Türklerde Ülke Kavramı

Belgede İslamiyet öncesi türk devlet geleneği (sayfa 37-43)

3. TÜRK VE TÜRKLÜK KAVRAMININ TARİHSEL KÖKENİ

3.3. Türklerde Ülke Kavramı

Türkler, devletin sahip olduğu ve halkın üzerinde yaşadığı topraklara ülke, ulus veya yurt gibi adlar vermiştir. Bunlardan ulus, toprakla birlikte halkı anlatır. Ülke yani yurt, devletin bir diğer öğesidir. Ülke, her müstakil devletin hak ve yetkilerini mutlak şekilde kullanabildiği belirli coğrafi sahaya denir.

Arazi hükümdar ailesinin mülkü değil, tüm ulusun ortak toprağı olmuştur. Asya Hun tanhusu Mo-tun, tahta çıktığı günlerde komşu Tung-hu (Moğol-Tunguz)'ların vergi olarak at ve kadın istemelerine fazla itiraz etmemiş iken, onların arazi talebi karşısındaki sert tavrı, hükümdarın halkı adına, ülkenin anlamını ortaya koyması açısından önemlidir (Eberhard, 1996, 88).

Ülkesi olmayan bir topluluk hiç bir şekilde devlet niteliğini kazanamaz. Bir devletin var olabilmesi için belli ve sınırları belirlenmiş bir toprak parçasının bulunması zorunludur. Aksi takdirde topluluk bir göçebe niteliği taşır. Ülke, devlet egemenliğinin veya devlet gücünün kullanıldığı sınırları belli bir bölgedir. Bu bölge içinde kalan tüm varlıklar devlet egemenliğine ve gücüne bağlıdır. Ülke ile devlet arasındaki hukuki ilişkiler, mülkiyet hakkından doğan ilişki olarak değil, egemen gücün kullanılmasına bağlı niteliktedir. Yakınçağlara kadar ülke, gerek doğuda, gerek batıda devletin (daha doğrusu hanedanın veya sultan veya kral ünvanını taşıyan hükümdarın) bir mülkü olarak kabul edilmiştir. Devlet ile ülke arasındaki ilişkiler bu ilkeye göre belirlenmiştir. Hükümdar, ülkesinden bir parçayı bağlılarından herhangi birine verebilir veya verilmiş olanı geri alabilir (Taneri, 1993, 36).

Ülke ve toprak, hükümdarın kendi istediği gibi yönlendireceği bir toprak parçası olmamıştır. Toprağın pay edilmesi belli bir düzene göre, Hükümdarın eliyle olmuştur. Devlet topraklarının yöneticilerle halkın ortak sorumluluğu altında bulunması ile eski Türklerin şahıslardan çok siyasi kuruluşa bağlı olduğu düşünülürse ülkenin hızla vatanlaşması sağlanmıştır (Kafesoğlu, 2004, 235–236). Türk halkı, devletin bağımsızlığına ve yurduna düşkün olmuştur. Türklerde ülke ve vatan görüşü, Türk devlet düşüncesine paralel şekilde, tüm diğer göçebe veya yerleşik kavimlerden farklı olarak, siyasi bağımsızlık düşüncesi ile beraber olmuştur. İslamiyet öncesi Türklerde, bağımsız yaşayabildiği toprağı vatan sayılmıştır.

Günümüzde ülke, devlet egemenliğinin ve gücünün kullanıldığı bir yer olarak düşünülmektedir. Türkler için yurt, sadece üzerinde yaşanılan ve geçim temin edilen bir toprak parçası değildir. Aynı zamanda kendilerini koruyan ata ruhlarının üzerinde dolaştığı kutsal bir mekândır. Türkler, ancak üzerinde özgür olarak yaşadıkları ve

egemenlik haklarını hiçbir sınırlama olmaksızın kullandıkları toprakları yurt olarak kabul etmişlerdir. Yurt, diğer yurtlardan yaka adı verilen sınırlarla ayrılmaktadır (Koca, 2002, 824–825). Bu sınırlar devletin gücüne göre, bazen daralıp, bazen de genişlemiştir. Türkler, çok erken çağlarda toprağın devlet için değerini ve önemini kavramışladır. Onu daima feda edilmez kutsal bir değer olarak görmüşlerdir.

Türklerin yönetim yapısının en üstünde, devlet veya bir hükümdar tarafından yönetilen, temsil edilen siyasi birlik anlamında İl kavramı kullanılmıştır. İl, iyi dostluk, sevgi, barışseverlik anlamlarına gelen bir kavramın devlet anlamında kullanılması gerçekten dikkate değer bir özelliktir. Devletin varlığı yetmemekte, oluşturulan siyasi birliğin barış içinde olması temel unsur haline gelmektedir (Kaşıkçı, 2002, 888–889).

