2.2. ŞAHIS KADROSU
2.2.2. Tiplerine Göre Kişiler
2.2.2.7. Üniversite Öğrencileri
58
“Kolumu büktüler, çekiştiriyorlar. İte kaka yürümeye başladık. Araçlar aşağıda mı?
Bakmıyorum. Cami duvarının önündeler.(…) Dar bir oda. Küçük, karanlık.(…) Bildiri yere düşmüş ya da kendisi atmış, bilerek. Aldım okumaya çalıştım görebildiğim kadarıyla. Başım gerçekten belada olmalıydı. Benim yazmadığımı biliyorlar. Bu bildiri devrimcilerin. Solcuların. Ama beni almakta sakınca görmüyorlar. Dertleri benimle. Bu bildiri bahane (Süngü, 2018a, s. 43).”
Mehmet haksız yere içeri alınsa da kimseyi ele vermez. Ona göre herkes kendi düşüncelerini ifade etmekte özgürdür.
59
yazmaya adar. Ancak bunu bilinçli bir şekilde yapmaz. Sırf defterine bütün gününü yazmak için evinden çıkmaz. Bu yüzden de üniversiteden ilişiği kesilir.
“Dokunabildiğim” öyküsünde başkişi çocukluğundan beri seçtiği bir eşyayla arasında duygusal bir bağ kurar. Kendini bağladığı ilk varlık bir tırnak makasıdır. Bu makası, bir akrabalarının evinde görüp beğendiğini söyler ve kendisine hediye edilmesin sağlar. Daha sonra bir başka tanıdıklarının evinde anahtarlık görür ama o kendisine hediye edilmeyince anahtarlığı çalar. Hayatı boyunca buna benzer birkaç eşyaya daha kendisini bağlar: “Kendim bağladığım birçok varlık vardı ve bunlardan bir tanesine bir şey oldu mu, hayatım cehenneme dönüyordu ve her geçen gün artıyordu durumun vehameti (Süngü, 2018a, s. 145).” Ailesinden uzak bir şehirde üniversite okuyan genç kantinde otururken bir kız görür ve ona âşık olur. “Kantine girdi ve dünya bir kapısını açtı bana ve tüm diğer kapılar, açılan kapının rüzgârıyla kapandılar. Ben kendimi ona bağladım ve çoğalmayı umuyorken tükendim (Süngü, 2018a, s. 147).” Kahraman üniversite kantininde sadece bir kez gördüğü kıza âşık olur. Bundan sonra hayatı bambaşka bir hale evrilir. Günlerce onu bir kez daha görebilmek için hep aynı yere gider ama kızı göremez. Aradan haftalar geçer ve kızı bir sokakta görür. Konuşmak istese de bunu beceremez. Artık evdeki yaşamı da değişen kahraman kendisine bakamayacak duruma gelir. Kızla tesadüfen postane çıkışında karşılaşır ve onunla konuşur. Kız onu tanımadığı halde kahramanı kırmak istemez ama aşkına da karşılık vermez. Postanenin önünde tespih satan yaşlı adamdan bir tespih alıp kahramana verir. Bu tespih aslında öykü içinde bir metafor olarak kullanılır. Kahramanın artık aşkın maddi yolundan geçip manevi boyutuna ulaştığının göstergesidir.
Hiçbir Şey Anlatmayan Hikâyelerin İkincisi kitabının ilk öyküsü olan
“Hiçbir Şey Anlatmayan Hikâyelerin Birincisi”nde bütün kahramanlar üniversite öğrencisidir. Başkahraman Tıp Fakültesi yedinci sınıf öğrencisidir. Parası olmadığı için kendisine kalacak bir ev tutamaz. Bu yüzden ilk gün Serdar’ın diğer gün de Selim’le kız arkadaşı Seda’nın birlikte yaşadığı evde kalır. Serdar nedeni açıkça verilmese de yaşadığı parasızlık ve yalnızlık sonucu evinin salonunda kendisini asarak intihar eder. Aynı durumları yaşayan başkahraman ise intihar etmez ama duyguları alınmış bir halde hayata devam eder. Arkadaşının cansız bedenini gören
60
başkahraman ölüm karşısında soğuktur. İnsani vasıflardan arındırılmış bir ruha sahiptir. Toplumu bir arada tutan değerlere karşı yabancılaşma bir durumdadır.
