Maddi dünyanın sıkıntılarının ve geleceğin belirsizliğinin düşüncelerimizi altüst ettiği, umut vaat eden çok çeşitli ve değişik araştırmaların zihnimizi yeterince meşgul ettiği bir dönemde, Eski Mısır’la ilgilenmek anlamsız hatta tuhaf görünebilir. Birleşmiş bir Mısır’ı, ilk firavunların yönetmesinin üzerinden beş bin yıldan fazla bir süre; bu uygarlığın ebediyen yok olmasının üzerinden de yaklaşık yirmi yüzyıl geçmiştir. Dünyanın bu en eski tarihinde ilgimizi çeken ne olabilir? (Vercoutter, 2003: 7).

36

Eski Mısırlılar, güçlü dinsel kurumları ve inançlarının yanı sıra, matematik, geometri, fizik, kimya, astronomi gibi bilim dallarında; tarım, ticaret, denizcilik, maliyeden çeşitli sanayi vb. gibi pek çok alanda dünyanın ilk ve başarılı örneklerini gerçekleştiren uluslardan biridir. Yılı 365 güne bölen takvimin bulunuşu, papirüsten kâğıt yapımı ve bunun yaygın olarak kullanılması yine ilk defa Mısırlılar tarafından gerçekleştirilmiştir. Platon, Mısırlılar hakkında, şunları söyler: “Biz Yunanlılar, Mısırlıların yanında çocuk sayılırız. Geleceğe geçmişimizle ilgili ne bırakacağız. Oysa Mısırlılar tapınak duvarlarını kaplayan yazıtlarla, geçmişlerini belgelemekte ve en güzel şekilde korumaktadırlar.” (Yavi, 2001: 8).

Her şeyden önce, Mısır’ın doğası, ıssız sonsuzluğuyla yaşamı sürekli tehdit eder. Kuzeyde düz ve kumlu, güneyde dağlık ve kayalık bir çölün kıyısında uzanır. Nil nehrinin her yıl kabarıp alçalan sularıyla sulanıp zengin ürünlerle dolup taşan, bereketli toprakların olduğu cömert bir doğadır. Yavaş yavaş geri çekilen denizin yerini alan ve Nil’in birçok koluyla sulanan verimli bir deltası vardır ( Hornung, 2004: 9). Mısır dininin temelleri, bu deltayı iskân etmiş olan Asyalı halk tarafından getirilmiştir. Ancak bütün tarihi devirler boyunca, geçerli olacak bir dinin gelişimi, Mısır’ın sakin iklimine ve insanların çalışma hayatına uygun bir şekilde meydana gelmiştir. Güneşle beraber, kozmik fikirler başlıca öneme sahip olmuşlardır (İnan, 1987: 219).

Mısırlılara göre, her şeyin başı gök ilahıdır. Tarih boyunca, Gök ve Nil ilahları en önemli tanrılar olarak kalmışlardır (İnan, 1987: 220). Mısır ilahları Gök ve Yer ilahları olarak ikiye ayrılırlarsa da, onların birbirlerini tamamlamalarından dolayı, birlikte ifade edilmeleri daha doğrudur. Başlıca ilahlar Gök, Güneş, Ay ve Yıldızlardır. Yer ve Nil ilahları da en önemli tanrılar arasındadır (İnan, 1987: 226).

Mısır’ın dini fikirlerinin belirdiği ilk vesikalardan biri (M.Ö. 2625), Sakkara ehramlarındaki kral-Unas’ın mezarında bulunan yazıdır. Bu devirdeki Mısır’ın dini inançları, iki sentezde ifade edilmiştir. (İnan, 1987: 221). Gerçekleştirilmiş olan sentezlerden biri, Osiris mezhebidir. Baş ilahı Osiris’tir. İkincisi ise Heliyopolis’teki Güneş esasına dayanan “Ra” adlı tanrıdır.

37

Fenalığa karşı iyiliğin savaşı, Osiris efsanesinde sembolleşmişti. Fenalık (Seth), İyilik (Osiris)’in kardeşiydi. Ancak Seth, Osiris’i öldürdü. Osiris’in karısı aşk tanrıçası Isis onu tekrar hayata davet etti. O vakit, Osiris, büyük bir hamleyle tanrı Ra’ya başvurdu. Ra onu kucakladı ve ikisinin ruhu birleşti. O zamandan beri iyilik, ebedi yaratılış prensibiyle karıştı. Tanrının ölümü, iyiliğin dünyada kesin olarak hakim olmasını sağladı (Pirenne, Tarihsiz: 17).

