4.1. Anlatım Teknikleri
4.1.9. Metinlerarasılık
4.1.9.2. Yazarın Diğer Edebi Eserlerle Yaptığı Metinlerarasılık
“Sizi Görmeliydim” öyküsü ismini Cahit Zarifoğlu’nun askerdeyken memleketteki arkadaşlarına yolladığı mektuptan alır. Mektubu alan arkadaşları, onu hikâye olarak dergide yayımlarlar. Cahit Zarifoğlu’nun çeşitli dergilerde yayımladığı öykülerinin toplandığı “Hikâyeler (Zarifoğlu, 2018, s. 33)” adlı kitabına alınan mektup aynı isimle yayımlanır. “Sizi Görmeliydim” öyküsünün başkahramanı Mehmet Uncu öykünün bir yerinde Cahit Zarifoğlu’na ait “Sizi Görmeliydim”
yazısını anımsar ve düşüncelerini şöyle dile getirir: “Sizi görmeliydim. Böyle bir yazı okumuştum. Başlığıydı bu. Uzun bir süre neyden bahsedildiği anlaşılmıyordu yazıda. Neden beni o kadar etkilemişti, hâlâ bilmem. Üslup, teknik, mana. Adı da etkili. Sizi görmeliydim (Süngü, 2018a, s. 60).”
“Bir Zamanlar Samatya’da” öyküsünün başkahramanı yazarlığa başlama serüvenini anlatırken Orhan Pamuk’un Yeni Hayat adlı romanının “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti (Pamuk, 2018, s. 7).” giriş cümlesine gönderme yaparak anlatmaya başlar: “Bir gün bir kız gördüm ve hayatım değişti. Sonra ona âşık oldum tabii, hayatım öyle değişti, sadece görmekle kalmadım maalesef (Süngü, 2018a, s. 131).” Orhan Pamuk’un bu cümlesinin alıntılandığı bir başka öykü ise
“Dokunabildiğim”dir. “Merhaba ben bir gün sizi gördüm ve bütün hayatım değişti (Süngü, 2018a, s. 151).” “Dokunabildiğim” öyküsünde yapılan bir diğer metinlerarasılık da Yunus Emre’nin “bir ben var benden içeri” dizesine “bir ben vardım bir de benden içeri depderin bir karanlık (Süngü, 2018a, s. 164).” sözüyle yapılan yansılamadır.
158
Güray Süngü, metinlerarasılıkta şiirlerden alıntılara sıklıkla yer verir. Bunu bazen dizenin tamamını alarak bazen de kendi cümlesi içinde harmanlayarak yapar.
Cemal Süreya’nın “Sizin Hiç Babanız Öldü Mü?” şiirinde geçen “Sizin hiç babanız öldü mü? Benim bir kere öldü kör oldum (Süreya, 2007, s. 26).” dizelerini öyküsüne alır. “Kalbimin Krizi” öyküsünde kahraman kendinden bahsederken “Siz, hiç kendinize dışarıdan baktınız mı? Ben baktım. Kör oldum (Süngü, 2017, s. 79).” diye yansılama yaparak tanımlamaktadır. Güray Süngü’nün Cemal Süreya’nın şiirlerinden dizeler alıntıladığı bir başka öyküsü de Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk’ta yer alan “Stetoskop”tur. Süreya’nın “Mutsuzluk Gülümseyerek” adlı şiirinde geçen
“Keşke yalnız bunun için sevseydim seni (Süreya, 2007, s. 256)” dizesini şu şekilde alıntılar:
“ben bu yazı tahtasının yarısına gelmeyen boyuma bakmadan sana fazla kalemin var mı diye hönkürmüştüm de sen yüzündeki sıkıntıyı-tiksintiyi saklama gereği hissetmeden pembe kalemliğine atıp elini, yüzünü buruşturduğunu bana göstermekten bile çekinmeyerek çıkarıp fazla kalemini uzatmıştın ya bana, keşke yalnız bunun için sevseydim seni (Süngü, 2015, s. 28).”