Devlet deyince akla devleti oluşturan egemenlik, ülke ve halk olmak üzere üç unsur gelmektedir. Egemenlik yoksa halkın ve kara parçasının bir anlamı yoktur. Türklerin birçok devlet kurmuş olmaları, onların bağımsızlığa ve egemenliğe bağlı olduklarını göstermektedir.

Türklerin kurduğu ordularda, asker sayısının genel nüfusa oranı, başka hiçbir kavim ya da ulusta görülemeyecek kadar yüksektir. Ordunun temel gücünü doğal olarak genç nüfus oluşturmuştur. Ancak gerektiğinde yaşlılar, kadınlar ve hatta çocuklar da savaşa katılmıştır. Her yaştan insan, savaşta ölmeyi hastalıktan ölmeye tercih etmiştir. Savaşa, ülkeyi ve kavmi korumanın kendilerine yüklediği bir görev olarak katılmışlardır. Ülke savunması, tereddütsüz yapılması gereken bir görev gibi görülmüştür. Hükümdar ülkeyi, töreye göre kutsal vatan topraklarını, düşmanlara karşı korumak, içerde budunun güvenliğini sağlamak zorundadır. O dönemlerdeki diğer toplumlarda, özellikle Batı toplumlarında olduğu gibi, ülke topraklarını serbestçe kullanabileceği mülkleri olarak görmemiş, bireysel yönetime yönelmemiş ve isteğe bağlı uygulama yapmamışlardır. Ulusun görevi hükümdara bakmak değil, tam tersi hükümdarın görevi, ulusu koruyup onun haklarını gözetmek, doyurmak, ulusal birlikteliğini sağlamak ve ülkeyi her çeşit dış saldırıdan korumaktır (Aydoğan, 2004a, 550–554).

Modern ulusların pek azı, üzerinde yaşadıkları ülkenin yerli halklarından kurulur. Birçok ulus, yerli halklarla karışmakla birlikte, ardı ardına gelen göç dalgalarıyla meydana gelir. Bozkırda çok eski tarihlerde görülen yayılma ve kültür karışmaları, kesin bir yer saptamayı güçleştirir. Eski Türk yurdunun coğrafi sınırını çizebilmek az çok olası olmakla beraber, kesin ve daha dar bir bölgenin belirlenmesi zordur. Bunun nedeni, Türklerin daha ilk zamanlardan bu yana geniş bir coğrafyaya yayılmış

bulunmaları ve kültürlerini uzaklara kadar götürmeleridir. Son dil bilimi araştırmaları ise bu sahanın Altay-Ural dağları arasına alınması, hatta Hazar denizinin kuzey-doğu bozkırlarının asıl Türk yurdu olduğu düşünülmektedir. Çünkü M.Ö. 2. bin ortalarına (1500'ler) ait bazı yazıtların ortaya koyduğu gibi Türklerin o tarihlerde hem kuzey- batıdaki eski Urallı kavimlerle, hem de güney-batıdaki Hind-Avrupa dillerini konuşan aryan kavimlerle bağlantı kurabilmeleri ancak bu coğrafi bölgede olabilmiştir.

M.Ö. 2. binden daha önceki durumu, yani Türk anayurdunu belirlenmesinde daha kesin sonuçlar vermiştir. Buna göre, Minusinsk bölgesindeki Afanasyevo kültürü (M.Ö. 2500–1700) ile aynı bölgedeki Andronovo kültürü (M.Ö. 1700–1200)'nün temsilcileri olup etraftaki dolikosefal mongolidlerden ve dolikosefal “Akdeniz tiplerinden farklı bulunan “brakisefal savaşçı beyaz ırk” Türk soyunun ön-tipidir. Taş devrinin ilk çağlarından beri, Altaylar-Sayan dağlarının güney-batı bölgesinde (Minusinsk - Tuva - Abakan bozkırları) yaşamıştır (Kafesoğlu, 2004, 49).

Altayların beyaz insanları ile İran dil grubundan Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasında yaşayan eski Soğdlular arasında, antropolojik bakımdan büyük yakınlık bulunmuştur (Avcıoğlu, 2004a, 300).

