Her Ümmete Peygamber Gönderilip Gönderilmediği ve Fetret Ehlinin Durumu 92

Belgede ZEMAHŞERÎ’NİN EL-KEŞŞÂF’INDA MÜŞKİLÜ’L-KUR’ÂN (sayfa 105-110)

D. GÜNÜMÜZE KADAR MÜŞKİLÜ’L-KUR’ÂN KONUSUNDA YAZILAN

17. Her Ümmete Peygamber Gönderilip Gönderilmediği ve Fetret Ehlinin Durumu 92

Şeriat ulaşmayan veya ilâhi vahye muhatap olmamış fertlerin âhiretteki sorumluluk sınırları hakkında itikat mezhepleri arasında az da olsa farklılık görülmektedir. Kelâm âlimleri, genel manada, peygamber gönderilmemiş bütün zamanları, özel manada ise Hz.

Îsâ’nın getirdiği dinin bozulması ile Peygamber’e (s.a.s.) vahyin tebliğ edilmesi arasında geçen zaman dilimini fetret devri olarak; bu dönem zarfında yaşamış fertleri de fetret ehli olarak vasıflandırmaktadır. Mu‘tezile, Şîa ve Mâtürîdiyye mezhepleri, kendilerine şeriat ulaşmamış ve uyarıcı gönderilmeyen toplumların, Allah’ı tanıyacağı aklî delillerin mümkün olmasından dolayı sorumlu olduklarını iddia ederken; Eş’ariler ise, bu fertlerin ne dinî ne de uhrevî açıdan sorumlu olduklarını ifade etmektedir.403

Kur’ân’da ise açık bir şekilde bazı kavimlerin uyarılmadığı ifade edilmektedir.

Nitekim söz konusu âyette şöyle buyrulmaktadır:

اٍ۬ لّوُسَراَثَعۡبَنا ٰىَّتَحاَنيِبِّذَعُمااَّنُكااَمَو

401 Zemahşerî, a.g.e., C.V, s. 149.

402 Taberî, a.g.e., C. XIX, ss. 303-304; Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, C. XVIII, s. 369, C. XIX, s. 353.

403 Bkz. Yurdagür, Metin, “Fetret”, DİA, C. XII, ss. 475-481.

93

Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.404

Anlamını vermiş olduğumuz âyette açık bir şekilde ifade edildiği gibi yüce Allah, kendi toplumunun konuştukları dille uyaran bir peygamber göndermeksizin azap etmeyeceğini vurgulamaktadır. Bu bağlamda birçok âyet de bulunmaktadır: “Eğer biz onları o Kur’an’dan önce bir azap ile helâk etseydik mutlaka, “Ey Rabbimiz! Keşke bize bir peygamber gönderseydin de alçalıp rezil olmadan önce âyetlerine uysaydık” derlerdi.”405

Her kavme uyarıcı gönderildiğini ifade eden “Ant olsun biz, her ümmete, “Allah’a kulluk edin, tâğûttan kaçının.” diye peygamber gönderdik.” 406 zâhiren çelişen âyet şöyledir:

ااَنوُلِفٰـَغا ۡمُهَفا ۡمُهُؤٓاَباَءا َرِذنُأآاَّماا ٍ۬ م ۡوَقا َرِذنُتِل Kur’an, ataları uyarılmamış, bu yüzden de gaflet içinde olan bir kavmi uyarman için indirilmiştir.407 Yine uyarılmadıklarına dair şu âyet de delil olarak getirilmiştir: Yoksa “Onu Muhammed uydurdu” mu diyorlar? Hayır, o kendilerine senden önce hiçbir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için, doğru yolu bulsunlar diye Rabbin tarafından indirilmiş gerçektir.408

Müellifimiz birçok konuda olduğu gibi bu konuyu da önce lugavî açıdan ele almakta;

bunun üzerine eserinde izah mahiyetinde iki görüş zikretmektedir. Zemahşerî’nin aktardığı ilk yorumda, ااَنوُلِفٰـَغا ۡمُهَفا ۡمُهُؤٓاَباَءا َرِذنُأآاَّماا ٍ۬ م ۡوَقا َرِذنُتِل âyetinde yer alan ام edatı hakkındaki açıklamalara yer vererek burada geçen ام edatının, olumsuzlayan edat kabul edilmesi halinde “Sen, babaları uyarılmamış, o kavmi de uyarman için...” anlamına geldiğini belirtilmektedir. Bunun misali de “Onlara senden önce hiçbir uyarıcı da göndermedik..”409 âyetidir.410 Konuya ilgili ikinci yoruma göre, bu edat ism-i mevsûl ya da masdariyye olarak kabul edilmesi durumunda mana,

