• Sonuç bulunamadı

Vaka Zamanı Muğlak Olan Öyküler

2.3. ZAMAN

2.3.2. Vaka Zamanı Muğlak Olan Öyküler

66

“Mezartaşlarına İsim Yazan Adam” öyküsünün zaman kronolojisi şu şekildedir:

Z.1. Kahraman anlatıcının üç gün önceki hayatını anlatması.

Z.2. Üç gün içinde yaşadığı değişimi fark etmesi.

Z.3. Üç gün önce komşusu Kısa’nın gelmesi.

Z.4. Kısa’nın getirdiği filmi izleyememeleri.

Z.5. Kısa’nın pencereden dışarı bakıp dalması.

Z.6. Kahraman anlatıcının Kısa’nın aklından geçenleri bilmesi.

Z.7. Kısa evine gittikten sonra alt komşusu Öbürkü’nün gelmesi.

Z.8. Öbürkü’nün de pencereden dışarı bakıp düşüncelere dalması.

Z.9. Öbürkü’nün babasından korktuğunu belirtmesi.

Z.10. Misafirleri gittikten sonra kahramanın evde yalnız kalması ve üç gün boyunca devam edecek düşünme sürecine girmesi.

Z.11. Kahramanın üç günlük düşünme sürecinin bitmesi.

Z.12. Kahramanın artık işini daha severek yapması.

67

verilir. Kahraman anlatıcı babasından fotoğraf çekmeyi öğrenir. Onun sayesinde birbirinden güzel fotoğraflar çektiğini söyler. Babasından güzel şeyler öğrendiğinden bahseden kahraman anlatıcı, kendisi doğmadan altı yıl önce babasının öldüğünü söyleyerek zaman kırılmaların ilkini gerçekleştirir. “Uzun yaşamış babam. Ama her yaşayan ve yaşayacak olan gibi sonunda ölmüş. Öldüğünde yetmiş yedi yaşındaymış.

Ben babam öldükten altı yıl sonra doğmuşum (Süngü, 2018b, s. 10).” Bu zamansal kırılmanın bir benzeri annesinin ölüm tarihinde de görülür. Koşmayı onun sayesinde öğrendiğini söylediği Panter isimli bir kedisi vardır. Kediyi annesinin öldüğü gün kapılarının önünde bulur. Kedi sekiz yaşındadır ama annesi yirmi yıl önce ölmüştür.

“Panter sekiz yaşında bir Siyam kedisiydi. Annemi toprağa verip döndüğüm gün, kapının önündeki bir çift ayakkabının sol tekinin içine bırakılmış buldum onu.

Annem öleli yirmi yıl oluyor. Yirmi yıldır Panter’den hiç ayrılmadım (Süngü, 2018b, s. 11).”

Babasından fotoğraf çekmeyi öğrenen kahraman, fotoğraf makinesi bulamadığı için kibrit kutusundan, sabundan ve ayakkabıdan kendine fotoğraf makinesi yapar. Ayakkabısını makine olarak kullandığı süre içinde onun hiç eskimediğini aksine yenilendiğini söyler. Bu durum da zamansal kırılmalar için bir başka örnektir. Sürekli kullanılan bir ayakkabının on beş sene boyunca yıpranmaması olağan bir durum değildir. “On beş yıl boyunca her sabah biraz daha yenilenmiş buldum onu oda kapımın önünde (Süngü, 2018b, s. 11).”

Yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi öyküde vakalar sürekli değiştiği için vaka zamanları da aynı hızla değişmiştir. Bahsedilen savaşın ne zaman olduğu bilinmezken aslında bu yaşanılanların şimdiki zamanda değil geçmişte gerçekleştiği kahraman anlatıcı tarafından vurgulanır. “Arkamızda ne zaman bir patlama sesi duysak, koşmaya başladık. Patlama sesi arkamızdan geliyordu ama fiziksel olarak arkamızda değil, zamansal olarak arkamızdan. Yani geçmişten geliyordu (Süngü, 2018b, s. 12).” Savaşı yaşayan insanların bu tramvayı üzerlerinden atmaları zordur.

Bu süreci yaşayan insanlar savaşı anlatan şiir, şarkı, tekerleme vs. gibi ürünler ortaya koymuşlardır. Öyküde geçen şu dizeler de savaşın bir zaman dilimi içinde olan ve biten bir durum olmadığını, toplum hafızasındaki yerinin uzun yıllar süreceğini göstermektedir:

68

“Bu ses şimdiden değil, geçmişten geliyor.

