Hakikat Peşinde Koşmanın Hak edilmeyen Sonucu

Belgede Geleneksel toplumdan modern topluma etik'in sosyolojik temelleri (sayfa 68-70)

2. Eski Hint Düşüncesi

4.2. Erdem Bilgidir

4.2.5. Hakikat Peşinde Koşmanın Hak edilmeyen Sonucu

Ahlaka önem veren, onun, o dönem Yunan toplumunun düzelmesi için şart olduğunun farkında olan bir kimse (Sokrates) ahlaksızlıkla suçlanmış ve o zamanki yönetim tarafından (Atina demokrasisi tarafından) baldırana mahkûm edilmiştir. Suçlamalardan ilki, “Sokrates kötü bir insandır; yeraltında ve gökyüzünde olup bitenlere karışıyor eğriyi doğru diye gösteriyor. Bunları başkalarına da öğretiyor” (Platon, 2004: III) şeklindedir. Ancak Sokrates, bilge değildir. “Bende de böyle bir bilgi olsaydı, gerçekten ben de gurur ve kıvanç duyardım; fakat Atinalılar, doğrusu benim böyle bir bilgim yoktur.” (Platon, 2004: IV) Bilge olmamasına rağmen, onun, birilerine bir şey öğretiyor suçlaması doğru değildir. Sokrates, tam aksine, bir şeyleri öğrenmenin peşindedir. Bunun için de kapısını çalmadığı bilge kalmaz. Ancak onlardan dolayı, büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Çünkü onlar, çoğu şeyi bildiklerini zannettikleri halde, bildikleri, konuştukları şeylerden bîhaberdirler. Bildikleri şeylerin temelini bir kez olsun sorgulamamışlardır.

İkinci suçlamada ise “gençleri doğru yoldan ayırmakla, devletin tanrılarına inanmamakla, bunların yerine yeni yeni tanrılar koymakla” itham edilmiştir. Hâlbuki Sokrates, daimonların varlığına inanmaktadır. Daimonlar da bir tür tanrıdırlar. O zaman Sokrates nasıl tanrı tanımaz oluyor? “Denildiği gibi Daimonlar, tanrıların nymhalar ya da başka analardan doğma piçleri iseler, tanrılar olmadığı halde, tanrıların çocukları olduğuna kim inanabilir? Bu, katırın eşekle atın yavrusu olduğuna ama eşeğin de atın da var olmadığına inanmak kadar yetersiz olur.” (Platon, 2004: XV). Sokrates’e yönelik bu suçlamaların çok da izah edilir bir tarafı

71

yoktur. O, karşılaştığı bu muameleyi gerçekten hak ettiğinden dolayı bunlar başına gelmedi. Yaşadığı dönemin Atina’sının yaralarını sarmaya çalıştığı sürece denk gelmesinden kaynaklandı. Çünkü M. Ö 431’de, Atinalılarla Spartalılar arasında başlayan Peleponnes savaşı, M. Ö 404’te son bulan yoğun ve uzun süren bir savaş olmuştur. Her iki tarafı da yıldırmış, faturası ağır olmuştu. “Geri gelen demokrasi normal hukuk düzenin kurar kurmaz Sokrates’e karşı bir dava açıldı. Bunun anlamı yeterince açıktı; devletin en muzır düşmanlarının –Alkibiades, Kritias ve Kharmides’in- yetiştirilmesinde parmağı olmakla suçlanıyordu. Demokrasinin geri gelmesinden önce işlenmiş bütün siyasal suçlar için çıkarılmış bir af, davacılar bakımından belirli birtakım güçlükler yaratmıştı. Onun için sav bu ünlü olaylara açıkça dayandırılamazdı. Davacılar da olasılıkla, Sokrates’in isteğine karşıt olarak meydana geldiğini pekâlâ bildikleri geçmişin bahtsız siyasal olaylarından ötürü cezalandırmaya çalışmıyorlardı; amaçları, daha çok, onu sonuçlarına bakarak, devlet için tehlikeli saymamanın ellerinden gelemeyeceği öğretmenliğine devam etmekten alıkoymaktı. Bütün bu nedenlerden ötürü, suçlama Sokrates’in gençlerin ahlakını bozduğu, tanrıtanımaz olduğu ve devlete yeni din uygulamaları sokmaya kalkıştığı yolundaki belirsiz ve hayli anlamsız biçimde yapılmıştı.’’ (Popper, 2008: 252-253). Sokrates, devlete ihanet etmiş kimseleri yetiştirmesinden dolayı yargılanmıyordu. Bitmez tükenmez sorgulamalarından ötürü yargılanıyordu. İnsanları, en temelinde de yöneticileri rahatsız ettiğinden ötürü yalan yanlış suçlamalarla ölüme gönderiliyordu.

