TÜRKİYE CUMHURİYETİANKARA ÜNİVERSİTESİSOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜGAZETECİLİK ANABİLİM DALI ALTERNATİF BİR KAMUSAL ALAN OLARAK WEBLOGLAR: KADINLARIN BLOG YAZMA DENEYİMLERİ Yüksek Lisans Tezi Seray ULUSOY SELVİ Ankara-2019

123  Download (0)

Tam metin

(1)

TÜRKİYE CUMHURİYETİANKARA ÜNİVERSİTESİSOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜGAZETECİLİK ANABİLİM DALI

ALTERNATİF BİR KAMUSAL ALAN OLARAK WEBLOGLAR:

KADINLARIN BLOG YAZMA DENEYİMLERİ

Yüksek Lisans Tezi

Seray ULUSOY SELVİ

Ankara-2019

(2)

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

GAZETECİLİK ANABİLİM DALI

ALTERNATİF BİR KAMUSAL ALAN OLARAK WEBLOGLAR:

KADINLARIN BLOG YAZMA DENEYİMLERİ

Yüksek Lisans Tezi

Seray ULUSOY SELVİ

Tez Danışmanı

Doç.Dr.Çağla KUBİLAY KAMİLOĞLU

Ankara-2019

(3)
(4)
(5)

ÖNSÖZ

Tez çalışmamın her aşamasında bana özveriyle yardımcı olan ve desteğini esirgemeyen saygıdeğer danışman hocam Doç.Dr.Çağla Kubilay Kamiloğlu'na;

Hayatımın her alanında olduğu gibi bu çalışmamın tamamlanmasında da maddi manevi her daim yanımda olan değerli ailem ve bu süreçte her türlü desteğiyle yanımda olarak sabırla emeğini esirgemeyen sevgili eşim Koray Selvi'ye;

Çalışmalarımın başkahramanı olan bütün kadınlara teşekkür ederim.

Seray ULUSOY SELVİ Ankara 2019

(6)

i İÇİNDEKİLER

GİRİŞ ... 1

Önem ve Amaçlar ... 4

Yöntem ... 9

Kapsam ve Sınırlılıklar ... 10

Tezin Planı ... 10

1.KAMUSAL ALAN: TARİHÇESİ, MODELLERİ VE FEMİNİST ELEŞTİRİSİ... 12

1.1.Kamusal Alan Kavramının Tarihsel Gelişimi ... 12

1.2.Kamusal Alan Modelleri ... 19

1.3.Kamusal Alana Feminist Eleştiriler ... 29

2.KAMUSAL ALAN VE İNTERNET ... 37

2.1.Yeni Medya ... 38

2.2.İnternetin Kamusal Alan Potansiyeline Yönelik Farklı Yaklaşımlar ... 41

2.3. Kamusal Alan Bağlamında Webloglar ... 46

3. KADINLARIN BLOGALANDA ALTERNATİF KAMUSAL ALAN DENEYİMLERİ ... 52

3.1. Blog Yazarlarının Demografik Özellikleri ... 52

3.2. Blog Yazarlarının Blogosferde Var Olma Motivasyonları... 56

3.2.1. Blog Yazarlarının Blog Yazma Amacı ... 56

3.2.2. Blog Yazarlarını İçerik Eklemek İçin Güdüleyen Gerekçeler ... 59

3.3. Blog Yazarlarının Blogalan Deneyimlerine Dair Bulgular ... 60

3.3.1. Blog Yazarlarının İnternette Geçirdiği Süre ... 60

3.3.2. Görüşülenlerin Blog Yazımına Başlamadan Önceki Çekinceleri ... 61

3.3.3. Blog Yazarlarının Blog Sayfalarını Açarken Teknolojik Yeterlilikleri ... 62

3.3.4. Görüşülenlerin Blog Yazarlığı Süreleri ... 64

3.3.5. Görüşülenlerin Blog Güncelleme Pratikleri ... 64

3.3.6. Görüşülenlerin Takip Ettikleri Blog Türleri ... 66

3.3.7. Görüşülenlerin Blog Tanıtım Şekilleri ve Blog Sayfalarının Devamlılığı İçin Gösterilen Çaba ... 67

3.4. Kadın Blog Yazarlarının Blog İçeriklerine İlişkin Verilerin Analizi ... 70

3.4.1. Blog Türleri ... 70

3.4.2. Blog Sağlayıcı Hizmeti Tercihleri ... 72

3.4.3. Bloglara Verilen İsimler ... 73

3.4.4. Blogda Kullanılan Görsellerin Kaynağı ... 74

3.4.5. Blog Profilinde Kullanılan Kişisel Bilgiler ... 74

3.4.6. Blog Yazımında Kullanılan Dil Konusu ... 75

(7)

ii

3.5. Ziyaretçi Sayısı ve Tepkisinin Yazma Rutiniyle İlişkisi ... 77

3.6. Kadın Bloggerların Toplumsal Cinsiyet Algısı ... 79

3.6.1. Görüşülenlerin Blog Yazımında Cinsiyet Farklılığına İlişkin Düşünceleri ... 79

3.6.2. Görüşülenlerin Blog Yazımında Toplumsal Cinsiyet Hassasiyeti ... 80

3.6.3. Kadın Blogger Olmanın Avantaj ve Dezavantajları ... 82

3.6.4. Görüşülenlerin Diğer Kadın Bloggerlarla Dayanışma Deneyimleri ... 84

3.7. Blog Yazma Rutininin Özel Hayata Yansıması ... 85

3.7.1. Blog Yazımının Değişim Yarattığı Alanlar ... 85

3.7.2. Blog Yazımının Ekonomik Katkı Sağlama Potansiyeli ... 87

3.7.3. Blog Yazımına İlişkin Gelecek Planları ... 88

3.8. Kadın Bloggerların Bloglar Hakkındaki Düşünceleri ... 89

3.8.1. Blogların Alternatif Medya Olma Potansiyeli ... 90

3.8.2. Blogların Gelecekteki Yeri ... 92

3.8.3. Blogalana Yeni Girecek Diğer Kadınlara Öneriler ... 93

SONUÇ ... 96

KAYNAKÇA ... 101

ÖZET ... 110

ABSTRACT ... 111

Ek 1. Görüşme Soruları ... 112

Ek 2. Bilgilendirilmiş Gönüllü Onam Formu ... 114

(8)

1 GİRİŞ

Bloglar kullanım açısından üst düzeyde bir teknik yeterlilik gerektirmeksizin kişilerin duygu ve düşüncelerini internet ağı üzerinden paylaştığı alanlar olarak tanımlanabilir.

Blog kelimesine karşılık olarak, Türkçede “açıkgünlük”, “ağ günlüğü”, “e-günlük” gibi birtakım isimler kullanılmaktadır (Alikılıç, 2007: 899). Günümüzde blogların kullanımı giderek yaygınlaşmış olup, fikirlerin ve deneyimlerin paylaşıldığı bir günlük olmakla birlikte her türlü bilginin, gündeme dair gelişmelerin insanlara ulaştırıldığı, toplumsal olayların yorumlandığı yeni bir online gazetecilik sistemi halini almıştır. Aynı zamanda şirketler ve girişimciler için ürün ve hizmetlerin tanıtıldığı etkin bir pazarlama sistemi olarak da değerlendirilebilir.

Blog yazmanın günlük yazma edimine benzerliği göz önünde bulundurulduğunda;kadınların kendilerini ifade etmek için daha sıklıkla başvurduğu bu edimin, sanal ortamda da yine kadınlar için önemli bir deneyime dönüştüğünü düşünmek kaçınılmaz olmaktadır. Kadınların kendini ifade etmelerini cazip hale getirmesi bakımından öncelikle blogların özelliklerini anlamak gerekmektedir.

Herhangi bir blog sayfasını açıp güncellemenin kolaylığı göz önünde bulundurulduğunda; kullanıcıların özel bir program diline ya da ayrıntılı bir teknik bilgiye ihtiyaç duymadığı görülmektedir. Toplumsal cinsiyet kalıpları ekseninde, teknik bilgiyi tek elinde bulundurmaya çalışarak bunun üzerinden kamusal alanda kadınlara tahakküm kurmak isteyen ataerkil ideoloji göz önüne alındığında önemli bir özellik olarak düşünülebilir.Cinsiyete dayalı yapılan kamusal/özel ayrımında kadınların kamusal alana ait olmadığı düşüncesi, onların teknik konularda yeterli olmadığı savıyla meşrulaştırılmaktadır. Bu doğrultuda teknik beceri gerektiren tüm araç ve gereçlerin bu zamana kadar erkekler tarafından yapıldığı savunusu gündeme getirilmektedir. Çalışma yaşamındaki eril rekabet ve “teknik yeterlilik” düşüncesi erkeklerin hâkimiyet kurduğu

(9)

2

bir eril teknik kültür yaratmıştır.“Kadınlar, ‘teknik’ meslekler ve yerlerden erkekler tarafından bualanda erkeklik yapıldığı için dışlanırlar. Bu durumda ister istemez kadınlarkendilerini teknik pratiklerden dışlamak zorunda kalmaktadır” (Şimşek, 2012:

56). Bu düşünce ekseninde blogların söz konusu özelliği ele alınırsa kadınların psikolojik ve sosyolojik özgüven kazanımları daha mümkün hale gelmektedir.

Kadınların duygu ve düşüncelerini ifade etmelerine olanak tanınması belirli bir maddi altyapıyı gerektirdiği düşünülürse blog sitelerinin ücretsiz hizmet vermeleri ve kullanıcıların birbirleriyle etkileşime girmelerine olanak tanımaları popüler bir iletişim kanalı olmalarının yolunu açmaktadır.