1.1. Osiris

Osiris Delta’nın bir tanrısıdır. Fakat Güney Mısır’ın tanrısı, kuraklık ve kötülük ilahı “Seth” ile arasında mücadele olmuştur. Osiris’in öldürüldüğü farz edilmiş ve cesedi karısı Isis tarafından bulunduğunda; oğulları Horüs’ün yardımıyla, Osiris, göğe yükselmiş bir ilah olarak Mısır’ı himaye etmiştir (İnan, 1987: 229)

İnsanlara medeniyeti getirmiş olan Osiris, aynı zamanda, hayat ve ölüm tanrısıdır. Ölünce tohum halinde toprağa verilir ve ilkbaharda yeşermesiyle tekrar canlanır. Ölenler, Osiris’in anası olan Toprak Ana’ya emanet edilirler ve onlar, büyük bir bütün olan Toprak’la karışırlar. Onun (toprağın) kanunlarına boyun eğerek tekrar Osiris gibi canlanırlar, dünyaya gelirler (Pirenne, Tarihsiz: 13).

Osiris’in önemi, ölmüş olduğu halde yeniden dirilmiş bir varlık olmasından kaynaklanır. Bu düşünce, Mısırlıların, ölümden sonra yeniden dirilmeye inanmalarını sağlamıştır (reenkarnasyon). Yeniden dirilmeyi, Mısırlılar, mevsimlerle doğa arasındaki ilişkiden hareketle anlamlandırmışlardır: Doğa, kış mevsiminde ölü gibidir. Hiçbir kıpırtı, hiçbir yaşam emaresi yoktur. Kış mevsimi gidip de bahar gelince, doğa, canlanır. Sahip olduğu ürünleri, cömertçe sergilemeye başlar. İnsan hayatı da, kış mevsiminde ölü gibi görünen, baharda da yeniden canlanan doğanın yaşadığı deneyimle büyük benzerlik gösterir.

Daha da önemlisi, yeniden yaşam imkânı bulduğumuzda, içinde olacağımız

durumdur. Yeniden dirildiğimizde, istediğimiz bir durumla karşılaşıp-

karşılaşmayacağımızdır. Bu anlamda, Osiris’in yardımına ihtiyacımız var. Osiris’in önünde, bütün günahlarımızı affettirebilir ve o andan sonra, günah, kaba ve kötü eylemlerde bulunmazsak, istendik bir durum içerisinde olabiliriz.

38

Osiris, yeniden canlanmamızı ve bu konuma eriştikten sonra da, nasıl bir hâl içerisinde olacağımızı belirlemesine rağmen büyük bir yaratıcı değildir. “Yaratılış, dünyanın ruhunun, var olma şuurunu kazanmasından, böylece maddeden kendini kurtararak güneş tanrısı (Ra) tarafından temsil edilen, saf, manevi bir yaratığı meydana getirmesinden başka bir şey değildir. Demek ki büyük tanrı Atoum – Ra iki ayrı şahsiyetten çıkmıştır; dünyanın ruhu olan Atoum, kendini kurtarıp ayrılarak Ra’yı doğurmuştur; bu sebepten Atoum ile Ra bir tek tanrı, dünyanın ruhu ve yaratıcı şuurudur.” (Pirenne, Tarihsiz: 17)

Var olan her şey, Ra’nın gözlerinden ve ağzından çıkmıştır. Yaratıklar, alemin başlangıcını temsil eden kaosta kendilerini gördükçe, idrak ettikçe ve adlandırdıkça; kendilerini, kaostan kurtarmışlardır (Pirenne, Tarihsiz: 17). Böylece birbirlerini meydana getirerek, hava-ateş-yer-gök gibi dört unsur ortaya çıkmıştır. Unsurlar bir kere kaostan ayrılıp meydana geldikten sonra, yaratım süreci, bütün yaratıkların birbiri ardı sıra vücut bulmasıyla tamamlanmıştır. Başlangıçta tanrılar, yıldızlar gibi saf ruhlar ve kavramlar gelir. Sonra, ilk sırada yaşayan canlılar ve insanlar olmak üzere, ilahi şuurun kendilerine verdiği bir “şekil” sahibi olan eşyalar gelir.

1.2. Ra ve Ona Benzeyiş

Paleolitik Periyotta (M.Ö. 5000’den önce), Delta ve Nil nehri yerleşilmez haldeydi. Nil’in yıllık taşkınları, yılın üç ayı, bütün her şeyi Nil vadisi boyunca su altında bırakırdı ve diğer zamanlar da Delta, çeşitli vahşi hayvaların yerleşmesine izin veren gür otlarla kaplı olurdu. Delta’nın alçak kesimlerinin kuzeyi, papirüs bataklıklarıyla kaplıydı. Bu dönemde insanlar, çöl dikenlerinin (the desert spurs) olduğu yerlerde yaşarlardı. İklim kuraklaştığı zaman, bitki örtüsü değiştiği zaman, insanlar vadinin daha alt kesimlerine hareket ederlerdi. Burada, Neolitik Periyot (M.Ö. 5000 – 4000) süresince insanlar, birlikte yaşamaya başladılar. Toprağı işlemeyi, üzüm ve hayvan yetiştirmeyi öğrendiler (David, 2003: 112). Bu devir, aynı zamanda insanların en ilkel kavramlarının, dinsel inançlarının ve deneyimlerinin de geliştiği bir dönemdir. İnsanlar, devamlı olarak çevresel ve doğal baskıların, günlük yaşantılarını etkilediklerinin farkındaydılar. Güneşin gücüne, büyük yaratıcı bir baskı olarak bakıldı (David, 2003: 112).

