İnsanların Yaratılma Gayesi

Belgede ZEMAHŞERÎ’NİN EL-KEŞŞÂF’INDA MÜŞKİLÜ’L-KUR’ÂN (sayfa 84-87)

D. GÜNÜMÜZE KADAR MÜŞKİLÜ’L-KUR’ÂN KONUSUNDA YAZILAN

7. İnsanların Yaratılma Gayesi

71

insanların itaat ve inkârcılığa dair tutumlarının, yüce Allah’ın emir ve yasakları ile gerçekleşeceğini bildirmektedir. İnsanları itaatkâr veya isyânkâr diye vasıflandırmak, verilmiş olan bu emir ve yasaklara karşı davranışlarıyla belirlenmektedir. Dolayısıyla Allah’ın emir ve yasaklar yöneltmesi insanlar bakımından bir imtihân olmuştur. Oysa O, amellerin neticesini bilmek için imtihâna ihtiyaç duymamaktadır.309 Râzî ise, konuyla ilgili zikredilen görüşleri aktardıktan sonra, bu hususu açıklama mahiyetinde Bakara sûresinin 124. âyet-i kerîmesine işaret etmektedir. Ona göre sonuçları bilmesine rağmen yüce Allah’ın kullarını imtihân etmesi, O’nun emir ve yasaklarını mecâzî yoluyla böyle adlandırması mümkündür. Allah Teâlâ hakkında imtihân etme gibi fiiler kullanılması caiz değildir. Zira ezelden ebede kadar olup olacakları bilmektedir. Akabinde Râzî, Hişâm b. Hâkem’in, “Yüce Allah ezelde ancak eşyaların hâkikatini ve keyfiyetini bildiği fakat bu keyfiyetin meydana geliş ve varlık âlemine girişlerini ise ancak bunlar ortaya çıkarken bildiği” şeklindeki görüşünün bâtıl olduğunu ifade ederek naklî ve aklî deliller ile desteklemektedir.310

Kanaatimizce söz konusu âyet-i kerîmede اَملعنل /“Bilelim.” ifadesinin anlamı, görmek, kimi cezalandırıp kime mükâfat verileceğini öğrenmek manasında olduğu ifade edilmesine rağmen bu Allah’ın olacak şeyleri önceden bilmesiyle bir teâruz arz etmemektedir. Zira O, ezelden ebede kadar olup olacak bütün şeyleri bilmektedir. Nitekim Kur’ân’da bu, “Allah, bunu göğüslerinizdekini denemek, kalplerinizdekini arındırmak için yaptı. Allah, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) bilir.”311 (Âl-i İmrân, 3/154) şeklindeki âyet-i kerîme gibi birçok âyette desteklenmektedir. Dolayısıyla âyet-i kerîmelerde, yüce Allah’ın kulları imtihân ederek onların yaptıklarının sonuçlarını bilmesi anlamı değil; bunun tam aksine bildiği şeyin onlara da aşikâr olması manası kastedilmiştir.

72

نوُلِفاَغْلااُمُها َكِئـَل ْوُأاُّلَضَأاْمُهاْلَبا ِماَعْنَلأاَكا َكِئـَل ْوُأااَهِب

“Ant olsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu Cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da aşağasındadır. İşte asıl gafiller onlardır.”313

İkinci gruptaki âyet-i kerîmede insanların çoğu Cehennem için yaratıldığı beyan edilmektedir. Buna göre yüce Allah’ın birçok insanı kendi tercihlerine bırakmayıp hesaba çekmeden onları Cehennem için yarattığı gibi bir izlenim oluşmaktadır. Bu durum Allah’ın adâlet sıfatıyla ve insanları kendisine kulluk etmek için yarattığını ifade eden âyet-i kerîmesiyle çelişmektedir. Zemahşerî, zâhirde işkâl görünen bu durumu açıklamaya çalışmaktadır.