Krisnamurthy ve Cormode’ye göre(aktaran Özüdoğru, 2014: 37) göre bloglar, kişilerin sanal ortamda bizzat oluşturdukları içeriklere müdahale edebilmesine, bunları takip eden insanlarla yapılan yorumlar aracılığıyla etkileşim içerisinde olmasına olanak vermesi bakımından önemli bir çevrimiçi ağ sağlayıcısıdır. Böylece söz konusu ağ içerisinde güçlü bir çift yönlü iletişim kurulabilmektedir. Bu sitelerdeki depolanabilir içerikler takip ve devamlılığı kolaylaştırmaktadır. Ayrıca birçok blog siteleri birbirleriyle bağlantılı olup, bloggerlar ilgi alanlarına giren veya kendi siteleriyle ilişkili olan diğer siteleri listeleyebilmektedir. Kullanıcıların ilgi alanlarına göre farklı sitelerle bağlantıya girerek oluşturduğu bu alan bireysellikten ziyade kolektif bir güce vurgu yapmaktadır.

Murugesan’a (2007) göre blog sitelerinin içinde yer aldığı bu alan, “blog alemi” ya da

“blog küre” olarak Türkçeye çevrilebilecek “blogosfer” olarak adlandırılabilir.

Weblogların gündeme gelmesiyle birlikte sosyal medyanın bu gücüne dikkat çeken Binnaz Saktanber’e (2007) göre:

“Taraflarının devrim veya dijital demokrasi diye öve öve bitiremediği web 2’nin alkışlanmaya değer özelliği, isteyen herkesin, istediği konuda fikrini beyan

(10)

3

edebilmesi ve her türlü bilgiyi geleneksel medyanın sansür mekanizmalarından geçirmek zorunda olmadan yayınlayabilmesi”dir. Bloggerlar kimi zaman ana akım medyanın yeterince ilgi göstermediği veya geri plana attığı birtakım haberlerin gündeme gelmesini sağlayarak alternatif bir medya aracı olma potansiyeli taşımaktadır” (akt. Özüdoğru, 2014: 43).

Blogların buraya kadar sayılan olumlu özellikleri kısa bir zaman içerisinde geniş bir alana yayılmalarına olanak sağlamıştır. Blogların belli başlı alanlarına bakıldığında kişisel ilgi alanlarından, kurumsal tanıtım amaçlı bloglara, eğitim bloglarından sivil toplum kampanyalarının yürütüldüğü bloglara geniş bir çerçeve olduğu görülmektedir(Özüdoğru, 2014: 42). Sözü edilen kullanım alanlarının hepsini ele almak blogların değişken yapısı düşünüldüğünde çok güçtür. Bu nedenle incelenebilirliği kolaylaştırmak adına blogları genel olarak kategorize etmek gerekirse; içeriklerine göre kişisel bloglar, temasal bloglar, yayıncıların sponsor olduğu bloglar ve kurumsal bloglar olarak dörde ayırmak mümkündür (Alikılıç, Onat, 2007: 906).

Alexander’a göre bloglar, kişisel, bağlantı toplayıcı, gazetecilik, siyasal ve iş için olmak üzere beş farklı gruba ayrılmaktadır (aktaran Turan, 2007).

Bu çalışmada weblogların kişisel günlük olma özelliğinden hareketle kadınların deneyimlerine odaklanarak kendileri için bir kamusal alan olabilme potansiyeli üzerine odaklanacaktır.Kamusal alan kavramı söz konusu olduğunda akla gelen ilk isim olarak J. Habermas (2010), 17. yüzyıldan itibaren toplumsal yaşamda yapısal dönüşümlerin meydana geldiğini ve bireylerin kendi fikir ve görüşlerini açıkça paylaşabildikleri bir müzakere ortamının oluşmaya başladığını iddia etmektedir. Habermas bu ortamı

“burjuva kamusal alanı” olarak ifade etmekte ve böyle bir alanın ortaya çıkmasında kişilerin bir araya gelip fikirlerini paylaştıkları sosyal ortamların varlığıyla birlikte dönemin dergi ve gazetelerinin bu fikirleri yayımlama ve yaymadaki payın önemini vurgulamaktadır.

(11)

4

Habermas’ın tanımladığı burjuva kamusal alanında zamanla politik basın taraflı hâle gelmiş, kapitalist düzene uyum sağlayarak sermayenin ve sermayedarların yanında yer almaya başlamıştır. Zamanla kamusal alanda paylaşılan fikirler üzerinde sermayenin hegemonyası baskın hale gelerek, sansür uygulamaya başlamışlardır(Barlow, 2008).

Söz konusu ortamda ise demokrasinin ilerlemesi imkânsız hale gelmiştir. Günümüzde de aynı durum devam etmekle birlikte Habermas’ın önerdiği burjuva kamusal alanın taşıdığı eril nitelikli ifade alanı varlığını yoğunlaştırarak sürdürmektedir. Çeşitli politik uygulamalarını medya aracılığıyla yaygınlaştırarak meşrulaştıran ataerkil yapıya sahip devlet, bu uygulamalarını kadınların dışlandığı bir kamusal alanda devam ettirmektedir.

Söz konusu kamusal alan olduğunda güncel tartışmaların odağında bulunan sosyal medyanın kamusal alan yaratma potansiyeli birçok akademik çalışmaya konu olmuştur.

Özellikle kadın deneyimini esas alan bu yüksek lisans çalışmasıyla kadınların birbirleriyle ve dış dünyayla etkileşim kurma mecrası olarak blogalan ele alınıp kadınlar için kamusal alan yaratma potansiyeli sorgulanacaktır. Söz konusu bu potansiyel özellikle feminist karşıt kamusal alan potansiyeli bağlamında değerlendirilecektir.

Önem ve Amaçlar

Bu çalışmanın temel amacı,kadın blog yazarlarının blogalan deneyimini nasıl algıladıkları ve bu deneyimin bir tür feminist karşıt kamusal alana dönüşme potansiyelini sorgulamaktır.Bu genel amaç çerçevesinde Türkiye’deki kadın blog yazarlarının blogortamında kendilerini nasıl ifade ettiklerini, ne amaçla blog yazdıklarını ve blogalanıziyaret ettiklerini anlamak; bloglarda etkileşim için kullandıkları ortamlarıdeğerlendirmektir.

İnternet üstünde yapılan araştırmada Türkçe kaynaklarda bloglar hakkındaki güncel araştırmalara yapılan atıfların azlığı dikkat çekmektedir. Bu çalışmanın odağını

(12)

5

oluşturan kadınların blog yazma deneyimlerini konu edinen birçok akademik çalışma bulunmakla birlikte bunların Türkçeye yansımasının sınırlı olduğu anlaşılmaktadır. Bu araştırmanın, Türkiye’de kadın çalışmaları bağlamında blogalan yazınına katkı sağlayacağı düşünülmektedir.

Blogların varlığıyla birlikte ortaya çıkan internet haberciliğinin potansiyel bir kamusal alan olma ihtimali çeşitli yazarlar tarafından tartışılmaktadır (Singer, 2006; Andrews, 2003; Freidman, 2010; Köse, 2007; Barlow, 2007; Hudson, 2008).Bununla birlikte kamusal alan söz konusu olduğunda genel olarak sosyal medya mecraları üzerinden (Facebook, twiter ve ekşi sözlük vb.) içerik analizi çalışmaları kendini göstermektedir.

Hasan Turgut ve Gülten Arslantürk(2014)’ün “İsonomia”yı Yeniden Düşünmek: Ekşi Sözlüğün Kamusal Alan Olma Potansiyeli” başlıklı çalışmasında internet-kamusal alan ilişkisi Arendt’in kamusal alan tasavvuru ekseninde incelenmiştir. Bu bağlamda Ekşi Sözlük oluşumu incelenerek, bu sözlük yazarları ile yapılan görüşmeler söylem analizine tabi tutulmuştur. Ekşi Sözlük’ün kamusal alan olma potansiyelini merkeze alan bir sorgulamanın olduğu bu çalışma sonucunda;sözlük içinde erkek egemen bir dilin hâkim olduğu farklı kamusallıklardan bahsedileceği ortaya çıkmıştır. Sözlük içerisindeki belli tartışmalar detaylı incelendiğinde isonomianın sorgulanabilir olduğunu, sözlük yazarları ile yapılan görüşmelerde ise eşit konuşma hakkına dayalı çoğulculuğun ve sözlüğe alt-kültür olma niteliğini kazandıran mizahi dilin bir gelenek olarak benimsendiği ortaya konulmuştur.

Yaşar Engin Ayan ‘ın “Twitter, Dönüşen Kamusal Alan ve Kanaat Oluşumu” başlıklı yüksek lisans tezinde ise örnek bir olay incelemesinden yola çıkılarak Twitter’ın kamusal alanın dönüşümünde ve kanaatlerin şekillenip dolaşımında nasıl bir rol oynadığıyla ilgili bulgular elde edilmiştir. Çalışma sonucunda Twitter’da akılcı bir kamusal alanın varlığına rastlayamamış olup, fikirlerin daha ziyade anlık ve tepkisel

(13)

6

olduğu anlaşılmıştır. Ancak her ne kadar akılcı bir kamusal alandan söz edilmese de farklı kanaat ve düşüncelerin seslendirilmesi demokrasiye katkı açısından son derece önemli olması nedeniyle kamusal alan değil ama yeni bir kamusal mekânın varlığının söz konusu olduğu kanaatine varılmıştır.Bu konuyla ilgili olarak yapılan literatür taramasında da buna benzer internetin kamusal niteliği üzerine nicel veri ağırlıklı çalışmalar bulunmaktadır.1

Blog ortamı ve blog kullanımına yönelik çalışmaya bir örnek GünseliBayraktutanSütçü’ye ait “Blog Ortamı Ve Türkiye’de Blogosferdeki Akademik Entelektüeller Örneği” başlıklı doktora tezidir. Bu çalışmada kamusal alan tartışmaları akademik entelektüellerin blog kullanımları üzerinden incelenmektedir. Bu doğrultuda Türkiye’deki blogosferde varlık gösteren akademisyenlerin blog profilleri ve blogları metin çözümlemesine tabi tutulmuş; aynı zamanda belirli kategorileri temsil eden akademik entelektüellerlederinlemesine görüşmeler yapılmıştır.

