• Sonuç bulunamadı

2.2. ŞAHIS KADROSU

2.2.2. Tiplerine Göre Kişiler

2.2.2.2. Katil Ve Maktuller

Güray Süngü’nün öykülerinde intihar konusunun yanında öykülerinin genelinde bir ölüm ya da öldürme vardır. Ancak Süngü’nün öykülerindeki öldürme mevzusu bilinçli ve önceden tasarlanmış değildir. İlk öykü kitabı Deli Gömleği’nin ilk öyküsü “Kaçacak Yer Yok” adlı öykü ve Hiçbir Şey Anlatmayan Hikâyelerin İkincisi’nde “Biliyorum, Hayat Yeniler Kendini” ve “Çember” adlı hikâyenin başkahramanları evli ve iş güç sahibi insanlardır. Sabah kalkar işe giderler, mesai biter bitmez evlerine dönerler. Eve geldiklerinde eşleri yemeği hazır etmiştir.

Yemekten sonra televizyon karşısında çay içme faslı başlar. Hayatlarının bu rutinleri sırasında onları sarsacak bir şeyler olur. Bu aşamada cinnet getirip bir anlık hisle eşlerini öldürürler. Ancak bu cinnetin belirgin bir sebebi yoktur.

Deli Gömleği kitabının ilk öyküsü “Kaçacak Yer Yok”un başkahramanı Bekir’dir. Bekir de tıpkı “Biliyorum, Hayat Yeniler Kendini” ve “Çember” adlı öykülerdeki başkahramanlar gibi evli ve devlet dairesinde çalışan bir memurdur. O da diğerleri gibi alışkanlıktan iş çıkışlarında evine gider. Hatta işten erken çıktığı günlerde eve erken gidecek olmasına bile üzülür. Sonuçta evde yapılacak bir iş yoktur ve sürekli beklenti içinde olan bir kadın vardır. Eşiyle mutsuz değillerdir ama mutlu da sayılmazlar. Eşi Saadet, hayattan daha doğrusu Bekir’den beklentileri olan

44

bir kadındır ama Bekir, hayata karşı olduğu gibi karısının isteklerine de kayıtsızdır.

Eşi herhangi bir durum hakkında söylenirken o sessiz kalmayı ya da birkaç kelimeyle geçiştirmeyi tercih eder. Hayatta hiçbir şeyi umursamayan Bekir, işyerindeki Kamuran ağabeyin intiharını öğrendiği andan itibaren kendine gelemez. Bu olayın etkisiyle hayatını sorgular ve karısını da alarak kimselere haber vermeden köye gider ancak eşi Saadet, köydeki yaşama alışamadığı için Bekir’den istediği davranışları göremeyince hırçınlaşır. Bunun üzerine Bekir, onun gerçekten şehre dönmek istediğini anlar ve köye gidişlerinin on üçüncü gününde Saadet’i öldürür.

Hiçbir Şey Anlatmayan Hikâyelerin İkincisi’nde yer alan “Biliyorum, Hayat Yeniler Kendini” adlı öyküde başkahraman aslında hayatındaki herhangi bir durumu sorgulayacak birisi olmamasına rağmen eşinin hamile olduğunu öğrendiği günden itibaren kendisini ve yaşamını sorgulamaya başlar:

“Sofra hazırlanıyor yemek yiyoruz. Yemekten sonra da ellerimi yıkıyorum. Çay içiyoruz.

Bugün doktora gittim diyor. Televizyon seyrediyorum. Bir dizi var, takip ediyoruz onu, kaçırmıyoruz ama alışkanlıktan, bizi heyecanlandırmıyor. Hasta mıydın, diyorum. Yok diyor, bir iki saniye duraksıyor, bebeğimiz olacakmış, diye ekliyor. Gülümsüyor mu hatırlamıyorum, bir o yok, her şey görünürde. Gülümsüyor muyum hatırlamıyorum.

Çayım bitiyor. Reklam giriyor. Çayımın bitişini reklama denk getirmekte başarılıyım (Süngü, 2017, s. 16).”

