceleri ve avlanmaları bile askeri eğitim niteliğindedir. Boyların ileri gelenleri, aynı zamanda emirlerindeki askeri güçlerin başında her zaman savaşa hazır komutanlardır. Hükümdarın özel muhafız kıtaları dışındaki merkez orduları, barış zamanında yüksek bir devlet adamının veya komutanın sorumluluğu altındadır (Batı Hunlarında Oniki /Onegesios-Onügeç, Kök-Türklerde Tonyukuk, sonra Kül-Tegin).

Türk orduları temelde süvarilerden kuruludur. Atlı güçler yanında yer alan ve yardımcı olarak iş gördürülen yayalar sayıca da çok azdır. Bundan dolayı da Türk ordularının yetiştirilme yöntemi, hazırlık eğitimleri ve muharebe taktikleri tamamıyla kendilerine özgüdür (Kafesoğlu, 2004, 243) .

Eski Türk ordusunda en büyük askeri birlik 10 bin kişilik güçtür. Bu birliğe Tabgaçlar, Kök-Türkler ve Uygurlarda Tümen adı verilmiştir. Tümenler 1000'lere, 100'lere, 10'lara ayrılmış ve başlarında ayrı ayrı komutanlar (binbaşı, yüzbaşı, onbaşı) bulunmuştur. Türk etkisindeki yabancı ordularda da görülen bu 10’1u örgütlenme, ilk olarak Asya Hun hükümdarı Mo-tun döneminde görülmüştür. Türk orduları tüm yerleşik kavimlerde görülen, hareketsiz muharebe yöntemine göre yetiştirilmiş ağır techizatlı orduların aksine, hafif silahlı ve hareketli süvarilerden kuruludur. Türk ordularının uyguladığı süratli, baskın etkisi yaratan hücumlar ancak küçük ve hareketli birlikler kullanılarak koordine edilebilmiştir (Anadol, 2001, 254).

Sağ ve sol (veya doğu ve batı) yöneticilerin yönetimi altında eğitilen ve onların emirlerinde savaşlara katılan ordu, bu 10'lu sistem içinde onbaşılardan tümen başılara doğru belirli bir komuta zinciri içinde birbirine bağlanmıştır. Bu komuta zinciri sadece savaş zamanı değil, barış zamanı da devlet işleyişinde kullanılmıştır. Bu durum aslında budunlar ve boyların sıkı işbirliğinin göstergesidir. Bu ilişki, Türk devletinin sağlamlığını ve devamlılığını sağlayan başlıca etken olmuştur. 10'lu sistem sosyal ve yönetimsel bakımlardan da çok önemli görevler yerine getirmiştir. Devlet güçlerinin tümünün kabile, soy vb. ayrılıklarına bakılmaksızın 10’1u sisteme göre bölünerek, merkezden görevlendirilen komutanlar aracılığı ile en üstte tek yönetime bağlanması, ulusal birliğin meydana getirilmesinde önemli rol oynamıştır. İkinci olarak da, tüm yöneticiler aynı zamanda asker olduklarından devlet işleyişinin, askeri disiplin içinde çalışması sağlanmıştır (Kafesoğlu, 2004, 281). İslamiyet Öncesi kurulan büyük Türk devletleri; Asya Hunları, Avrupa Hunları, Kök-Türkler ve Uygurlar döneminde o çağların en güçlü askeri gücünü meydana getirmişlerdir.

Türkler zamanın ve çevrenin en zor şartları içinde dahi yiyecek ve malzeme ikmallerini kolayca yapmışlardır. Diğer ordular askeri beslemek üzere binlerce hayvan getirmek zorunda kalırken, Türkler yiyecek ihtiyaçlarını et konservesi ile karşılamışlardır. Konserve et, Çin'de ve Avrupa'da ortaya çıkmadan en aşağı 500–1000 yıl önce Türklerce bilinmekteydi. Hunların, hatta çok sonraki yıllarda Macar'ların bile çiğ et yedikleri anlatılır (Erdemir, 2002, 940–945).