Blog kullanımına ilişkin bir diğer çalışma ise Esin Erben’in “Blogalan Kullanıcılarının Blogalan Deneyimlerine ve Etkileşimlerine Yönelik Algısı” başlıklı yüksek lisans tezidir. Bu tez çalışmasında blog yazarlarının ve kullanıcılarının blogalan deneyimininasıl algıladığı ile birlikte bloglarda etkileşimi hangi araçların artırdığını ortaya koymak amacıyla 18 blog yazarı ve 251 blog kullanıcısınındemografik özellikleri, internet ve blog kullanım alışkanlıkları, bloglarda etkileşimamacıyla kullandıkları araçlar ve uygulamalar incelenmiştir.

1 Bu alanda yapılan diğer çalışmalar:

Özgür Gülaşık (2011)’ın “ İnternetin Kamusal Alan Niteliği Üzerine Bir Araştırma: Ankara’daki Üniversite Öğrencilerinin İnternet Kullanımı” Başlıklı Yüksek Lisans Tezi

Burcu Güdücü’nün (2006) “Bir Kamusal Alan Olarak Türkiye’de İnternet Kullanımı” Başlıklı Yüksek Lisans Tezi

Birol Demircan’ın (2006) “İnternet Ve Kamusal Alan: Kamusal Tartışma Zemini Olarak Çevrimiçi Forumlar” Başlıklı Yüksek Lisans Tezi

Ceren Yeğen’in (2013)“Demokratik Ve Yeni Bir Kamusal Alan Olarak Sosyal Medya” Başlıklı Çalışması

(14)

7

Bu çalışmayla ilgisi olması bakımından blogları toplumsal cinsiyet üzerinden değerlendiren çalışmalara bakıldığında blog içeriklerindeki toplumsal cinsiyet kalıplarının ortaya konulduğu görülmektedir. Sibel Fügan Varol ve Neşe KarsTayanç(2014)’ın “Blogların Cinsiyeti: Toplumsal Cinsiyet Kimliğinin Bloglarda Sunumu” başlıklı çalışmalarında 54 kadın ve 46 erkek tarafından tutulan toplam 100 blogda toplumsal cinsiyet kimliğinin nasıl sunulduğuna yönelik bir araştırma yapılmıştır. Niceliksel özelliklere odaklanılan bu çalışma bulgularında gerçek yaşamda kadın ve erkek kimlik özelliklerinde görülen farklılaşmanın sanal dünyada da devam ettiği sonucu ortaya koyularak demografik özelliklerin bu konudaki etkisi göz önünde bulundurulmuştur.Ayşe Şimşek’in (2012) “Sosyal Medyada Kamusal Alandaki Kadına Dair Söylemler: İtiraf.Com” başlıklı çalışmasında söylem analizi yöntemiyle itiraf.com sitesi incelenerek kullanıcıların yaptığı itiraflar toplumsal cinsiyet rolleri bağlamında değerlendirilmiştir.

Bloglarda toplumsal cinsiyet konusunu odak noktası olarak belirleyen bir başka çalışma ise Çelebi’nin “Türkiye’de İnternet Ortamında Toplumsal Cinsiyet Kuruluşu: Bloglar”

başilıklı yüksek lisans çalışmasıdır. Çalışmada Türkiye’de internet ortamında son yıllarda oluşmaya başlayan blog ortamına toplumsal cinsiyet farklılıklarının yansıyıpyansımadığını, farklı cinsiyetlere sahip blog yazarları arasında gerçekten farklılıkolup olmadığını, söz konusu farklılıkların üretilip üretilmediğini sorgulamak ve tespit etmek amacıyla kadın ve erkek bloggerlara ait 20 farklı blog içerik analizine tabi tutulmuş ve içinden seçtiği az sayıda kullanıcıyla derinlemesine görüşme yapılmıştır.

Bloglarda toplumsal cinsiyet kalıplarına yer veren çeşitli araştırmalara rağmen meseleyi kadın kullanıcılar açısından ele alanların sınırlı olduğu görülmektedir. Kadın bloggerlar üzerine odağını yoğunlaştıran ve bu çalışmaya da ilham kaynağı olan iki araştırma akademik alanda dikkat çekmektedir. Blogger kadınlar üzerine yapılan çalışmalardan

(15)

8

birisi Funda Şenol Cantek’in (2011)“Mutfakta Pişer, İnternete de Düşer: Yemek Blogları KadınlaraNeler Vaad Ediyor?” başlıklı çalışmasında, yemek yapma pratiğinin ve mutfağın değişen anlamlarının kadınlar tarafından açılan yemek bloglarına yansıma şekliaraştırılmıştır. Bu amaçla, yerli yemek bloğu yazarlarından, 23’ü kadın, 25 kişiyle görüşülmüştür. Bu görüşme sonuçlarına göre, blog faaliyetlerinin kadınların teknolojik yeterliliklerini arttırdığı; sosyalleşme, benliğin sunumu konusunda olanaklar yarattığı ortaya çıkarmıştır.

Gülsüm Depeli’nin (2015),“Kadın Bloggerlar: Yeni Dil, Yeni Kadınlık, Yeni Tartışmalar” başlıklı çalışmasında ise otobiyografik ve kadın bloggerların yazın deneyimleri arasındaki ilişki ele alınmıştır. Bu doğrultuda 21 kadının blog sayfaları yazın nitelikleri ve söylemsel yapısı açısından detaylı olarak incelenmiştir. Çalışmanın bulgularında kadınlara ait bir yazın türü olarak kabul edilen günlük ve otobiyografik yazının son dönemde yeniden canlandığı ve kısmi olarak yeni internet mecrasının dilinin kadınlaştığı kabul edilmektedir. Bu kısmi kabulün nedeni ise ironik olarak bir yandan da cinsiyetçi söylemlerle kendini gösteren, kadınların dilinin erilleştiğini ortaya koyan çatışmalı örnekler olmuştur.

Somolu (2007), Afrikalı kadın blog yazarları ile görüşmeler yaptığı çalışmasında geleneksel ataerkil kültürün baskısı altındaki kadınların, blogları kendileri için özgürlük alanı olması anlamında bir araç olarak kullandıklarını ortaya koymuştur. Somolu’nun çalışmasına göre bloglar Afrikalı kadınlar için, kendilerini ifade ederek güçlenmeleri ve diğer kadınlarla iletişim kurmaları için bir alan yaratma potansiyeli taşımaktadır (Cantek, 2011: 26).

Söz konusu çalışmalardan elde edilen bulguların rehberliğinde blogger kadınlarla derinlemesine görüşme tekniğikullanılarak yapılan bu çalışmada şu sorulara yanıt aranmaktadır:

(16)

9

-Webloglar, bu sayfaları kullanan kadınlar için bir kamusal tartışma zemini olarak kabul edilebilir mi?Eğer Webloglar, bu sayfaları kullanan kadınlar için bir kamusal tartışma zemini ise sınırlılıkları ve olanakları nelerdir?

-Kadınların blogger olma motivasyonları nelerdir? Blog yazma deneyimine başlangıç motivasyonları ile yaşadıkları süreç birbiriyle uyumlu sürmekte midir?

-Kadınlar Weblog aracılığıyla toplumda ifade edemedikleri duygu ve düşünceleri internetin vaad ettiği “özgürlük ortamında” gerçekleştirebilmekte midir?

-Blogger olmanın kadınların yaşamına kattığı olumlu ve olumsuz deneyimler nelerdir?

Yöntem

Yeni medya üzerine yapılan çalışmalarda, buradaki ortamı metin olarak değerlendirerek içerik çözümlemesi yapan araştırmacılar, kendilerini sanal ortamda konumlandıran kullanıcılarla anket çalışması, derinlemesine görüşme ve odak grup görüşmesi gibi farklı veri toplama teknikleri kullanmışlardır (Binark, 2007: 7).

İnternette meydana getirilen kültürün araştırılmasında, amaç, bir grup insanın sahip oldukları değerler, kurallar, görüşler, beklentiler ve isteklerinin; şifresini çözmek olmalıdır (Pauwels, 2005: 609). Bu yüksek lisans tezinde söz konusu amaç doğrultusunda 12kadın blog yazarı ile derinlemesine görüşme tekniği kullanılarak demografik özellikleri, internet ve blog kullanım alışkanlıkları ve amaçları, bloglarda etkileşim amacıyla kullandıkları araçlar ve uygulamalar irdelenmeye çalışılmıştır. Bu araştırmada nitel veri toplama yöntemi kullanılmıştır.

(17)

10 Kapsam ve Sınırlılıklar

Teknoloji üzerine yapılan araştırmalardaki en önemli zorluk olan araştırmanın çok sık değişen ve çok hızlı gelişen bir mecrada gerçekleştiriliyor olması durumu blog başlığı altındaki araştırmalar için de geçerlidir. Aynı zamanda internetin parçalı bir yapıya sahip olması çalışma alanının bir ölçüde kaotik özelliğe sahip olmasını beraberinde getirerek çalışma zorluğu yaratmaktadır.

Çalışmanın bir başka sorun alanı ise genel anlamda yeni medyaya erişim konusundaki sınırlılıktır. Bu noktada Zizi Papacharissi’nin eleştirisi şöyledir; “Siyasal tartışmayı İnternet ortamına çekmek, erişimi olmayanları dışlamak demektir. Ayrıca, erişim de daha temsili ve güçlü bir kamusal alan sağlamamaktadır” (2002: 13). Bu çalışma

“katılım” ve “eşitlik” konusundaki gerçekleri göz ardı etmemekle birlikte bu mecranın, onu kullanan kadınlar için alternatif bir kamusal alan potansiyelinin önemini göz önünde bulundurmaktadır. Toplumun her alanına sirayet eden eril zihniyet tarafından sözleri kesilen dezavantajlı grupların kendini ifade edebildiği alanların potansiyelini irdelemek bu noktada büyük önem arz etmektedir.