Böyle süregelen günlerde eşiyle birbirlerine bebeklerinin olmasından korkup korkmadıklarını sorarlar. Bu sorunun cevabını aslında ikisi de bilirler ama cevap veremezler: “Akşam yemekten sonra oturuyorken odada, çay içip televizyon seyretmeye çalışıyorken, korkuyor musun, diye soruyor karım bana. Korkutuyor bu soru beni. Bir bebeğimizin olacak olmasın mı denir, doğacak olması mı denir, korkutmuyor ama soru korkutuyor (Süngü, 2017, s. 18)…”

“Soruya dönersek… soru üzerine dönüyorum karımın yüzüne, bakıyorum karımın yüzüne. Neden korkacakmışım ya da neden bahsediyorsun sen, ne diyorsun filan gibi dediği hakkında hiçbir fikrim yokmuş gibi sorular yöneltecekken susuveriyorum birden.

Konuşmaktan vazgeçiyorum bir anda diyelim. Ama ağzını yarım açık. Dilimin üzerinde kelimeler. Yoklar onlar. Söyleyecek tek bir şeyim bile yok (Süngü, 2017, s. 19).”

Başkahramanın sürekli hayatını sorgulamasının üstüne bir de karısının

“Korkuyor musun?” sorusu eklenince cinnet getirir ve karısını öldürür. Kahramanın eşi hamile olduğu için öyküden aslında bir değil iki tane maktul olur:

“Benim karıma, karımın bana baktığı gibi,

“Korkuyor musun,” diyor ona, “korkuyor musun,” diyor.

Ben; karımı öldürüyorum o gece.

Karım; ölüyor o gece.

45

Bebeğim; karımın ölmesiyle yaşama şansını yitiriyor o gece (Süngü, 2017, s. 25).”

“Çember” de diğer öykülerdeki gibi yazar başkahramanın ismini vermez ama o da evli ve devlet dairesinde çalışan bir memurdur. Başkahraman diğerlerinden farklı olarak çok eğlenceli, insanlarla şakalaşmayı seven, hem evinde hem de iş yerinde etrafındakileri ile mutlu bir insandır. Arkadaşları onu “Çok neşeli bir adamdı.

Herkesin şaka yapar, herkesi güldürdü. Kendisi de çok gülerdi. Bazen karnımız ağrılar girerdi gülmekten, yani beraberken. Akşamları hanımla beraber onlara giderdik. Karısıyla da arası çok iyiydi, çok severlerdi birbirlerini (Süngü, 2017, s.

32)…” diye anlatırlar. Yazar, başkahramanın eğlenceli, şakacı ve şen şakrak yanını anlatmak için, kitaptaki diğer öykülerde kullanmadığı eğlenceli sahnelere bu öyküde ara ara yer verir:

“Çayım geldi.“Bu sene kim şampiyon oldu Memet?” Mehmet değil, Memet, böyle daha hoş duruyor. Herkes bize kesti dikkatini, sabahın ilk kahkaha servisi başlıyor. Ben de olmasam ölür lan bu herifler sıkıntıdan. “Ne bileyim ağam…” Dertli adam seni. Yan masaya geçti, çay bıraktı, ileriye de bir tane, tepsideki çaylar bitti, gidecek. İlk defa yaptım, dengesini kaybetti, çok güldük. Önceleri lafta sataşırdık, ayağımı uzatıverdim yanlışlıklaymış gibi, çok güldük (Süngü, 2017, s. 29).”

İş arkadaşları tarafından “muzip bir adamdı, çok neşeliydi. Herkese takılırdı (Süngü, 2017, s. 32).” şeklinde bahsedilen başkahraman; hayat dolu, hem eşi hem komşuları hem de iş arkadaşları tarafından sevilen bir insandır. Sabah kahvaltı yapıp daireye gidip eğlenen, sonrasında da eve gelen başkahramanın hayatının seyri bir gece gördüğü bir rüya ile değişir. İlk gün uyandığında ne gördüğünü ne olduğunu anlamaz. Yüzü solgun duran başkahramana iş yerindeki çaycı ve arkadaşları hasta olup olmadığını sorar. Başkahraman ise kâbusun etkisini anlatamayacağı için hasta olduğunu, ilaç içince geçeceğini söyler. Eve dönerken bir adama çarpar, geceden beri yaşadıklarının etkisiyle adamdan korkar ve taksiye binip eve gider. Korkudan eli titreyen kahraman kapıyı açamaz, eşi içerden açar ama eşini görünce çığlık atar. Bir gün içinde yaşadığı bu durumlar tam üç gün üst üste devam eder. Başkahraman, rüyasında ne gördüğünü ancak ikinci seferde anlar:

“Saat çaldı birden, açtım gözlerimi. Kanter içinde kalmıştım, nefes nefeseydim, tıkandım, nefes aldım, nefes aldım biraz sakinleştim. Yavaşça doğruldum, nefes alışlarım yavaşladı, duruldum. Yorganı üzerime çekip yatağın kenarına doğru kayarken zorlandım, bacaklarıma baktım. Bacaklarım yok (Süngü, 2017, s. 29).”

