126
Her şey parmaklarımın ucunda, dışarıda hiçbir şey yok. Her şey içimde. Daha önceden neden düşünemedim (Süngü, 2018a, s. 109)?”
Kahramanın bu tutkusu, sezdirmeden onu bütün hayattan soyutlamış, ev ve defteriyle sınırlandırılmış bir ortama hapsetmiştir. Yüz yedinci deftere kadar yazdığı bu defter bitince “öleceğim” cümlesinin fiziksel olmasa da psikolojik açıdan gerçekleştiğini görür. “Korkunçtu. Bir çeşit ölüydüm sanki ben (Süngü, 2018a, s.110).” Onca senedir yaşadıklarını anladığında hapsolduğu evinden bir anda kendini dışarı atmak ister ancak dışarısı ona artık yabancıdır. Sığınak bildiği evinden de defterlerinden de ayrılamaz. Bu yüzden dışarı çıkma isteğinden vazgeçer: “Hemen evden çıkmak istedim ama kapıyı bile açamadım. Çünkü korktum. Ne var dışarıda?
Bilmemek değildi korkutan, dışarıyı unutmak değildi (Süngü, 2018a, s.110).”
Defterlerini okumaya başladığı günden, bitirdiği ana kadar hem geçmişini gören hem şu an ne yaptığının ayrımına varan hem de gelecekte nasıl olacağını sorgulayan kahraman, yazmanın onun hayatının gayesi olduğunu söyler ve anlatısını bitirir:
“Benim hayatım… Benim hayatım ne, benim amacım ne? Nerede, nasıl?
Cevap basit aslında, sadece görmek gerekiyordu. Bu defterin başına neden oturduğunu biliyordum, şimdi de biliyorum. Anlatmam gerekiyordu. Anlatmaya kapıldığım için bir an ne için anlatmam gerektiğini ve anlatımım bitince ne olacağını unutmuş olabilirim, hayatta kalma dürtüsü unutturmuş da olabilir ya da yazarlık mı diyorsunuz… Öyle olsun, ama artık hatırladım ve anlattım işte (Süngü, 2018a, s. 111).”
127
ben anlatıcı aracılığıyla televizyonun kalitesiz işlere ön ayak olması ve insanların kötü örneklere yönlendirmesi açısından eleştirir: “Öğleden sonra sinemaya gittim ve korkunç derecede kötü bir film seyrettim, hani şu televizyonda çıkan bütün insanların rol aldığı ve sonrasında birbirlerinin programlarına konuk olup, birbirlerine iltifat yağdırıp, yaptıkları işi millete yutturmaya çalıştıkları türden (Süngü, 2018a, s. 28).”
Başkahraman bir başka gün gezintisi sırasında bir çay bahçesine gider.
Kahvesini içerken ileride açık olan televizyonu görür. Televizyonda muhtemelen bir yarışma programı yayınlanıyordur. Kahraman, uzakta oturduğu için televizyonun sesini duyamasa da olanları seyreder. Programda üç ayrı grup vardır. İlki oturan azınlık, ikincisi ayakta duran ve oturan azınlıktan daha çok olanlar ve üçüncü grup ise hepsinden fazla olan ve seyirci konumundakilerdir. “İnsanları gördüm orada, ayakta dikiliyordu insanlar, başka insanlar da vardı ve onlar oturuyordu. Oturanlar, ayaktakilerden sayı olarak azdı. Başkaları da vardı ve hepsinden çoktu bu başkaları ve onlar da oturuyorlardı ve sürekli gülüyor ve alkışlıyorlardı (Süngü, 2018a, s. 31).”
