TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ SOSYOLOJİ ANABİLİM DALI TÜRKİYE’DE ÇEVRECİLİK VE ÇEVRE SÖYLEMLERİNİN İÇERİĞİ Doktora Tezi Özkan ÖZTÜRK

295  Download (0)

Tam metin

(1)

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

SOSYOLOJİ ANABİLİM DALI

TÜRKİYE’DE ÇEVRECİLİK VE ÇEVRE SÖYLEMLERİNİN İÇERİĞİ

Doktora Tezi

Özkan ÖZTÜRK

Ankara-2019

(2)

ii

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

SOSYOLOJİ ANABİLİM DALI

TÜRKİYE’DE ÇEVRECİLİK VE ÇEVRE SÖYLEMLERİNİN İÇERİĞİ

Doktora Tezi

Özkan ÖZTÜRK

Tez Danışmanı

Prof. Dr. E. Feryal TURAN

Ankara-2019

(3)

iii ÖNSÖZ

Bütün akademik çalışmalar gibi bu çalışma da sadece yazarının değil birçok kişinin emeğinin ürünüdür. Her şeyden önce Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Sosyoloji Bölümü’ndeki hocalarıma teşekkür etmek istiyorum.

Tez yazım sürecine onlarla başladığım ve maalesef bitiremediğim sayın Bülent Duru ve sayın Mustafa Kemal Coşkun’a yol gösteren ilk ışığı bana verdikleri için teşekkür ederim. Tez izleme komitesinden bulunan ve çok değerli tavsiyelerle tezi okunur kılan Doç. Dr. Tuğça Poyraz Tacoğlu’na ve Tez savunmamda değerli öneri ve görüşleriyle bana destek olan Prof. Dr. Ayşe Canatan, Prof. Dr. Nilay Çabuk Kaya ve Dr. Kurtuluş Cengiz hocalarıma teşekkür ederim. Entelektüel anlamda kendisinden her zaman faydalandığım ve dostluğuyla her zaman yanımda olan Dr. Polat Sait Alpman teşekkür ederim.

Hem verdiği derslerle hem de meşakkatli tez yazım sürecinde her zaman yanımda olan danışmanım Prof. Dr. Feryal Turan’a sonsuz teşekkürler.

Son olarak yukarda saydığım insanlara teşekkür etme noktasına gelebilmemi eşim Yasemin Erdoğan Öztürk’e borçluyum. O olmasaydı bu tez muhtemelen bitmezdi. Bana bütün çalışma koşullarının en iyisi sağlayan, hayat kadar akademik dertlerimi de paylaşabildiğim eşime şükranlarımı sunuyorum. İyi ki varsın…

Tez içindeki eksikliklerden yazarın kendisi sorumludur.

Özkan Öztürk

(4)

iv

İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ ... iv

ŞEKİLLER LİSTESİ ... iv

TABLOLAR LİSTESİ ... iv

KISALTMALAR... iv

1. BÖLÜM: GİRİŞ ... 1

1.1. Araştırmanın Problemi ... 4

1.2. Araştırmanın Amaçları ... 8

1.3. Araştırmanın Önemi ... 9

1.4. Araştırmanın Yöntemi ... 10

1.4.1. Çevrecilik Çalışmalarında Söylem Analizi ... 11

1.4.2. Eleştirel Söylem Analizinin Temel Prensipleri ... 13

1.5. Araştırmanın Sınırlılıkları ... 18

2. BÖLÜM: KAVRAMSAL ÇERÇEVE ... 21

2.1. Çevreciliğin Felsefi Kökleri: İnsandan Doğaya Dönüş ... 23

2.2. Çevreci Siyaset: Radikal Taleplerden Kontrollü Dönüşüme ... 27

2.3. Çevreci Ekonomi: Yeşil, Büyüme ve Sürdürülebilirlik ... 35

2.4. Çevrecilik Söylemleri ve Çevreciliğin İnşası ... 41

3. BÖLÜM: TÜRKİYEDE ÇEVRE HAREKETİ VE ÇEVRECİLİK SÖYLEMİNİN GELİŞİMİ ... 49

4. BÖLÜM: ÇEVREYİ KURGULAMAK: TÜRKİYE’DE ÇEVRECİLİK SÖYLEMLERİ ... 61

4.1. Temelleri Oturtmak: Çevre ve Teknoloji Kavramlarının Anlamı ... 62

4.1.1. Ayrımı Netleştirmek: Doğa, Çevre, Ekoloji ... 63

4.1.2. Doğa-İnsan İlişkisinin Algılanışı: Eko-merkezcilik Karşısında İnsan- merkezcilik ... 72

4.1.3. Bütüncül ve Parçacı Yaklaşımlar ... 81

4.1.4. Doğaya Müdahale: Teknoloji Kullanımının Çevre Söylemlerine Etkisi ... 89

4.1.4.1. Doğa-Teknoloji İlişkisinin Kurgulanışı ... 91

(5)

v

4.1.4.2. Alternatif ve Küçük Teknolojiler ... 99

4.1.4.3. Tekno-merkezcilik ...104

4.2. Çevre-Siyaset İlişkisi ...107

4.2.1. Çevre-Siyaset Söylemlerinin Kurucu Kavramı Olarak Bilinçlendirme ...109

4.2.2. Siyaset Yapmak: Çevre Söylemlerinde Siyaset Algısının Oluşumu ...118

4.2.3. Demokrasi ve Demokrasi Söyleminin İçerikleri ...137

4.2.4. Yerel Topluluklar ve Uluslararası Siyasetin İmkânı ...158

4.2.5. Çevreci Siyasetin Koordinatları ...175

4.3. Çevreciliğin Ekonomi Kurgusu ...181

4.3.1. Ekonominin Temel Nitelikleri: Üretim ve Tüketim ...185

4.3.2. Sürdürülebilirlik ve Çevrecilik ...195

4.3.3. Yeşil Ekonomi ...215

4.4. Felaket ve Kurtuluş Arasında: Geleceği Kurgulamak ...228

4.4.1. Felaket Söylemleri: Nükleer ve İklim Sorunları ...230

4.4.2. Kurtuluş Söylemleri: Gelecek Olarak Teknoloji ...239

5. BÖLÜM: SONUÇ: ÇEVRECİLİĞİN ÇATIŞAN SÖYLEMLERİ ...253

KAYNAKÇA ...268

(6)

vi Şekiller Listesi:

Şekil 1: Söylemin Üç Boyutlu Niteliği ... 16

Şekil 2: Çevreci İdeolojiler ... 28

Şekil 3: Çevreci ve Liberal Ekonomiler... 40

Şekil 4: Doğa-Çevre-Toplum İlişkisi... 64

Şekil 5: Bütüncül ve Parçacı Yaklaşımlar... 88

Şekil 6: Tekno-merkezcilik ...106

Şekil 7: Türkiye’de Çevreci Ekonomi ...226

Şekil 8: Çevre Örgütlenmelerinin Gelecek Kurguları ...250

Tablolar Listesi: Tablo 1: Çevrecilik ... 47

Tablo 2: Kavramlar Arası İlişki ... 72

Tablo 3: Çevre Örgütlenmelerinin Siyasal Algıları ...134

Tablo 4: Türkiye’de Çevrecilik Söylemleri ...273

Kısaltmalar:

BM: Birleşmiş Milletler

ÇEKÜD: Çevre Kuruluşları Dayanışma Derneği DOÇEV: Doğa ve Çevre Vakfı

KOS: Kuzey Ormanları Savunması TÇV: Türkiye Çevre Vakfı

TEMA: Türkiye Erozyonla Mücadele ve Ağaçlandırma Vakfı TÜRÇEK: Türkiye Çevre Koruma ve Yeşillendirme Kurumu WWF: Dünya Doğayı Koruma Vakfı

(7)

1 1.BÖLÜM: GİRİŞ

Çevrecilik, doğa ve toplum arasındaki eşitsizlik bağlamında gelişen ilişkilerin eşitlik düzleminde yeniden tanımlanması için, kendi içinde tutarlı ideolojik, felsefi ve bilimsel pratiklerin bütününü kapsar. Ancak tarihsel seyri içinde düşünüldüğünde çevrecilik düşüncesine çeşitli siyasal, felsefi ve ekonomik değişkenler dâhil olurken, diğer taraftan aynı şekilde başka değişkenler önemini kaybetmiş; böylece çevrecilik hem teorik anlamda hem de pratikte tarihsel koşullar içinde farklılaşmıştır. On dokuzuncu yüzyılın korumacı perspektifinden yirmi birinci yüzyılın yeşil siyaset pratiklerine kadar geçen zaman diliminde çevrecilik, bireysel refleks ve değerlerden siyasal teori ve uygulamalara doğru, politik tavırlar ve ekonomik uygulamalar doğrultusunda çeşitli biçimler almıştır. Carter’ın da (2007, 3) belirttiği gibi mevcut koşullarda çevreci pratikleri belirleyen temel odak noktası, insan topluluklarıyla doğal dünya arasındaki ilişkilerdir.

Doğal dünya ile insan topluluklarının ilişkisinin düzenlenmesini içeren çevrecilik, bir taraftan toplumların, doğanın kendini yeniden üreteceği doğal akışına yapacakları müdahalenin düzenlenmesiyle diğer taraftan bu mevcut düzenlemelerin ortaya çıkardığı sonuçlarla ilgilenir.

Yirminci yüzyılının ikinci yarasından önceki süreci kapsayan çevrecilik, söylemsel olarak doğanın korunmasına vurgu yapan, uygulamada ise bölgesel iyileştirmeleri hedef alan pratikleri içermekteydi (Brulle, 1996). Korumacılığı kapsamakla birlikte, küresel ekolojik sorunları eksene alan, doğa-toplum ilişkisine bütüncül bir perspektifle bakan ve çevre sorunlarının çözümünü politik dönüşümlerle gerçekleştirmeyi hedefleyen çevrecilik fikri ancak yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra ortaya çıkmıştır (Carter, 2007; Talshir, 2004; Connelly & Smith, 2003). En büyüğünden en ufağına kadar çeşitli yönetsel organizasyonlardan bireysel aktörlerin

(8)

2

pratiklerine kadar yayılan, toplumsal olanla doğal olan arasındaki ilişkiyi topluma müdahaleyle kurgulayan çevreci düşünce, çevrecilikte bir eksen kaymasına neden olmuştur. Bu eksen kayması çevrecilik düşüncesinin felsefi ve ideolojik temellerini oluşturup siyasal yönelimlerini belirleyerek modern çevreciliğin sınırlarını çizer. Sınırlar, doğa-toplum bağlamında Slocombe’nin (1984: 282) ifade ettiği gibi sosyal, ekonomik ve siyasal uygulamaları da çevrecilik düşüncesi içine dâhil ederek genişlemiştir. Bu bağlamda düşünüldüğünde çevrecilik doğayı olduğu kadar toplumsal pratikleri, ekolojik yaşamı olduğu kadar insanı, çevre sorunlarını olduğu kadar çözüm süreçlerini de içine alan bütünlüklü bir yaklaşım sunar.