39

Gökyüzündeki yıldızların her biri ayrı bir ilah adı taşırdı. Bunların içinde, en büyük olarak Güneş ilahı “Amon-Ra, Horüs” görülürdü. Yeryüzüne bereket ve ışık getiren bu tabii varlık, her sabah yeniden doğardı. Bir kayık içinde, akşamüzeri yavaş yavaş seyrederek, batıya doğru inerdi. Ya da “Horüs” adı altında bir şahin olarak doğar ve mükemmel bir şekilde göklerde uçarak her gün yeryüzü malikânesini seyrederdi.

Mısırlıların “Yaratılış destanı”, bu güneş fikrinden doğmuştur. Onlar, güneşin dünyada ilk doğduğu günü, ilk “Yaratan” olarak kabul ediyorlardı. Çöl halinde olan yeryüzüne, şualariyla (ışıklarıyla) kuvvet ve bereket saçan bu ilah, bitkileri, hayvanları ve insanları yaratmıştır. İlk yaratılan insanlar “Ra”nın doğrudan doğruya çocuklarıdır. İyi ve mesut olan bu insanlar, zamanla, fena yollara sapmışlardır (İnan, 1987: 227-228). Yaratılış efsanesindeki esas fikir, güneşin hayat kaynağı olduğu ve insanların bütün tabiat varlıklarına karşı duydukları minnettarlık hissidir (David, 2003: 115). “Sen ufukta letafetle yükselirsin ey hayatın başlangıcı olan Aton! Yeryüzünü genellikle doldurursun. Işıkların yerleri ve yarattığın her şeyi aydınlatır ve her şey Senin aşkının başları ile bağlanır. Hararetin her yeri besler, her göz kendi üstünde seni görür. Ey arzın üstündeki güneşin Aton’u! Ey Sen ki tek ilahsın ve hiçbir benzerin yoktur. Sen arzı kalbinin istediği gibi yarattın.”(İnan, 1987: 234)

Eski Mısır, çok tanrılı bir anlayışın ve yeniden diriliş düşüncesinin temellerini atmıştır. İlksel şekliyle de olsa, insanlar, günlük hayatlarını, ritüellerini bu temellere bağlı olarak düzenlemişlerdir. Ahlakı ve politikayı, bu kavramlardan ayrı tanımlamamışlardır. Onların varlığına ve niteliklerine göre belirlemişlerdir.

Uzun bir tarihi geçmişe sahip bir başka uygarlıkta, Eski Hint Budizm’inde ise ne tanrının ne de yeniden dirilişin yeri vardır. Yalnız çok tanrı anlayışının değil, tek Tanrı düşüncesinin de bir işlevi yoktur.

“Buda” kavramı, “aydınlanma” anlamına gelir. Aydınlanma, hayatımızdaki acıların farkına varmaktır. Onları ortadan kaldırmak için uğraşmaktır. Bu uğraşta Tanrı ya da başka doğaüstü güçlerden değil, bizatihi insanın kendi gücünden ve dirayetinden yararlanmaktır.

40

Yeniden diriliş düşüncesi, Mısır Piramitleri’nin yapılmasının en önemli nedeniydi. Firavunlar, öldükten sonra rahat ve huzurlu yaşayabilmek için değerli mal varlıklarını yanlarında gömdürmüşlerdi. Eşleri ve diğer aile fertleri için de Piramitler içinde mezarlar yaptırmışlardı. Hint Budizm’inde ise amaç Nirvana’ya ulaşmaktır.

Nirvana, öte dünyadaki sürülecek olan iyi bir hayat değildir. Ölümden sonra

çekilecek, çileli ve acılarlarla dolu bir yaşam da değildir. O bir hiçliktir. Bu dünyada erişilen, neden-sonuç zincirinin dışındaki bir yaşamdır. İnsanların eylemlerinin geleceklerini belirledikleri bir yasanın, Karma Yasası’nın dışına çıkabilmektir. Determine ilişkilerin dışında da varlığını sürdürebilmektir.

Budacı anlayış, başlangıç dönemlerinde, her ne kadar bir din olmayı amaçlamasa da daha sonraları onları takip edenler tarafından bir din olarak görülmüş ve öğretileri o şekilde yaygınlaşmaya başlamıştır. Ancak Buda’nın öğretileri, sadece bir dini öğreti olarak görülmeyecek kadar zengin ve çeşitlidir.

Eski Hint düşüncesinin ana izlekleri, iki temel kolda sürülebilir. Bunlar: Brahmancılık ve Budacılıktır. Budacılık, Hint düşüncesinde ve diğer medeniyetlerin entelektüel gelişiminde oldukça önemli bir yere sahip olmuştur. Brahmancı anlayış da önemlidir. Onun, diğer medeniyetlerin gelişiminde Budacılık kadar etkisi olmasa da Hint düşüncesinde derin tesirleri olmuştur.

Belgede Geleneksel toplumdan modern topluma etik'in sosyolojik temelleri (sayfa 33-38)