8. İslam Ortaçağı

8.2. İslam Felsefesinin Doğudaki Önemli Temsilcileri

8.2.3. Gazali ve Orta Yol

8.2.3.3. Tehafüt

Tehafüt kelimesinin sözlük anlamları, “birbiri üstüne atılma” (tehacüm), “bir

şeyin üzerine hırsla düşme”, “kendini peyderpey bir şeye çarpma”dır. Kelime, bu anlamları içerse de onların yanında “eleştiri yapma”yı da içerir. Eleştiri, mevcut olan bir şeye karşı yapılabilir. Var olan şey, çeşitli açılardan hatalı, eksik yanlış olarak görülür ve ona karşı çıkılır. İşte tehafüt de bu bağlamda, Gazali’nin kendisinden önceki filozofların mevcut olan düşüncelerinin yanlış ya da eksik yönlerini göstermesi, onların nedenlerinin açıklanması ve olması gereken şeyleri ortaya koyması olarak tanımlanabilir.

Gazali’nin tehafütle amaçladığı şey, filozofların metafiziğe dair görüşlerinin tutarsızlığını göstermek ve onları reddetmektir. Aklı başındakiler için alay konusu olan öğretilerinin iç yüzünü ve tehlikelerini göz önüne sermek ve bunun sıradan halk yığınları arasından, çeşitli inanç ve görüşleriyle sivrilen zeki kimselere ibret olmasını sağlamaktır (Gazali, 2005: 3).

Filozofların temellendirilmemiş yaklaşımları ve tartışmaları çok, görüşleri yaygın, yöntemleri ise farklı olduğundan, onların tamamı arasındaki görüş ayrılıklarını ayrıntılarıyla anlatmak çok zordur. Bu nedenle, “Mutlak Filozof” ve “Muallim-i Evvel” diye bilinen kimsenin sistemi üzerine eğilmek daha aydınlatıcı olur. “Mutlak Filozof”, “Muallim-i Evvel”, Aristoteles’tir.

155

Gerek Aristoteles gerek de onun takipçilerinin öğretileri, tutarsızdır ve yeteri oranda temellendirilmemiştir. Yargıları inceleme ve kesin bilgiye değil, zan ve tahmine dayandırılmıştır. Metafizik hakkındaki bilgilerinin doğruluğunu ise matematik ve mantık ilimlerinin yardımıyla kanıtlamaya çalışmışlar, kıt akıllıları aldatarak ikna etmişlerdir. Çünkü onların metafizik hakkındaki bilgileri tahminden arındırılmış kesin kanıtlara dayanıyor olsaydı, matematikte olduğu gibi bu konuda da görüş ayrılığına düşmezlerdi (Gazali, 2005: 4). Sürekli olarak birbirlerinin karşıtı argümanları kullanmazlardı. Bir şey hakkında, doğru diye birçok şey öne sürülüyorsa onların hepsi doğru olamaz. Doğru olan onlardan yalnız birisidir. Bu durum, metafizik hakkındaki yapılmış olan tartışmaların çoğunun doğruluktan uzak olduğunu gösterir.

Aristoteles’in eserlerini çevirenlerin tercümeleri de açıklama ve yorum getirecek derecede bozulma ve değişmeye uğramaktan kurtulamamış, hatta bu husus, kendi aralarında ayrı bir tartışmaya yol açmıştır. Müslüman filozofları arasında Aristoteles’i en iyi nakledip inceleyenler, Ebû Nasr el-Fârâbî ve İbn Sînâ’dır. O halde yapılması gereken, bu iki kişinin öğretileri vasıtasıyla onun (Aristoteles’in) görüşlerini incelemek ve nedenleri ile açıklayarak reddetmektir (Gazali, 2005: 4-5).

Filozofların metafiziğe dair görüşleri, yirmi meselede yanlış veya yetersizdir: I) Filozofların âlemin ezeliliği hakkındaki öğretileri; II) Âlemin ebediliği hakkındaki öğretileri; III) Allah’ın âlemin yaratıcısı ve âlemin de O’nun eseri olduğu yolundaki aldatıcı argümanları; IV) Allah’ın varlığını ispat etme konusunda aciz kalmaları; V) İki ilahın imkânsızlığını kanıtlama konusunda aciz kalmaları; VI) Sıfatları inkâr etmeleri; VII) İlk Varlık’ın (yani Allah’ın) zatının, cins ve fasla (kısım, bölüm) bölünemeyeceği şeklinde savunmaları; VIII) İlk Varlık’ın mahiyetsiz basit bir varlık olduğu şeklindeki görüşleri; IX) İlk Varlık’ın cisim olmadığını açıklama konusunda aciz kalmaları; X) Sonsuz bir zamanın varlığını kabul etmenin Yaratıcının inkârını gerektirdiğinin açıklanması; XI) İlk Varlık’ın başkasını bileceği hakkındaki görüşlerini ispat etme konusunda aciz kalmaları; XII) İlk Varlık’ın kendi zatını bileceği yolundaki görüşlerini ispat etme konusunda aciz kalmaları; XIII) İlk Varlık’ın cüz’iyyatı bilemeyeceği şeklindeki görüşleri; XIV) Göğün iradeyle hareket eden bir canlı olduğu şeklindeki öğretileri; XV) Göğü hareket ettiren amaçla ilgili

156

olarak anlattıkları; XVI) Göklerin nefsinin bütün cüz’ileri bileceği yolundaki görüşleri; XVII) Olağanüstülüklerin (mucizelerin) imkânsız olduğunu savunmaları; XVIII) İnsanın nefsinin cisim ve araz (ilinek) olmayıp kendi kendine var olan cevher olması; XIX) İnsani nefislerin yok olmasının imkânsız olması; XX) Cennet ve cehennemdeki cisme ilişkin haz ve elemleri kabul etmekle birlikte cesetlerin yeniden dirilişini inkâr etmeleri.