Bu bütünlüklü yaklaşım çevreciliğe dair çok farklı yaklaşımlar ve perspektifler sunar. Çeşitli kabuller ve öncelikler çevreciliği çok boyutlu bir hale getirirken, farklı çevrecilik söylemlerinin oluşmasına yol açmıştır. Çevrecilik söylemleri sorunlar ve çözümler bağlamında hiyerarşik bir pratikler bütünü oluşturduğu gibi bu çözümlere ilişkin toplumsal tavırların belirlenmesinde de etkili olur. Dahası, belirli bir dünya görüşü oluşturur ve toplumsal pratiklerin bu doğrultuda gelişmesine neden olur. Özellikle siyasal ve ekonomik yönelimli gelişen çevre söylemleri, çevre sorunlarıyla toplumsal sorunları birlikte düşünen bir çevre-toplum algısı oluşturur.

Çevre ve toplum arasında kurulan ilişkinin niteliği aynı zamanda çevreciliğin de düşünsel ve pratik niteliklerini belirler. Çevre sorunlarına ilişkin geliştirilen perspektiflerin çevreyi mi yoksa toplumu mu merkeze aldığı sorusuna verilecek cevaplar aynı zamanda farklı çevre söylemlerinin de üretilmesinde temel belirleyici faktördür.

Siyasal, ekonomik ya da düşünsel uygulamaların yarattığı etkiler, çevreci perspektiflerin oluşturduğu söylemlere paralel olarak sınıflanır ve kategorize edilir. Bu anlamda çevre söylemlerinin içerikleri, çevre ve toplum arasındaki ilişkiye dayanan ve bu ilişkiyi

(9)

3

yeniden üreten siyasal, ekonomik ve düşünsel pratiklerin çevre ve toplumla olan ilişkisi tarafından belirlenir. Böylece çevre söylemleri bir çevre algısının yanı sıra toplumsal pratiklerin çevreyle olan ilişkisinin toplumsal olarak algılanmasına doğrudan etki eden anlamları üreterek yaygınlaştırır.

Bu algıların toplumsal bağlamda çevrecilik açısından önemi, çevre sorunlarının tanımlanması ve bu bağlamda üretilen çözümlerin yaslandığı perspektiflerin niteliğidir.

Türkiye örneğinde son 25 yıl göz önüne alındığında, çevreye ilişkin söylemler ve pratikler hızla artarken bunların hem toplumsal niteliği hem de çevrecilik açısından sahip oldukları konumları belirlemek bir zorunluluk haline gelmiştir. Bunun başlıca iki nedeninden bahsedilebilir. Öncelikle çevreye ilişkin söylemlerin niteliğini betimlemek, anlama ve bu konuyla ilgili bilgiye ulaşma süreci için zaruridir. Bunun yanı sıra, çevreciliğin söylemsel içeriğinin anlaşılması ve onun toplumsal niteliklerinin belirlenmesi çevre sorunlarına müdahale etme, onları tanımlama ve söylemsel olarak ifade etme olasılıklarını arttıracaktır.

Bu bağlamda, çevre söylemlerinin çözümlenmesi, çevrecilik düşüncesinin oluşturulması ve uygulamalarında belirleyici faktörler olan siyasal ve ekonomik uygulamaların çevre ve toplum ilişkisinde üstlendikleri rolleri belirleyerek çevreciliği oluşturan düşünsel süreçlerin anlaşılmasını kolaylaştıracaktır. Bununla birlikte, çevrecilik söylemlerinin toplumsal konumlarının belirlenmesine yardımcı olarak, çevreciliği oluşturan düşünsel süreçlerin toplumsal kurumlarla olan ilişkisini belirginleştirecektir. Bu çalışma da çevre-toplum ilişkisini merkeze alarak tarihsel süreçler içinde oluşan Türkiye’deki çevrecilik söylemlerinin, bu ilişkiyi oluşturan toplumsal pratiklerle beraber çözümlenmesine ve Türkiye’de üretilen çevrecilik söylemlerinin sınıflandırılmasına odaklanmaktadır.

(10)

4 1.1. Araştırmanın Problemi

Çevrecilik söylemleri tarihsel olarak yaklaşık yüz yıllık bir süreci kapsasa da insan pratiklerini merkeze alan toplumsal bir bağlam içinden değerlendirilmesi ancak yirminci yüzyılın ikinci yarsından sonra mümkün olmuştur; özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki ekonomik büyümenin ve tüketimin yarattığı ve insan toplumlarının olduğu kadar doğanın da yeni anlamlarla birlikte yeniden tanımlanması, çevrenin toplumun bir parçası olduğu düşüncesini ortaya çıkarmıştır. Gelişme fikrinin zirve noktası olarak adlandırılan ve bunu da ekonomik gelişmeler ve genişlemeler bağlanımda ifade eden bu dönem, kapitalist büyümeyle ve gelişme söylemleriyle yüzleşme anlamında dönüm noktasını oluşturur. Bu yüzleşme aynı zamanda toplumların beraberinde çevre ve doğa gibi daha kapsayıcı kavramları da içermiştir. Çevrecilik söylemlerinin içeriklerini oluşturan ve Carter’ın (2007) modern çevrecilik olarak tanımladığı bu dönemdeki çevrecilik, siyasal ve ekonomik şartların ürettiği toplumsal pratiklerle ve eleştirilerle beraber, yeni bir doğa algısı ve çevre düşüncesinin oluşmasına neden olmuş ve aynı zamanda çevreyle kurulacak toplumsal ilişkilerin yeniden şekillenmesine olanak sağlamıştır. Bu çerçevede değerlendirildiğinde, çevreyle toplum arasındaki ilişkiyi sadece toplumsal ihtiyaçların giderilmesi için bir zemin olarak algılayan ve çevreyi sadece bir hammadde kaynağı olarak gören çevre söylemlerine karşı, eleştirel ve doğa ile toplumu bir bütün olarak tasarlayan bir çevreciliğin toplumsal niteliklerini teyit eden ve yeniden üreten bu çevre söylemleri oluşmuştur.

Çevrecilik söylemleri, farklı siyasal yönelimler, düşünsel yapılar ve ekonomik talepler doğrultusunda farklılık gösterirler. Farklı siyasal hareketler ve organizasyonlar geniş bir yelpaze içinde siyasetin reddinden doğrudan siyasete dahil olan aktivist çevreciliklere uzanan çeşitli çevre söylemlerinin oluşmasına yol açmıştır. Uluslararası

(11)

5

çevre hareketleri ve örgütlenmeleri ya da bölgesel bir çevre sorununa yönelen farklı çevre örgütlenmeleri bu bağlamda değerlendirilebilir. Yeşiller Hareketi de çevre-siyaset ilişkisinin toplumsal olarak yeniden şekillenmesine müdahale etmesi anlamında modern çevreciliğin niteliklerini belirleyecek söylemler üretmiştir. Aynı şekilde Derin Ekoloji Hareketi gibi çevre-insan ilişkilerini daha düşünsel bir perspektiften yeniden kurma iddiasındaki hareketler en başta bir çevrecilik söylemi geliştirerek hareketin pratiklerini bu söylem üzerine inşa etmişlerdir.

Türkiye’de ise oluşmuş ya da oluşmakta olan çevre söylemlerinin düşünsel, ekonomik ve siyasal bağlamdaki ortaklıkları ve farklılıkları, çevreciliğin algılanma biçimlerini ve buna bağlı olarak ortaya konan pratikleri şekillendirmiştir. Örneğin, Türkiye’deki en yaygın çevrecilik algısını oluşturan korumacı perspektif hem düşünsel hem de siyasal bağlamda toplumsal olarak çevreciliğe biçilen değerin oluşmasındaki en etkili söylemdir. Bununla birlikte, kökleri 1980’li yıllara kadar uzansa da son on beş yılda mevcut siyasal ve ekonomik pratiklerin de etkisiyle hızla artan, çevreye bütüncül bir perspektiften bakan çevre hareketleri ve örgütlenmelerin oluşturduğu söylem, çevre- toplum ilişkisi için bir alternatif yaratmak adına giderek güçlenmektedir. Ancak Türkiye’deki çevre ve çevrecilik söylemlerini sadece bu ikili karşıtlığa sıkıştırmak mümkün değildir. Sürdürülebilirlik düşüncesinin yaygınlık kazanmasıyla doğa ve çevrenin korunması adına sadece korumayı değil, siyasal olarak yeni düzenlemeleri talep eden örgütlenmelerden, üretim süreçlerinin doğa ve çevreye daha duyarlı olması adına çevresel etkilerini azaltmak isteyen örgütlenmelere uzanan, ilgi alanları ve talepleri geniş bir yelpazeye yayılan birçok çevre örgütlenmesi ve bunların ürettiği farklı söylemlerden bahsedilebilir.

(12)

6

Birleşmiş Milletler’in (BM) 1972 yılında Düzenlediği Stockholm Çevre Konferansı’ndan sonraki yıllar, Türkiye’de çevre politikalarının oluşturulmaya başladığı yıllardır. Devlet düzeyinde geliştirilen çeşitli politikalarla birlikte Türkiye’deki ilk çevre dernekleri bu yıllarda kurulmuştur. Çevre ve doğaya ilişkin bir bilinçlilik sağlamak ve çevreyi korumak maksadıyla kurulan bu kuruluşlar bir bakıma Türkiye’deki çevre söylemini de üreten ilk organizasyonlardır. 1980’li yıllar ise devlet tarafından geliştirilen enerji politikalarına bağlı olarak çevreci hareketlerin siyasete dâhil olduğu yıllar olarak görülebilir. Termik ve nükleer santrallere karşı yerel düzeylerde başlayıp genişleyen bu hareketlerle birlikte oluşan siyasal talep, bir taraftan çevre ve toplum arasındaki ilişkiyi gündeme getirirken diğer taraftan çevreyle siyaset arasında toplumsal tabana dayalı ilişkinin ilk örneklerini oluşturur. Buna bağlı olarak Türkiye’de çevrecilik söyleminin siyaseti de içine dâhil ederek genişlediği söylenebilir.

