• Sonuç bulunamadı

Kahraman Anlatıcı ve Bakış Açısı (Ben Anlatıcı)

2.5. ANLATICI VE BAKIŞ AÇISI

2.5.1. Kahraman Anlatıcı ve Bakış Açısı (Ben Anlatıcı)

Roman ya da öyküdeki kahramanlardan birinin vakaları anlatma görevini üstlenmesine “kahraman bakış açısı” denir. Ben ve birinci tekil bakış açısı olarak da isimlendirilen kahraman bakış açısının kullanıldığı öykülerde olaylar, kişiler, zaman ve mekânlar ben anlatıcının aktardığı kadarıyla okuyucu tarafından bilinir. “Bir roman kahramanının anlatıcıyla özdeşleşmesi, anlatılanların gerçekmiş duygusu uyandırdığı için romanın başlangıç dönemlerinde ben anlatım daha fazla kullanıldı (Stanzel, 1997, s. 33).”

Güray Süngü, Deli Gömleği’nde bulunan on iki öyküden dokuzunda; ikinci kitabı Hiçbir Şey Anlatmayan Hikâyelerin İkincisi’nde on bir öyküden yedisinde;

üçüncü kitabı Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk’ta on öyküden sekizinde ve Vicdan Sızlar’da on yedi öyküden, on dört tanesinde kahraman anlatıcı ve bakış açısı kullanmıştır. Görüldüğü üzere yazar, dört kitabında bulunan toplam elli öyküden otuz sekiz tanesini başkahramanın ağzından anlatmıştır. Yazarın öykülerinde en çok kahraman anlatıcı ve bakış açısını tercih etmesinin nedeni; kahramanların hayallerini, hayatlarını, çıkmazlarını yine onların ağzından okura aktarmak istemesidir. Bu durumun öykülerdeki önemli sonuçlarından biri de kahramanlar hayatlarını kendileri anlattığı için isimlerinin ayrıca söylenmemesidir. Ben anlatıcı konumundaki kahramanlar birkaç öykü dışında isimlerini söylemezler.

Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk’ta bulunan “Ampul Kafa” öyküsü küçük bir çocuğun anlatımıyla okuyucuya aktarılır. İlkokul çağlarında olan çocuk başının yerinde bir ampulün olduğuna inanır. “Şöyle ki benim kafam yok. Kafam olması gereken yerde bir ampul var (Süngü, 2015, s. 19).” Hayal dünyasında kafasının ampul olduğunu düşünen kahraman kafasına gerçek bir ampulmüş gibi davranır. Onu sulardan korumaya çalışır ya da sert bir nesneye çarpmamak için çabalar. Bu durumlar onu daha yalnız bir çocuk haline getirir. Kahraman anlatıcının aktardığı öyküde kahraman ampul bir kafaya sahip olmanın kendisini nasıl yalnız bıraktığını ve yaşadığı zor durumları anlatır:

“Aklıma bir şey geldiğinde yanan bir ampul. Bir de çok güzel bir şey gördüğümde yanan bir ampul. Çok korktuğumda da mesela. Çok gülersem ki ben çok gülmem. Ama

91

çok ağladığımda yanan bir ampul. Aslında demek istediğim benim kafam bir ampul.

Ampul şekilde bir kafam var da diyebilirim. Bu sebeple neler çektiğimi tahmin edersiniz.

Tuhaf bakışlar. Yalnızlık. Bahçede tek başıma oturmak zorunda kalmak. Yağmurdan deli gibi korkmak ki ben aslında yağmur çok severim. Daha doğrusu sevmek isterim.

Ama sevemem. Olmaz çünkü. Islanamam. Islanırsam neler olacağını tahmin edemem.

Yıkanırken mesela boynumdan aşağısını yıkayabilirim yalnızca. Ampulümü ise silebilirim sadece. Böyle temizlenirim. Mesela futbol oynayamam. Çünkü koşmamalıyımdır. Düşmemeliyimdir. Topa kafa atmamalıyımdır. Zaten topa kafa atamam. Kafam yok. Ampul atabilirim topa. Ama ampulüm kırılır öyle yaparsam. Böyle bir ton şey (Süngü, 2015, s. 19).”

Ben anlatıcı arkadaşı Ayşe’ye âşıktır. Utandığı için bir türlü onunla konuşamaz. Her seferinde konuşmayı başlatan Ayşe olsa da kahraman mahcubiyetinden saçma sözler söyler. Bunun üzerine Ayşe aptalsın diyerek gider.

Ancak ben anlatıcının kendisini bu halden kurtaran da Ayşe’nin aşkı olur. Küçük yaşına rağmen esas kırılgan yerinin kafası değil kalbinin olduğunu anlar.

“Senin kafan ampulden değil,” diyor bana.

“Hayır benim kafama ampulden, herkes bana adlı kafa diyor,” diyorum ona.