Müellife göre âyet-i kerîmede yer alanا سن ِلإا َوا ِّن ِجْلاا َنِّما اريِثَك / “birçok cin ve insan”

ifadesiyle, Allah’ın kendilerine herhangi bir lütuf olmayacağını bildiği kalpleri mühürlenmiş kimseler kastedilmektedir ve onların zihinleri mârifeti de kavramaz, gözleriyle Allah’ın yaratıklarına ibret alma gözüyle bakmazlar ve kendilerine okunan âyetleri tedebbür ederek işitmezlerdir. Onlar küfre iyice daldıkları için ve inatta aşırıya gittikleri için onlardan ancak Cehennem ehlinin fiileri sâdır olur ve onların Cehennem için yaratılmış olduklarını belirtmektedir. Nitekim bu ifade, tıpkı Ömer’in (r.a), Hâlid b. Velid’e yazdığı mektupta yer alan, رانلااورذاةريغملاالآامكنظلأاينإاوارمخبانجعااكولداكلااوذهتااماشلاالهأانأاينغلب /“Bana ulaştığına göre Şam ehli sana şarap ile yoğurulmuş bir dulûk (yunak lifi) almışlar. Ey Muğire ehli!

Zannediyorum ki sizler Cehennem için yaratılmışsınız!” şeklindeki ifadeye benzemektedir.

Zemahşerî buna dildeki bir kullanımı da delil getirmektedir. Arapça’da bir işe çok düşkün olup derinleşmiş olan bir kimse hakkında,ا اذكا ّلّاا نلافا قلخا ام /“Falanca sadece o iş için yaratılmış.” denmektedir. Söz konusu âyet-i kerîmede de doğru yolu aramayan, küfürde sapmış olanlar için mecâz yoluyla “Cehennem için yaratılmış.” denmiştir. Bilakis yüce Allah hiç kimseyi Cehennem için yaratmamıştır.314

Bir karşılaştırma yapacak olursak İbn Kuteybe’ye göre yüce Allah, insanları kendisine kulluk etmek için yarattığını ifade eden âyet-i kerîmede, onlardan - cinler ve insanlardan- müminler olanları kastedilmektedir. İkinci âyette ise Allah’ın kendilerine herhangi bir lütuf olmayacağını bildiği kalpleri mühürlenmiş kimselerdir.315 Taberî, bu âyet-i kerîmede birçok cinin ve insanın Cehennem için yaratıldığını belirttikten sonra onların kalplerinin doğruyu

313 A‘râf, 7/179.

314 Zemahşerî, a.g.e., C. II, ss. 179-180.

315 İbn Kuteybe, Te’vilü Müşkili’l-Kur’ân, s. 282.

73

anlamadıkları, gözlerinin görmediği ve kulaklarının işitmediği beyan edilmektedir. Zira bunlar, yüce Allah’ın kâfir olacaklarını bildiği kimselerdir. Gerçekte onlar, hâkikî anlamda bilmeyen, anlamayan, işitmeyen kimseler değildir; dünya ve âhiretlerinde kendilerine yararlı olacak şeyleri bilmeyen, anlamayan ve görmeyen kimselerdir.316

Mâtürîdî ise, konuyla ilgili Mu‘tezile âlimlerinin görüşlerini317 eleştirip yanlış olduğunu belirttikten sonra kendi yorumuna yer vermektedir. Burada Allah’ın bir kısım insanları Cehennem için yarattığı anlaşılmamalıdır. Bu görüşü desteklemek üzere, “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) şeklindeki âyeti getirmektedir. Söz konusu âyet-i kerîmede de insanların ibadet etmek üzere zorlandığı anlaşılmamaktadır. Zira çocukların, akıl ve rûh dengesi bozulmuş olanların ibadetle sorumlu olmadığı, dolayısıyla bu âyet-i kerîmenin kapsamına girmediği açıktır. Durum böyle iken bu âyet-i kerîmede mana, yüce Allah’ın insana cebren ibâdet ettireceği, Â’râf sûresindeki âyet-i kerîmede de onları cebren Cehennem’e götüreceği şeklinde olmamaktadır. Ayrıca Allah ezelî ilmiyle, birçok insanın inkâr edeceğini ve Cehennem’e müstehâk kılacak ameller işleyeceklerini bildiği halde onları yaratmıştır. Aynı şekilde bir kısım insanların îmân edeceğini ve Cennet’e sokacak ameller yapacaklarını bilmekte ve bu bilgiyle onları yaratmıştır. Dolayısıyla bir kısım insanlar Cennet için bir kısım ise Cehennem için yaratılmış olmaktadır. Lakin bu durumun hiç kimse için bir bahane olarak kullanılması caiz değildir.