1990’lı yıllar ise çevreci örgütlenmelerin hızla arttığı, çevre söylemlerinin de çeşitlendiği yıllar olmuştur. Çevreyle ilgili siyasal ve iktisadi söylemlerin hızla arttığı bu dönemde bir taraftan Yeşiller Partisi kurulmuş, diğer taraftan ise sanayi üretimin yarattığı çevre sorunlarına karşı olan ya da yeni düzenlemelerle sanayi-çevre gerilimini uzlaştırma amacı taşıyan çevre örgütleri kurulmuştur. Bunlara ek olarak, bu yıllar özelleştirme süreçleriyle birlikte çevre-sanayi ilişkisinin yoğunlaştığı yıllardır. En bilinen örneği Bergama olan çeşitli madenlerin özelleştirilmesi, hidroelektrik santrallerin büyük bir hızla inşa edilmeye başlaması birçok yeni çevre sorunun oluşmasına neden olmasının yanında, çevrenin ekonomi ve siyasetle olan ilişkisini de belirginleştirmiştir.

Türkiye’de çevrecilik ve çevreciliğin ürettiği çevre söylemlerinin etki gücü 2000’lere kadar az da olsa çeşitlenerek gelişmiştir. 1970’lerin korumacı perspektifine 1980’lerde siyasal talepleri olan çevreci grupların eklenmesiyle çevrecilik söyleminin

(13)

7

etki alanı da genişlemiştir. 1990’larda farklı gruplardan çeşitli çevre kuruluşların kurulması ve sanayi ile çevre arasındaki ilişkinin görünürlük kazanması çevrenin toplumsal bir konu olduğunu, çevreciliğin de sadece doğa korumacılığı olmadığını kitlelere ilan etmiştir.

Tıpkı 1980’li yıllardaki liberalleşme dalgasının çevreye verdiği tahribata bağlı olarak hızla artan çevre örgütlenmeleri gibi (Duru, 2002: 2), son on beş yılda yaşanan neoliberal dönüşüm süreçlerine bağlı olarak Türkiye’deki çevre hareketlerinin yeni bir dalga yakaladığından bahsedilebilir. Hareketler niceliksel olarak fazlalaşırken üretilen söylemlerin yoğunluğu bir taraftan kitle iletişiminin gelişmesi, diğer taraftan çevre ve doğaya ilişkin sorunların insanların yaşamına doğrudan müdahale edecek düzeye ulaşmasıyla artmıştır.

Sonuçları itibariyle artık sadece yöresel ya da bölgesel düzeyde değil bütün bir toplumun yaşamına doğrudan müdahale edecek biçimde gittikçe yoğunlaşan ve çeşitlenen çevre sorunlarının kendi pratiklerine ihtiyacı olan bir çevre söylemini Türkiye özelinde ne kadar geliştirdiği tartışmalı bir konudur. Çevre sorunlarını belirli bir perspektiften tanımlayan farklı çevreci söylemler aynı zamanda bu sorunların doğa- toplum ilişkisi bağlamında ne ifade ettiğinin de altını çizerler.

Bu çalışma çevreciliği doğa-toplum ilişkisinin düzenlenmesi bağlamında ele alarak, Türkiye’deki çevre hareketleri ve toplumsal örgütlenmelerin düşünsel, ekonomik ve siyasal bağlamda çevrecilik söylemlerini nasıl inşa ettiklerini araştıracaktır. Mevcut siyasal ve ekonomik pratikler, çevreci hareketlerin mücadelelerini olduğu kadar söylemlerini de kuran pratiklerdir. Çevreciliğin düşünsel boyutu ise insan ve doğaya olduğu kadar bu siyasal ve ekonomik pratiklere de nasıl yaklaşacağının, hangi biçimlerde

(14)

8

alternatifler üretip bunları hem söylem düzeyinde hem de pratikler olarak nasıl gerçekleştireceğinin haritasını çizer. Bu üç alanın söylem düzeyinde oluşturduğu kesişim noktaları çevre hareketlerinin çevreci niteliklerini belirlerken, söylem düzeyinde ürettikleri bütünlük, toplumsal ve siyasal konumlarına işaret etmektedir.

1.2. Araştırmanın Amaçları

Bu çalışmanın amacı farklı çevre hareketleri ve örgütlenmelerinin çevrecilik düşüncesine ilişkin oluşturdukları söylemleri analiz ederek çevrecilik fikrinin Türkiye özelindeki niteliklerini belirlemektir. Böylece, çevreciliğin felsefe, siyaset ve ekonomi ile ilgili söylemsel nitelikleri tespit edilmeye çalışılacaktır. İçeriği nasıl doldurulursa doldurulsun, bu üç alanda uygun bir kesişim noktası yakalanması çevre söyleminin iç tutarlılığını oluşturacağı gibi etkinliğini de arttıracaktır. Bu anlamda, felsefe, siyaset ve ekonomi alanlarındaki söylemlerin içeriği çevre hareketlerinin toplumsal konumunu belirginleştirerek çevrecilik içinde üretilen düşünce ve pratiklerle olan ilişkisini netleştirecektir.

Araştırma boyunca aşağıdaki sorulara yanıtlar aranacaktır:

• Çevrecilik söylemlerinin çevrecilik pratikleriyle ilişkileri nelerdir?

• Çevreci hareketlerin çevrecilik düşüncelerini oluşturan söylemlerinin içerikleri nasıl oluşturulmaktadır?

• Türkiye’de çevre ve toplum arsındaki ilişkiyi kuran temel söylem yapıları nelerdir?

• Türkiye’de çevre ve toplum arasındaki ilişkiyi kuran temel söylem yapılarının birbirleriyle ilişkisi nedir?

(15)

9

• Türkiye’deki çevre hareketlerinin çevrecilik anlayışlarını oluşturan söylemlerle, siyasal ve ekonomik söylemler arasındaki ilişki nasıl oluşturulmaktadır?

1.3. Araştırmanın Önemi

Toplumsal yaşamın ekosisteme uyumlu olarak yeniden düzenlenmesi ve bütün canlıların bu ekosistem içinde varlıklarını sürdürebilmeleri için ihtiyaç duyulan pratikler, çevre hareketlerinin toplumsal önemini giderek arttırmaktadır. Çevre hareketlerinin toplumsal dönüşüme ya da yenilenmeye ilişkin ürettiği söylemlerin tutarlılığı bir taraftan üretilecek çevre söylemlerinin niteliğini belirlerken diğer taraftan bu söylemlerin uygulamadaki yansımalarını da doğrudan etkilemektedir. Örneğin Şahin’in de (2010) bahsettiği gibi, Bergama altın madenlerine karşı gelişen halk hareketinin içeriği, üretilen söylemler çerçevesinde uluslararası bir maden şirketine karşı girişilen bir protesto hareketinden, milliyetçi öğelerin dâhil olmasıyla vatan toprağının satılmasına karşı girişilen bir mücadeleye kayma riski yaşamıştır. Siyasal ve ekonomik bir talepte bulunan herhangi bir oluşun söylemsel bütünlüğü o oluşun eylem programını ve bütünlüğünü de kuvvetlendirecektir.

Türkiye’deki çevre örgütlenmelerinin çevrecilik söylemleri bağlamında çevre sorunlarını nasıl algıladıkları ve üretilen söylemlerle bu sorunlara ve çevrecilik düşüncesine nasıl yaklaştıklarını belirlemek, bir hareket olarak çevreciliğin hâlihazırda sahip olduğu tutarlılıkları ve tutarsızlıkları tespit ederek siyasal, ekonomik ve düşünsel anlamda üretilecek söylem ve eylemlerin daha net anlaşılmasına imkân sağlayacaktır.

Türkiye’de çevrecilik ile ilgili sosyolojik çalışmaların azlığı ve çevre söylemleri üzerine yapılan herhangi bir çalışma olmaması göz önüne alındığında, bu çalışmanın

(16)

10

literatürdeki bir boşluğu tespit edip bu boşluğun bazı yönlerini doldurması planlanmaktadır. Özellikle çevreci hareketler ve çeşitli düzeydeki çevreci örgütlenmelerle gelişen çevrecilik düşüncesinin sahip olduğu nitelikler göz önüne alındığında, bu düşüncenin yarattığı ya da yaratabileceği potansiyel etkileri söylemsel açıdan değerlendirmek önemlidir. Öncelikle tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de çevre sorunlarına ve bu sorunların yarattığı toplumsal etkilere yönelik vurgular ivmesini arttırarak güçlenmektedir. Bu vurguların oluşturduğu anlamlar, ifadeler, tepkiler farklı siyasal pozisyonlara göre farklı söylemlerin oluşmasına yol açmaktadır. Bu söylemlerin incelenmesi, hem geçmiş dönemde oluşmuş çevreci düşüncenin niteliklerini belirlemeye imkân verecek hem de çevreciliğin sahip olduğu potansiyelleri toplum-çevre ilişkisi bağlanımda tespit etme olanağı sağlayacaktır. Bununla birlikte Türkiye’deki çevrecilik söylemlerinin oluşturduğu çevrecilik düşüncesi ve bunun sahip olduğu toplumsal niteliklerin analizi, çevreciliğin düşünsel olarak nasıl konumladığını ve bu düşünsel konumlanma ile pratikler arasında nasıl bir ilişki olduğunu betimlemesi açısından önemlidir.