Filozofların üç mesele hakkındaki görüşleri, onların küfre düşmelerine neden olur. Birincisi, onların, bütün cevherleri (alemin kendisi de dahil) ezeli saymalarıdır. İkincisi, onların Yüce Allah’ın ilminin bireysel olarak meydana gelen cüz’ileri kuşatamayacağını savunmalarıdır. Üçüncüsü de, cesetlerin dirilip toplanacağının inkâr edilmesidir. Bu eleştirilerden birincisi ve üçüncüsü ontolojik, ikincisi ise epistemolojiktir. Âlemin ezeli olduğunu savunmak, onun bir yaratıcıya ihtiyaç duymadığı anlamına gelir. Bu durum, bir şeyin meydana gelmesi için gerekli olan yetkinliğin, asıl hak edene değil, bir başkasına yüklenmesine neden olur. Allah’ın bilgisi ise her şeyi kuşatır. Allah, karanlık bir gecede yalçın bir kaya üzerindeki siyah bir karıncanın yürüyüşünden ve havada uçan bir toz taneciğinin bilgisinden haberdardır. Onun bilgisi dışında hiçbir şey meydana gelemez. Bu nedenle, Allah’ın cüz’ileri bilemeyeceği, bilse bile bunun tümeller aracılığıyla gerçekleşebileceği görüşü de doğru değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter. O, nasıl yoktan var ediyorsa aynı şekilde, cesetleri de diriltir. Aksini düşünmek, O’na acizlik atfetmektir.

Filozofların bu üç mesele hakkındaki görüşleri, hiçbir şekilde İslam’la bağdaşmaz. Bunlara inanan kimse; peygamberlerin yalan söylediğine, anlattıklarını maslahat gereği halkın anlayabileceği şekilde sembollerle ifade ettiklerine inanmış olur ki bu, Müslümanlardan hiçbir grubun kabul etmediği apaçık bir küfürdür (Gazali, 2005: 225).

Gazali’nin gerek kendisinden önceki felsefe geleneğinin önemli temsilcilerine gerek de onları düşünsel açıdan besleyen Yunan kaynaklı öğretilere yönelttiği eleştiriler, kimi düşünce tarihçisi açısından, İslam felsefesinin duraklama devrine geçmesinin en önemli nedeni olarak görülmüştür. Kimileri de İslam felsefesinin, Gazali’den sonra da parlak ürünler vermeye devam ettiğini savunmuştur. Onlara

157

göre, Gazali ile birlikte Sünni anlayışı benimsemiş olan felsefi düşünce önemli oranda yıpranmıştır. Ancak bu durum, İslam felsefesinin geneli için söz konusu değildir. Çünkü ondan sonra, Şii düşüncesini benimsemiş kimseler tarafından özgün çalışmalar yapılmıştır ancak İslam felsefesinin, Gazali’den sonraki görünümü, sadece Şii karakterli de olmamıştır. Şii olmadığı halde, onu eleştiren ya da tasvip eden kimi düşünürler de gelmiştir. Bunların başında da İbn Rüşd ile İbn Haldun vardır.

Gazali’nin felsefeye yönelttiği saldırı 1126-1198 tarihleri arasında, İslam dünyasının uzak batısında (Endülüs ve Fas’ta) yaşamış olan Ebu’l-Velid İbn Rüşd’ün çok sert saldırısıyla karşılaşmıştır. İbn Rüşd, zengin Kurtuba kültürü içinde seçkin bir hukukçu ailede yetişmiş ve felsefede olduğu kadar çeşitli İslami disiplinlerde de iyi bir eğitim görmüştür. Zamanın Muvahhid yöneticileri tarafından desteklenmiş ve hayatının sonlarına doğru felsefe aleyhindeki duygular sönüp geri dönmek için güvenli bir ortam oluşuncaya değin geçici sürgünlüğüne yol açan açık aykırılıklar karşısındaki tepkilere kadar, kadı ve hükümdar hekimi olarak yüksek bir mevkide görev yapmıştır (Leaman, 2000: 43).

İbn Rüşd’e göre, filozoflar, Allah’ın “kemal sıfatlarını” yani ilim, irade, hayat, kudret, kelam, işitme ve görme sıfatlarını inkâr etmezler. Onların inkâr ettikleri, bu sıfatların Allah’a ve yaratıklara aynı sözlerle nispet edilmeleri ya da yaratıklarla Allah arasında herhangi bir nispetin varlığıdır. İlim sıfatı, âlemde müşahede ettiğimiz olanağanüstü nizamdan ve ondan aşağı varlıkların daha üstün varlıklara daima hizmet etme tarzından çıkarılabilir. O halde ilim, Allah’ın ezeli sıfatlarındandır lâkin onun yaratılmış (hâdis) varlıklarla münasebetinin keyfiyeti bizce malum değildir. Bu nedenle, Allah’ın, yaratılmış varlıkların varlığa gelişlerini ve varlıktan gidişlerini ezeli ya da hadis bir ilimle bilir diyemeyiz ( Fahri, 2008: 323- 324). O zaman, Farabi’nin ve İbn Sina’nın, Allah’ın cüz’ileri külli bir ilimle bilir görüşünün, cüz’i ve külli’nin, ilahi bilginin değil, insan bilgisinin kategorileri olması nedeniyle reddedilmesi gerekir. Allah’ın ilmi, idrak düzeyimizin üstündedir ve onu yalnız kendisi bilebilir.

158

8.3. İslam Felsefesinin Batıdaki Önemli Temsilcileri

Belgede Geleneksel toplumdan modern topluma etik'in sosyolojik temelleri (sayfa 152-156)