Kahraman parasızlık nedeniyle televizyonunu sattığı için programları takip edemediğinden hayretle olanları anlamaya çalışır. Oturan azınlığın, ayaktakilere kızdığı ve akabinde güldüklerini gören kahraman; ayaktakilerin neden oturanlara saldırmadığını düşünür. Oturan diğer kalabalık grubun ise yaşanan bunca çirkinlik içinde neden bu kadar eğlendiklerine, mutlu olduklarına anlam veremez:
“En az olanlar ve oturanlar kendilerinden çok olup da ayakta duranların her birisi için sırayla bir şeyler söylüyorlardı, kızmış gibi, azarlar gibi konuşuyorlar sonra dalga geçer gibi gülüyorlardı. Kendilerinden çok olup da ayakta duranların istisnasız hepsi bu oturan azınlığın karşısında ezilip büzülüyor ve kızarıp bozarıyorlardı. Bazısı ağlıyor, gözlerini filan siliyordu hemen. Bazısı da sırıtıyor da sırıtıyordu. Anlamsızdı bu olanlar, ne oldu anlaşılmıyordu. Mahkeme olmayacak kadar lüks ve ışıklarla bezeli bir salondaydılar, stüdyo filan olmalıydı orası, ama mahkemeden beterdi sanki. Arena desem… diğerleri de, hani şu hepsinden çok olanlar ve her şeyi oturduğu yerden seyreden, gülen ve eğlenen, gülerek ve eğlenerek seyredenler ise alkışlıyorlardı her fırsatta, olan biteni. Doğrusu ben bir anlam veremedim, ayaktakilerin yerinde olsam, oturanlardan çoklardı, çökerdim tepelerine (Süngü, 2018a, s. 32).”
Televizyonda olup bitenleri bir türlü anlayamayan kahraman, garsonu yanına çağırıp programda neler olduğunu sorar. Garson yarışma programı olduğunu hatta haftaya kendisinin de yarışma için yapılan denemelere katılacağını anlatır.
Garsonun denemelere gideceğini söylerken hissettiği heyecanı karşısında şaşıran kahraman, bu yarışma sonucunda ne olacağını sorması üzerine “Rüyalarına kavuşuyorsun ağabey (Süngü, 2018a, s. 32).” cevabını alır. Televizyon
128
programlarının sırf para kazanmak için insanların hayalleriyle dalga geçmesini eleştiren kahraman ise kendi rüyalarını para kazanmak için satmaktadır.
Güray Süngü’nün televizyon üzerinden medya sektörüne ve topluma karşı yaptığı eleştirilerinin ağır bastığı öykülerinden bir diğeri de “Biliyorum, Hayat Yeniler Kendini”dir. Alışkanlıkların insanı olarak tanımlanan kahraman, aslında hem kendi hayatını hem de dünyada olup bitenleri sorgulamayan kişilerin temsilcisi konumundadır. Akşam yemeğine denk gelen saatlerde televizyonlarda haber kuşağı vardır. Yazar, yirmi birinci yüzyıl insanının yaşadıklarını esasen pek de önemsemeden veren haberleri ve dünyada olup biten her şeye kayıtsız kalan insanları kahramanın ağzından eleştirmektedir:
“Ama haberleri çok renklidir yirmi birinci yüzyılın. İnsanlar ölmeye doyamaz, her şey için ölebilirler ve ne zaman nerede kaç kişi ölse, akşam haberlerinde yemek sofrasındaki çorbamıza katık olurlar. Böyle yetenekler kazanmıştır yirmi bilmem kaçıncı yüzyılın insanı. Ben ve benim gibi olanlar yani, biz yani kazanmışızdır böyle yetenekler.
Sonra haberler biter ve dizi başlar (Süngü, 2017, s. 19).”
Öykünün kahramanı, eşinin hamileliğini öğrendiği ilk andan itibaren çocukluğunu, gençliğini ve şimdiki hayatını düşünür. Ömrü boyunca mutlu yaşamadığını, hayatın getirdiklerini kabullendiğini anlar. Bir akşam eşiyle akşam otururken televizyon izlerler. Bu sefer televizyonda bir dizi değil yarışma vardır. Eşi hamileliğini söylediği günden beri kahramana çocuklarının olacağından korkup korkmadığını sorar. Zaten karmaşık bir ruh haline bürünmüş olan kahraman, yaşadığı bu sarsıntının etkisiyle cinnet getirir ve televizyon izlerken eşini öldürür:
“(…)gözlerim tvde yine, tutup kaldırıyorum bardağı, dudaklarıma götürüyorum, minicik bir yudum, yudum bile denmez çay o kadar sıcak ki, karım yüzüme bakıyor o sırada, ben de onun yüzüne bakıyorum o sırada, o sırada televizyonda dizi yok, yarışma var, adam önündeki kutuyu açacak, adamın önündeki kutuyu açmasını bekleyen başka bir adam yarışmacıya bakıyor, benim karıma, karımın bana baktığı gibi,
“korkuyor musun,” diyor ona, “korkuyor musun,” diyor.