Araştırmanın başka bir açıdan önemi, çalışmanın yöntemi göz önüne alındığında ortaya çıkmaktadır. Dünyada çevrecilik düşüncesini ve çevreci politikaları eleştirel söylem analizine tabi tutan çalışmalar, çevre söylemlerinin yarattığı etkilere ve yaşanan toplumsal dönüşümlerle bu söylemler arasındaki ilişkilere odaklanmaktadır. Bu çalışmada da eleştirel söylem analizi yöntemi çevrecilik söylemlerini, çevrecilik düşüncesinin gelişimi ve aldığı toplumsal konumlara bağlı olarak çevreciliğin nasıl şekillendiğini analiz etmek için kullanacaktır. Böylece Türkiye’deki çevreciliğin bireysel etkilerden arınmış biçimde kurumsal olarak hangi biçimlerde şekillendiği ortaya konabilecektir.

(17)

11 1.4. Araştırmanın Yöntemi

Bu çalışma çevrecilik anlayışlarını sosyo-politik ve toplumsal bağlamda farklı noktalarda konumlandıran çevre örgütlenmelerinin, çevrecilik anlayışlarının içeriğine odaklanarak, çevrecilik söylemlerinin hangi kavramlarla inşa edildiğini araştıracaktır. Bu çerçevede, çevre hareketlerinin çevrecilik söylemlerinin çözümlenmesinde eleştirel söylem analizi metodu kullanılacaktır.

1.4.1. Çevrecilik Çalışmalarında Söylem Analizi

Doğanın söylem olarak kavramsallaştırılıp analiz edildiği birçok disiplin vardır.

Siyaset bilimi, antropoloji, arkeoloji, coğrafya ve sosyoloji disiplinlerindeki çalışmalar doğayı toplumsal ve tarihsel bağlamda söylemin nesnesi yaparak incelemesiyle ön plana çıkar (Feindt &Oels, 2006: 165). Bununla birlikte çalışmalar disiplinlerarası bir nitelikte birçok farklı boyutu içermektedir.

Özellikle çevreyi araştırmanın merkezine yerleştiren çalışmalar, çevreye ilişkin tanımların nasıl oluşturulduğuna, doğanın sosyo-kültürel olarak kurgulanmasındaki ilişkilere, çevre sorunlarının tanımlanmasındaki sosyo-politik ve sosyo-ekonomik ilişkilerin, bilgileri ve tanımları nasıl ürettiklerine odaklanır. Bu bağlamda, Hajer (2002) çevre söylemlerinin ekolojik modernizasyon süreçleriyle beraber yaşadığı dönüşümü ve bu dönüşümün çevreci düşüncede yarattığı siyasal ve ekonomik farklılıkları analiz etmiştir. Gellers (2105) çevre kanunlarının çevre söylemlerinden nasıl beslendiği ve çevre kanunlarının belirli bir söylem çerçevesinde nasıl düzenlendiği üzerinde durmuştur.

Callio ve Nordberg (2006) çalışmalarında doğal çevre söyleminin değişmesine bağlı olarak çevre organizasyonlarındaki değişim ve bunun çevre sosyolojisindeki etkilerini analiz etmişlerdir. Haque (2000) çevre söyleminin sürdürülebilir kalkınma kavramıyla ilişkisini, bu ilişkinin ürettiği açılımları ve sınırlılıkları sürdürülebilir kalkınma

(18)

12

merkezinden çözümlemiştir. Harper (2001) makalesinde çevre söyleminin kimlikler ve çevre sorunlarıyla olan ilişkisine değinmektedir. Whitworth (2010) çevre söylemlerindeki gerçeklik ve etik içeriğin birbiriyle ilişkisini analiz ederek söylemlerin niteliğini tartışır.

Mühlhausler ve Peace (2006) ise çevreci söylemlerin niteliğini ortaya çıkarmak için söylemleri sınıflandırarak söylemlerin oluşturduğu amaçları çözümlemişlerdir.

Çevre hareketleri ve ürettikleri çevre söylemleriyle ilgili çalışmalar üretilen söylemin kuruluşunu, çevre hareketleriyle olan ilişkisini, söylemlerin dönüşümüyle beraber ortaya çıkan farklılıkları, söylem ve çevre hareketinin birbirlerini karşılıklı olarak nasıl etkilediklerini çözümleme amacındadır. Bu bağlamda, Smith (2006) eleştirel söylem analizinin kabulleri üzerinden bir çevre örgütlenmesinin çevre söylemlerini inceler ve bu söylemin yarattığı anlamları ve amaçları ortaya çıkarmaya çalışır. Lynch (1993) Latin Amerika’daki çevre söylemlerini ve yerli halkların çevreyle kurduğu ilişkiyi analiz ederek bunların genel çevre söylemleriyle olan ilişkisini inceler. Birleşik Devletler’ deki çevre hareketlerini sınıflandırmak için üretilen çevre söylemlerine yoğunlaşan Dryzek (2005) çevre politikalarını içeren söylem setlerini tanımlayarak iki farklı boyutta sınıflandırma geliştirmiştir; mevcut konumlarına göre ve alternatif üretme biçimlerine göre sınıflandırdığı bu söylemlerde, bütün hareketleri kapsayan dört temel unsur bulmuştur. Bu unsurlar üzerinden sınıflandırılmış söylemleri analiz ederek mevcut çevre hareketleri için bir yelpaze oluşturmuştur. Brulle (1996) ise çevre organizasyonlarının söylemsel analizine odaklanarak, farklı söylemlerin tarihsel olarak oluşturulması ve bu söylemlerin sınırları ve kimlikleri tanımlamasına odaklanır. Yazar çevre organizasyonlarıyla ilgili altı tarihsel söylem belirleyerek bunları dörtlü bir şemayla incelemiş ve çevre söylemlerini sınıflandırmıştır.

(19)

13

Bahsi geçen çalışmalar, belirli bir toplumsal etki aracılığıyla oluşmuş olan ya da farklı toplumsal pratikleri etkileyen söylemlerin incelenmesi üzerine odaklanmıştır.

Farklı coğrafyalar ve tarihsel aralıklarda yapılan bu çalışmaların ortak noktası, söylem analizi yöntemini çevre ve çevrecilikle ilgili konularda uygulamalarıdır. Bütün çalışmalar, üretilen söylemlerin toplumsal niteliklerini belirleyerek, söylemlerle toplumsal pratikler arasında kurulan ya da oluşan ilişkiyi analiz etme çabası içinde olmuşlardır. Bu anlamda, söylem analizi belirli söylemlerin kuruluşunu, sahip oldukları içeriklerin yapısını ve bunların toplumsal niteliklerini belirlemek için kullanılmıştır.

Eleştirel söylem analizi ise söylemlerin toplumsal olduğu kadar değer yüklü içeriklerini de göz ardı etmeyerek bu değer yüklü içeriklerin, söylemler ve söylemlerin toplumsal tekabülleriyle ilgili analizine odaklanmaktadır.

1.4.2. Eleştirel Söylem Analizinin Temel Prensipleri

Wodak ve Meyer (2001: 34) söylemi “toplumu şekillendiren bireysel ya da kolektif faaliyetler ve pratikleri belirleyen ve dolayısıyla gücü yeniden üreten bilgi akışı ve/veya biriktirilen toplumsal bilgi” olarak açıklar. Hajer ve Wersteeg (2006: 175) ise söylemi bilginin toplumsal kullanışlarına bağlı olarak “bir dizi tanımlayıcı pratiğin (yeniden) üretildiği, toplumsal ve maddi olguların anlamlandırıldığı fikirler, kavramlar ve kategoriler toplamı” olarak tanımlar. Bu çerçevede düşünüldüğünde söylem, bilginin toplumsal olarak üretimini ve dolaşıma sokulmasını kapsar. Böylece söylem toplumsal ilişkileri düzenleyerek bu ilişkilerden kaynaklanan mücadele alanlarını şekillendirir.

Söylem toplumsal ilişkilerde kurulur ve temsiliyet kazanır. Ancak toplumsal ilişkiler ve üretimlerle söylem arasında tek yönlü bir ilişki yoktur. Toplumsal pratikler ve söylem karşılıklı ilişki içinde birbirlerini dönüştürür ve üretirler; yani ilişki diyalektik olarak kurulur. Toplumsal pratikler ve söylem ilişkisinin niteliğine bağlı olarak Fairclough (2003: 174-175) söylemin a) bir toplumsal etkinlikte b) bir toplumsal temsilde c)

(20)

14

kimliklerin oluşturulmasında olmak üzere toplumsal pratiklerde üç farklı biçimde görünebileceğini söyler. Her üç biçimde de söylem bir algı biçiminin toplumsal olarak oluşturulması ya da yeniden üretilmesi üzerine inşa edilmiştir. Söylemin toplumsal yapısı ise “elitler, kurum, grup tarafından tanımlanan sosyal ilişkilerin hâkimiyetini gösterir”

(Van Dijk, 1993: 250). Öyleyse söylem, toplumsal bağlamda güç ilişkilerinin pratik bir yansıması olarak varlık gösterir.

Söylem analizi çalışmaları toplumsal ilişkilerin söylem düzeyinde çözümlenmesiyle ilgilenir. Söylem analizi çalışmalarında söylem, sosyal pratiklerde kullanılan ifade biçimi olarak değerlendirilir. Söylemin üretilmesi, toplumsal olarak dolaşımı ve yeniden üretimi bu çalışmaların ana konusunu oluşturur. Wodak söylem analizine konu olan söylem süreçlerini üç ana başlıkta değerlendirir: “a) metin analizi, b) metinlerarası ve söylemlerarası ilişkiler c) politik, toplumsal ve tarihsel bağlamlar çerçevesindeki sosyal değişkenler” (akt. Erdoğan, 2014: 38). Söylem analizinin söylemle toplumsal olgu ve/veya pratik arasındaki diyalektik ilişkinin işleyiş prensibine bağlı olarak bu ilişkideki tarafları atlamaksızın üretilen söylemlerin ve toplumsal pratiklerin analizi olduğu söylenebilir.