Zira herkes kendi amellerini kendi özgür irâdesiyle tercih ederken Allah Teâlâ’nın ilminde Cennet ehlinin ya da Cehennem ehlinin arasında olacağını bilmemektedir.318 Râzî de konuyla ilgili Mu‘tezile’nin görüşlerini naklî ve aklî delillerle eleştirip izah ettikten sonra, Mâtürîdî’nin yaptığı yoruma benzer bir görüş zikretmektedir.319

316 Taberî, a.g.e., C. X, s. 592.

317 Mu‘tezile, âyetin zâhirini iki şekilde te’vile yönelmiştir. İlk te’vil, âyetteki “ل / lam” harf-i cerinin sebebiyet bildiren ل değil, akibet bildiren ل olduğu gerekçesine dayalıdır. Dolayısıyla A‘râf sûresindeki “منهجل /

“Cehennem için” ifadesindeki “ل “harfinin de sebebiyet için değil, akıbet için olduğunu kabul eder. Bu durumda âyet, birçok insan ve cinin Cehennem için yaratıldığından değil, pek çoğunun akıbetinin Cehennem olacağından bahsetmektedir. Mu‘tezile’nin âyetteki işkâlin çözümünde ikinci te’vili Ebû Bekr el-Esamm’a aittir. O, ilgili müşkili, âyette takdîm-te’hîr olduğunu söyleyerek çözer. Ona göre takdîm-te’hîrsiz olarak âyet şu şekildedir: “Andolsun yarattığımız insanlardan ve cinlerden birçoğunun kalpleri var, onlarla kavramazlar;

gözleri var, onlarla görmezler; kulakları var, onlarla işitmezler. (Onlar) Cehennem içindir. Onlar hayvanlar gibidir.” (Mâtürîdî, Te’vilât, C. II, ss. 309-310).

318 Mâtürîdî, Te’vilât, C. II, s. 310.

319 Mu‘tezile âlimlerinin âyetlerden bulmaya çalıştıkları dayanaklara, Ehl-i Sünnet mezhebinin dayandığı birçok ayeti karşısında bulmaktadır. Bunlardan birisi, bu ayetten önce yer alan “Allah kime hidâyet ederse, o doğru yolu bulmuştur; kimi de saptırırsa, işte onlar en büyük zarara uğrayanların ta kendileridir.” (A‘râf, 7/178) ayetidir ki bu bizim mezhebimizin doğruluğunu göstermede oldukça aşikârdır. Yine bunun diğer misali, bundan daha sonra gelen, “Ayetlerimizi yalan sayanları, biz, bilmeyecekleri noktadan derece derece helake yaklaştırırız. Ben onlara mühlet veririm. Benim tuzağım (keydim) çetindir.”(A‘râf, 7/182-183) ayet-i kerîmeleridir. Tefsir ettiğimiz ayetin gerek öncesi gerek sonrası sadece bizim görüşümüzü (mezheb ve inancımızı) destekleyip kuvvetlendirince, Mu‘tezîle’nin. “Bu ayetin te’vil edilmesi gerekir” şeklindeki iddiası son derece tutarsız olmuş olur. (Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, C. XV, s. 54; Ehl-i Sünnet mensubu pek çok müfessir

74

Kanaatimizce de âyet-i kerîme ile ilgili Mâtürîdî’nin dile getirdiği açıklama, aynı zamanda Ehl-i Sünnet’in mensubu olan birçok müfessirin zikrettiği görüş doğru ve açıktır.

Buna göre âyet-i kerîmede cinler ve insanların ekserisinin özgür irâdelerini doğru yola (hakkâ) çevirip dönmeyecekleri ve küfürde sapmış olacakları, yüce Allah katında malum olması itibarıyla yaratıldığını beyan edilmiştir. Aynı şekilde bir kısım insanların îmân edeceğini ve Cennet’e sokacak ameller yapacaklarını, Allah katında malum olması itibarıyla bu bilgiyle onları yaratmıştır. Dolayısıyla bir kısım insanlar Cennet için bir kısım ise Cehennem için yaratılmış olmaktadır.

Belgede ZEMAHŞERÎ’NİN EL-KEŞŞÂF’INDA MÜŞKİLÜ’L-KUR’ÂN (sayfa 84-87)