Bu kan şimdiden değil, geçmişten akıyor (Süngü, 2018b, s. 12)

Babasının savaş sırasında on yedi yaşında kolunun kaybeden bir asker olduğunu söyleyen kahraman anlatıcı, öykünün bir başka bölümünde babasının

“Farsça’dan Türkçe’ye Mesnevi’yi, Türkçe’den Arapça’ya Divanı Kebir’i çeviriyordu (Süngü, 2018b, s. 13).” diyerek onun çevirmen olduğunu söyler.

Babasının yaptığı bu çevirilerden bazı kişilerin hoşlanmadığını ve bu yüzden onu öldürdüklerini belirtir. Öykünün başında babasının yetmiş yedi yaşında öldüğünü söyleyen kahraman anlatıcı “babam öldüğünde otuz beş yaşındaydı (Süngü, 2018b, s.

13).” diyerek farklı bir zaman gösterir.

Kahraman anlatıcı zamanı net vermediği için kendisinin de kaç yaşında olduğu bilinmez. Bir mültecinin şahsında dünyadaki diğer mültecilerin yaşadıklarının anlatıldığı bu hikâyede kahraman anlatıcı, üç yaşındaki Aylan Kurdi’nin yerine geçer. “Boğuldum. Kıyıya vurdum. Kırmızı bir tişört vardı üzerimde. Kumsala yüzümü gömdüm, bekledim (Süngü, 2018b, s. 14).” diyen kahraman anlatıcı bir anda üç yaşındaki bir çocuk olur. Aylan Kurdi ve diğer mültecilerin denizde boğularak ölmesini hatırlatmak için Deniz adında bir kıza âşık olduğunu anlatır. Bir anda üç yaşında bir çocuk olan kahraman ileriye sıçrama tekniğiyle on dokuz yıl sonrasına gidip Deniz adındaki kızla tanışmasını anlatır. “Ben hiç ölmeyen ve ölü denmeyecek canımla karaya yüzümü sürdükten on dokuz yıl sonra Beyazıt’ta üniversitenin önündeki otobüs durağında tanıştık (Süngü, 2018b, s. 14).”

“Vicdan Sızlar” öyküsünde zaman kavramı kırılgan bir yapıya sahip olmasının yanı sıra vaka ve mekân da belirsizdir. Evinde oturan kahraman anlatıcı, bir anda bomba sesleriyle koşmaya başlaması ancak bu sesin şimdiden değil geçmişten geldiğini söylemesi, denizde yüzerken boğulan çocuğun İstanbul’da yaşamaya başlaması gibi durumlar bunların örnekleridir.

Vicdan Sızlar kitabında yer alan “Evvel Ahir, Batın Zahir” adlı öyküde de zaman belirgin değildir. Kahraman anlatıcı, üniversitede okurken bir kıza âşık olmasını ve onu beklerken akli dengesini yitirmesini anlatmaktadır. Öykü,

69

kahramanın sevgilisiyle buluşmak için bir akşam tiyatro salonunun önüne gitmesiyle başlar. “Bugün sevgilimle buluşmak için gelince beklerken birisi sordu (Süngü, 2018b, s. 53).” Ama buluşmaya âşık olduğu kız gelmez. Uzun bir süre bekledikten sonra o da evine döner. Kahraman, sevgilisini en son görüştükleri yerde her gün bekleyeceğini söyler ama kız gelmeyeceğini kesin bir ifadeyle dile getirir. “Zaten gelmeyeceğim demişti. Ben, gel demiştim. Gelmem demişti. Bekleyeceğim demiştim. Çok beklersin demişti. Çok bekledim (Süngü, 2018b, s. 54).” Kahraman dediğini yapar ve her gün aynı yere giderek sevgilisini bekler. Bu yüzden öyküde

“ertesi gün, bir yıl” gibi zaman kavramları sık kullanılır. “Ertesi gün yine gittim.

Hava kararana kadar bir dolu insan geçti. Gelmedi. Ertesi gün yine gittim. Bekledim.

Bir yıl böyle geçti (Süngü, 2018b, s. 54).”

Kahraman her beklemesinden sonra “Bir yıl daha geçti (Süngü, 2018b, s.