Kaşlarını çatıyor;

“Senin kafan ampulden değil,” diyor bana.

Gözleri çok parlak bakıyor. O kadar parlak bakıyor ki… İnanıyorum ona. Ampul kafa değilim ben. İnanınca ve anlayınca kalbimde bir şey oluyor. Sıcak bir şey. Isınıyor. Işık saçıyor. Kalbimde bir ampul yanıyor. Anlıyorum. Elimi kabak kafama götürüyorum.

Okşuyorum. Gülüyorum da. Mutluyum da. Ayşe’ye bakıyorum. Benim kafam ampul değil, demek isteyerek;

“Benim kalbimi ampul,” diyorum ona. Doğru ya, o sebeple bu kadar çok ve bu kadar kolay kırılıyor. Ayşe bakıyor bana.” (Süngü, 2015, s. 22)

Vicdan Sızlar kitabında yer alan “Küle Dön…” öyküsünde de kahraman anlatıcı ve bakış açısı kullanılmıştır. Genç bir erkeğin oturduğu apartmanda komşusu olan yaşlı adamın hayatı, kahraman anlatıcı tarafından anlatılır. Öyküde kahraman anlatıcı genç bir erkektir. Bir ay önce yeni bir eve taşınır. Öyküde geçmişini anlattığı kişi de “Doksan yaşında var gibi. Yüzü kırış kırış, vücudu iki büklüm, ince. Uyurken görse biri ölü sanır (Süngü, 2018b, s. 62).” diye betimlediği karşı komşusudur.

Kahraman anlatıcı işten geldiği bir gün apartmana girdiğinde elektriklerin olmadığını fark eder. Merdivenleri yavaş yavaş çıkarken bir anda lambalar yanar ve karşısında yaşlı adamı görür. Yaşadığı korkuyu kahraman anlatıcı uzun süre üzerinden atamazken yaşlı adam kahkaha atarak gider: “Burnumun ucunu göremiyordum. Bir ay önce taşınmıştım binaya, binanın şekli şemali de işlememiş içime, bir yere çarpmayayım diye ayak boyum kadar ilerliyorum tam güvercin adımı derler. Birden yandı ışık. Tam önümde, önümde bile değil, burnumun ucunda dikilmiş bana bakıyordu, kaskatı. Benim kalbim yerinden fırlayınca arsız bir kahkaha patlattı (Süngü, 2018b, s. 62).”

92

Kahraman anlatıcı, ihtiyarın bu tavrından sonra onun normal bir insan olmadığını, bunamış bir ihtiyar olduğunu düşünse de “Başka bir hal vardı bu yaşlı adamda. Beni ürkütüyordu (Süngü, 2018b, s. 63).” diyerek içten içe bu ihtiyarda farklı bir durum olduğunu sezinler. Bu yüzden yaşlı adamdan uzak durmaya çalışır.

Ama komşusu her akşam dairenin girişinde onu beklediği için bunu beceremez. Bir akşam işten geldiğinde yine yaşlı komşusuyla konuşmak zorunda kalır. Her konuşmanın sonunda kahkaha atıp giden adam ilk kez ona alevlerden bahseder.

Bunun üzerine içini korku saran kahraman anlatıcı, evinin yaşlı adam tarafından yakılacağına kendini inandırır: “Bu adam, ben evimin içindeyken evimi ateşe verip eşyalarımın ve benim kül oluşumu seyretse şaşırır mıyım diye sordum kendime (Süngü, 2018b, s. 64)…”

Bir gün işteyken alt komşusu kahraman anlatıcıyı arar ve üst katta yangın çıktığını söyler. Duydukları karşısında ne yapacağını bilemeyen kahramanı arkadaşları bir taksiye bindirip evine yollar. Eve vardığında yanan dairenin kendisinin değil komşunun dairesi olduğunu gören kahraman bir kez daha şaşırır.

Evin döşemelerine kadar her yer yandığı ve ev is olduğu için yaşlı adamı birkaç gün misafir etmek için evine davet eder. Bir gün birlikte kahvaltı yaparken yaşlı adama yakınlarını arayabileceklerini söyler: “ ‘Kahvaltıdan sonra, tanıdıklarınızı ararız, gelip alırlar sizi,’ dedim, dünyanın en normal cümlesini kurmuş gibi. Ama yaşlı adam dünyanın en anormal cümlesini kurmuşum gibi baktı bana (Süngü, 2018b, s.

68).” Tanıdıklarının olmadığını, tek yaşayan birisi olduğunu söyleyen yaşlı komşu yanan evini kendisinin temizleyip oturacağını söyler. Bu esnada kahraman anlatıcıya,

“Korkma alışığım ben,” ve “İlk defa gelmiyor başıma (Süngü, 2018b, s. 69).” der.