Eleştirel söylem analizini ise “esas olarak açık bir sosyo-politik tavrı söylem analizinin kapsamına dâhil etmeyi amaçlayan bir söylem analizi ekolü olarak tanımlamak mümkündür” (Erdoğan, 2014: 30). Eleştirel söylem analizinde söylem sadece basit dilsel yapılarla kurulan bilgiler olarak tanımlanmaz. “Bu yaklaşıma göre söylem, anlamları inşa eden, kalıcı hale getiren ya da değiştiren sosyal, kültürel ve politik pratikler bütünü ve anlamlar sistemidir” (Erdoğan, 2014: 161). Söylem analizinin eleştirel kısmı söylemin bir bağlamdan bağımsız olmadığını, söylemin üretilmesi, düzenlemesi ve dağıtımında toplumsal ilişkilerin etkin bir rol oynadığını ve bu rollerdeki etkin güç ilişkilerin söylemin

(21)

15

üretilmesinde aktif bir şekilde çalıştığını ifade eder. Yani toplumsal ilişkilerden bağımsız bir söylemin var olmadığını, mevcut toplumsal düzenlemelerin aynı zamanda söylemi de düzenlediğini vurgular. Bu bağlamda eleştirel söylem analizi inceleme konusu olan söylemin toplumsal bağlamına dikkat çeker. “Bağlam sadece bir metinin üretildiği ve yorumlandığı en yakın çevresini değil aynı zamanda ilgili olduğu sosyal, kültürel, politik ve diğer özellikleri içine alacak daha geniş sosyal bağlamı kapsama anlamındadır”

(Turan, 2014: 5). Söylemi oluşturan bütün özellikler kendilerine en yakın toplumsal ilişkilerden ve ağlardan en uzağına doğru genişleyen şekilde bütün toplumsal süreçlerle ilişki içindedir. Eleştirel söylem analiz işte bu ilişkilerin söylemsel niteliklerini, ilişkilerin ürettiği ve üretildiği söylemleri analiz ederek toplumsal bir bağlama yerleştirir.

“Eleştirel söylem analizinin siyasal ve sosyal teorideki yerinin konumlandırılması açısından; söylem çerçevesini belirleyen yapısal ve işlevsel temellerle ilişkisi, anlamın söylem üzerinden sistematikleştirilmesi, söylemin tarihsel olarak konumlandırılması ve çözümlenmesi öncelikle üzerinde durulması gereken konular olarak öne çıkar” (Yalçıner, 2011: 12). Araştırma konusuna bağlı olarak söylemin toplumsal yapıdaki yeri ve ürettiği anlam, söylemle hem tarihsel olarak art zamanlı hem de toplumsal olarak eş zamanlı bir ilişki içindedir. Çözümleme her iki alanı da içerecek biçimde kapsamlı hale getirilerek gerçekleştirilir.

Eleştirel söylem analizinin dikkat edilmesi gereken özellikleri Van Dijk’ın (2003) belirttiği gibi, Fairclough ve Wodak tarafından şu şekilde özetlenir: a) eleştirel söylem analizi toplumsal sorunları inceler, b) güç ilişkileri söylemsel ilişkilerdir, c) söylem toplum ve kültürü meydana getirir, d) söylem ideolojik olarak işler, e) söylem tarihseldir, f) metin ve toplum arsındaki ilişki mikro düzeyle makro düzey arasındaki ilişki olarak kabul edilir ve karşılıklı olarak kurulur, g) söylem analizi çözümleyici ve açıklayıcıdır,

(22)

16

h) söylem bir sosyal eylem biçimidir. Bu bağlamda analiz, analize konu olan söylemin hem tarihsel seyrinin ürettiği bağlamları hem de söylemle beraber üretilen yani eş zamanlı diğer söylemleri göz ardı etmeden ve toplumsal ilişkilerin ürettiği bağlam göz ardı edilmeden gerçekleştirilmelidir.

Eleştirel söylem analizinin kuramsal çerçevesi üç farklı çözümleme geleneğinden yararlanılarak geliştirilen üç katmanlı bir söylem kavramı üzerinden inşa edilir: i) metnin biçimsel özelliklerini tanımlayan metin analizi ya da mikro düzeyde analiz, ii) sözler, metinler ve söylemler arasındaki metinlerarası ilişkileri ve metin-etkileşim ilişkisini kapsayan söylemlerarasılık kavramına odaklanan makro düzeyde söylemsel pratiklerin analizi, iii) etkileşim ve toplumsal bağlam ilişkisi, söylemin dilbilimsel özelliklerinin ötesinde bir sosyo-politik perspektif ile yorumlanmasına dayanan toplumsal pratiklerin analizi (Fairclough, 1992). Şekil 1’de görüleceği üzere metin söylemsel pratiklere içkin olarak üretilir ve söylemsel pratikler de toplumsal pratiklerin bir bileşeni olarak işlev görür. Böylece eleştirel söylem analizi metin, söylem pratikleri ve toplumsal bağlamı analizin içinde bir araya getirir.

Şekil: 1 Söylemin Üç Boyutlu Niteliği (Fairclough, 1992: 73)

(23)

17

Eleştirel söylem analizi metne odaklanarak metni, metin içindeki anlam, yorum, oluşum süreci, tecrübe, içsellik gibi dinamiklerle metnin toplumsal niteliğini göz ardı etmeden çözümler. Bu bağlamda Fairclough’a (1995: 10) göre eleştirel söylem analizi i) sadece metinlerin analizi değil, söylem ve toplumsal süreçlerin diğer unsurları arasındaki ilişkinin sistematik ve disiplinler ötesi bir analizidir; ii) söylem üzerine genel bir yorumlamanın ötesinde metinlerin sistematik çözümlemesidir; c) söylemsel bir perspektiften toplumsal sorunlara ve bu sorunları düzeltme ya da azaltma yollarına eğilmesi bakımından tanımlayıcı olmaktan çok normatiftir.

Eleştirel söylem analizinin sosyal bilimlerdeki uygulamaları söylemi üreten ya da söylem tarafından desteklenen toplumsal pratiklerin bu söylemlerle olan ilişkisini analiz etmek şeklide gelişmiştir. Bir taraftan oluşturulan söylemler analize konu olurken, bu söylemlerin yarattığı toplumsal etkiler analiz sürecine dâhil edilerek soyut ifadeler ve anlamlar yerine toplumsal pratikte somutlaşan anlamlar anlaşılmaya çalışılır. Eleştirel söylem analizinin bu nitelikleri göz önüne alındığında bu çalışma, farklı çevre örgütlerinin çevreye ve çevreciliğe dair üretmiş oldukları söylemleri analiz edecektir.

Söylemlerin belirli metinlerden (sadece yazılı değil aynı zamanda görsel ve işitsel) üretildiği göz önüne alındığında yapılacak analizler, söylemlerin üretildiği yazılı, sözlü ve işitsel veriler merkeze alınacaktır. Ancak bu şekilde somut söylemlerin çevre ve çevrecilikle olan ilişkisi tespit edilebilir.

Fairclough’ın şekil 1’de metin ile toplumsal pratik arasında kurduğu ilişki çalışmanın yönteminin ana hatlarını çizmektedir. Metinden toplumsal pratiğe giden çizgide söylemlerin taşıyıcı niteliği, aynı zamanda bu söylemleri üretenlerin söyleme konu olan kavrama ilişkin tutumlarını da ifade etmektedir. Bu bağlamda incelemeye konu olacak çevre örgütlenmelerinin, çevrecilik ile ilgili ürettikleri metinler analiz edilerek, bu

(24)

18

örgütlenmelerin, toplumsal pratikleriyle söylemleri belirleyen metinlerin arasındaki ilişki çerçevesinde sahip olduğu tutarlılıklar ve tutarsızlıklar belirlenmeye çalışılacaktır.

Böylece çevreciliğin, çevreci hareketler bağlamında söylemsel olarak nasıl üretildiği ve üretilen bu söylemlerin toplumsal pratiklerle olan ilişkisi belirlenmeye çalışılacaktır.

1.5. Araştırmanın Sınırlılıkları

Eleştirel söylem analizinin katmanlı yapısı göz önüne alındığında araştırma, söylem analizini mikro düzeyde dilsel yapıların çözümlenmesi olarak değil, oluşturulan söylemlerle onların toplumsal bağlamını içeren makro düzeyde bir analizi içerecektir. Bu bağlamda nicelikten ziyade nitelik araştırmasına yoğunlaşılarak, üretilen söylemlerin toplumsal bağlamı, içinde taşıdığı anlam ve yorumlar, ürettiği söylemsel ilişkiler analiz edilmektedir.

Çevrecilik söyleminin içeriği, toplumsal ilişkiler, yapılar ve bağlamlara göre şekillenmektedir. Bütün söylem içerikleri toplumsal niteliklerine bağlı olarak siyasal yönelimler ve ekonomik programlar çerçevesinde şekillenmektedir. Buna bağlı olarak çevre söylemini oluşturan bütün içerikler eleştirel söylem analizi yöntemine bağlı olarak bütüncül bir perspektiften değerlendirilmekte ve bağlam çevrecilik söylemi merkeze alınarak oluşturulmaktadır.

Çevreyi ve çevre sorunlarını konu edinen, bunlar üzerine düşünen ve böylece çevreyi bütün hatlarıyla söylemsel bir çerçevede değerlendiren nitelik ve nicelik bakımından farklı birçok örgütlenme söz konusudur. Çevrecilik çok farklı düzlemlerde devlet müdahalesini içerse de söylemsel olarak bu örgütlenmelerin mücadelelerinin ürünüdür. Bu bağlamda, çalışmada devlet ve devlet kurumlarının oluşturduğu çevre

(25)

19

söylemi dışarıda bırakılarak, toplumsal tabana dayanan örgütlenmelerin oluşturduğu söylemlerin analizi üzerinde durulmuştur.

Tarihsel yönelimler ve bağlamlar göz ardı edilmeyecek olsa da dokümanların incelenmesi için son on beş yıllık dönem göz önüne alınmaktadır. Bu bağlamda araştırmanın konusunu oluşturan çevrecilik söylemlerini içeren yazılı, sözlü, görsel metinler araştırmanın içinde kullanılacaktır. Ancak Türkiye’deki çevre örgütlenmeleri ve bunların ürettikleri çevre söylemleri göz önüne alındığında, Türkiye’de çevrecilik fikrini etkileyen başlıca örgütlenmeler analize konu olmaktadır. Doğa Derneği, Ekoloji Kolektifi, GreenPeace Türkiye, Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA), Türkiye Çevre Vakfı (TÇV) ve Dünya Doğayı Koruma Vakfı Türkiye (WWF) ile mülakatlar gerçekleştirilmiştir. Bu mülakatlarla birlikte mülakat yapılan çevre örgütlenmelerinin yanı sıra, Toplumsal Ekoloji Grubu, Çevre Kuruluşları Dayanışma Derneği (ÇEKÜD), Türkiye Çevre Koruma ve Yeşillendirme Kurumu (TÜRÇEK), Kuzey Ormanları Savunması (KOS) ve Karadeniz İsyandadır Platformu’nun bültenleri, raporları, süreli ve süresiz yayınları ve basın açıklamaları araştırma nesneleri olarak eleştirel söylem analizi bağlamında analize tabi tutulmuştur.