“Babalarının uyarıldığı gibi uyarman için…” şeklinde olmaktadır. ام edatı, mâ-i nafiye (olumsuzlayan ma) kılındığında âyetin sonunda yer alan ااَنوُلِفٰـَغا ۡمُهَف olumsuzluğa ilgilendirmektedir. Buna göre “Gafil oldukları halde uyarılmadılar” anlamını taşır. Aksi halde رذنتلا نيلسرملاا نملا كنا /“Şüphesiz ki sen uyarmak için gönderilmiş peygamberlerden birisin.”

hitabına taalluk etmiş olmaktadır. Bu da “Seni, inzar etmen için falana gönderdim. Zira o gafildir.” veya “Seni falan gafili inzar etmen için gönderdim.” sözlerine benzemektedir.

Müellifimiz, bu açıklamalardan birinin, atalarının uyarılmamış olduğu, diğerinin ise uyarılmış neticesini vermesinden dolayı birbirleriyle herhangi bir tezat oluşturmadığını ifade

404 İsrâ, 17/15.

405 Tâhâ, 20/134; Ayrıca bkz. En‘âm, 6/131; Nisâ, 4/164.

406 Nahl, 16/36.

407 Yâ-Sîn, 36/6.

408 Secde, 32/3.

409 Sebe’, 34/44.

410 Zemahşerî, a.g.e., C. V, s. 165.

94

etmektedir. Zira burada mâ’nın, nafiye olduğu kabul edildiğinde mana, “Babaları uyarılmamış olan” şeklinde olmaktadır. Hal böyle iken, onların babalarının uyarılmaları, atalarından evvel geçenlerin uyarılmış olmalarına, sonraki atalarının ise uyarılmamış olmalarına ters düşmemektedir. Buna göre Hz. Îsâ ile Hz. Muhammed arasında hiçbir peygamberin gönderilmediği ve Arapların ilâhi bir mesaja muhatab olmadığı anlaşılmaktadır. Bu süre ise beş yüz elli seneyi kapsamaktadır.411

Konuyla ilgili Zemahşerî’den evvel yaşamış olan Ferrâ ve Zeccâc’ın açıklamalarına bakacak olursak Zemahşerî’nin zikrettiği iki görüşü aktarmaktadırlar; onlar da genel itibariyle müellifimize benzer olarak âyetteki ام edatının, mâ-i nafiye (olumsuzlayan ma) olduğunu ifade etmektedirler.412 Müellifimizden sonraki dönemde yaşayan, Râzî, Beğavî (v. 516/1122), Mâverdî’nin (v. 450/1058) açıklamalarının bundan pek farklı olmadığı görülmektedir.413 Bütün bu açıklamaların neticesinde, Arapların yakın dönemlerde yaşamış olan babalarına, peygamber gönderilmediğine ve herhangi bir ilâhi mesaja muhatap olmadıklarına dair genel bir görüş birliği bulunmaktadır.

Ayrıca Zemahşerî bu meseleyi açıklarken başka bir müşkile de değindiği görülmektedir. Fetret ehlinin uhrevî sorumluluğu hakkında, Peygamber gönderilmeden evvel, yüce Allah’ın vucûbuyetini ve vahdaniyetini tanıma sorumluluğuna dair aklî delillerin olmasıyla birlikte peygamberlerin gönderilmesinin, insanları gaflet uykusundan uyandırıp, onları bu hususta gözlem ve tefekküre çekme gibi bir fonksiyonu olduğunu ifade etmektedir.414 Zemahşerî’nin bu görüşünü incelediğimizde, mensup olduğu Mu‘tezile mezhebinin görüşlerine dayandığı görülmektedir. Zira Mu‘tezile mezhebine göre insanoğlu akıl ve tefekkür vasıtasıyla Allah’ın vucubiyetini tanıma konusunda doğru bilgiye ulaşacak kapasitede yaratılmıştır.415 Bu bağlamda, Mu’tezilî müfessir Kâdî Abdülcebbâr, “Kur’an, ataları uyarılmamış, bu yüzden de gaflet içinde olan bir kavmi uyarman için indirilmiştir.”