Anlatılarda hâkim anlatıcı gibi geçmişi bilme yetisi olmayan kahraman anlatıcı, yaşlı adamın yangının ilk defa olmadığını söylemesi üzerine olaya sadece tahminlerle yaklaşır. Kahvaltından sonra balkona sigara içmeye çıktığında “Evini kesin kendisi yakmıştır, dedim içimden (Süngü, 2018b, s. 69).” diyerek olaylara vakıf olmayan kahraman anlatıcı bakış açısıyla fikirler yürütür.

Yaşlı adam kahvaltıdan kalkar kalmaz evine geçip bir bezle duvarları silmeye çalışırken “Bu seferki bayağı güzel olmuş (Süngü, 2018b, s. 70).” diye mırıldanır. Kahraman anlatıcı yangının nasıl çıktığını bilmediği için yaşlı adamdan olanları dinlemek ister. Beklediği cevabı alamayacağını bile bile “Nasıl oldu. Nasıl

93

yangın çıktı (Süngü, 2018b, s. 70)?” diye sorar. Duvarları silmeye çalışan ihtiyar ise

“Oturuyordum, öyle. Duvara bakıyordum. Sonra yan ulan dedim (Süngü, 2018b, s.

70).” diye cevap verir. Kahraman anlatıcı, bu cevap üzerine yaşlı adama yardım etmenin bir işe yaramayacağını düşünür ve evden ayrılır. Komşusunun geçmişini bilmediği için adamdaki gizemi çözemez. Bu yüzden de onun hakkında bilgisi olduğunu düşündüğü kapıcıya komşusunun geçmişi ile ilgili sorular sorar. Kapıcıdan da istediği cevapları alamayan anlatıcı yaşlı adamın hayatına dair kendi kafasından şöyle bir kurgu oluştur: “Parçalar tamamlandı. Tipik bir hikâyeydi. Adam karısı ile yaşıyormuş, birlikte yaşlanmışlar, sonra kadın ölmüş, adam bunamış. Evin yanması bunaklığın verdiği dalgınlıktan, evi kendi yaktığını söylemesi türünden gariplikler ise bizatihi bunaklığından (Süngü, 2018b, s. 71).”

Kahraman anlatıcı hikâyeyi kafasında bu şekilde oluşturmasından kendisi de rahatsız olur ve “Gençler parçaları bütünlemek için çok acele ediyor sanırım (Süngü, 2018b, s. 71).” diyerek eleştirir. O gün evine geç gelir. Gecenin bir yarısında kapısı çalınır, gelenin yaşlı komşusu olduğunu düşünür ancak gelen o değildir. Öğleden sonra yaşlı komşusu elindeki eski bezle duvarları silerken ölmüştür. Ertesi gün de cenazesi kaldırılacaktır. Cenazesinin kaldırılacağı gün kahraman anlatıcı “Hikâyesini de yanlış tahmin etmişim zaten (Süngü, 2018b, s. 72).” diyerek bir itirafta bulunur.

Apartman yöneticisi yaşlı adamın bütün hikâyesini kahraman anlatıcıya anlatır.

Yaşlı adam otuz yıl önce hapishaneden çıktıktan sonra bu apartmana taşınmıştır. Yirmi beş yaşındayken çok sevdiği bir eşi ve bir yaşında kızı vardır. Çok mutlu bir hayat sürerken bir gün evinde kadını aşığıyla basar. Öldürmek istemiş ama karısına olan sevgisi o anki kızgınlığını bastırmıştır. Evden çıkmış sokaklarda dolaşmış akşam eve geldiğinde karısının eşyalarını da toplayıp aşığıyla gittiğini anlamıştır. “Oturmuş evin salonunda, duvarlara bakmış, sonra yan ulan deyip ateşe vermiş hem evi, hem kendisini (Süngü, 2018b, s. 72).” Hem evi hem kendini yakan delikanlıyı, çevresindekiler yangından kurtarmıştır. Ama yangından daha çok acı veren bir şey olmuştur. Annesinin götürmeyip evde bıraktığı bir yaşındaki kızını beşiğinde uyurken yanarak ölmüştür. Delikanlı kendisini cezalandırmak için evde bebeğin olduğunu bilmediğini söylemek yerine onu da bile isteye yaktığı yalanını uydurmuştur:

“Kurtarmışlar onu ama çok kötü bir şey olmuş, ateşten daha çok yakan, onu mahveden bir şey. Bir yaşındaki kızın yanık cesedi bulunmuş evde. Karısı götürmemiş çocuğu,

94

bırakmış. Adamı sevmemiş, çocuğu da sevmemiş belki. Ama daha genç, yirmi beşinde, oturduğu yerde parçalanmış, erimiş, tükenmiş, ama dinmemiş, evde olduğunu bilmiyordum, karımın onu beşiğinde bırakıp gittiğini bilmiyordum dememiş, yaktım demiş, benimle birlikte yansın istedim demiş, kendisini cezalandırmak istemiş (Süngü, 2018b, s. 73).”