Tezin Planı

Birinci bölümde, bu çalışmanın amaçları doğrultusunda önemli bir yer tutan kamusal alan kavramı feminist kuram çerçevesinde tarihçesi ve modellerini içererek ele alınmaktadır. Bu anlamda birinci bölümde çalışmanın temel vurgusunu somutlayabilmek adına kavramsal ve kuramsal tartışmalar kısaca özetlenerek, ikinci bölümdeki kavramlara temel teşkil etmesi sağlanmaktadır.

İkinci bölümde özellikle yeni medyanın güncel araçlarından olan ve bu çalışmada daaraştırma konusu olarak seçilen bloglar üzerinde durulmaktadır. Bu bölümde genel

(18)

11

anlamda internet, yeni medya ve özel anlamda bloglar üzerinde durularak söz konusu kavramlar çalışmanın kuramsal yaklaşımı çerçevesinde değerlendirilmektedir.

Üçüncü bölüm, araştırma şeklinin anlatıldığı ve araştırma sonucunda elde edilenbulguların tartışıldığı bölümdür.Bu bölümde öncelikle, yeni medya konusundakiyöntemsel yaklaşımlara dair bir değerlendirme bölümü yeralmaktadır.

Sonuçbölümünde ise araştırmanın genel bir değerlendirmesi yapılmaktadır.

(19)

12

1.KAMUSAL ALAN:TARİHÇESİ, MODELLERİ VE FEMİNİST ELEŞTİRİSİ

1.1.Kamusal Alan Kavramının Tarihsel Gelişimi

Tarihsel olarak kamusal alan kavramının başlangıcına gidilecek olursa ilk olarak Helenistik kamu modeli karşımıza çıkar. Bu model bireysel, geçici ve zorunluluk alanı idia (oikos) ile özgür, eşit ve varlıklı vatandaşların oluşturduğu özgürlük alanı olan koine (polis) ayrımına dayanmaktadır. İdia daha ziyade yaşamsal üretimin yapıldığı ve kadınlarla kölelerin içinde yer aldığı bir alanı temsil eder ve nesillerin devamlılığı bu alanda sağlanır. Koine, entelektüel bir alan olmasıyla bu zorunlu yaşamın üzerinde yükselen kamusal yaşamı temsil etmektedir. Böyle bir ortamda polis erkeklerin yönetim alanını temsil ederken, idia ise kadınların ve onların “ürettikleri” çocukların yeri olan hane içini temsil etmektedir. Demokrasinin merkezi olarak bilinen Eski Yunan’da sistem tamamen kadınların ve kölelerin dışarıda bırakılmasına dayanır. Kadınlar sadece cinsiyetleri dolayısıyla vatandaş sayılmıyor ve kamusal alana girmeye ehil görülmüyordu. İlk olarak Aristoteles ve Platon söz konusu oikos-polis ayrımıyla şekillenmiş olan Helenist kamu modelinden etkilenmiştir (Kalaycı, 2013:4-10).

Platon’un “İdeal Devlet” tasarımına bakıldığında; toplumsal yapıyı sınıf ve erdemlere bağlı olarak açıklayan görüşünün özel/kamusal alan arasındaki ayrımı yok etmeye yönelen bir tarafı bulunmaktadır.

“Özel alan içerisindeki problem ve görevler kamusal alana taşınarak, özel alan kamusal alan içinde eritilerek başarılabilecek bir idealdir bu: Özel mülkiyet ortadan kaldırılacaktır; kadınlar ve erkekler devlet işlerinde eşit tutulacaktır;

çocukların yetiştirilmesi ve eğitimi ortaklaşa yapılacaktır; özellikle siyasi işleve sahip olan sınıfların özel yaşamları engellenecek ya da denetim altına alınacaktır”

(Kalaycı, 2013: 10 ).

(20)

13

Geleneksel Atina toplum yapısı düşünüldüğünde devrim niteliğinde değerlendirilebilecek bu düşünce tarzı içeriği yeterince irdelendiğinde bağlı bulunduğu toplum yapısından çok da uzaklaşmadığını göstermektedir. Çünkü Platon’a göre

“doğaları elverdiği ölçüde” benzer işleri yapabilen kadın ve erkeğin konumu söz konusuyken, kadını doğuştan getirdiği “zayıflıkları” nedeniyle ev içine yerleştiren noktaya tekrar getirmektedir (Boyacı, 2014: 226-228).

Klasik Helenist model çerçevesinde düşünceler sunan Aristoteles ise insanların özgürce seçebildikleri toplumsal yaşamın sorunlarıyla ilgilenilen kamusal alanı (koine) “siyasi topluluk” olarak belirler. Ona göre bu alan özgür yurttaşların kararlara katıldığı topluluktur.

Erkeğin ekonomik üretimi sağlayıp, kadınların doğurganlığıyla faaliyet gösterdiği aile doğal bir topluluk olarak zorunluluk temelindedir. Söz konusu bu zorunluluk alanı, yurttaşların (erkeklerin) siyasi faaliyetlerini daha rahat ve özgürce yapabilmelerinin ön koşuludur.

“Aristoteles’e göre erkeklerin siyasal faaliyet ve yönetim işlerini yürütmesi için zamana ve özgürlüğe ihtiyaçları bulunmaktadır. Özgür insanlar sorumluluklarını kadınlar ve kölelere yükleyerek bu zamanı kazanmışlar ve böylelikle aile reisi olmuşlardır. Bunun sonucunda kadın ev içine hapsolmuşken, erkek agorada, jimnastik salonunda ya da mecliste kendi benzerleriyle kamusal faaliyet yürütmüştür. Aristoteles’e göre insan ‘erkek’ anlamına gelmektedir ve yeryüzüne yalnız yaşamak için değil, iyi yaşamak için gelmiştir ve bu iyi yaşama ulaşmayı mümkün kılan ilişkiler de, politik ilişkilerdir” (Şimşek, 2012: 55).

Özetle Antik Yunan’da polis(koine)i ortak olarak kullanabilen özgür vatandaş olabilmenin yolu, mülk sahibi ve erkek olmaktan geçmektedir.

“Dolayısıyla polis özgür erkeklerin alanı iken, oikos kadınların ve çocukların alanıdır. Yurttaşın polis’teki konumunı oikos’taki despotluğu belirler.Özel alan hayatın yeniden üretimine dair etkinliklerin, kölelerin çalışması, kadınların hizmeti, doğum ve ölümün, utançla saklananların, eşitsizlerin ve özgür olmayanların alanıdır. Kamusal alan ise özel alanın karşısında bir özgürlük ve istikrar alanıdır. Mekânsal olarak bağlanmayan kamusal hayatın en önemli belirleyicisi ortak söz ve eylemdir. Bir başka deyişle özel alan zorunlulukların, kamusal alan ise bunun tam tersine özgürlüklerin alanıdır ve kamusal alan

(21)

14

doğrudan demokrasi uygulaması nedeniyle siyasal olan ile eşitlenmiştir”(Habermas’tan aktaran Kubilay, 2008: 170).

Kamusal/özel ayrımının net olmadığı Ortaçağ feodal toplum yapısında; soylu ailelerin kadınları, hanedanlar arasında paylaşılan güçten bir ölçüye kadar faydalanabilmişlerdir.

Bu dönemle birlikte özel alanın büyük oranda genişlemesinin nedeni bilhassa feodal beyin hanesini genişletmesine bağlıdır.Hane alanının genişlemesiyle gerilemeye başlayan kamusal alanın, bu dönemde kaybolmaya yüz tuttuğu görülür. İnsani etkinliklerin hane içine yerleşmesiyle birlikte, ekonominin kamusal alan içerisinde konumlandırılmasıyla özel ve kamusal alan sınırlarında değişimler kendini gösterir (Çetin, 2006: 12).

Habermas (2010: 62) Ortaçağ dönemindeki kamusal-özel alan durumunu şöyle açıklamaktadır:

“Avrupa Ortaçağı boyunca Roma hukukundaki publicus (kamu) ile privatus (özel) arasındaki karşıtlık kullanılıyor olsa da, bağlayıcı değildir. Bu kavramsal karşıtlığı feodal toprak ve vassallık egemenliğinin hukuksal koşullarına ikircikli bir şekilde uyarlama çabaları, bu dönemde kamu ile özel alan arasında, antik (veya modern) modele uygun bir karşıtlık bulunmadığını gösteren verileri gayrı ihtiyarî ortaya koyarlar. Elbette, burada da toplumsal işin iktisadî örgütlenmesi, aile reisinin evini bütün egemenlik ilişkilerinin odağına koymaktadır; ancak burada beyin üretim sürecindeki konumu oikos despotunun veya pater familias'ın [aile babası]

‘özel’ tasarruf gücüyle karşılaştırılamaz.”

Avrupa kıtasına yayılan Hıristiyanlık ve feodaliteyle birlikte kamuoyunun siyasal etkisi azalmıştır.Kilisenin krallarla işbirliği yapması, dogmatik eğitim sisteminin etkisi altında bir baskı rejimi oluşmasına neden oldu.Bir taraftan kralların baskıcı tutumu diğer taraftandini tahakkümü sürdüren Hıristiyan Kilisesi'nin karşısında "kamusal alan"

ortadan kalktı. Böylelikle Ortaçağdaki bu ortam kamuoyunun varlığını da ortadan kaldırmıştır (Atabek ve Dağtaş, 1998:148).