Türklerde atın, toplum hayatında oynadığı rol çok büyük olmuştur. Türkler, doğayla mücadele ederken ona egemen olmayı sağlayacak en uygun araçları da kullanmışlardır. Bunların da en başında geleni attır. Yaşadıkları çevreye uygun hayat standardını ve şeklini at sayesinde geliştiren Türkler, “atlı-göçebe uygarlığı” oluşturmuşlardır (Ögel, 1982, 145).

Türklerin, kişi başına birkaç at olmak üzere savaş meydanına çok sayıda atı getirerek, hem yiyecek ihtiyaçlarını karşılamışlar, hem de düşmana kalabalık bir ordunun kendilerine doğru geldiği izlenimini vererek düşmanları arasında korku yaratmaya çalışmışlardır.

Türkler, Romalılar ve İranlılar gibi siper kazmamışlardır. Atlarını çadırlarının yanına birbirine yakın bir şekilde bağlayıp, sıralayarak savaş başlayıncaya kadar korunmuşlardır. Savaş meydanına getirilen atlar, özel zırhlarla örtülü olduklarından Türk askeri için çatışma anında kalkan görevi de görmüşlerdir (Erdemir, 2002, 943).

Her çağın taktiğine göre, çağın en etkili silahlarını kullanan Türk ordularında başlıca silah ok ve yaydır. Ok ve yay bir av teçhizatı olarak eski çağlarda hemen tüm topluluklarda görülür. Fakat Türkler ok ve yayı etkili bir savaş silahı haline getirmişler ve kendi muharebe taktikleri için en uygun şekilde kullanmışlardır. Yayı, süratle koşan at üzerinde etkili bir savaş aracı gibi kullanarak, uzak mesafeden çatışmalara girmişlerdir. Miğfer giyen, kendileri ve muharebe atları için zırh (yarık) kullanan Türkler, at sayesinde süratli manevra kabiliyetine sahip oldukları için uzaktan savaşı tercih ederlerdi.

Türklerin çeşitli yayları vardır. Bunlardan gerilmesi en güç, fakat vuruculuğu en fazla olanı, tersine gerilmek suretiyle kullanılan çift kavisli “reflexe” adı verilen yaylardır. Oklar da, yaylar gibi çeşitlidir. Bunlar arasında da, Hunların yaptığı ve ilk defa Mo-tun zamanında kullanıldığı bildirilen ıslıklı ses çıkaran oklar en etkili olanıdır. Bununla birlikte Türkler, süratle giden at üzerinde dört tarafa isabetli ok atmakta da yeteneklidirler. Düz, yivli veya çengelli temrenler (ok-uçları) kullanan ve iyi kement atmasını da bilen Türkler, yakın muharebede kargı, mızrak, süngü, kalkan ve kılıç kullanmışlar ve birliklerine göre değişen flamalar taşımışlardır (Kafesoğlu, 2004, 284).

Savaş meydanlarında süvariler, atların renklerine göre belirli kanatlarda görev almışlardır. Eski Türklerin savaş zamanında en çok çekindikleri durum, yağmur yağması ile yaylarının ıslanarak işe yaramaz hale gelmesidir. Asya Hunlarından beri Türklerin gece seferlerinde “dolun ay” zamanını, yani açık havayı tercih etmeleri bu yüzden olmuştur. Düşmandan esir yakalayan ödüllendirilmiş, bununla birlikte savaşta

ölen Türklerin cesetleri düşman elinde bırakılmamaya çalışılmıştır. Bu nedenle ölenlerin cesetlerini alıp getirenlere malları verilmiştir.