54).” cümlesini tekrarlaması vaka zamanının tespitini güçleştirir. Kahramanın bu ifadesi ya duygusal anlamda sürecin uzun olduğunu anlatmaya yöneliktir ya da gerçek anlamda tam bir yıl geçmiştir. Bu belirsizlikten zaman da kesin bir şekilde belirlenemez: “Ben ona, ona sormadan âşık olmuştum. Öğrendim ki böylesi iyi değilmiş. Canım sağolsun. Bir yıl daha geçti. (…) Bir yıl daha geçti. Okuldan atıldığımı söylediler. Gitmeyince böyle oluyormuş. Bekliyordum, nasıl gideyim (Süngü, 2018b, s. 55).”

Kahraman anlatıcı da sevgilisini beklerken zamanın nasıl geçtiğini anlamaz.

Hangi tarihte yaşadığını bilmez hatta ne kadar süredir sevgilisini beklediğinin bile farkında değildir. Çünkü bu bekleyiş onu akıl sağlığından yavaş yavaş uzaklaştırmıştır. Geçen zamanı, evde bozulan eşyalarla takip etmeye başlar. Geçen yıl televizyonu, bu yıl ise buzdolabı bozulur. Zaman içinde akıl sağlığını da yitiren kahraman kendini de bozulan bir eşya olarak görmeye başlar. “Evde buzdolabı bozuldu o sıra. Televizyon geçen yıl bozulmuştu. Ben de bozuldum elbet. İlk zamanlar televizyonu şöyle sağdan sağlam bir patlatınca çalışırdı. Aklıma o geldi.

Gidip duvara kafa attım. Bayılmışım. Bir yıl daha geçti (Süngü, 2018b, s. 55).”

Kendisini eşya olarak gören kahraman anlatıcı, her cümlesinden sonra bir yıl daha geçti demeye devam eder. Akli dengesini yitiren kahramanın bu halleri artık insanların da dikkatini çekmeye başlar: “Elbet, gelmeyeceğim demişti kabul ama gelmeyeceğim dedi insan diye bu kadar mı gelmezdi. Bunu söyledim kendi kendime,

70

güldüm. Çok güldüm hem de insanların parmakları beni gösterdi ben çok gülünce.

Hemen toparlandım. (…) Bir yıl da böyle geçti (Süngü, 2018b, s. 56).”

Şu an kaç yaşında olduğunu dahi bilmeyen kahraman, beklemeye başladığı zamanlarda kendisinin yirmi bir, sevgilisinin ise on sekiz yaşında olduklarını hatırlar.

“O zamanlar daha on sekiz yaşındaydı. Uzaktan izledim. Sevgilim yani. Ben yirmi birdim (Süngü, 2018b, s. 56).” Sevgilisini halen aynı meydanda bekleyen kahraman akli dengesini yitirmesinden ötürü meydanda yanına gelen bir köpekle muhabbet etmeye başlar. Kahraman anlatıcı köpekle tanışmak ister ve ona adının Âdem olduğunu söyler. Köpek de insan gibi konuşur ve isminin Kokik olduğunu söyleyerek kendini tanıtır. Kahraman anlatıcı zamansal kırılmalara kendisini ilk insan Âdem, sevgilisini de Havva olarak tanıtarak tanımlanamayacak kadar geçmiş zamana gider:

“İlk insanım ben dedim. Öyle mi, dedi şaşırarak ve şaşırdığı için mi’nin i-sini upuzun uzatarak. Tabii dedim. İlk insanım ben, adımı Tanrı koydu, kaburga kemiğimden de Havva’yı çıkarttı, ama Havva çıktığı kabı beğenmedi, gitti, terketti beni. Gitme dedim, dinlemedi. Dön dedim, dönmem dedi. Ama ömür dediğin ne ki, anlayacak bir gün ve dönecek, ben de bekliyorum işte burada dönsün diye dedim (Süngü, 2018b, s. 57).”

Öykünün bir akşam başladığı bilinirken sürecin kaç gün ya da kaç yıl sürdüğü belli değildir. Kahraman anlatıcının her an bir yılın daha bittiğini söylemesi, öyküdeki vaka zamanının karışmasına neden olmuştur. Bu zamansal kırılmalar öykünün son cümlesinde de varlığını gösterir. Kendisini artık bir köpek olarak gören kahraman anlatıcı, çimenlerin üzerine bir köpek gibi uzandıktan sonra bekleyişlerinin bir yüz yıl daha sürdüğünü söyler. “Birbirlerini boğazlayınca hepsinden aynı renk kan akacak, değil mi? dedim. Kokik cevap vermedi. O da bıraktı çenesini kollarının üzerine. Bu şekilde yüz yıl daha bekledim (Süngü, 2018b, s. 61).”

71