Bu sahneler günlerce tekrar eder. Her tekrarda başkahraman psikolojik olarak daha fazla etkilenir:

46

“Saat çaldı birden, açtım gözlerimi. Kanter içinde kalmıştım, nefes nefeseydim, tıkandım, nefes aldım, nefes aldım, biraz sakinleştim. Yavaşça doğruldum, nefes alışlarım düzene girdi. Yorganı üzerimden çekip yatağın kenarına doğru kayarken…

Birden kapı açıldı, odaya bir adam girdi, elindeki ne, korktum, ödüm patladı, bana doğru koştu, üzerime atladı, sırtüstü yatağa yapıştım, omuzlarıma bastı, ne oluyor, kimsin, ne oluyor, elindeki şeyi balta… ‘Bacaklarını ver, bacaklarını ver (Süngü, 2017, s. 30)…”

Kahramanın gördüğü şey, muhtemelen karabasandır. Ama kâbusların şiddetini arttırarak her gün devam etmesi durumu daha da korkunç bir hale getirir.

Başkahraman artık gerçekle rüyayı ayırt edemez: “Gözüme uyku girmiyor. Çoktan uyudu, saat kaç? O adam mıydı? Saçmalama, bugün çok fenaydım. Aynı adam olamaz. Ama aynı şeyleri söyledi. Hangisi rüya? İkisi de mi? Korkunç. Korkarak uyandım (Süngü, 2017, s. 32).” Özellikle son gece rüya içinde rüya görür. Yani kâbuslar artık iç içe geçmiştir. Bu anlar yazar tarafından hep aynı şekilde tasvir edilmiştir:

“Saat çaldı birden, açtım gözlerimi. Kanter içinde kalmıştım, nefes nefeseydim, tıkandım, nefes aldım, nefes aldım, biraz sakinleştim. Yavaşça doğruldum. Nefes alışlarım yavaşladı, duruldum. Yorganı üzerimden çekip yatağın kenarına doğru kayarken zorlandım, bacaklarıma baktım. Bacaklarım yok.(…)

Saat çaldı birden, açtım gözlerimi. Kanter içinde kalmıştım, nefes nefeseydim, tıkandım, nefes aldım, nefes aldım, biraz sakinleştim. Yavaşça doğruldum. Nefes alışlarım yavaşladı, duruldum. Yorganı üzerimden çekip yatağın kenarına doğru kayarken zorlandım, bacaklarıma baktım. Bacaklarım yok (Süngü, 2017, s. 32).”

Kocasının günlerdir keyifsiz olduğunu gören eşi, onu neşelendirmek için sokağa odun kesmeye gelen oduncudan baltayı alır, şaka yapmak maksatlı eşinin uyuduğu odaya girer. Kadın o anda eşinin günlerdir bacaklarının kesildiğini gördüğü kâbusla uğraştığını bilmiyordur:

“Kadın açtı pencereyi, abla dedim odun sizin mi, şöyle bir baktı, benim elde çuval bekliyorum, kapıya gel dedi. Gittim, odun Rasim amcanın galiba dedi, önce. Kim ki Rasim amca, ne bileyim. Üstteki adam herhal. Sonra şey yaptı, güldü, herife bak dedi, derdi ne kim bilir sabahın köründe yığmış odunu kapıya dedi. Sonra şey yaptı, şöyle bir baktı bir daha, baltayı versene sen bizim beye şaka yapacım, dedi, dünden beri bozuk biraz. Manyak mı ne dedim içimden, ama bir şey söylemedim, ne diyim. Aldı baltayı içeriye doğru seslenmek yürüdü ‘kocacığım seyyar satıcı geldi, balta lazım mı abla diyor…’ Bey abi şakadan hoşlanmadı herhal, insan karısını baltayla parçalar mı ağabey (Süngü, 2017, s. 33)?”