Ben; karımı öldürüyorum o gece.
Karım; ölüyor o gece.
Bebeğim; karımın ölmesiyle yaşama şansını yitiriyor o gece (Süngü, 2017, s. 25).”
Kahramanın eşini ve dolayısıyla bebeğini öldürmesi akşam haberlerine konu olur. Yazar bu şekilde, hem televizyonları hem de toplumu kişilerin acılarına duyarsızlıkları noktasında eleştirir. Bunu yine ben anlatıcı olan kahramanın ağzından yapar. Kahraman, eşini öldürdükten sonra yaşanılanları anlatırken onları televizyon açıkken yemek yiyen kişilerin aslında kendilerinin de bulunduğu toplumun içinde yaşanan bu acılara duygusuz ve tepkisiz kaldıklarını ifade eder. Haberlerde
129
gösterilenler ne kadar gerçek ise toplum da bu gerçeklere karşı bir o kadar kördür. Bu körlük bilgisizlikten değil umursamazlıktan kaynaklandığı için kahraman sitemkâr ve küçümseyici bir tavırla toplumun yaptıklarını anlatır:
“Siz; ertesi gün akşam yemeği sofranıza çorbanızı kaşıklarken izlediğiniz ana haber bülteninde öğreniyorsunuz benim karımı öldürdüğümü.
Çorba kaşığınızı masaya bırakıp çatalı aldığınız an, karımı taşıdıkları sedyeden sarkan kolunu görüyorsunuz, bembeyaz; çatalla bir domates dilim alıp ağzına götürdüğünüzde ekranda benim suratım var, hissiz, duygusuz, yorgun yüzüm, ellerim arkadan kelepçeli, polis başımı bastırıp beni arabaya tıkarken bir muhabirin sesi duyuluyor; siz o sırada domatesi çoktan mideye indirdiniz, çorba kaşığını uzanıyor eliniz; “nasıl kıydınız?”
“sizi aldatıyor muydu?” O sırada bir dış ses -üstelik- karımın hamile olduğunu söylerken, bir de alt yazı geçiyor, ‘kadın hamileydi,’ çorba kaşığınızı bırakıp bardağa uzanıyorsunuz, bardağı sağ elinizle kavrıyor ve ağzınıza doğru götürüyorsunuz ve içiniz rahat, zira biliyorsunuz ki biraz son haberler son erecek ve bu akşamın dizisi başlayacak. Biliyorsunuz ki haberlerde yaşandığı söylenen dünya sizin çok uzağımızda (Süngü, 2017, s. 26).”
130
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM 4. DİL VE ÜSLUP
Güray Süngü öykülerinde genel itibariyle uzun cümleler yerine kısa ve net cümleleri kullanmayı tercih etmiştir. Uzun cümleler yok denilemez ama onları da bağlı veya sıralı cümlelerle oluşturur:
“Kime sordu adını, kendisine mi sordu, kimi duyduğunu söyledi. Gülümsedi inceden.
Bedeller ödenir diye bir ses gelip geçti kulaklarından. Kendi sesi değildi. Tanıdığı birisinin sesi bile değildi. Bir filmde duymuştu, aklında kalmıştır. O an hiç önemsememişti aslında, bilindik bir şeydi. Sade ve basit bir cümleydi ama aklında kalmıştı nedense. (…) Adını bilmiyordu filmin, başlarken görmemişti, yalnızdı evde ve televizyon seyrediyordu, kanallar arasında dolaşıyordu. Kızıl saçlı bir kadına rastlamıştı kanallardan birinde (Süngü, 2017, s. 105).”