“Rüzgargülü” öyküsünde ise iki üniversite öğrencisinin arkadaşlıkları anlatılır. Başkahraman ve arkadaşı Mahmut birbirlerine fiziksel olarak hiç benzemezler. Başkahraman ne kadar zayıfsa Mahmut o kadar iri ve şişmandır. Her ikisi de bu fiziksel özellikleri yüzünden çocukluklarından beri alay konusu olmuşlardır. Bu durum onların daha içlerine kapanık olmasına yol açmıştır.
Üniversite tanışan bu iki arkadaş yaşadıkları ortak duygulardan dolayı birbirilerine yaklaşırlar.
Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk’ta yer alan “Kusursuz Dünya”
öyküsündeki kahraman diğer öykülerdeki üniversiteli öğrencilerden farklıdır. Bu öyküde kahramanın ailesi vardır ve ailesi çok zengin olduğu için kahraman üniversitede okurken bolluk içinde yaşar. “Varlıklı bir ailem vardı. Kaloriferli bir evde büyümüştüm mesela. Üniversiteyi kazanınca beni özel bir yurda verdi ailem.
Yurdu teftişe gittiğimizde babam yurdun karma olup olmadığına, annem ise sıcak suyun olup olmadığına bakmıştı. Karma değildi ve sıcak su yirmi dört saatti. Tek kişilik ve süper lüks dedikleri bir odaya yerleştim (Süngü, 2015, s. 33).”
Kahraman, herkes tarafından beğenilen bu pahalı yurtta her şeyden izole edilmiş tek kişilik odada kalmak istemez. Yurt müdürüne babasına söylememesi karşılığında rüşvet verip yurttan ayrılma lüksüne sahiptir. Diğer kahramanlara göre lüks bir hayat geçiren genci bunlar tatmin etmez. Çünkü ailesi onu maddi anlamda rahat ettirdikleri için çocuklarıyla ilgilenmeye gerek görmezler. Kahraman, bu sevgi boşluğunu doldurmak ister. Üniversitedeki ilk yılının sonunda yerleşkede bir kız görür ve ona âşık olur. Üç yıl boyunca görüşürler ama kahraman son sene olduğu ve memleketlerine dönecekleri için kızdan ayrılmak ister. Kız bunu kabul etmez ve ilişkilerine devam etmeleri gerektiğini söyler: “Sürebilir bu aşk dedi. Başıma umutsuzca iki yana salladım. Mümkün değil dedim. Devam edemez dedim. Seni görmemeye dayanamam. Aklım sende kalır. Kalbim sendeyken bir de aklım sende kalırsa, beni deli diye kapatırlar bir yere dedim (Süngü, 2015, s. 35).” Sevgilisi, ayrılmak istemediği için onu kıramaz ve ilişkisine devam eder. Aslında gencin böyle bir sevgilisi yoktur. Kendi kurduğu dünyada bir kıza âşık olmuş ve sevgi boşluğunu onunla doldurmuştur. Kızla yaptığını söylediği bütün konuşmalar onun kendi
61
kafasındaki kurgudan ibarettir. Kahraman hayalindeki sevgiliye söylediği gibi memlekete gittikten kısa bir süre sonra akli dengesini yitirir. Artık normal bir birey olmaktan çıkan kahramanı ailesi akıl hastanesine yatırır:
“Okulu bitirip eve döndüm. Yavaş yavaş değişmeye başladığını söylediler. İçime kapandığımı, konuşmaz olduğumu… daha neler neler. İlk günler her akşam onunla konuşuyorduk, başını omzuma yaslıyordu, hiç duymadığım sesiyle bana şarkılar söylüyordu. Sonra gündüzleri de buluşmaya başladık. Sonra… şimdi yani. Şimdi hep beraberiz, gün boyu ayrılmıyoruz hiç. Hep yanımda. Eli elimde. Birlikte kaldığımız küçük odanın parmaklıklı penceresinden dünyayı izliyoruz birlikte. Her şey o kadar güzel ki… hayat, dünya o kadar güzel ki (Süngü, 2015, s. 36)…”
62