Analize konu olan metinler arasında, örgütlenmelerin kendilerini tanımladıkları açıklamaları içeren metinlerin yanı sıra örgütlenmenin çevre sorunlarına yaklaşımını ve çözüm önerilerini içeren metinler merkeze konulmuştur. Bunun yanı sıra kavramsal çerçevede tanımlanan alanlara dair söylemleri içeren metinler de analize konu edilmiştir.

Gerçekleştirilen mülakatlar ise 2017 yılında yapılmıştır. Yüz yüze yapılan mülakatlar, yarı yapılandırılmış görüşmeler şeklinde gerçekleştirilmiştir.

(26)

20

Türkiye’deki çevrecilik söylemlerinin analizine odaklanan bu çalışma, ikinci bölümde çevrecilik söylemini oluşturan kavramları ve bu kavramların çevrecilik düşüncesiyle olan ilişkilerini betimlemeyi hedeflemektedir. Modern çevreciliği oluşturan ve tartışma içinde sürekli geliştiren kavramlar felsefe, siyaset ve ekonomi alanlarının içine dâhil edilebilir. Bu nedenle kavramsal çerçeveyi oluşturan ikinci bölüm bu alanlardaki kavramların çevrecilik ile olan ilişkilerini ve çevreciliğin bu bağlamlarda nasıl inşa edildiğini ve tanımlandığını inceleyecektir.

Araştırmanın üçüncü bölümü Türkiye’deki çevrecilik düşüncesine yönelerek, tarihsel süreç içerisinde çevreciliği oluşturan sivil örgütlenmeleri ve bunların ürettikleri söylemleri sınıflamaya çalışacaktır. Siyaseti ve ekonomi ile ilgili pratikleri merkeze alarak kurulan Türkiye’deki çevrecilik düşüncesinin geldiği noktada sahip olduğu niteliksel özellikler betimlenip, bunların toplumsal pratiklerde nasıl gerçeklik kazandıkları açıklanmaya çalışılacaktır. Böylece Türkiye’de çevreciliğin ana hatları belirlenecek ve çevrecilik söylemlerinin sınıflandırılmasına imkân sağlanacaktır.

Dördüncü bölüm ise ikinci bölümde tanımlanan çevrecilikle Türkiye’de oluşmuş çevre söylemlerinin arasındaki ilişkiyi, bu söylemlerin hangi bağlamlarda oluşturulduğunu ve çevrecilik kavramının çevre örgütlenmeleri tarafından nasıl inşa edildiğini eleştirel söylem analizine tabi tutacaktır. Bu bölüm, yöntem kısmında bahsedildiği üzere toplumsal pratiklerle söylemler arasındaki ilişkiyi çevrecilik kavramı üzerinden analiz ederek Türkiye’deki çevrecilik anlayışlarının niteliklerini tespit edecektir.

(27)

21 2. BÖLÜM: KAVRAMSAL ÇERÇEVE

Çevrecilik fikri ve pratikleri bu iki kavrama ilişkin geliştirilen toplumsal, siyasal ve ekonomik uygulamaların çevresinde şekillenmiştir. Bununla birlikte çevrecilik fikrinin ve uygulama alanlarının tanımlanmasında siyasal perspektifler ve yönelimlere bağlı olarak farklılıklar mevcuttur. Kendilerini ekolojik olarak tanımlayan hareketler, çevreciliğin bir düşünce üretmekten ziyade genel geçer pratiklerini tanımladığını vurgulayarak (Dobson, 2007: 3) “çevreci” tanımlaması yerine “ekolojik” tanımlamasını tercih ederler. Ancak çalışma boyunca incelenecek söylemleri üreten hareketlerin bir kısmı “çevreci” diğer kısmı ise “ekolojik” tanımlamasını benimsediğinden ortaya çıkacak anlam kargaşalarını gidermek için farklılıklar dikkate alınmadan tüm hareketler “çevre hareketleri” olarak, söylemler ise “çevrecilik söylemi” kavramıyla değerlendirilmiştir1.

İnsan dışındaki doğanın korunması fikri en genel hatlarıyla on dokuzuncu yüzyılın ortalarındaki sanayileşmenin yarattığı tahribatın bir sonucu olarak ortaya çıkar. Doğa ve doğal olan üzerindeki insan tahakkümünün yarattığı sonuçlar ve bunların toplumlar ve daha genel anlamda dünya üzerindeki etkileri, çevrecilik düşüncesini geliştiren faktörler olmuştur. Doğanın korunması ve muhafaza edilmesi bu dönemin temel çevrecilik fikrini

1 Çevrecilik ve ekolojizm arasındaki temel fark ekolojizmin kendini bir siyasal ideoloji olarak tanımlamasının yanı sıra çevreciliğin kendi ilgi alanını tanımlamada diğer toplumsal faktörlerin etki gücünü göz ardı etmemesi, ekolojizmin ise kendi toplumsal konumunda bir siyaset oluşturma adına ısrar etmesidir.

Ekololizm nirengi noktası çevrenin kendisiyken çevrecilik için bu tarihsel koşullara bağlı olarak gelişen çevre ve toplum arasındaki ilişkilerdir. Çevrecilik ve Ekoloji arasındaki temel farklılıklar çevre sorunlarının tanımlanmasında ve çözüm süreçlerinde de kendini gösterir; çevrecilik çevre sorunlarının ve çözümlerinin kendi bağlamları içinde değerlendirilmesine odaklanırken ekolojizm sorunların ve çözüm pratiklerinin çevreyle ilgili bütün faktörleri eşzamanlı ve eşit ölçüde değerlendirilmeyle mümkün olduğu görüşüne sahiptir.

(28)

22

oluşturur (Brulle, 1996, 64: Connelly & Smith, 2003: 17). Toplumsal üretimin yarattığı tahribat karşısında, hem doğanın sahip olduğu farklı türler adına yani doğanın kendisi için korunması, hem de insan geleceğinin doğaya bağlı olduğu düşüncesiyle toplumların geleceğinin korunması düşüncesi korumacılık fikrinin temelini oluşturur. Koruma güdüsüyle toplumdan doğaya doğru yönelen ilgi, yüz yıllık bir süreç içinde ekoloji kavramının ağırlık kazanmasıyla beraber toplum ve doğayı daha eşit ve bütünlüklü bir ilişkinin parçaları olarak görür. Ekoloji bir bilim alanını tanımlamaktan öteye geçerek çevre sorunlarına yönelen siyasal ve sosyal bir toplumsal hareketi temsil eder hale gelmiştir. Böylece doğa üzerindeki toplumsal hâkimiyet, koruma gibi bir refleksle gerçekleştirilmiş olsa bile eleştirilir. Çünkü toplum-doğa ayrımının kendisi eşitsiz bir ilişki çerçevesinde şekillenmiştir; bunun asli sebebi ise kapitalist ekonominin sınırsız büyüme anlayışı ve bu anlayışı onaylayan siyasal pratikler olarak görülmüştür. Kapitalist ekonomik model ve bu modeli destekleyen siyasal pratiklerin oluşturduğu eşitsizlik düzlemi aynı zamanda toplumlarla doğa arasında da hiyerarşik bir ayrım oluşturarak toplum ve doğayı birbiriyle ilişkisiz iki farklı varlık alanı olarak tasarlamıştır. Oysa ekolojik hareketler ve ekoloji kavramıyla birlikte doğa ve toplum birbirinden ayrı parçalar olarak değil bir bütün olarak düşünülür. Ekolojik perspektif için korumacılık yeterli bir eylem değildir. Bu perspektife göre toplum kendini oluşturan bütün kurumlarla beraber parçası olduğu çevreye uyum sağlamak zorundadır.

Bramwell’e (1989: 4) göre ekoloji düşüncesinin kökleri on dokuzuncu yüzyıldaki iki temel gelişmeye dayanır. İlki biyolojideki anti mekanistik, bütünlükçü yaklaşımın ortaya çıkması; diğeri enerji ekonomisi adıyla kıt ve yenilenemeyen kaynaklara odaklanan ekonominin ortaya çıkışıdır. Bu anlamda denebilir ki tıpkı doğa kavramını merkeze alan korumacı perspektif gibi toplum-doğa ilişkisinin yeni bir uğrağı olarak bütünlükçü ekolojik perspektifin gelişmesi de endüstrileşme ve bilimsel gelişmelere

(29)

23

paralel olarak gerçekleşmiştir (Carter, 2007: 4). Ancak ekoloji kavramının çevrecilik düşüncesi içinde değer ve işlerlik kazanması yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra mümkün olmuştur. Ekoloji kavramı, bir taraftan doğa ve toplumu birbirine yakınlaştırırken diğer taraftan çevreyi muhafaza etme ve koruma düşüncesinin örtesine geçerek ona siyasal, ekonomik ve felsefi boyutlar kazandırır. Bu daha önceki dönemlerde siyasal, ekonomik ya da felsefi boyutların olmadığı anlamına gelmez. Daha çok bu farklı boyutların bir bütünlük içinde anlaşılması ve değerlendirilmesi çabasını ifade eder.

Modern çevrecilik söylemleri, bütünlükçü ve korumacı perspektiflerin her ikisini de kapsar. Korumacı perspektif bir taraftan doğanın ve çevrenin koruması gerekliliğini vurgularken diğer taraftan çeşitli iyileştirmeler için siyasal, toplumsal ve ekonomik talepler geliştirir ve önerilerde bulunur. Bütünlükçü perspektif ise daha köklü dönüşümler talep eden siyasal-ekonomik programlarla kendi çevre anlayışını toplumsal boyutlarda genişletir. Bu bağlamda çevrecilik söylemlerinin koordinatları, felsefi kabullerden siyasal-ekonomik uygulamalara kadar geniş bir yelpazeye uzanır. Çevre, günümüz toplumlarının üretim-tüketim ilişkilerinden demokrasi ve adalet uygulamalarına kadar geniş bir pratikler ağı içinde düşünülür ve bunların hepsi toplum-çevre ilişkisini yeniden tanımlamaya yönelik düşünsel ve felsefi pratiklerin bir sonucu olarak yansır.