Yaşanan bu geniş coğrafyanın, Türklerde ülke kavramının oluşmasında büyük etkileri olmuştur. Türklere göre devleti oluşturan; toprak ile insan unsurudur. Bu nedenle Türk dünya devleti ideali, Orhun yazıtlarının hemen girişinde anlatılmıştır. Yeryüzü, yani yağız yer Türk devletinin dayandığı, bir toprak olarak kabul edilmiştir; “Yukarıda gök, aşağıda da yer yaratıldığında; ikisi arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğlunun üzerine ise, Türk kağanları, Bumın ve İstemi kağanlar, kağan olarak oturmuşlardı” (Ergin, 2003, 14). İnsanoğlu sadece Türkler değil tüm dünyadaki insanlardır. Yerden amaçlanan tüm dünyadır.

Türklere göre, devletin ve vatanın toprağını meydana getiren yer ve sular, kutsal olarak düşünülmüştür. Bunun için Türkler toprağı yer ve su, Kök-Türkler ise, kısaca Yer sub gibi birleşik bir deyimle anlatmışlardır. Her insan topluluğu, kendisine hayat veren toprak ile sulara saygı duymuşlardır. Ancak bunun, bir devlet düşüncesi haline getirilmesi ve halkın doğrudan katılması Türklerde görülmüştür. Yer ve suların kutsal bir kişiliği ve gücü olduğu düşünülmüştür. Yer ve Sular; Türk ulusunu, devletini ve vatanını koruduğu, kötü yöneticileri cezalandırdığı varsayılmıştır.

Bilge kağan yazıtının doğu cephesinde “Yukarıda Türk tanrısı, Türk mukaddes yeri, suyu öyle tanzim etmiş. Türk ulusu yok olmasın diye, ulus olsun diye babam İlteriş Kağanı, annem İlbilge Hatunu göğün tepesinden tutup yukarı kaldırmış olacak” diye

yazılmıştır (Ergin, 2003, 24) . “Tanrı buyurduğu için otuz üç yaşımda ... idi. Seçkin, muhterem, güç beslemiş olan, kahraman kağanına ihanet etti. Üstte Tanrı, mukaddes yer, su, amcam kağanın devleti kabul etmedi olacak” (Ergin, 2003, 30).

Toprak ve su kabul ettiği hükümdarı onaylamış, kabul etmediğini onaylamamıştır. Kırgızlar uzun bir süre Kök-Türklere bağlı olarak kalmıştır. Yazıtlardan anlaşıldığına göre Kırgız kağanı, da Kök-Türklere isyan etmiş veya Kırgızlar kağansız kalmışlardır. Bunun için de, “yer sular” sahipsiz olarak düşmüşlerdir. Kök-Türkler, Kırgızları düzene koyup, yeniden kurup, yer ve suları sahipsiz, başsız kalmasın diye, başlarına bir de kağan atamışlardır (Ögel, 1982, 25). Kutsal kabul edilen toprakların, bağlı boyun toprağı da olsa, kağansız kalması kabul edilmemiştir. Düzeni olmayan toprağa, düzen getirilmesini görev olarak kabul etmişlerdir.

Kuzeyde yaşayan Türk boyları toprağa, ana toprak demişlerdir. Ana toprak yalnız toprağın değil, yeryüzünün kişileştirilerek verilen genel bir adı olmuştur. Günümüzde de kullanılan bir deyimdir. Kök-Türk yazıları ile yazılmış bir mezar taşında ise, “öz yerim, kutsal yerim” diye kendi yurdundan sadakatle söz etmiştir. Aynı mezar taşlarından, başka birinde de “hem yerimden, hem sularımdan ayrıldım” diye yazılmıştır. “Gökte güneşe, yerdeki ilime doymadım” sözleri de, Kök-Türkçe yazılı aynı mezar taşlarında görülmektedir.

Türkler için önemli bir diğer yer ise yaşam alanı olan otlak yeridir. Otlak, hayvancılıkla uğraşan Türklerin hayatıdır. Bunun için otlaksız kalan aileler, yeni otlaklar aramışlardır. Yeni yerlerine, suyun bulunduğu bölgelere göçmüşlerdir (Ögel, 1982, 29).

Dinsel kimliği olan, kutsal bölgelerin de Türkler için anlamı büyük olmuştur. Bunların başında Ötüken Yış, yani Ötüken ormanı gelir. Ötüken her durumda anavatan sayılmıştır. Bir başkent niteliğindedir. Hükümdarın ve devletin üst düzey kadrosunun yaşam alanı olmuştur. Ötükenin elde tutulması ve yaşanması devletin devamlılığı için vazgeçilmez şart olmuştur. Doğuda, Kadırgan Yış; batıda da Altın Yış, yani güneybatı Altay dağları, eski Türk yazıtlarında önemli yer tutmuştur. Kuzeybatıda, Yenisey, Tonyukuk Yazıtında yalnızca Köğmen Yış, Yani Köğmen ormanı diye geçen büyük bir dağ zinciri bulunmaktadır. Kök-Türk yazıtları, Kögmen yer sub diyerek, onun kutlu yer ve suları anlatılır. Uygurlar ise ona, yalnızca Köğmen tag, yani dağ demişlerdir (Aydın, 2006, 96–87). Ülke olarak kabul edilen coğrafi bölgede, birçok kutsal bölgeler bulunmaktadır. Bölgelerin kutsal olarak düşünülmesi, ülke düşüncesinin somut hale