Yazar, anlatımı daha gerçekçi kılmak için söz tekrarlarına başvurur. Bu tekrarlar, kimi zaman tek kelimelik kimi zamanda uzun cümleler ya da paragraflar şeklinde kendini göstermektedir. Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik kitabının ilk öyküsü “Derviş”te yinelemeler hem sözcük hem de cümle boyutundadır.
Başkahraman Yürel’in çocukluğundan itibaren yaşadıklarını anlattığı öyküde başından geçen ilginç durumları “rezillik” kelimesiyle nitelendirir. Neredeyse her paragrafın içinde yer alan bu kelime öyküye esprili bir hava da katar:
“Hayatta bi kere çiçek taşımışlığım var, onu da poşete koydum da yürüdüm. Lisede hem de, rezillik.(…) Zaten ceket gömlek dar geliyor, lise birde almıştık, öküz gibi irileştim üçe kadar, kolumu omuz hizasına kaldırsam ceketin kol ucu dirseğime çıkıyor. Elden poşet sallamadan sallamadan kısa yoldan yürüyüp döndüm okula… Rezillik (Süngü, 2015, s. 9).”
Aynı öyküde cümle tekrarlarına da rastlanır. Öykü “Şimdi gül deyince insanın aklına tuhaf şeyler geliyor (Süngü, 2015, s. 9).” cümlesiyle başlar. Bu cümle öykü içinde yedi kere tekrarlanır.
Hiçbir Şey Anlatmayan Hikâyelerin İkincisi kitabında yer alan “Çember”
öyküsünde başkahraman geceleri kâbus görür. Yazar, kahramanın içinde bulunduğu ruhsal durumu anlatabilmek için öyküde kahramanın ağzından aynı sözleri tekrarlar:
“Saat çaldı birden, açtım gözlerimi. Kanter içinde kalmıştım, nefes nefeseydim, tıkandım, nefes aldım, nefes aldım biraz sakinleştim. Yavaşça doğruldum, nefes alışlarım yavaşladı, duruldum. Yorganı üzerime çekip yatağın kenarına doğru kayarken zorlandım, bacaklarıma baktım. Bacaklarım yok (Süngü, 2017, s. 29).”
“Saat çaldı birden, açtım gözlerimi. Kanter içinde kalmıştım, nefes nefeseydim, tıkandım, nefes aldım, nefes aldım, biraz sakinleştim. Yavaşça doğruldum, nefes alışlarım düzene girdi. Yorganı üzerimden çekip yatağın kenarına doğru kayarken…
Birden kapı açıldı, odaya bir adam girdi, elindeki ne, korktum, ödüm patladı, bana doğru koştu, üzerime atladı, sırtüstü yatağa yapıştım, omuzlarıma bastı, ne oluyor,
131
kimsin, ne oluyor, elindeki şeyi balta… ‘Bacaklarını ver, bacaklarını ver (Süngü, 2017, s. 30)…”
Güray Süngü’nün söz tekrarları öykülerde üslubun akıcılığını sağlar. Şekil olarak da şiire benzeyen bu tekrarlar, öykü içinde şiirsel bir üslup sağlamıştır demek yanlış olmaz:
“Ne demek istediğinizi sorabilir miyim?
Ne demek istediğinizi söyler misiniz?
Ne demek istediğinizi açıklayabilir misiniz?
Ne demek istediğinizi…
(…)
Neden ben yokmuşum gibi davranıyorsunuz?
Neden beni sayarak yaşıyorsunuz?
Neden beni önemsemez hareketlerde bulunup duruyorsunuz.?