Güray Süngü, Ataol Behramoğlu’nun kitabına da ismini veren
“Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var (Behramoğlu, 2018, s. 57)” adlı şiirine
“(…) okuduklarımdan öğrendiğim bir şey varsa ki vardı, o da buydu. Bunu da söylemiş olabilirim. Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey de vardı (Süngü, 2015, s.
67).” cümlesiyle yer vermektedir. Süngü, Attila İlhan’ın “Böyle Bir Sevmek” şiirine ise “Kalbimin krizi. Adı Deniz. Yok dediğim hani, ne kadınlar sevdim zaten yoktular olandan hani (Süngü, 2015, s. 80).” cümlesiyle de anıştırmada bulunur.
“Stultifera Navis”te geçen “ama yanıma matara almadım. Matara almadığım için içine tuz eklemedim (Süngü, 2015, s. 61).” cümlesi İsmet Özel’in “Mataramda Tuzlu Su” adlı şiirindeki “mataramdaki suya tuz ekledim, azığım yok” dizesini anıştırır. Özel’in bu dizelerinin alıntı yapıldığı bir diğer öykü ise Deli Gömleği kitabında yer alan “Dokunabildiğim” öyküsüdür:
“Mataramdaki suya tuz ekledim. Azığım yok.
Uzun yola çıkmaya hüküm giydim (Süngü, 2018a, s. 160).”
Yine “Stultifera Navis”te geçen “eve dön, şarkıya dön, gerçek denene sırt dön, hakikat kalbinde kaimmiş, git ama muhakkak kalbine dön, dedim kendime (Süngü, 2015, s. 66).” cümlesiyle İsmet Özel’in “Of Not Being A Jew” şiirinde
159
geçen “Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!” dizelerine gönderge yapılmıştır.
“Hasarla Beslenen” öyküsünde “Var mısın yok yere ağlamaya İsmet Özel (Süngü, 2018b, s. 24)” şaire açık bir göndergenin yapıldığı öyküdür.
“Stultifera Navis”te yer verilen Ulrich, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanının kahramanı Turgut’un iç sesi Olric’i anıştırır: “Bütün bunların ne mana taşıdığını o zamanlar bilmiyordum. O zamanlar Ulrich yoktu. Ben kendimden müteşekkildim. Bunun için kimseye müteşekkir değildim (Süngü, 2015, s. 61).”
diyen Süngü’nün Atay’a atıfta bulunduğu bir başka cümlesi de aynı öykü içinde yer alan mektupta geçmektedir. Süngü’nün “Ben neredeyim peki sevgili okuyucum anladık sen buradasın da diye uzaktan herkese nanik yağacağım (Süngü, 2015, s.
62).” cümlesi Atay’ın Korkuyu Beklerken kitabındaki “Ben burayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba (Atay, 2018, s. 196)” cümlesine göndergedir.
Yazarın “Stultifera Navis” isimli öyküsü, metinlerarasılık açısından en zenginidir. Bu öykü, hem ismi hem de içeriğiyle metinlerarasılık için önemli bir eserdir. Sebastian Brant’ın 1494 yılında yazdığı eser, öğrencisi tarafından Latinceye Stultifera Navis olarak çevrilir. İnsanların bir gemiye binip kötülük, aptallık, kibir, umursamazlık gibi alegorik denizlerden geçip denizde yaptıkları yolculukları anlatan bir eserdir. Orta Çağ’dan beri kullanılan ‘deliler gemisi’ anlamına gelen bir kavram halini alan bu eser, insanların hayatları boyunca yaptıkları iç âlem yolcuklarını sembolize eder. Bu açıdan yazar da başkahramanın kendi içinde yaptığı yolculuğu anlatırken bu kavramı kullanır. Başkahraman Metin R.’nin aslında bir güvenlik görevlisiyken kendisini yazar sanıp evinden ayrılması, daha sonra da akıl hastanesine yatırılması işlenmektedir. Yazar, bu anlatı esnasında da sıklıkla denizcilik terimlerinden alıntılar yapar. Sırasıyla aganta, barbarişka, civadra, dakron, flador, gurcata, hamla, ıskaça, ıskota, kalastra, pruva, pupa gibi denizcilik kavramlarını kullanmaktadır.