Bu dönemdeki dini inançlar kadını Tanrıya gönüllü hizmetkâr olarak sunmuştur. Bu haliyle özel alan inanç sistemiyle birlikte saygınlık kazanmıştır (Günindi Ersöz, 2015:

84). Bir taraftan da bu çağda ‘kadın’ temsili dini referanslar bağlamında ‘günahkâr’,

(22)

15

‘lanetli’, ‘cadı’ imajları ile şekillenmiş, bu ‘sapkınlıklar’ ortak iyiye yönelik bir tehdit olarak algılanarak kadının kamusal alandan dışlanmasına neden olmuştur. Bunun yanında Machiavelli’nin güç ve iktidar odaklı politik teorisi doğrudan erkeğe referansta bulunarak erkeğin güçlü, kadının zayıf olanla özdeşleştirilmesine ve kadın-erkek ayrımının temelinde yer aldığı varsayılan biyolojist görüşlere meşruiyet sağlamıştır (Turgut ve Aslantürk, 2014: 144 ).

Antik Çağdaki İdia ve Koine ayrımı, 17. yüzyılla birlikte hukuksal düzeyde farklılaşan kamusal ve özel alan ayrımıyla kendini göstermiştir. Bu doğrultuda hukukun müdahil olamadığı, aile içi ilişkilerin yürütüldüğü alan ev içi alan olarak tanımlanmıştır.

Böylelikle “kol kırılır yen içinde kalır” düşüncesinin hâkim olduğu ataerkil düzen kendi değerlerini garantiye almıştır. Bu dönemde “kamusal” devlete ait olan, “özel” ise devletin dışında olan şeklinde bir ayrışma belirginleşmiştir. 17. Yüzyılın karakteristik özelliklerinden birisi olan doğayla baş etme durumu, siyasal özneler tarafından yerine getirilmesi gereken bir durum olarak ele alınmıştır. Toplumda iktidar konumundakilerin bununla baş etme yöntemleri farklı düşünürlerce ele alınmıştır.

Rasyonalite kavramından yola çıkarak “doğa yasasını” temellendiren Locke’a göre siyasal iktidar; bu yasayı kontrol altında tutmakla görevlidir. Toplumdaki her birey doğa yasasını yürütme gücünü siyasi topluluk olan hükümete devreder (Kalaycı, 2013: 11).

Genel anlamda Aydınlanma düşünürleri kamusal/özel ayrımına giderek erkeği kamusal alana yerleştirip, kadını özel alanla betimlemiştir. Bu dönemde ortaya çıkan bilimin gücü, “bilginin kutsallaştırılması” süreci kadın bedeninin “akıldışı” hale getirilmesiyle kamusal/özel ayrımının cinsiyetlere özgü olmasını meşrulaştırılmıştır. Daha önce sözü edilen teknik olanın ve bilginin erkeğin tek elinde tuttuğu sürecin temellerini bu dönemde net bir şekilde görebilmekteyiz. Locke ise kadının erkek tarafından ikincilleştirilmesinin doğadan kaynaklandığını savunmaktadır. Bu dönem

(23)

16

düşünürlerinden Machivelli, kadının duygusal bir varlık olduğu açıklamasını getirirken, Kant’ın kamusallık anlayışı, siyasetin ahlakla işbirliği içinde olduğu bir ilkedir (Habermas, 1971: 129). Hobbes ise, kadının haklarını “sözleşme” ile kocasına devrederek kamusal alanda yer almadığını belirtmektedir. Hobbes’a göre, kişilerin toplumsal düzen adına bazı haklarını devretme işi bir toplumsal sözleşme şeklindedir.

Kamusal alanı devletin düzenlemesine devreden işte bu paradigmadır. Bu dönem düşünürler arasında her şeye rağmen Hobbes bir istisna olarak görülebilir. Çünkü onun radikal bir şekilde kurguladığı bireyci devlet tahayyülünde aile yoktur; kadınlar da

“erkekler kadar” güçlü olabilmektedir. Buna rağmen kadınların kocalarına boyun eğmelerine neden olan “evlilik sözleşmesine” dâhil olacağı varsayımından hareket eder ( Pateman, 2004: 132-133).

Kamusal ve özel alanda kadın-erkek farklılığını toplumsal düzenin bir parçası olarak ele alan J.J. Rousseau ise kadının kamusal alana girişini sosyal düzenin bozulması olarak nitelendirmiştir. Ona göre kadın “bedensel zorunluluklarından” kaynaklanan üreme süreciyle ev içi alanda faaliyet göstermektedir.

Rousseau da Aydınlanma düşüncesine hâkim olan aklın ön planda tutularak erkeklere atfedilmesi sürecini destekleyerek bilim ve aklın erkeklerde istenen bir şey olduğunu vurgulamıştır. Kadın aklı ise bu rasyonelleşme sürecine dâhil edilmemiştir. Onun düşüncesinde kadının bedeninin denetlenemez doğal süreçlere, tutkulara bağlı olması;

kadının kamusal alana girebilecek yeterlikte olabilmesi için gerekli akıl ve ahlaki eğitimden yoksun kalmasına neden olur. Rousseau’nun bu konuya dair çözümü ise kadın ve erkeğin birbirinden mümkün olduğu kadar ayrılmasıdır; hatta ev içindeki yaşamda bile (Pateman. 2004: 135).

Klasik Aydınlanma düşüncesine hâkim olan “toplumsal sözleşme” kavramı, özetle ataerkil sivil toplumu ve erkeklerin kadınlar üzerindeki tahakkümünü hukuksal temele

(24)

17

oturtarak sağlamlaştıran yapısıyla açıklanabilir. Pateman (2004)’ın toplumsal sözleşmeyi “kardeşler arası bir anlaşma” olarak açıklaması bu konunun önemli bir boyutuna dikkat çekmektedir (s. 120). Bu öyle bir anlaşmadır ki sivil toplumu ataerkil ya da erkek egemen düzen içinde kurmaktadır. Bu sözleşmeyle kurulmuş olan toplumsal yaşamda eve dair: özel olan her şeyin dışında kalanlar kamusaldır.

Toplumsal sözleşme teorilerinin en büyük eleştiricisi Hegel için kamusallık aydınlanma ilkesi veya aklın kamulaşmasından ziyade, hem bireysel hem toplumsal düzeyde bir tür eğitim aracıdır. Ona göre kamusal alan, özel alan ve toplumsal alanın birleşimi olarak hem onu kapsar hem de aşar (Kalaycı, 2013: 14). Ancak Hegel durumu kendi içinde problemli bir sonuca bağlar; ona göre kamusal alan kendini devlette gerçekleştirebilir.

Hegel aile, sivil toplum ve devlet arasındaki üçlü ayrımı sunarken, “kamusal” ve “özel”

in anlamlarındaki kaymayı göz ardı eder. Aile ve toplumsal yaşamın geriye kalan tarafı arasındaki ayrım, bu tartışmaya dâhil edilmez. Sivil toplumun başlangıcındaki sözleşme aracılığıyla kurulması, aynı zamanda cinsiyetlerin de ayrılması anlamına gelen ataerkil bir yaratım sürecidir.

Hegel’in kamuoyuna yüklediği olumlu anlama, Marx kamusal alana yaklaşımı çerçevesinde eleştiri getirmiştir. Ona göre kamuoyu burjuva sınıfının çıkarlarını saklayan bir tür maskedir. Toplumdaki sınıfların çıkar çatışmaları, var olan servet- sefalet kutuplaşması ve mülkiyetin haksız dağılımı toplum ve devleti karşı karşıya getirmiştir. Ona göre devlet ve toplum arasındaki bu kutuplaşma, insanın “kamusal” ve

“özel” olarak ayrılmasına ve böylelikle kendine, toplumuna yabancılaşmasına neden olmuştur (Habermas,1971:155-156).

Tarihsel sürece bakıldığında önemli bir kırılma noktası oluşturan 1789 Fransız ihtilalinde "Eşitlik, Özgürlük ve Kardeşlik" talepleri ortaya çıkarak kadınlar için de bu eşitliğin mümkün olabileceği düşünceleri ortaya atılmaya başlamıştır. Özellikle

(25)

18

toplumsal hayatta kadınların da erkekler “gibi” var olabilmesini savunan liberal feministler için de bu kavramlar önemli bir çıkış noktası olmuştur. Ancak başlangıçta olmasa da sonunda kadınları dışlamıştır. Kadınların Fransız İhtilalinden elleri boş döndüğü, söz konusu eşitlik anlayışı içindeki kardeşliğin bir tür “erkek kardeşliği”

olduğu ortaya çıkmıştır (Berktay, 2011:122).

Özel alan/kamusal alan ayrımının keskinleşmesi Sanayi Devriminde yaşanmıştır.

Erkeğe ait kamu ile kadının “içinde bulunması gereken” özel alan modern kapitalist toplumun özünü oluşturmuştur (Sancar, 2009: 51). Bu dönemde hane içindeki üretim süreci, fabrikalara doğru kaydığından “işyeri” ve “ev” ayrımı belirginleşmiştir. “Piyasa”

ile “hane” ayrımının ekonomik ve ideolojik boyutu, birbirinden farklı cinsiyet mekânlarını da sağlamlaştırmıştır. Söz konusu mekânların kendine has doğurduğu hiyerarşiler ise “cinsiyetlendirilmiş” mekânı oluşturarak modern toplumsal yapıyı kurmuştur (Sancar, 2009: 53-54).

19. yüzyılda kendini gösteren her şeyin bilimle ve sayısal verilerle açıklanabilir olduğu Pozitivist Paradigma, Klasik Aydınlanma düşüncesinin daha sonraki toplumbilimcilere bıraktığı izleri yansıtmaktadır. Söz konusu toplumbilimcilerin genel görüşlerine bakılırsa (Durkheim, Weber ve Spencer gibi) bir organizmaya benzetilen toplumda öncelikli olanın düzen, istikrar sağlamaya odaklı olduğunu savunmuşlar ve bunu ataerkil bakış içerisinden açıklamışlardır. Örneğin Durkheim kadının kimliğini toplumda üreme ve çocuk yetiştirme olarak ele almıştır (Giddens, 2008). Böylelikle kadını özel alana yerleştiren klasik düşünce yapısını ve ataerkil düzeni sürdürmeye devam etmişlerdir.