Neden ben yokmuşum gibi (Süngü, 2015, s. 37)…”
Yazar, daha çok şiir türünde görülen alışılmamış bağdaştırma örneklerine yer vermektedir. “Şiir dilinde, etkili ve coşkulu anlatımlarda, anlambirimcikleri birbiriyle uyum içinde olmayan, kimi zaman biri soyut, biri somut kavramlar bir araya getirilmektedir ki, (…) dilin sınırlarını zorlayan ve onun anlatım gücünü gösteren bu birleştirmelere alışılmamış bağdaştırmalar adını veriyoruz (Aksan, 2004, s. 38).” Vicdan Sızlar kitabında bulunan “Cana Kıymık” öyküsü alışılmamış bağdaştırma için bariz bir örnektir. İnsanların yaşadığı bunalım ya da zorluk karşısında kendilerini ya da başka birisini/birilerini öldürmeleri durumu için kullanılan cana kıymak, deyimini değiştirerek bir alışılmamış bağdaştırma örneği ortaya koyar. Öykünün başkahramanı Hulusi, mahallenin delisi Rasim’den akıl almak için onun yaşadığı barakaya gider. Rasim Hulusi’ye “Sen,” dedi, çok rahat bir şekilde kafasını iyice kaldırarak. “Mutsuzluk hastalığına yakalanmışsın iki gözüm.
Tez zamanda canına kıyman lazım (Süngü, 2018b, s. 44)…” der. Rasim burada deyimi gerçek anlamda ve doğru şekliyle kullanmıştır. Ancak Hulusi, onun söylediğinden bunları anlamaz ve bu durumun şu şekilde açıklamasını yapar: “Kendi canına kıymak… Bu sözlerden ne anladığımı ifade edebilmem için her şeyi bütün ayrıntılarıyla size anlatmam gerekiyor. Ama bu sözlerden intihar etmek anlamını çıkarmadığımın en baştan bilinmesini isterim. Mesele biraz daha karışık (Süngü, 2018b, s. 44).” Hulusi, akşam evine döndükten sonra bir şiir yazar. Şiirin ismi Cana
132
Kıymık’tır. Şiiri kötü bulduğu için okurla paylaşmak istemez ama şiirin en güzel yanı olarak gördüğü cana kıymık bağdaştırmasını onlarla paylaşabileceğini söyler:
“Cana kıymık ifadesi. Kıymık nedir bilirsiniz değil mi? Ben o kıymık kelimesini alıp, cana kelimesinden sonraya kıymak kabilinden bir benzeşme yaratsın diye koyuvererekten bir tamlama oluşturmuştum ama öte yandan, şiirde, bu, cana kıymık şeysini, yani cana batan kıymık şeysini aşk olarak imgelemiştim. İmgeleme mimgeleme bilirdim yani, lise mezunuydum sonuçta. Yani cana kıymık aşktı (Süngü, 2018b, s. 47).”
Güray Süngü’nün öykülerinde esprili bir üslup da görülür. Kahramanlar bazen kendileriyle bazen de başkalarıyla dalga geçmek için espri yaparlar. “Evvel Ahir, Batın Zahir” öyküsünde kahraman sevgilisini beklediği meydanda önünden gelip geçen güzel kızların, çirkin erkeklerle sevgili olmalarına ve onlardan hoşlanmalarına şaşırır: “Adam bu kadar sert görünüşlü ama uzattıkça uzatabiliyor.
Kız da korkmuyor demek ki, dinliyor da dinliyor. Ya da ne bileyim, belki de korkuyor da ondan dinliyor. Ama cıvık cıvık niye gülümsüyor o halde. Rabbim, bu güzel kızlar cıvık cıvık gülmüyor mu bu sert adamlara bakıp bakıp çok inciniyorum, sen gör bunu (Süngü, 2018b, s. 54).”
Yazar, özellikle “Derviş” öyküsünde söz oyunları yaparak eğlenceli bir üslup yakalamıştır. Gerçekte ismi Yusuf olan ama nüfusa Yürel diye kaydedilen başkahramanın hayatını, kendi ağzından okura aktarır. Yusuf kendisini beğenmeyen, çirkin bulan birisidir. Ama kendi çirkinliğini anlatırken bile okuyucuyu eğlendirir:
“Ben mesela çirkinim diye kendimi de sevmem. Onca yılda onca şey değişti, bir bu değişmedi işte, kendimi de sevmem. Aynanın karşısına ne zaman geçsem, tuh sana Allah belanı versin diyeceğim de nerene diyeyim, verilecek bela mı kalmış derim.