2.1. Çevreciliğin Felsefi Kökleri: İnsandan Doğaya Dönüş

Kapitalizme geçiş süreciyle birlikte doğaya biçilen değer, hem düşünsel olarak hem de pratiklerde farklılaşır. İnsanı ve dolayısıyla toplumları doğadan farklı bir kategoride değerlendiren orta çağ görüşü, doğa-insan ilişkisinin yeniden yorumlanmasıyla değişime uğrar. Taliaferro’nun (2001: 135) Hobbes yorumu üzerinden söylediği gibi bu yeni ilişki biçiminde, insan doğadan farklı değil, onun bir parçası olarak görülür. Merchant (2008) ve Pepper (1993) ise değişimin F. Bacon’ın görüşlerinde temsil

(30)

24

kazandığını vurgular. İnsan-doğa ilişkisine dair bu iki referans noktasının temel dayanağı da bilimsel bilgiye ve modern bilime duyulan güvendir. Bu bağlamda doğa ve insan arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlayan bilimin nitelikleri bu dönemde doğanın tanımlanma ve algılanma biçimini de belirlemiştir. Nesnesini parçalara ayırarak ve mekanik işleyiş mantığını çözerek bilgiye ulaşmak isteyen bu parçacı ve mekanist bilim anlayışı doğanın mekanik ve parçalı bir biçimde anlaşılmasıyla onun bilgisine ulaşılabileceğine hükmetmiştir.

Deneysel bilgi ve bilimin yarattığı sonuçlarla doğa üzerinde kurulacak hâkimiyet insanı doğanın hükümdarı kılacaktır. Her iki yorumun da ulaştığı sonuç insanı doğanın bir parçası ve sahip olduğu bilgiyle doğayı denetleyecek güç olarak gören düşüncenin yeni üretim biçimiyle birlikte ortaya çıktığıdır. İnsanın doğayla kurduğu ilişkinin düşünsel seyri, doğaya hâkim olma düşüncesinden doğayla beraber yaşamanın olanaklarını aramaya doğru bir seyir izler. Bu dönüşüm aynı zamanda çevreciliğin felsefi argümanlarının oluşmasındaki temel belirleyici motiftir. Doğaya hâkim olmayı hedefleyen siyasal ve ekonomik pratiklerin yarattığı sonuçlar, on dokuzuncu yüzyılda çevreciliğin nüvelerini oluşturmuş ve aynı şekilde yirminci yüzyılda politik çevre hareketlerinin siyasal ve ekonomik taleplerinin niteliklerini belirlemiştir.

Doğanın bir hammadde kaynağı olarak görülmesiyle, insanlık yararına kontrol altına alınması gereken bir araç olarak değerlendirilmesi pre-kapitalist dönemdeki doğa algısının ortak paydasını oluşturur. Merchant (2015: 98) üretim sürecindeki dönüşüme paralel olarak on yedinci yüzyılda deneysel bilimlerin gelişimiyle elde edilen bilginin, doğanın kontrolü için kullandığını ifade eder. Aynı şekilde Leiss’de (1994: 36-45) Merchant’ın ekonomik gelişmeler üzerinden kurduğu ilişkiyi siyaset üzerinden takip ederek on yedinci yüzyılda geliştirilen siyaset felsefeleriyle doğaya hâkim olma arasında

(31)

25

bir ilişkinin varlığından söz eder. Merchant gibi Leiss’in izleğinde de kurulan ilişkinin katalizörü bilim ve teknolojik gelişmedir.

Doğa üzerinde bilim ve teknoloji yoluyla hâkimiyet kurma ve bundan siyasal ve ekonomik fayda elde etme çevrecilik düşüncesinin felsefi argümanlarını oluştururken karşı çıktığı temel ilişki ağıdır. Bu ilişki ağında çevrecilik düşüncesinin karşı çıktığı iki temel düşünsel tavır söz konusudur. Bunlardan ilki doğa-insan ilişkisine insan-merkezli (antroposentrik) bakışın eleştirisidir. Eckersley’in (2003: 51) ifadesiyle insan- merkezcilik (antropocentrism) “insanoğlu ve doğanın geri kalanı arasında ahlaken uygun bir ayrım çizgisi olduğunu, insanoğlunun tek ya da temel değer ve anlam kaynağı olduğu, insan dışındaki doğanın da bu yüzden insanlığa hizmet etmek dışında hiçbir amacının olmadığı inancıdır”. İnsan-merkezcilik yaklaşımı insan ihtiyaçlarının giderilmesini aşacak şekilde, kaynakların ve hammaddenin sömürülmesini ancak doğanın araçsallaştırılıp insanların hizmetine sokulduktan sonra mümkün hale gelebileceğini savunan görüştür. Bu anlamda, çevrecilik düşüncesi açısından on yedinci yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar uzanan üretim ve yönetim süreçleri aynı zamanda doğanın sömürülmesi sürecinin de ifadesidir.

Çevrecilik düşüncesinin karşı çıktığı diğer düşünsel tavır ise teknoloji- merkezciliktir (technocetrism). Teknoloji-merkezcilik “toplumun tüm çevresel sorunlarını teknoloji ve bilimi kullanarak çözebileceğine ve sınırsız bir maddi gelişme sağlayabileceğine iyimserlikle inanılan düşünme tarzıdır” (Carter, 2007: 77). Teknoloji- merkezcilik, doğayla ilgili olarak yönetimin olduğu kadar üretimin de sınırsızlığına vurgu yapar. Bununla birlikte mevcut durumdaki bütün olumsuzluklar teknolojinin yeteri kadar gelişmemesiyle ilişkilendirilir ve teknolojik gelişmenin bir noktasında mevcut sorunların çözülebilir hale geleceğine inanılır.

(32)

26

Bunlara karşılık çevrecilik söylemlerinin en güçlü felsefi argümanları ekoloji- merkezcilik (ecocentrism) adı altında bir araya getirilir. Ekoloji-merkezcilik, insan varoluşunu ekosistemin varoluşuyla ilişkilendirir ve insanlığı doğal ekosistemin bir parçası olarak görür (Brulle, 1996: 69). Her şeyden önce ekoloji-merkezcilik bütün canlıları ve onların ihtiyaçları ve yaşam alanlarını tanır. Bu tanıma, birini diğerinin yararına feda etmeyi değil karşılıklı etkileşimi içerir. Böylece etkileşim etik ve politik toplumsal ilişkilerin tamamını kapsar (Carter, 2007: 14). Doğa ve toplum arasındaki ilişkiyi eşitlemeyi ve farklı veçheleriyle genişletmeyi hedefleyen ekoloji-merkezcilik Eckersley’e (2003: 46) göre insanların olduğu kadar diğer canlıların da yaşamları ve gelecekleriyle ilgilenir ve bu nedenle mevcut insan-merkezli bakış açısının parçacı algısına karşıt olarak bütünsel bir dünya algısını savunur.

Çevrecilik düşüncesi içinde ekoloji-merkezcilik, insan ihtiyaçlarını ya da teknolojiyi reddeden düşünsel sınırlar çizmez (O’Riordan, 1981: 1). Bunların doğanın tahakkümü ve insan dışındaki diğer canlıların yaşam alanlarını gasp edecek şekilde organize edilmesine karşı çıkar. İnsan-merkezcilik ve teknoloji-merkezcilik eleştirileri, parçacı (atomistic) ve mekanist (mechanistic) doğa ve dünya görüşlerinin eleştirisini de içerir çünkü bir makine gibi işleyen ve parçalarına ayrılabilecek doğa algısı, serbestçe müdahale edilebilir ve ayarlanabilir doğa algısını yaratır.

İnsan-merkezli ve teknoloji-merkezli bakış açılarını eleştiren çevrecilik düşüncesinin, bunların karşısına ekoloji-merkezli perspektifi koymasına rağmen çevrecilik felsefesi içinde hala bir ayrımın olduğundan bahseder. Çevrecilik düşüncesi bir taraftan insanla doğayı birbirinden ayıran ikili (düalist) bir algıya sahipken diğer taraftan hala bu ikiliği ortadan kaldırmaya çalışmaktadır (Pepper, 2008: 33). Aynı vurguyu farklı

(33)

27

bir biçimde Carter da yapmaktadır. Carter’a (2007,14-19) göre ekoloji-merkezli perspektif son elli yılda çevrecilik düşüncesi içinde hızla yayılıyor olsa da çevrecilik felsefesi bugün hala iki farklı yaklaşıma sahiptir. Bunlardan ilki bütüncül yaklaşım, diğeri ise ahlaki genişlemeci yaklaşımdır. Bütüncül yaklaşım, ekoloji-merkezli değerleri tamamen benimsemişken; ahlaki genişlemeci yaklaşım, doğa ile toplum arasındaki ilişkinin aşamalı olarak geliştirilmesi ve bu ikisi arasında bütünlük ve tam bir uyum için

“gerçekçi” politikalar geliştirilmesi gerektiğini savunur.

Çevrecilik düşüncesi içinde ele alındığında bu iki farklı görüşü birbirine karşıt olarak konumlandırmaktan ziyade bir skala üstündeki farklı noktalar olarak değerlendirmek gerekir. Görüşlerin farklılığı bir uyuşmazlık yaratsa da bu bir karşıtlık değildir. Aynı şekilde teknolojiye ya da insan önceliğini vurgu da çevrecilik düşüncesi içinde vardır. Ancak bu bir taraftarlıktan ziyade geliştirilen pratiklerin bir ürünü olarak, skala içinde bir konum almayı ifade eder. Bu konumlanmalar çevrecilik düşüncesinin farklılaşmış siyasal pratiklerinde en iyi şekilde kendini gösterir.