Bu dönemde etkisini gösteren liberalizm, kadınların hak arayışlarına ve kamusal alana dâhil olmamalarının sorgulamasına yol açmıştır. Ancak sonraki dönemler göstermiştir ki kadınların sadece kadın kimlikleriyle bir toplumda var olamaması ve “erkeklerle eşit

(26)

19

olma” sloganının kadın kimliklerinden feragat etme önkoşuluna bağlı olmasıyla birlikte ataerkil yapının esas sorununu liberal anlayış da çözmeyi başaramamıştır. Bu konuya ilişkin daha detaylı tartışma, çalışmanın ilerleyen bölümlerinde diğer feminist yaklaşımlarla birlikte ele alınacaktır.

Buraya kadar kamusal alan kavramının felsefe tarihindeki ele alınış şekilleri bundan sonraki modeller başlığında ele alınan düşünürlerin de temelini oluşturmaktadır.

1.2.Kamusal Alan Modelleri

Çalışmanınkavramsal çerçevesi içerisinde önemli bir mihenk taşı olan kamusal alan kavramı üzerine yapılan çalışmalarda henüz bir görüş birliğine ulaşılamadığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle kavramın tarihsel temelleri verildikten sonra kavrama ilişkin tartışmalar içerisinde sade bir model çerçevesine ihtiyaç duyulmuştur. Bu konuda modelleme şeklinden yararlanılan Seyla Benhabib, kavramın içeriğinden yola çıkarak, Batı düşüncesinin içinde yer alan temel üç kamusal alan modeli geliştirmiştir.2

Bunlardan ilki “Cumhuriyetçi erdem” ya da “yurttaşlık erdemi geleneğinin paylaştığı kamusal alan görüşü olarak nitelendirilen “tartışmacı görüş” ü temsil eden Hannah Arendt’in modelidir. İkincisi ise temelleri Kant’ın ahlak temelinde ele aldığı kamusallık anlayışına dayanan liberal gelenektir. Benhabib bu geleneğin anlayışını “yasalcı (legalistic)” kamusal alan modeli olarak adlanmıştır. Üçüncü ve son model ise Jürgen Habermas’ın eserlerinde görülen geç-kapitalist toplumların demokratik-sosyalist

2 Weintraub ise başka bir modelleme şekli olarak kamusal ile özelin birbirinden ayrılmasınıntemel yollarını dört farklı bakış açısı altında sınıflamaktadır:

“1.Liberal Ekonomist Model: Bu modelde kamusal – özel ayrımı, devlet idaresi ve pazar ekonomisi arasında çizilir. 2. Cumhuriyetçi Erdem Modeli: Cumhuriyetçi erdem modelinin kökleri, antik çağ Yunan

‘polis’i ve Roma kent cumhuriyetine kadar uzanır. 3. Sosyallik Modeli: Devletin ya da yurttaşlık ve katılımın alanı değil de toplumsal gerçekliğin oluşturucu bir boyutu olan geniş ve ‘planlanmamış’ sosyal etkileşim alanını ele alan modelde ‘kamusal’, sosyallik içindeki kamusal yasamın alanına, ‘özel’ ise mahremiyetin alanına işaret eder. 4. Feminist Model: Feminist analizde ise, özel- mahrem alan olarak (hane) ile pazar ekonomisi ve politik etkinlik alanı arasına bir çizgi çekilir; kamusal alan, evin dışı olarak ele alınır.” (Güdücü, 2006: 10-11).

(27)

20

yeniden yapılandırılmasını tasavvur eden “söylemsel kamusal alan”dır (Benhabib, 1999:123). Bu çalışma içerisinde söz konusu üç modele ek olarak proleter kamusal alan tartışmaya dâhil edilecektir. Bu modeller tartışıldıktan sonra çalışmanın kuramsal temelini oluşturan kamusal alana feminist eleştiri yaklaşımı ayrı bir başlıkta ele alınacaktır. Kamusal alan modellerinin her biri aynı zamanda toplumsal yapıyı çözümleme anlamında da farklı bir duruş sergilemektedir.

Kamusal alan kavramının gelişiminde önemli bir yaklaşım Hannah Arendt’in kavramsallaştırmasıdır. Arendt, Nazi Almanyası’nın mağdurlarından biri olarak, döneminin hâkim felsefe-politika ilişkisini sorgulamıştır. Arendt’in temel yaklaşımı, politikanın ve onun doğasında bulunanı keşfederek toplumsal faaliyetlerin diğer alanlarından farkını ortaya koymak üzerine kuruludur (Öztan, 2006: 100). Ona göre, politik olanı düşünceden hareketle açıklamaktansa, tecrübe ve olaydan yola çıkarak açıklamak daha yerinde bir yaklaşımdır (Öcal, 2006: 31). Bu nedenle Arendt’in politika yaklaşımı Platon’dan ziyade Aristo’ya dayanır.

Arendt, şehir-devletlerinin ortaya çıkması ile birlikte insanın özel yaşamının yanında bios politikos olarak adlandırılan ikinci bir yaşama sahip olduğunu belirtmektedir. Buna göre, toplumdaki her birey, biri kendisinin tasarrufunda olan (idion) diğeri de toplumsal olan (koinon) iki varlık düzenine bağlıdır (Arendt, 1998: 24).

Arendt’e göre Antik Yunan’da ‘söz’ün (rhetoric) kendisi başlı başına bir eylem olarak görüldüğü için “bios politikos” (politik yaşam) eyleme dönüşmüş söz üzerine kurulmuştur (Berktay, 2012: 52).

Bu çerçevede zoe ve bios arasında Aristo’nun yaptığı ayrımı izleyerek Arendt, zoe’yi tahakküm ve eşitsizliğin hüküm sürdüğü bir alan olarak, bios’u da özgürlükle özdeşleşen politik alan olarak tanımlar (Sertdemir, 2009: 199). Zoe, Hobbes’un doğa durumu olarak adlandırdığı kavramı çağrıştırır. Arendt, polis hayatında politik olmanın

(28)

21

güç ve şiddete dayandırılmak yerine söz ve iknaya dayalı olduğunu belirterek, ortak bir dünya olarak polis’in varlık nedeninin güvenlikten ziyade anlam üretimine dayandığını savunur (Arendt’den aktaran Berktay, 2012: 23).

Arendt, kriz içerisinde gördüğü modernite için “emek”, “iş”, “eylem” kavramlarından yola çıkarak bir çözüm sunmaktadır. Modernitenin içinde bulunduğu bu kriz, Batı’da

“vita complentiva”nın, “vita activa”yı tahakkümü altına almasıyla baş göstermiştir. Söz konusu tahakkümün, insani etkinliklerin öneminin yadsımasına “emek”, “iş” ve

“eylem” kavramlarıyla karşı çıkmıştır. Bununla birlikte söz konusu insansal etkinliklerden “emek” ve “iş”, “eylem” ile bağlantısı sayesinde insanların dünya kurmalarını sağlayabilir zira ancak “eylem” sayesinde gelenek oluşur ve geçmişle gelecek arasında var olan insan için hatırlamanın zemini tesis edilebilir. “Emek”, “iş” ve

“eylem” arasında ayrım yapan Arendt’e göre modern toplumlarda “bios politikos”un yerini “animal laborans” almıştır. Arendt’in düşüncesinde daha ilkel olarak kavramsallaştırılan “Emek”, bireyselliğinin yanı sıra temel yaşamsal faaliyetlerin devamlılığını sağlarken, “iş” ve neticesinde elde edilen “ürün” insan yaşamına ölümsüzlük kazandırır. “Emek” ve “iş”ten farklı olarak “eylem” ise politik bedenlerin üretimini ve hatırlama için gerekli zeminin varlığını sağlar (Arendt, 1998: 8-9). “Emek”,

“iş” ve “eylem” in birbirine karışmasına dayalı ‘vita activa’nın bozulması, modern dünyada yaşanan anlam krizinin esas sorumlusudur (Berktay, 2012: 49). Bununla birlikte “İnsanlık durumunun her hali bir şekilde politika ile ilgili olmasına rağmen,

“çoğulculuk” bu durumun sadece olmazsa olmazı (conditio sine qua non) değil, aynı zamanda varlığı kendisinden menkul (conditio per quam) olanıdır” (Arendt, 1998: 7).

Özellikle totalitarizm eleştirisi kapsamında Arendt, eylemin baskı altına alınarak farklılıkların tek tipleştirildiği bir yapıya dikkat çeker ve totalitarizmi özgürlüğün karşısında bir engel olarak görür. Bu nedenle ‘öteki’ anlam üretiminde önemli bir yere sahiptir. Berktay’a göre “insanın yaşamını yorumlayan ve değerlendiren onu kamusal

(29)

22

alanda ‘seyretmiş’ ve onunla etkileşime girmiş başkalarıdır. “Anlamın kaynağı ötekilerdir!” (Berktay, 2012: 66-67).

Bu nedenle Arendt (1998:7) Roma döneminde yaşamanın kelime anlamı olarak insanlar arasında olmaya tekabül ettiğini aynı şekilde ölmenin de insanlar arasından ayrılmak olduğunu vurgulamaktadır. Aynı şekilde politika da özneler arası bir eylem olarak ortaya çıkmaktadır (Gander, 2009: 63). Bu nedenle politika, konuşma ve eylemle özdeşleşmiş ve kamusal alan tartışmanın sonsuzca devam etmesine imkân sağlayan bir uzam olarak varsayılmıştır. Arendt’in özgürlük anlayışı, kamusal alanda ortak söz söyleme, müzakere etme ve eyleme geçme anlamındadır (Öztan, 2006: 107).

Arendt’in, “Nereye giderseniz orada bir polis olacaksınız” sloganını katılımcılar arasındaki söz ve eylemin hemen her yerde ve zamanda bir uzam oluşturacağı şeklinde yorumlanabilir (Berktay, 2012: 163).