gelmesinden ileri gelmiştir. Türkler evin ve yurdun uğuruna, kutluluğuna inanmışlardır. Yaşanan bölgeye ve eve saygı duyulmuştur. Kutsal olduğu düşünülmüştür.

Türk kağanları; kendilerine güç ve yarlık, yani izin veren, gökle yeri yan yana anmışlardır. Bilge Kağan başarısını burada, gökle yere bağlıyor ve yönlerle, dünyanın veya kendi devletinin çevresini çizmiştir. İleride gün doğusuna, sağda öğle yerine, arkada gün batısına doğru ve solda gece ortasına, yani uzak kuzeye kadar gittiğinden söz etmiştir (Ergin, 2003, 12). Burada yerin göğün izniyle, dünya devleti kurma düşüncesi görülmektedir. Bir başka yerde, Yukarıda Türk Tanrısı, aşağıda mukaddes Türk yeri ve suyu, şöyle demiştir: “Türk Ulusu (Türk budun) yok olmasın diye, Ulus olsun diye, İl-Teriş Kağanı, kağan olarak tahta çıkarmışlar”.

Ancak burada, kağanın tahta çıkmasında yer bir rol oynamamıştır. Kağan, göğün yardımıyla tahta çıkmıştır. “Yukarıdaki gök basmasa, aşağıdaki yer delinmese, ey Türk ulusu (Türk budun), senin devletin ile töreni, kim yok edebilir”. Bu söz tekerleme gibidir. Yer, Bilge Kağan zamanında dini inanç, dünya görüşü ve devleti tamamlayan bir unsur olarak önemlidir. Yerin kişiliği, çok eskiden devam eden düşünce görünümündedir. Bu anlayış, dil ve anlatış bakımından biraz daha eski veya basit olan, Tonyukuk Yazıtı'nda, daha çok görülmektedir. “Dokuz Oğuz ulusu kendi ulusum idi. Gök, yer bulandığı için düşman oldu” (Ergin, 2003, 20).

Türklerde ülke için yazıtlarda geçen Türk ili “Doğuda gün (güneş) doğuşundan, güneyde gün (güneş) orta-yanına, batıda gün (güneş) batışından, kuzeyde gece ortayanına dek” deyişiyle Türkler dört ana yönü (doğu, güney, batı, kuzey) belirlemişlerdir. Bunu yaparken yüzlerini güneşin doğduğu, doğuya döndürdüklerinden, güneyi sağlarına, batıyı arkalarına, kuzeyi sollarına almışlardır.

Dört ana noktanın üçü kün (gün-gündüz-güneş), biri tün (gece) olarak nitelenmiştir. Her birinin belirlenişi şöyledir: doğu güneşin (günün) doğusuyla, güney güneşin (günün) orta-yanıyla (tepede olduğu zaman, öğle), batı güneşin (günü) batışıyla ve kuzey tünün (gecenin) orta-yanıyla (gece yanıyla) belirlenir. Türkler günü geceye; doğu, güney ve batıyı da kuzeye tercih etmişlerdir. Bu düşünce bir merkeze göre algılanmıştır. Bu merkez ise, Türk toplumu için, Ötüken Yış'tan başka bir yer değildir. Sekiz ymgag (yön) ancak Ötüken'e göre belirlenir. Bu, demektir ki Türk ülkesinin yaygınlığı ancak bu merkeze göre hesap edilmiştir (Divitçioğlu, 2005, 101–102).

Türk il-yaygın karesinin köşegenlerinin kesiştiği yerde bulunan ötüken ormanlı dağı beşinci ana noktayı oluşturur. Bu nokta, Türk budun yok olması diye gökyüzüne yükseldiği, devlet kurma görevinin alındığı yerdir. Bu bakımdan kutsallığın simgesidir.

Ötüken aracılığıyla bağlantı kurulan yeryüzünün kare olarak tasarlanmasında Çin düşüncesine benzerlik bulunur. Buna karşı Türklerin yeryüzünü sekiz yöne ayırdığı görüşü ağırlık kazanmaktadır. Çünkü dört yöne ek olarak dört de bucak bulunmaktadır. Gök de kubbe biçimindedir. Ülke çadır şeklini almıştır. Bu durumda sadece bir bölge anlaşılamaz, dünyayı temel bir ülke biçimine sokmuştur (Esin, 2006, 38).