Deli Gömleği’nde bulunan “Korku” adlı öyküde başkahraman diğer öykülerdeki gibi beklenmedik bir şekilde katil olur. Başkahramanın yirmi yıl önce ilkokuldayken yaşadığı kötü bir anı onun ömür boyu benliğinde yer eder. İlkokul ikideyken kendisinden birkaç yaş büyük olan ve görüntüsüyle herkesi korkutan bir öğrenci okulun tuvaletinde onu korkutur. Bu korkuyu yaşarken aldığı kötü bir koku

47

alır. Bu kokuyla korkusunu özdeştiren çocuk ömrü boyunca bu kokuyu duyumsar.

Aslında kahraman yaşadığı korkuları kötü bir koku olarak simgeler. Ne zaman korksa bu kokuyu burnunda, zihninde ve vücudunun bütün zerrelerinde hisseder.

Korkaklık onun için acziyetin ve çirkinliğin sebebidir. Bir gün bina içinde üst kata çıkarken o kokuyu duyumsar. Birisi on sekiz yaşında diğeri ondan da küçük iki çocuk karşı karşıyadır. Büyük olanın elinde bıçak vardır. Küçük çocuğun gözlerinde o korkuyu gören kahraman dayanılmaz kokunun etkisiyle yerinde duramaz. Sonra çocuğun boğazını sıkarak onu öldürür. Bu iki genç arasında yaşanan olay, kahramana ilkokulda kendini tuvalette rahatsız eden çocukla yaşadıklarını hatırlatır. O günün ruhunda bıraktığı izlerle küçük çocuğun şu an yaşadığı duygu arasında bir özdeşlik kurar. Kendisinin o günden itibaren her şeyden korktuğunu hatırlar. Küçük çocuğun da bir ömür korkarak yaşamasındansa ölmesinin daha iyi olacağını düşünerek öldürür:

“(…)biliyordum, o hiçbir zaman yok olmamıştı, sadece deniz kokusu ciğerlerimde dolaştığı için biraz kaybolur gibi olmuştu ama deniz kokusu bir gün ciğerlerimi terk edebilirdi, o zaman o koku yine olacaktı, yine ben… sonra o çocuk, o genç… yani…

Bana soruyorsunuz, hadi hepsini anladık da, neden o gençlerden güçlü olanı, elinde bıçak olanı, korkutanı değil de küçük olanı ve korkanı boğdun, öldürdün diye.

Anlamıyor musunuz? Koku ondan geliyordu (Süngü, 2017, s. 93).”

Kahramanın bir kadını öldürdüğü bir başka öykü de “Deli Gömleği”dir.

Başkahraman akli dengesini yitiren bir gençtir. Gerçek hayatla kendisinin kurguladığı hayat arasında bocalayan kahraman sevdiği kızı öldürür:

“Şimdi bana onu öldürdüğümü söylüyorlar. Evet diyorum, evet ama zihnimde. Yani gerçek değil. Acı bitsin diye, aşk dinsin diye. Beynimi kullandım, kalbimi kandırdı, beni kandırdı ve kurtuldum. Aslında gerçek değil.

Benim çöplüğümde bulunan kanlar içindeki cesedin fotoğrafını gösteriyorlar. Bir mana veremiyorum (Süngü, 2018a, s. 216).”

“Küle Dön” öyküsünde ise yaşlı bir adamın geçmişi anlatılır. Yirmi beş yaşında iken çok sevdiği bir karısı ve bir yaşında bebeği vardır. Mutlu bir ailesi olduğuna inanan genç, iş çıkışında eve geldiğinde karısını sevgilisiyle yatakta yakalar. O anda ikisini de öldürmek ister ama kadına olan aşkı buna engel olur ve onları öldürmekten vazgeçip evi terk eder. Akşam evine döndüğünde eşinin sevgilisiyle gittiğini görür. Kurduğu hayallerin ve mutlu ailesinin yalan olduğunu anlayan genç “Yan ulan deyip ateşe vermiş hem evi hem de kendisini (Süngü, 2018b, s. 72).” Evi yakarken sadece kendisinin olduğunu düşünse de eşi bebeğini yanında

48

götürmemiştir. Yangın söndürüldükten sonra “kızının yanık cesedi bulunmuş evde (Süngü, 2018b, s. 73).” Kahraman bilmeden kızının ölümüne sebep olmuştur.