Evini terk eden Metin R. yıllar sonra döndüğünde orada artık başka birisinin yaşadığını görür. Adamla kapı önünde uzun uzun sohbet ederken “Roman yazarı olarak tekrar uyandım dedim. Ama karım güvenlik görevlisi olan bana yani yeni Metin’e bu arada buna Metinler arası hikâye deniyor dedim, ha ha diye güldüm, adam yine sinirlendi (…) (Süngü, 2015, s. 63).” diyerek metinlerarasılığa ironik bir dille atıfta bulunur.
160
“Dokunabildiğim” adlı öykünün kahramanı bir gün arkadaşının evine gider.
Orada arkadaşının ablasına ait kitaplıktan bir kitap alır. Kitabın ismi Murpy’dir. Arka kapak yazısı dikkatini çeker ve kendisiyle roman kahramanı arasında bir bağ kurar.
Bu yüzden de kitabı alır daha doğrusu çalar:
“Bir arkadaşımın ablasına ait kitaplıkta bir kitap görmüştüm. Murpy; Beckett’in. O zamanlar bana oldukça yabancı bir isimdi. Kitabın arka kapağındaki yazı ilgimi çekmişti.
“Bu kitabı okumak için alabilir miyim?”
“Mümkün değil, ablam kitaplarına gözü gibi bakar ve kimseye vermez.”
“Peki çalsam nasıl olur?”
“Evet olabilir.”
Çalmıştım kitabı, ama kendime kızmıyorum bu konuda. Zaten konu da bu değil(Süngü, 2018a, s. 143).”
Başkahraman kitabı sıkıcı bulduğu için okuyamaz. Ama onun dikkatini çeken şey, bir adamın kendisini çırılçıplak bir sandalyeye bağlaması olur. Öykünün kahramanı, geceleri kendisini gazoz kapağı gibi hisseder. Çocukluğundan beri varlığını başka nesnelere bağımlı olarak geçirir. Bu yüzden Murpy’nin kendisini sandalyeye çırılçıplak bağlaması ile arasında bir özdeşlik kurar:
“Kitabı okuyamadım. Sıkıcı ve hiçbir şey anlatmayan bir kitaptı. Normal bir insanın okuması için yazılmadığını düşündüm. Ama kitapta ilgi çekici bir şey vardı ki benim için önemli olan da oydu zaten. Kitabın arka kapağında da yazan, beni ilk anda ilgilendirmiştir olan şey. Adamın birisi kendisini çırılçıplak, sallanan bir sandalyeye bağlıyordu (Süngü, 2018a, s. 143).”
Yazarın hem kitabın hem de yazarın ismini vererek gönderge yaptığı ve kahramanın etkilendiği arka kapak yazısı şu şekildedir:
“Murphy, bir Beckett anti-kahramanı. Belli bir eğitimden geçmiş. İrlandalı.
Yalnız, edilgen ve tekbenci. Bir işte çalışmıyor. Tek mutluluğu sallanan bir koltuğa kendini çırılçıplak bağlamak, iç dünyasına çekilip orada yolculuklara çıkmak... Celia, Murphy’ye âşık. Fahişe. Bedensel bir aşkla sevilen ve dış dünyaya ait olduğu için Murphy’nin reddetmek istediği bir kadın... Murphy, peşini bırakmayan dış dünyadan kaçarken, sığındığı akıl hastaları tarafından da dışlanır. Kitabın trajikomik öyküsü bu merkezi çelişki etrafında gelişir.