Turan taktiği ile büyük çoğunlukla okçu süvarilerden kurulu Türk savaş birlikleri, at dolayısıyla sağlanan sürat sayesinde, ağır hareketli ve saf halinde grup muharebesi yapan yabancı ordular karşısında üstünlük kazanmışlardır. Kendi taktiklerini uygulamak için ordularını daima kesintisiz hücum temeline göre düzenleyen ve eğiten Türklerin savaşda en belirli özelliği, düşman cephesine baskın şeklindeki hücumlarıdır. Böylece uzun zaman alan çok sayıda hücum yerine, birkaç saat içinde sonuç almayı tercih etmişlerdir.

Uzun süre savaşmak gerektiği zamanlarda Türk birlikleri, aldıkları emri çarpışmanın ve muharebe sahasının gereklerine göre uygulamada kendi insiyatiflerini kullanmışlardır. Bozkır savaş yöntemini görerek tanımalarına rağmen, iyi kavrayamayan Batılı ve Doğulu yazarlara “düzensiz ve telaşlı” gibi görünen bu hareketlilik, Türk ordularının en büyük avantajı olmuştur. Bu prensipler üzerine kurulu Bozkır muharebe yönteminin iki önemli özelliği vardır. Bunlar sahte geri çekilme ve pusudur. Yani kaçıyor gibi geri çekilerek, düşmanı pusu kurulan bölgeye kadar çekmektir. Türkler, bozkır dönemi boyunca kazandıkları büyük savaşların çoğunda üstün bir fiziki güç, güçlü iç organizasyonu ve disiplini gerektiren bu taktiği kullanmışlardır (Aydoğan, 2004a, 450–460).

Tarihte Türklerin bir ordu-ulus olarak nitelendirilmelerinin, onların hayat biçimi ile doğrudan bağlantısı vardır. Ağır doğa koşulları, Türkler arasında her bir bireyin kendini her an savunabilecek birer asker olarak yetiştirmesini sağlamıştır. Çevre ve iklim özellikleri gibi, Türklerin doğal karakterinin de buna yatkın olduğu bir gerçektir.

Türklerin hayat şeklindeki bu askeri ruh, herhangi bir ileri hareket veya savunma sırasında geliştirdikleri taktikler, ürettikleri savaş araç-gereçleri, askeri disiplin, at yetiştiriciliği ve ustalıkla atın kullanılması, savaş sırasında hafif zırh, teçhizat ve malzeme taşımaları, savaş meydanında hızlı ve çevik hareket etmeleri onların belirgin özellikleridir. Türkler, eski çağlardan günümüze kadar, dünya ulusları içerisinde bu özellikleri ile tanınmışlardır. Hatta ilişkide bulundukları Bizanslılar, Araplar ve Çinliler gibi çeşitli uluslar Türklerin bu özelliklerinden esinlenerek kurdukları ordularda, sadece Türk askerlerine yer vermekle kalmamışlar, onların askerlik bilgilerinden de yararlanmışlardır (Erdemir, 2002, 942).

Türk ülkesini güvende tutmak ve ani baskınları önlemek için etrafa gözcüler bırakılıp, uygun yerlere erken haber almayı sağlayan, içinde nöbetçilerin bulunduğu ateş

kuleleri inşa edilmiştir. Ayrıca sınırda belirli genişlikte, insandan ve askerden arındırılmış arazi bırakılmıştır. Bu, Türklerin savunma düzenlerinden birdir. Bu arazi tampon bölgedir. Herhangi bir düşmanca harekette erken uyarı sistemi oluşturulmuş, hazırlanmak için gereken zaman kazanılmıştır.