2.2. Çevreci Siyaset: Radikal Taleplerden Kontrollü Dönüşüme

Çevrecilik düşüncesi felsefi kökleri itibariyle kendini eleştiri olarak kurar ve karşı çıktığı düşünceler üzerinden kendi özgün görüşlerini geliştirir. İnsan-merkezcilik ve teknoloji-merkezcilik eleştirileri, düşünsel bir arka plan oluşturduğu kadar farklı çevrecilik söylemlerini siyasete dâhil eden örgütlenmelerin, mevcut siyaset biçimlerine karşı alternatif oluşturabilecek farklı pratiklerinin önünü açmıştır.

Çevrenin insan müdahalesinden korunması fikri oldukça eski olsa da çevreciliğin siyasete aktif olarak dâhil olması 1960’ların sonunda, farklı toplumsal olaylara ilişkin yeni örgütlenme biçimlerinin oluşmaya başladığı döneme aittir (Field vd, 2002: 215-216).

(34)

28

Bu dönem, farklı toplumsal konuların (ayrımcılık, savaş karşıtlığı, kirlilik vs.) kendi bağlamları içinde değerlendirilip bu minvalde toplumsal ve siyasal taleplerin üretildiği, önceki durumdan farklı bir siyasal havayı kapsamaktadır. Doğaya ve ekolojiye ilişkin sorunlar da her anlamıyla böyle bir dönem içinde aktif siyasetin bir parçası olmaya başlamıştır. Mevcut siyasal ve ekonomik uygulamaların yarattığı doğa tahribatına karşı geliştirilen siyaset, her şeyden önce karşı çıkılan uygulamaların düşünsel köklerini eleştirir ve bu eleştiriyi özgün ya da hali hazırda mevcut olan ideolojik ve siyasal örgütlenmelere ekleyerek çevreci bir siyasetin imkânını arar. Çevreci siyaset şekil 2’de görüldüğü üzere iki ana eksende pratik kazanır. Siyasetin uzamında diğer tüm siyaset yapma pratikleri gibi kendini konumlandırdığı düşünsel çerçeve sağ ve sol kavramlarının yarattığı bağlamlara yerleşirken, diğer eksen çevrecilik düşüncesinin merkezi karşıtlığını oluşturan teknoloji-merkezcilik ve ekoloji-merkezcilik uçlarında kurulmaktadır. Farklı çevre siyasetleri bu iki eksende aldıkları konumlara göre değerlendirilebilir.

Şekil 2: Çevreci İdeolojiler (Carter, 2007: 78)

(35)

29

Siyasal bir pratik olarak çevrecilik düşüncesi çok farklı şekillerde sınıflandırılmaya müsaittir (Porritt, 1989). Ancak siyasal eğilimleri göz önüne alındığında çevrecilik söylemleriyle siyaseti bir araya getiren iki ana eğilimden bahsedilebilir. Bir tarafta çevrecilik fikrini mevcut siyasal konumlarına ekleyen, sosyo-ekonomik sistemin dönüştürülmesi taraftarı olan radikaller bulunurken, diğer tarafta sosyo-ekonomik sistem için iyileştirmelerle doğa-toplum ilişkini geliştirmeye çalışan reformcular yer almaktadır.

Reformcu çevre siyasetleri, toplumların doğayla kurduğu ilişkide, sorunların farkında olmakla birlikte bunların çeşitli düzenlemelerle iyileştirileceğini, dahası bir dönüşüm olacaksa bunun mevcut kurumların ve ilişkilerin düzenlerini koruyarak dönüşmesiyle mümkün olacağını görüşüne sahiptir. Mevcut siyasete bir alternatif oluşturma çabası yerine, mevcut siyaset içinden geliştirilen siyasetlerin pratik sonuçlarıyla çevresel iyileştirmeler dönüşümlerin sağladığı farklılığı vurgulayan birçok çevreci örgütlenme söz konusudur. Bunların en bilinen örnekleri birçok farklı ülkede faaliyet gösteren ve doğrudan siyasal faaliyetleri benimsemiş Yeşiller Hareketi’dir.

Çevreci toplumsal hareketlerin ekoloji vurgusunu siyasete taşıyan Yeşiller Hareketi demokratik sol siyaseti yeniden şekillendirme hedefiyle temel toplumsal ve demokratik değerlere bağlı, şiddet karşıtı, ekolojik, bir siyaset söylemi geliştirmiştir (Talshir, 2002, 34; Burchell, 2002: 9-12). Ancak doğrudan siyaset yerine çeşitli kampanyalar, çalışmalar ve eğitimlerle çevre sorunlarına dikkat çeken ve çözüm önerisi geliştiren reformist çevre hareketlerinden de bahsedilebilir. Farklı örgütlenme biçimlerinde, toplumsal tabanın geliştirilmesi ve bu tabana dayanarak siyasal taleplerde bulunan bu hareketlerin siyasal pozisyonları da çevrenin ve doğanın koruması ve düzenlemesi üzerine kurgulanmıştır. Bu bağlamda reformcu çevre siyasetleri, çevre sorunlarının doğrudan siyasete ve ekonomiye mal edilmesi yerine, küçültülerek ve parçalara bölünerek çözülebileceğini vurgular.

Coğrafi ya da tarihsel ve toplumsal bağlamın kendisi bu noktada anlam kazanır. Bütün

(36)

30

bir siyasal ya da ekonomik sistemi mahkûm etmek yerine sorunun toplumsal kaynağının doğrudan tespit edilmesi ve çözümler üretilmesiyle sonuç elde edilmeye çalışılır. Devall (1979) eleştirel bir yaklaşımla reformist çevreci hareketlerin doğa ve toplum arasındaki ilişkiyi tahakküm alanından çıkarmak yerine insan lehine pekiştirdiğini vurgular. Ona göre reformist çevreci siyasetler, planlama ve düzenleme eylemleriyle daha rasyonel bir tahakküm mekanizmasının çalışmasına olanak sağlamaktadır.

Radikal çevre siyasetleri ise toplum içindeki çeşitli ayrımcılık, tahakküm ve sömürü biçimlerinin insan ilişkilerinde olduğu gibi doğa-toplum ilişkisine de yansıdığını, doğa-toplum ilişkisinin ancak bu toplumsal ilişkilerin dönüştürülmesiyle mümkün olacağını vurgular. Çok geniş bir sol yelpazeye yayılmış olan bu siyasetler, mevcut sol siyasetlerin siyasal mücadelelerine doğayı da dahil ederek onlara ekoloji duyarlı bir biçim verir. Bu çevre siyasetlerinden ekoanarşist yönelim, anarşizmin toplum içindeki tahakküm ve hiyerarşi ilişkilerinin eleştirisini doğayı da kapsayacak şekilde genişletir ve doğa-toplum ilişkisinin de bu hiyerarşi ve tahakküm ilişkilerine göre şekillendiği görüşünü savunur (Bookchin, 1996: 76-77; Merchant, 2005: 148-149). Feminist bir siyasal programı ekolojik mücadeleyle birleştiren ekofeminizm, tahakküm ilişkilerini cinsiyet ayrımcılığı üzerinden okuyarak doğanın tahakkümüyle kadınların tahakkümünün aynı erkek mantığı üzerinden oluşturulduğunu, doğa ve kadın özgürleşiminin aynı izleği takip ederek mümkün olacağını savunur. Bununla birlikte erkek aklının ürünü olan teknoloji-merkezcilik ve insan-merkezcilik eleştirilerini birey toplum ve doğanın farklı bir şekilde kurgulayarak mümkün olacağı iddiasıyla birleştirerek alternatif bir siyaset geliştir (Merchant, 2005: 197-195; Birkeland, 1993: 18; Eaton, 2003: 365-366). Radikal çevreci siyaseti benimseyen diğer politik yaklaşım olarak ekososyalizm ise “demokratik sosyalist davayı ekolojinin ışığında yeniden formüle eder” (Eckersley, 2003: 119).

Ekososyalizm’de üretim ilişkilerinin yarattığı tahakküm ve tahribat, doğayı kapsayacak

(37)

31

şekilde genişletilir. Çevre sorunları mevcut üretim süreçlerinin bir yansıması olarak ortaya çıkmıştır. Diğer radikal teorilerde olduğu gibi ekososyalizm için de iyileştirilmiş olsa bile mevcut toplumsal ilişkiler her türlü tahakküm biçimini yeniden üretecektir (Pepper, 1993).

Çevreci söylemlerin siyasete dâhil olması, korumacı perspektiften sonraki aşamayı ifade eder. Bu aşamada çeşitli ideolojik yönelimlerin doğa-toplum ilişkisine ve çevre sorunlarına yönelttiği eleştiriler, bir taraftan bu ideolojilerin perspektifini genişletirken diğer taraftan çevreyi de siyasal söylemlere ve siyaset pratiklerine eklemler.

Ancak çevreci siyaset belirli ideolojik yönelimlerin merkezini oluşturan ideolojik söylemi desteklemekle yetinmez. Somut sömürü, tahakküm ve ayrımcılıklar üzerinden geliştirdiği savlar çevreci söylemleri toplumsal ilişkilerin merkezine daha da yakınlaştırır. Bu anlamda 1990’lı yıllarla birlikte çevreci söylemler ve siyaset, farklı toplumsal sorunlarla bütünleşmeye başlamıştır (Belkhir & Butler, 1998). Böylece sadece doğa ve çevre sorunları değil toplumsal ve siyasal konular da çevreci siyaset içinde tartışılmaya başlamıştır.

Çevreci değerleri siyasete dâhil eden politikalar geliştirme çabası, farklı toplumların özgün siyasal niteliklerine müdahale ederek bu siyasal nitelikleri dönüştürmeyi hedefler. Bu anlamıyla demokrasi fikrinin geliştirilmesi kadar ayrımcılık biçimleriyle mücadele etme ve otoriter rejimler karşısında demokratikleşmenin olanaklarını da zorlar. Çevreci hareketler, Hindistan (Pal, 2006; Srikant, 2009; Swain, 1997), Endonezya (Peluso vd, 2008), Tayvan (Lyons, 2008), Çin (Stallay & Yang, 2006), Brezilya (McCormick, 2006; Menegat, 2002), İran (Afrasiabi, 2003; Foltz, 2005,) ya da eski Sovyet Bloğu Ülkeleri (Sarre & Jehlicka, 2007; Pickvance, 1997) gibi birbirinden farklı toplumsal ve siyasal yapıdaki ülkelerin demokrasiyle kurduğu ilişkide etkin bir rol

Şekil

Updating...

Referanslar

Benzer konular :