Tükürmem (Süngü, 2015, s. 11).” Yürel çocukken arkadaşı Ferya’ya âşık olur. Ferya çok güzel ve akıllı bir kız olduğu için kendisini ona yakıştıramaz. Bu yüzden aşkını küçük kalbine gömer. Yürel lise ikinin ara yıl tatilinde tornacı dükkânına işçi olarak başlar. Yürel bu anları anlatırken Ferya ve freze kelimeleri arasında söz oyunu yapar:
“Ferya mı kaldı, unuttum gitti. Frezeye çift daldım, elimi ayağımı kesmeden, doğramadan yıllarca çalıştım (Süngü, 2015, s. 13).”
Yürel mahallede çocukluktan arkadaşı Ayşe’yi çok çirkin bulduğu için sevmez. Hatta onu tanımadığını ve hatırlamadığını söyler ancak yaşı büyüyüp askere gitme çağı gelince annesi onu Ayşe’yle baş göz etmek ister. Annesinin istediği kızın Ayşe olduğunu duyunca ne yapacağını bilemeyen Yürel kendisine bu kötülüğün
133
yapılmasını istemez. Yürel’le annesinin yaptığı konuşmada yine okuru eğlendiren bir diyalog gerçekleşir: “Sonra tuttu annem dedi, oğlum Perihanımcağızın kızı Ayşe var ya, onu sana yapalım. Aman anne bana bunu yapmayın. Aman oğlum, onu sana yapalım. Anne onu bana yapın da bunu bana yapmayın (Süngü, 2015, s. 13).”
Güray Süngü, öykülerinde dikkat çekmek istediği bir durum olduğunda onu anlattığı cümlelerin puntolarını değiştirip büyük ya da küçük yazar. “Unutursam…”
öyküsünde kahramanın iç dünyasını okuyucuya derinlemesine verebilmek için kahraman anlatıcı figürünü kullanır. Kahraman anlatıcı kendini rahatsız eden, üzen durumlar karışındaki psikolojini aktarabilmek için “İçim kavruldu, ezildi, kıyıldı (Süngü, 2018b, s. 32).” ve “Kendim bana sarıldı. Her şeye gücün yetmez dedi. Hayat devam ediyor dedi. Kendimi çok sevdim. Canım dedim ona. Bir sen varsın dedim.
Sırıttı kendim. Başımı okşadı. Beraber tivit yazdık ve attık. @calvinoseven7;
Unutursam kalbim kurusun (Süngü, 2018b, s. 34)…” cümlelerini kullanır. Bu cümleleri Güray Süngü küçük puntolarla yazmıştır.
“Kibir” adlı öyküsünde ise masalsı bir anlatım kullanan yazar, evin tek çocuğu olan Sadenur’un anne ve babasının sevgisini doğru yorumlayamayıp
‘benliğini’ ve ‘hırsını’ ortaya çıkarması anlatılmaktadır. “Annesi, oğlunun başını okşar hep. Babası uzaktan bakar. Her ikisi de oğulları hakkında sadece övgü cümleleri kurar. Oğul da büyüklerinin kendisi için kullandığı sıfatları (büyük, yakışıklı, çalışkan, tatlı, akıllı…) alır kabul eder, başka bir deyişle kendini bu sıfatlarla özdeşleştirir, öyle olduğuna inanır. Kırılmaz, sarsılmaz bir benlik, bir kibir oluşur anlatıcıda (Uçan, 2018, s. 160).” Sadenur kendi dışındaki herkesi küçümser ve onlarla dalga geçer. Yani başkahraman Sadenur Kocaoğlu’nun kendini bir nevi dev aynasında görür. Bu masalsı anlatımda cümleler de kısa ve devrik yapıda kullanıldığı için dil daha akıcı bir hale gelir ve şiirsel bir yapıya sahip olur:
“Az gittim uz gittim, dereyi kim içmiş, tepeyi kim ezmiş, düz gittim. Okula vardım, sınıfa girdim, baktım tahtada bir uçak, bol çarpı bol insan. Dedim başkana bu ne. O baktı bana dedi sana ne… çok kızdım ama aldırmadım, o kadar çoktum ki aldırmadım, dört kişiydim, belki artık daha fazlaydım aldırmadım. Öğretmen geldi, ders anlattı, dedi;
Amazon dünyanın en uzun nehridir, ben anladım Amazon dünyanın en güzel zehridir.