Descartes’ın “ruh-beden” ikiliğinden etkilenen Beckett, bu ilk romanında, ruhla bedenin, iç dünyayla fiziksel dünyanın kaynaşma zorunluluğundan uzakta, bir arada yaşayabileceğini göstermek ister. Doğu mistisizminden hareketle, bedenin, ait olduğu fiziksel dünyada asla tam özgür olamayacağı, gerçek özgürlüğün düşüncelerde yaşanabileceği fikrini ana izlek haline getirir. Bu anlamda Murphy, Beckett’in daha sonraki romanlarında sadece düşünerek ve konuşarak, sözcük üreterek, dili kullanarak var olabilen anti-kahramanlarının ilk örneğidir... Murphy, karamsarlıktan alaya, komikten traji-komiğe, hayatın ruhsal ve fiziksel alanlarını kapsayan izlekleriyle tüm yaşamın deliliğini veya insanın insanlığını seslendirerek eğlenen bir roman. Düşünmek veya düşünmemek isteyenlere... insanlara (Beckett, 2015)…”
161
“Tutku” adlı öyküde başkahraman meşhur bir tiyatro sanatçısıdır.
Gençliğinde sözlüsünden hamile kalır. Ancak bunu ondan gizler. Kızından da bir ömür bunu saklar. Ama yirmi yedi yıl sonra gerçeği kızına anlatmak için onun evine gider. Duvarda güzel bir göl tablosunu vardır. “Duvardaki hoş tabloya baktı.
Kıyısında boş bir bank, ağaç altında, uzakta gölün karşı kıyısında başka ağaçlar (Süngü, 2018a, s.177).” Başkahraman o tabloya dalarak kızına bütün gerçekleri anlatır. Tablo, dinginlik veren bir göl tablosu iken başkahraman eskiden tiyatroda sergilediği bir oyunu hatırlar. Bu oyun Edmond Rostand’ın 17. yüzyılda yaşayan Cyrano de Bergerac adlı hem yazar hem şair hem de silahşorun hayatından esinlenerek yazdığı Cyrano de Bergerac adlı eseridir. Cyrano de Bergerac kuzeni Roxen’e âşıktır ama ona açılmasına engel olan bir kusuru vardır, o da koca burnudur.
Burnundan utandığı için yıllarca aşkını Roxen’e itiraf edemez. En son sahnede Roxen kendisine yazılan mektup ve şiirlerin Cyrano’sun yazdığını anlar ancak Cyrano ölmektedir ve aşkını itiraf edememe nedenini ‘gururum’ diye açıklar.
Öykünün kahramanı da kızına anlatamadığı bu olayın nedenini ‘gururum’ diyerek ifade eder. Böylece yazar hem tiyatro hem de sinema uyarlaması olan bu metinle metinlerarasılık yapar:
“Göl kıyısına bakarak anlattı yaşlı kadın, hikâyesini. Tutku, dinledi sonuna kadar.
Kendi doğumuna kadar. Öfkelendi sonra annesine, yaşlı kadın göl kıyısına bakarken mütebessim, bağırıp çağırdı genç kız. Bana nasıl yalan söylersin, benden babamı nasıl saklarsın türünden alternatifi olmayan ama klişe sorular yöneltti annesine öfkeyle. Yaşlı kadın göle değil, gölün kıyısındaki ağaca bakarak, aslında o ağacın altında Roxen’in kollarındaki Cyrano’yu son nefesinde görerek ve son nefesinde söylediği son kelimeyi duyarak, sustu ve gururum diyemedi kızına (Süngü, 2018a, s. 177).”
Vicdan Sızlar kitabında yer alan “Cana Kıymık” öyküsü Cemil Meriç’in
“Olduğun gibi değil, olmak istediğin gibi görün… Her yalan bir yaratış (Süngü, 2018b, s. 41).” sözünü epigraf yaparak başlar. Bu cümle öykü içinde de “Olduğun gibi değil, olmak istediğin gibi ol Cemil, her yalan bir yaratış (Süngü, 2018b, s. 43).”
şeklinde varlık bulur. Yazar aynı öyküde “Duymadın mı hiç; aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır. Yoktan da vardan da ötede bir vardır (Süngü, 2018b, s. 51)…”
cümlesiyle Sezai Karakoç’un şiirinden alıntı yapar.
“Açılım” öyküsündeki epigrafta “Lisa Lisa, sad Lisa Lisa” (Süngü, 2018b, s.
17) sözü geçer. Bu cümle İngiliz müzisyen Yusuf İslam’ın “Sad Lisa” adlı şarkısından alınmıştır.
162