Barış zamanında ata binmek, ok atmak herkesin doğal yaşamının bir parçası olmuştur. At yarışları, cirit, gülle atma, güreş, doğancılık (yırtıcı kuşlarla avlanma) vb. rekabete dayalı oyunlarla mücadele ruhu oluşturulmuştur. Kadınların da katıldıkları çeşitli top oyunları, Hunlardan beri Türkler arasında oynanmakta olup, Kök-Türkler çağında Çin'e de yayılmıştır. Belirli zamanlarda yapılan kurultaylarda düzenledikleri at yarışları ve çeşitli yarışmalar dışında en önemli etkinlik avcılıktır. Özellikle, sürek avları gerçek bir savaş manevrası özelliğini taşımaktadır. Çin kaynaklarına göre M.Ö. 62 yılında Hun hükümdarının yönetiminde düzenlenen bir sürek avına, l00 bin süvari katılmıştır. Diğer bir sürek avında 700 “li” (350 kilometre)'lik bir çevre kuşatılmıştır (Erdemir, 2002, 950).

Savaş hazırlığı karakterindeki spor hareketleri doğal yaşamı oluşturmuştur. Çin ordusunun okçu süvarilerini Türk yönteminde düzenlemek ve donatmak girişimi önce, M.Ö. 318 tarihli anlaşma ile Chao devleti hükümdarı Wu-ling zamanında görülmüştür. Tüm diğer Türklerle teması olan ordularda da benzer düzenlemelere gidilmiştir.

İmparator Maurice’nin, Hun savaş malzemelerini ve ülkesinin etrafında güvenlik sorunu oluşturan ulusların askeri durumlarını anlatan Strategicon (Strateji) adlı eseri, Türklerin savaş taktik ve teknikleri ile ilgili bilgiler vermektedir. Maurice, eserinde sadece Türkler ve diğer ulusların savaş tekniklerini anlatmaz. Aynı zamanda bunlara karşı hangi tür stratejiler uygulanması gerektiği konusunda da halkını uyarır. Böylece altıncı yüzyılın ikinci yarısı boyunca, Bizans İmparatorluğunun kimi tarihçileri tarafından kaleme alınan eserlerde Türk tarihi ve özellikle de o zamana kadar Kök- Türkler ile doğrudan doğruya herhangi bir savaşa girişmemiş olmaları nedeniyle Türk savaş tekniği hakkında doğru bilgilere yer verilememiştir.

Orta Asya'daki savaş atları, burada yaşayan halk için elbette çok önemlidir. Fakat Maurice'in Türklerin atı kullanmaları ve günlük hayattaki rolünü açıklarken abartılı anlatımlar kullanmıştır. Kültegin'in (Köi-tegin) yazıtında, Türklerin atsız asker olarak da başarılı savaşlar verdiklerini anlatan söylemleri bulunmaktadır. Maurice, Türklerin at kullanmalarından oldukça fazla etkilenmiş ve bu nedenle belki de büyük bir korku ile bu konuyu abartmıştır (Erdemir, 2002, 940). Orhun yazıtlarında açık bir şekilde Tonyukuk'un savaş meydanında oluşturulan askeri hattın bir bölümünün atlı, diğer

bölümünün de yaya olduğunu belirten sözleri, Türklerin savaşlarda ata önem vermekle birlikte, atlı ve yaya (süvari ve piyade) asker olarak da savaşlarda yer aldıklarını göstermektedir (Ergin, 2003, 36).

Türklerin yaşam şeklinin savaşmaya çok uygun olması, hareketli bir yaşam şekillerinin olması en büyük avantaj olmuştur. Toprak savunmakla ilgili bir kaygısı olmayan Türklerin, buna bağlı mevzi savunması, bölge savunması gibi hareketsiz ve pasif uygulamaları bulunmamaktadır. Hareketsiz olan düşmanını öncelikli olarak öncü güçleriyle yıpratması sayesinde, tüm gücünü mevzilerinde tutan düşmanın savaşma azmini kırmıştır. Manevra yapma özelliği ve taktiği bulunmayan düşman birlikleri, Türkler karşısında yenilmişlerdir. Bununla birlikte, her ne kadar amaç barışın sağlanması da olsa, savaş hayatta kalma aracı olmuştur. Savaşılacak bir düşman ve amaç her zaman vardır.

Belgede İslamiyet öncesi türk devlet geleneği (sayfa 82-87)