Dedi öyle değildir, ben de dedim, ben öyle anladıysam artık öyledir. Öğretmenim çok kızdı, ama gücü nasıl yetsin bana, oturdu kürsüsüne ağladı. Herkes bana baktı. Ben biraz daha büyüdüm (Süngü, 2018b, s. 106).”
Güray Süngü bu öyküde masalsı bir anlatımın yanı sıra öykünün tamamına hâkim olan ironik bir üslup da kullanmıştır. Öykünün aynı zamanda anlatıcısı da olan
134
Sadenur’un etrafındakileri küçümseyip kendisini yücelttiği her sahnede ironi vardır:
“Kibir” ise egonun büyümesiyle birlikte artan duyarsızlığı metaforik bir dille anlatırken özel bir ironi yakalamayı da başarmaktadır. “Güray Süngü, ironi yapmak için ironi yapan acemi yazarlardan değil. İroniyi bir madalya gibi okurun gözüne sokmak yerine alttan alta ilerletiyor. Bu yüzden de ironi onun metinlerinde dekoratif bir unsur olmaktan ibaret kalmadığı için ortaya konan ürün de edebiyattan kopmuyor (https://www.star.com.tr/kitap/yarali-insanlar-antolojisi-haber-1157673/) [Erişim Tarihi: 22.04.2019].”
Güray Süngü’nün ilk üç öykü kitabından konu olarak ayrılan Vicdan Sızlar, üslup açısından da diğerlerinden farklıdır. Vicdan Sızlar’da bulunan öykülerde kahramanlar çekinmeden küfür ederler ve kendi aralarında oluşturdukları bir jargonla konuşurlar. Bu eserde, daha çok mahalle ve mahallenin insanlarından bahseden yazar, karakterlerini eğitim durumları ve yaşayış tarzlarına göre konuşturmuştur.
Örneğin, Vicdan Sızlar kitabında yer alan “Hasarla Beslenen” öyküsü sokak ağzı olarak da kabul edilen bir üslupla yazılmıştır:
“-Taylır dördün mı ne karın ağrısıdır, olum varya ifrit oluyom ha. Ben kendimi bildim bileli kadırga parkında kollarımı jiletlerim ama bizim için ayılıp bayılan yok aq. Entel ipneler, sinemada kitapta filan görünce ovvv semptomatik açıdan fevkalade diyorlar, biz kederlenip duvara kafa atıyoruz, serseri, cahil, piskopat cart curt.
-semponatik ne lan.
-ne bileyim lan, öyle alengirli laf olsun diye şeyettim.
Parkta konuşmalar-Bildiğin hayat- 2008 (Süngü, 2018b, s. 21).”
Güray Süngü, öyküdeki kişilerin hayatlarını daha gerçekçi kılabilmek adına kahramanları argo kelimelerle konuşturmuştur. Öykünü başkahramanı, Zalim abi diye bilinen mahallenin mafyası için hırsızlık yapar ve her iş başına ondan “elli kaat (Süngü, 2018b, s. 22)” alır. Başkahraman sık sık yakalanıp hapse girer. Hapisten en son çıkışında Zalim abinin tayfası gelip onu bulur. İş teklifini reddedince onun adamları tarafından dövülür. Kahraman bunu “Ağzım burnum dağıldı, kafam dümdüz oldu (Süngü, 2018b, s. 23).” sözleriyle anlatır. Güray Süngü bu öyküsünün sonuna öykü içinde geçen argo kelimelerin karşılıklarını şu şekilde vermiştir:
“Sözlük;
Taylır Dördın: Taylırların dördüncüsü.