“Arendt’in kamu alanı anlayışı rekabetçi ve birleşimsel olmak üzere iki farklı biçimde oluşabilir. Rekabetçi biçimiyle kamu alanı, kişilerin kendi farklılıklarını ortaya koyarak başkalarından üstünlüklerini gösterebileceği alanı ifade eder. Kamusal alanda yapılan her etkinliğin, gizlilik alanında karşılığı olmayan bir erdeme ulaşması olasıdır. Tanımı gereği erdem, başkalarının varlığını gerektirir ve bu varlığında kişinin akranlarınca oluşturulan resmi bir kamu içinde oluşması gerekir. Modern öncesi dönemde insanlar yaşama kendilerinden bir şeyler katabilmek ve daha kalıcı bir şeylere sahip olabilmek için kamusal alana girmişlerdir. Romalılar açısından res publica, Yunanlılar açısından polis bireysel yaşamın faniliğine karşı birer güvence alanı idiler. Kamusal alan bireyin ölümsüzlük aradığı alandı.” (Karadağ,2003: 177)

Özetle Arendt’in özel ve kamusal alana ilişkin kavramsallaştırmasının temelleri Antik Yunan’a dayanmaktadır. Modern çağın yaşadığı krizin üstesinden gelmesi ise yine ancak o dönemki ilkelerin benimsenmesiyle mümkün görünmektedir. Bu durumda

(30)

23

Arendt’in kavramlaştırması çerçevesinde özel alan, daha ziyadebiyolojik istek ve ihtiyaçların giderildiği bir alan olarak anlaşılmaktadır (Yılmaz, 2007: 27-29). Bu haliyle bakıldığında Arendt’in direkt olarak işaret etmese de Antik Yunan’a gösterdiği ilkesel övgü, onu ister istemez “eril kamusal alan” ile “kadına ait özel alan” fikrine yaklaştırdığı anlaşılabilir. Çünkü özgür bireylerin (erkeklerin) rahatça eyleyebilmesi için, bir grubun emek kısmında yer alarak onları hayatın zorunluluk kısmından kurtarması gerekmektedir. Temel yaşamsal faaliyetlerin kadın bedeni üzerinden kurgulandığı Antik Yunan düşünce sistemine uygun olarak ele alırsak, Arendt bu kuramsal yaklaşımıyla kadınların neden eylemde bulunabilmek için kamusal alanda yer alamayacağı düşüncesini politikleştirmektedir.

Bu noktada Benhabib’in Arendt’le ilgili ortaya koyduğu tespiti önemlidir: Kadınlar, kamusal alana dahil olduklarında, bu alana kendileriyle birlikte yeni bir gerçeklik prensibi yani “bir bedene sahip olmakla başlayan ve Arendt’in görüşüne göre kamuda kesinlikle yeri olmayan zorunluluklar” getirmektedir. (Benhabib, 1993: 98).

Kamusal alan kavramını ele alan bir başka model ise liberal düşüncedir. Benhabib (1998: 49)e göre liberal kamusal alan modeli; “özgür kamu aklı” ilkesini benimseyen liberal bir toplumdaki kurumların kamuya karşı sorumluluk taşımalarını içeren normatif bir yöntemin kuralını ifade eder. Özbek, (2004: 50) liberal düşünce içinde özel alanın birbirinden farklı en az üç boyut içerdiğini belirtmektedir:

1. Kişisel özgürlük bağlamında ilk tarihsel kazanım olan “ahlaki ve dinsel vicdan alanı”

bununla birlikte din devletin egemenliğinden çıkıp kişinin vicdanına bırakılmıştır.

2. Sivil toplumun gelişmesine paralel olarak ekonomik özgürlük, meta dolaşımı ve emek gücü piyasasını devletin müdahale etmemesi anlamını içerir.

(31)

24

3. Son olarak kişisel alanla ilişkili olan, kamusal alanda yeri olmadığı ifade edilen ev işleri, gündelik ihtiyaçların karşılanması, cinsellik ve üreme, çocuk ve yaşlı bakımı, yakın ilişkiler ve bireyin iç dünyasının alanıdır.

Bu boyutlar incelendiğinde liberalizmdeki kamusal alan anlayışının farklılıklara diğer modellere nazaran daha yakın olduğu düşünülebilir. Ancak bu anlayışta da din, etnik kimlik, ahlaki anlayış gibi üzerinde uzlaşma sağlanması mümkün olmayan farklılıkları temsil eden gruplar, bu tür farklılıklarını yalnızca kişisel alanlarında yaşayabilirler (Köroğlu, 2013: 437).

Benhabib(1999:132)’e göre Arendt’in düşünceleriyle liberal kamusal alan kavramlaştırması karşılaştırıldığında ikincisinin avantajı; iktidar, meşruluk ve kamusal söylem arasındaki bağlantının kurulabilmesine olanak vermesidir. Ancak liberal kamusal alan, politikayı bir hukuki ilişkiler zemininde tesis etmesi bakımından, Arendt’in politika konusundaki hayal gücü ve katılım anlamındaki vurgusunun avantajıyla daha geride kalmaktadır.

Bu modelin içeriği yeterince irdelendiğinde kadınları özel hayatın içine hapseden Antik Yunan düşüncesinin aksine, onları erkeklerle birlikte “eşit yurttaşlar” olarak kamusal alana çıkarmaktadır. Ancak bunu yaparken kadınların cinsiyetini bir kostüm gibi çıkararak bu alana girmesini bekleyen Liberal akım, ataerkil yapının sınırları dâhilinde kadının bizzat eril kurallarla bezeli bir kamusal alan içerisinde ezilmesine neden olmuştur.

Bu noktada liberal gelenek içerisinden gelen ancak farklı bir kamusal alan anlayışını benimseyen Rawls’un siyasal adalet kuramına değinmek gerekmektedir. Rawls, demokratik bir toplumda farklı dünya görüşlerine sahip eşit ve hür vatandaşların nasıl bir arada sorunsuz ve uyum içinde yaşayabileceği sorunsalından hareket eder. Rawls’a göre uzlaşmanın ön şartı; objektif, temelinde hiçbir öğreti, kuram, dünya görüşünün yer

(32)

25

almadığı bir siyasal adalet kuramının varlığıdır. Rawls, liberal geleneğin negatif özgürlüğe dayanan adalet görüşünün, sorun çözümünde zayıf kaldığını düşünerek eşitliğe dayanan bir adalet fikri geliştirmeye uğraşmıştır(Yükselbaba, 2008:239).

“Rawls, siyasal adalet ilkelerine ulaşmak için bir başlangıç durumu tasarlar.

Başlangıç durumu zaman ve mekân ötesi bir özelliğe sahip, özgür ve eşit kişilerin adil bir anlaşmaya ulaşabilecekleri, hayali ve düşünsel bir mekândır. Bu mekânda tasarlanan kişiler sınıf, din, ırk ve cinsiyete dayalı farklı statülerinden habersiz oldukları gibi, kurulması düşünülen toplumdaki çıkarlarından, arzularından, dünya görüşlerinden kısacası kendi iyi anlayışlarından yoksundurlar. İşte, böyle bir durumda bu insanlara nasıl bir toplumda yaşamak istedikleri sorulduğunda, Rawls'a göre bu insanlar siyasal adaletin eşitlik ve fark ilkelerini onaylayarak yanıt vereceklerdir” (Karadağ, 2003: 183).

Rawls’un geliştirdiği bu teoriye Feminist akım içerisinden Susan Okin itiraz etmiştir.

Ona göre Rawls teorisini erkek terimleriyle açıklayarak cinsiyet ayrımcılığı yapmıştır.

Ayrıca Okin’e göre modern toplum düzeninde adalet sorunsalı üzerinde ele alınması gereken en önemli konulardan biri de cinsiyet eşitsizliğidir ancak son zamanlarda ortaya konan adalet teorileri cinsler arası eşitsizliği görmezden gelmektedir. Rawls’un siyasal adalet kuramındaki başlangıç konumuna yönelen feminist eleştirilerden birisi ise bu konumdaki tarafların toplumdaki herhangi bir birey olmasından ziyade “aile reisi”ni işaret etmesidir. Aile yaşantısının kendiliğinden eşit ve adilmiş gibi kabul edilmesi ve çocuğun yetiştirilmesinden kimin sorumlu olduğunu açıkça belirtmeyerek birilerinin kendiliğinden sorumlu olduğu anlayışı kuramı sorunlu noktaları olarak dikkat çekmektedir. Ayrıca tüm ailenin çıkarlarını temsil eden eşit ve adaletli aile reisi anlayışıyla aile içinde yaşanan taciz, şiddet, tecavüz, ihmal ve istismar, ekonomik anlamda güç dengesizlikleri görmezden gelinmektedir (Okin 1989, 97-99 ). Liberal feminist Okin ve diğer feminist itirazların Rawls’un toplumsal cinsiyetin rolünü görmezden gelerek adaletli bir aile hayatını varsaydığı, dolayısıyla adalet kavramının kendisini aile içindeki yaşama uygulamadığı doğrultusundaki eleştirileri Rawls’un adalet teorisine yöneltilen en anlamlıfeminist eleştiri olarak değerini korumaktadır.

(33)

26

Kamusal alan kavramı söz konusu olduğunda birçok çalışmaya rehberlik eden ve sıkça görüşlerine başvurulan Habermas (2010:175) Kamusallığın Yapısal Dönüşümü adlı çalışmasında 18. Yüzyıl itibariyle kendini gösteren kamusal alan kavramının tarihçesini değerlendirmiştir. Farklı tarihsel dönemlere karşılık gelen ancak her biri birbirlerinden bağımsız olamayan dönemsel kamusal alan kavramları ortaya koymuştur. Bunlar, ortaçağda geçerliliği olan temsilî kamu, Fransız devriminin hemen öncesine kadar geçerli olan ve burjuva toplumu için gerekli entelektüel tabanı sağlayan edebi kamu ve son olarak siyasal ya da burjuva toplumunun kamusal alanıdır. Ona göre modern kamusal alan, burjuva liberal kamusal alanının evrilme sürecidir (Köroğlu, 2013: 434).