“Atinalılar, insanları öldürmekle, herkesin kötü yaşamınızı kınamaktan

alıkoyacağınızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz; bu, olası bir kaçış yolu, bilinen bir kaçış yolu değildir: en kolay, en soylu yol, başkalarını hiçbir şey yapamayacak hale getirmek değil, kendinizi yüceltmektir.” (Platon, 2004: XXX) Görüldüğü üzere, Sokrates, gençleri ayartıp onların ahlakını bozmak yerine, onların ve diğer insanların ahlakını düzeltmek için uğraşmıştır. İnsanları erdeme yöneltmek için didinmiştir.

Atina’daki bu yozlaşmanın önüne geçebilmek için insanın doğuştan bazı ahlaki ilkelere sahip olduğunu iddia etmişti. Bu ilkeler, herkes için geçerli olabilecek karakterdeydi. Önemli olan, herkeste var olan bu ahlaki idelerin açığa çıkartılmasıydı. Platon’un, ahlak anlayışı ise biraz daha farklıdır. Platon, çerçeveyi daha da genişletir. Doğuştan sahip olduğumuz fikirlerin, sadece ahlaksal anlamdaki

72

ideler değil, genel anlamdaki İdealar olduğunu savunur. Bu anlamda, Sokratesçi öncüllerden biraz daha uzaklaşmaya başladığını söyleyebiliriz.

Sofistler, takınmış oldukları göreceli tavırlarıyla bu hakikati ortadan kaldırmışlardı. Hakikatin ortadan kalkmasıyla ahlakın ve politikanın dayanması gereken temel ilkeler de yok olmuştu. Eğer hakikat yeniden tesis edilebilirse sitenin düzene, huzura kavuşabilmesi için gerekli olan zemin de sağlanmış olur. Bunun için ne yapılmalıdır? İçinde yaşadığımız dünya, değişimin, oluşun ve bozuluşun dünyasıdır. Bugün iyi dediğimize ilerde kötü, adil dediğimize adaletsiz diyebiliriz. Çünkü evren ve içinde olduğumuz hayat sürekli olarak değişmektedir. O zaman, bu dünyadan hareketle, hakikati tesis edemeyiz. Hakikati başka bir dünyadan, bizden bağımsız, İdealar dünyasından hareketle kurabiliriz. Çünkü o âlemde, değişme, oluş ve bozuluş hüküm sürmemektedir. Orada ezelilik-ebedilik, değişmezlik hâkimdir. Görüldüğü üzere, Platon’un ahlak felsefesi, aslını ve kanıtını ideler teorisinde buluyor. Fakat özellikle bir tasavvurdan ibaret olmak bakımından “ideler”, nasıl kesinleşmiş (kuşkudan arınmış, mutlak) olma iddiasında bulunabilir? İşte gerek Sofistler, gerekse genel olarak dönemin dağıtıcı, yıkıcı anlayışı tarafından kendisine karşı konulması zorunlu olan bu kuşkucu soruya bir çare ve cevap bulmak gerekliydi. Bu arzu iledir ki Eflatun (Platon) ideleri öncesiz, değişmez varlığın bütün nitelikleriyle donatıyor (Vorlander, 2004: 125-126).

Belgede Geleneksel toplumdan modern topluma etik'in sosyolojik temelleri (sayfa 68-70)