Aq: Article Quartet’in kısaltması.
135
Acıdan Ölmek: Bir tür az gelişmiş insan sporu.
Uçmak: Gramı yüz liralık bir zevk.
Harman kalmak: Uçmaktan yoksun kalmak.
Ağır Gelmek: Bir Sezen şarkısı cümlesinin iç ifadesi. ‘sığamıyorum dünyaya, dar geliyor.’ ‘Pardon, o dar gelmekmiş. Ama bu da öyle bir şey.
Soğutmak: Hayallere dalma sonucu malın elde uzun kalması.
Hasarla Beslenmek: Arka mahallenin uğraşı, görevi. Bir nevi varlık sebebi (Süngü, 2018b, s. 29).”
Yukarıda da görüldüğü gibi Güray Süngü “Hasarla Beslenen” öyküsünde argo tabirlere fazlaca yer vermiştir. Bu öyküde geçen tabirler için aşağıda yer alan, Hulki Aktunç’un Türkçenin Büyük Argo Sözlüğü eserinden faydalanarak oluşturduğumuz argo sözlük, öyküleri anlama noktasında faydalı olacaktır:
Ağır Abi: Kabadayı.
Ağzı Burnu Dağılmak: Aşırı bir biçimde dayak yemek.
Cart Curt: Boş konuşmak, laf kalabalığı.
Çakal: Hileci, düzenbaz (kimse). (Aktunç, 1998, s. 73) Çöpleşmek: Kertişmek, tartışmak, sivrilmek.
Gard Almak: Savunmaya geçmek.
Harman: Tiryaki olduğu şeyden bir süredir uzak kalmış, tiryaki olduğu şeye acıkmış (kimse). (Aktunç, 1998, s. 134)
Hıyarağa: Gerçek hıyar; katmerli hıyar; hıyarın tipik örneği. (Aktunç, 1998, s. 141)
İfrit olmak: Çok öfkelenmek, çok kızmak.
(http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&arama=gts&kelime=ifrit+kesilm ek+(veya+olmak)&cesit=2&guid=TDK.GTS.515d2c8820d208.01448881) [Erişim Tarihi: 01.04.2019]
İnceden Uyanmak: Ayıkmak, önceden sezmek.
136
İplemek: Önem vermek, değer vermek, itibar göstermek; hesaba katmak.
(Aktunç, 1998, s. 149)
İbnetor: Edilgin eşcinsel erkek. (Aktunç, 1998, s. 146) Kaat: Para.
Kaka: Dışkı.
Kaporta: Kişinin genel görünümü; yüz, giysi, ayakkabı vb.’nin oluşturduğu dış görünüm. (Aktunç, 1998, s. 164)
Karın ağrısı: Huzursuzluk, rahatsızlık veren iş, olay veya düşünce.
(http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&arama=gts&kelime=kar%C4%B 1n%20a%C4%9Fr%C4%B1s%C4%B1&guid=TDK.GTS.59c2e3a9749dc4.6890655 1) [Erişim Tarihi: 01.04.2019]
Lagaluga Etmek: Gevezelik etmek; anlamsız, yarasız, laflar söylemek (Aktunç, 1998, s. 197)
Lavuk: Erkek, adam. (Aktunç, 1998, s. 198)
Moruk: Yaşlı kimse, ihtiyar. (Aktunç, 1998, s. 217)
Tayfa: Belirli bir topluluğa, çeteye bağlı kimse. (Aktunç, 1998, s. 277) Tırsmak: Çekinmek; korkmak. (Aktunç, 1998, s. 282)
Yalama Olmak: Kötü bir duruma alışmak.
Zıbarmak: Ölmek, gebermek. (Aktunç, 1998, s. 316)