Benzer düşünce biçimi Moğollarda da görülmüştür. Hem dünya hem de ülke çadır şeklinde düşünülmekte, hatta ülke işgal edilmek istenmesinde, işgalin gizli yapılması için İle (Ülkeye) bacadan (Tügünükten) girilmesi düşüncesi vardır. Ülke kelimesi de Moğolcadır (Koca, 2002, 844).

Türk ve Moğol yurtları arasında temel fark yoktur. Türk yurdu kubbe biçimliyken, Moğol yurdu konik damdır. Her ikisinde de aynı tügünükle, biraz farklı olmakla beraber, aynı çadır direği vardır. Bundan dolayı, tügünükten sızan ışınla bir ulus yaratılacağına ya da çadır direğinin parçalanmasıyla bir ulusun çökertileceğine değin inançların, zaten aynı kültürün ürünü olan Türk ve Moğol toplumlarında, yurt (çadır) bir ülke olarak değerlendirilmiştir. Ülke çadır direğine bağlanmış tügünükten göğe yükselen bir kubbe biçiminde gören Türk, ülkenin de ilin göbeğinden başlayıp Ötüken Dağının doruğundan göklere doğru yükselen bir kubbe altında düşünülmüştür. İki boyutlu yeri, tanrı ile birleştirip üç boyutlu yapar. Yersel ve göksel birbirine birleştirip ülke olmuştur (Divitçioğlu, 2005, 105).

Oğuz Kağan Destanında adı geçen iki tane kırk kulaç boyundaki sütun Üç Oklar ile Boz Okların iki ayrı ana direği olarak kabul edilebilir. Köğmen dağları Kırgızların ana direğidir. Tüm Türk ve Uygur yazıtlarında Köğmen'ler Kırgızlarla birlikte anılmıştır.

Ülkenin yönlere ayrılması dışında renk ayrımları da bulunmaktadır. Orhun yazıtlarında Kül Tegin çarpışmalarda dört farklı renk ata binmiştir. Bunlar boz, toruğ, ak ve yağız atlardır. Yalnız aralarından bir tanesi “başgu” boz attır. Kül Tegin'in birçok boyla yaptığı savaşlar sırasında, ak atlara binip birer kez Kırgızlar, Karluklar, Azlar ve Izgillerle, ikişer kez Türgeşlerle, üç kez de Dokuz Oğuzlarla (Uygurlar dâhil) çarpıştığıdır. Bu boylardan Kırgız, Karluk, Az, Izgil ve Türgeşler Türk ilinin kuzey batısında yerleşmiştir. Dokuz Oğuz boylarından bir bölümü de bu bölgede oturmuştur. Kül Tegin'in yağız atlara binerek, bir seferinde Edizler ile iki kezde Dokuz Oğuzlarla savaşmıştır. Uygurlarla birlikte, Dokuz Oğuz boyları genellikle Türk ilinin kuzeyinde yaşamışlardır (Eberhard, 1996, 120). Çin'de de doğu maviyle, güney doru ile batı akla

kuzeyde kara ile simgelenmiştir. Hunlarda ise doğu kır, güney al, batı ak ve kuzeyde kara ile gösterilmiştir (Ögel, 1982, 412).

Atlarla birlikte Türk ülkesi renklenmiş oluyor. Bundan böyle, atlar ve insanlar gittikleri, savaştıkları yer ve yönlere göre renk kullanmışlardır. Renkler belki düşünsel boyutta olabilir. Fakat yönlerin atlar ile birlikte anılması, ülke savunması için özel renkteki atların kullanılması, hem ülke topraklarının hem de atların kutsal kabul edildiğini göstermektedir. Bununla birlikte, hükümdar çadırlarının doğuya doğru açılması, dini törenlerin doğuya yapılması renk olarak “gök” ün seçilmesi bu nedenledir (Divitçioğlu, 2005, 111).

Türk toplumunda ülke kavramından ayrılmayan, daima onunla birlikte giden bir kavram da töredir. Ülkenin kutsallığıyla birlikte töresiz olmanın ülkesiz kalmaktan daha tehlikeli olduğu düşüncesi vardır. “İl bırakılır, töre bırakılmaz” sözü bunu daha iyi anlatmaktadır. Devletin kurulmasından sonra ülkenin düzeni ve devamlılığı için yapılacak ilk iş törenin kurulmasıdır.

Belgede İslamiyet öncesi türk devlet geleneği (sayfa 37-43)