Habermas kamusal alanı, devlet alanı ile özel hayatın alanı arasında kalan yurttaşların ortak meseleler hakkında müzakere yaptıkları bir alan olarak ele almaktadır (Habermas, 1999: 295–298). Sonraki çalışmalarında tarif ettiği kamusal alan ise modern toplumlarda demokratik katılımın konuşma platformu vasıtasıyla gerçekleşebileceği, devletin dışında ve ona karşı eleştirel ifadelerin üretilebildiği ve yayılabildiği bir alan anlamına gelmektedir. Demokratik meşruiyeti bireylerin iradesinin oluşumundaki müzakere süreçleri ve kamusal alan sağlamaktadır (Habermas, 2010: 43).

“Habermas’ıniletişimsel eylem kuramına bağlı olarak geliştirdiği söylemsel kamusal alan modelinde, kamusal alan, genel toplumsal normlardan ve kolektif politik kararlardan etkilenenlerin bunların formüle edilmesinde, şart konmasında ve benimsenmesinde söz sahibi olmalarını sağlayacak yordamların yaratılması olarak kavranır” (Kubilay, 2008: 183). Habermas’ın düşüncesinde kamusal alanın liberal şekli bu şekildedir. Baskıdan uzak özgür şartlar altında herkes yetenekleriyle kazanç edinebilir, insan statüsünü elde edebilir, bütün bunları elde edebilme yolunda eşit imkânlara erişebilir. Kamusallık bu koşullara erişebilme olanağıyla da güvence altına alınabilir (Habermas, 1971: 110).

(34)

27

Habermas’ın tamımladığı kamusal alan kavramı şu şekildedir:

“Kamusal alan’ kavramıyla, her şeyden önce, toplumsal yaşamımız içinde, kamuoyuna benzer bir şeyin oluşturulabildiği bir alanı kastederiz. Bu alana tüm yurttaşların erişmesi garanti altına alınmıştır. Özel bireylerin kamusal bir gövde oluşturarak toplandıkları her konuşma durumunda, kamusal alanın bir parçası varlık kazanmış olur. Bu tür bir biraradalık durumundaki bireylerin davranışları, ne iş ve meslek sahiplerinin özel işlerini görürken yaptıkları davranışlara; ne de bir devlet bürokrasinin yasal sınırlarına tabi anayasal bir düzenin üyelerinin davranışlarına benzer. Yurttaşlar ancak, genel yarara ilişkin meseleler hakkında kısıtlanmamış bir tarzda, yani toplanma, örgütlenme, kanaatlerini ifade etme ve yayınlama özgürlükleri garantilenmiş olarak tartışabildiklerinde kamusal bir gövde biçiminde davranmış olurlar”(Özbek, 2004: 95).

Söz konusu tanımın içeriğine baktığımızda toplumdaki tüm bireylerin, ortak konularda, eşit şartlarda ifade ve eylemleriyle var ettikleri ortak bir iletişimsellik ortamı kendini göstermektedir. Ancak bu tanımın altına baktığımızda kamusal alanda yer alan öznenin,

“evin reisi” ve mülk sahibi olarak görülen erkekler olduğunu görmekteyiz. “Özel şahıs statüsü, mal sahibi rolüyle aile reisliğini mülkün sahibiyle ‘insan’ın rollerini bağdaştırır.

Özel alanın daha yüksek bir düzey olan mahremiyet alanında uçlaşması, mülk sahibi ile

‘insan’ rollerinin ‘özel’ başlığı altında özdeşleşmesine zemin hazırlar; burjuva toplumunda kamunun siyasi özbilinci de son kertede bu özdeşleşmeye dayanır”(Habermas,2010:95-96). Söz konusu ifadeden de açıkça anlaşılacağı üzere kamusal alanın oluşum sürecinde; özel alanda bulunurken diledikleri gibi evlerinden çıkarak kamusal alana dâhil olan bireyler mülk sahibi erkeklerdir. Kadının kamusal alanda yeri yoktur; aile ve ev içi gibi konular kadının alanı olarak görülmektedir.

Habermas’ın klasik kamusal alan modeli, keskin bir kamusal alan ve özel alan ayrımına dayanmaktadır. Habermas bu ayrımı toplumsal ve tarihi bir ayrıma dayandırmaktadır.

Ona göre burjuva bir kamunun oluşumu, kesin olarak kamusal ve özel kutuplaşması içerisinde gerçekleşmiştir. Buna göre burjuva toplumunda özel alan, ahlak, sevgi, cinsellik ve kültür, alanı olurken, kamusal alan, adalet, akıl ve siyasetin alanı olarak kendini gösterir (Habermas, 2010:120,124). Bu ayrıma göre, kadın ve aile, kamusal

(35)

28

yaşam ve onun özneleri karşısında ikincil bir konuma düşer. Kamusal yaşama öncelikli ait aktörler, erkeklerdir.

Kadınlarsa, siyaset ve eğitim faaliyetlerinin dışında sadece hane içi rollere bağlı yaşadıkları için kamusal alanın dışında kalmaktadırlar. Kadın, tarihsel olarak ekonominin hane içi bir faaliyet olduğu dönemdeki üretim faaliyetinden koparak, erkeğe karşı ikincil bir duruma düşer (Çaha, 1999:125).

Özetle Habermas’a göre, kadın ve “kadına ait” olarak görülen geleneksel işler, tamamen özel alanın konusu olduğu için kamusal alana dâhil edilemezler. Çünkü kadının birey olarak üretimi annelik ve hanedeki işleriyle sınırlıdır.

Benhabib’in üçlü sınıflandırması dışında kalan ancak söz edilmesi gereken bir başka kamusal alan kavrayışı ise Oskar Negt ve Alexander Kluge’ye aittir.

Negt ve Kluge’nin sol gelenek içinden yaklaşarak proleter kamusallık kavramını ele alış tarzları, sosyalist ve bazı noktalarda da feminist yaklaşımlarla örtüşmektedir. Kluge klasik özel ve kamusal arasındaki keskin ayrımı reddeder, kamusal alanı “kollektif tecrübe ufku” olarak tanımlar (Özbek, 2004: 53). Onlara göre gerek çalışma yaşamındaki gerekse gündelik yaşamdaki toplumsal tecrübeler bu tür bölünmeleri aşar.

Habermas’ın klasik burjuva kamusal alanı sınıfsal bir kamuyu ifade ederken Negt ve Kluge tarihsel dönemlerin hiçbirinde tek bir kamunun varlığından söz edilemeyeceğini iddia ederler.

“Buna göre kamusal alanları, egemen, alternatif ve karşı kamular olarak sınıflandırabiliriz. Egemen politik kamusal alan, toplumsal mücadelelerin, sistemin yeniden üretimini sağlayacak şekilde denetlendiği, karmaşık yapılar ve araçlar içeren bir alandır. Böylece egemen kamusal alan, egemen sınıfın bir iktidar alanı olarak görülmekte ve giderek zayıflayan burjuva kamusuyla, giderek güçlenen endüstriyel ve ticari kamuların gerilimli birlikteliğinin ürünüdür.

Alternatif kamusal alan, sermayenin yeni küresel saldırıları ve bunun özgül ulus devletler bağlamında yarattığı sorunların, ezilenler lehine çözülmeye çalışıldığı söz ve eylemler alanıdır. Bu alan, aynı zamanda demokratik bir mücadele alanıdır.

Karşıt kamusal alan ise, doğrudan sermaye-emek ilişkisi üzerinde yükselen sınıf

(36)

29

mücadelesi zemininde gelişen, antikapitalist ve kolektif nitelikli politik mücadele alanıdır” (Köroğlu, 2013: 439).

Neght ve Kluge’ye göre bu üç kamusal alan şekli, diyalektik olarak birbiriyle örtüşerek, aynı mekânı paylaşarak ya da çelişkili bir şekilde karşılıklı olarak birbirlerine geçtikleri için, saf halde toplumsal yaşamda bulunmazlar.

Sınıf temelli bir kamusal alan yaklaşımının önemi özellikle “katılım” ve “eşitlik”

bağlamındaki eleştirileri noktasında yadsınamaz bir gerçektir. Ancak içinde yaşadığımız ataerkil dünya düzeninde, toplumsal cinsiyet teorilerini çıkış noktası olarak almaksızın kamusal/özel ayrımının doğasını çözümlemek mümkün görünmemektedir.

Bu çalışmanın kuramsal dayanağını oluşturması sebebiyle ayrı bir başlık içinde ele alınacak olan bir diğer yaklaşım ise feminizmdir. Feminist teori kamusal alanı, ortaya çıkardığı eşitsizlik, özellikle de toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve diğer sonuçları bağlamında eleştirir. Feminizm kendi içinde birbirinden farklı hatta birbiriyle uzlaşmazlık içerisinde olan fikirlerin yarıştığı bir akımdır.

Bu nedenle çalışmamızda, kamusal alana feminist eleştirel yaklaşımının örneği ve bu alanda oldukça kapsamlı analiz ve eleştirilerden birini yapan N. Fraser’ın kamusal alan yaklaşımı üzerine yoğunlaşmaya çalışılacaktır.

1.3.Kamusal Alana Feminist Eleştiriler

Kamusal ve özel alan ayrımının tarihsel temelleri ele alındıktan sonra söz konusu ayrımın toplumsal cinsiyetçi boyutunun detaylı olarak incelenmesi bu çalışmanın da temel kuramsal yaklaşımı açısından önem arz etmektedir.

Tüm toplumlarda var olan temel sosyolojik ikiliklerin kaynağı olarak ele alınabilecek eril/dişil ayrımının, ataerkil yapı çerçevesinde nasıl meşrulaştırıldığı hususu başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Özellikle kendini toplumsal cinsiyet rolleri ekseninde var

Şekil

Updating...

Referanslar

Benzer konular :