(Yâ-Sîn 36/6) âyetinin izahında, Allah’ın, Arapların atalarına peygamber göndermenin hiçbir yararı olmayacağını bildiği için, onların bir peygamber aracılığıyla ilâhi mesaja muhatap kılınmadıklarını ifade etmekte; Allah’ın onları akıl ve tefekkür vasıtasıyla mükellef kılmayı

411 Zemahşerî, a.g.e., C. IV, s. 510; Seyyid Kutub, Fî Zilâli’l-Kur’ân, Kahire: Dâru’ş-Şurûk, 1423/2003, C. V, s.

2958.

412 Ferrâ, a.g.e., C. II, s. 376; Zeccâc, a.g.e., C. IV, s. 278.

413 Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, C. XXVI, s. 42; Beğavî, Ebû Muhammed el-Hüseyn b. Mes’ûd, Meâlimu’t-Tenzîl, Riyad: Dâru’t-Tayyibe, 1409/1989, C.VI, s. 8; el-Mâverdî, Ebü’l-Hasen Alî b. Muhammed b. Habîb, en-Nüketu ve’l-‘Uyûn, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, t.y., C. V, s. 6.

414 Zemahşerî, a.g.e., C. III, s. 499.

415 Kâdî Abdülcebbâr, a.g.e., C. II, s. 574; a. Mlf., Şerhu’l-Usûli’l-Hamse, nşr. Ahmed Ebû Hâşim Abdülkerîm Osmân, Kahire: Mektebetu Vehbe, 1408/1988, s. 39.

95

yeterli gördüğünü söylemektedir. Buna göre Arapların atalarının peygamber gönderilmeksizin akıl yoluyla ilâhi mesaja muhatap olduklarını iddia etmektedir.416

Zemahşerî, “Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.” (İsrâ 17/15) âyetinde yer alan azabın, Allah’ın elçilerine inanmayanlara dünyada iken verilecek olan azap olduğunu belirtmektedir. Bu kişilerin, kendilerine peygamber gönderilip Allah’a ve ilâhi mesaja karşı mazeretlerini, delillerini tüketmeden cezalandırmanın doğru olmadığının vurgulanmasını ifade etmektedir. Peygamberlerin gönderilmesinin ise onlara, “Biz gafildik!

Bize tefekkür etmemiz için dikkatimizi çeken bir peygamber gönderilmiş olsaydı ya!” deme imkânı verilmemesi içindir.417 Kadî Abdülcebbâr bu âyetin açıklamasında, aklî teklife muhatap olan toplumların uhrevî anlamda sorumlu olacağını belirtmektedir.418

Şîa müfessirlerinin konuya yaklaşımlarına bakacak olursak Mu‘tezile müfessirlerine benzediği görülmektedir. XI. asırda yaşamış Şîa müfessirlerinden meşhur Şerîf Murtazâ’ya göre akıl, kendilerine peygamber gönderilip gönderilmeyen bütün toplumlar için bir delil sayılmaktadır. Durum böyle olunca bu toplumların ilâhi bir mesaja ve bir peygambere muhatap olmaksızın da Allah’ın vucubiyetini tanımaları gerekmektedir.419 Diğer bir Şîa müfessiri olan Tabersî (v. 548/1154) de konuya buna benzer bir görüş ile yaklaşmaktadır.420

Ehl-i Sünnet âlimlerinden olan Mâtürîdî, bu hususta Mu‘tezile ve Şîa görüşlerine benzer bir yaklaşım sergilemektedir. Ona göre “Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.” (İsrâ 17/15) ifadesinde yer alan azap kelimesi, Allah’ın elçileriyle alay edip onları tekzib edenlere dünyada iken verilecek azabı ifade eder. Zira küfür azabı ebediyeten verilecek bir azap olduğu için âhirette gerçekleşecektir. Bu kimseler akıl yoluyla tevhîd inancına ulaşmış olup sorumlu olsalar da hiçbir mazeret ileri sürmemeleri için onlara ayrıca peygamberler gönderilmektedir.421

Yukarıda yer verdiğimiz üç mezhebin görüşlerine karşı Eş‘arî mezhebine mensup olan Râzî ise, “Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.” (İsrâ 17/15) âyetinden hareketle, dinî bir mevzu hakkında daha önce şer’i bir nass bulunmazsa o konuda sorumlu olunmayacağını ifade etmektedir. Buna göre bu âyet de kendilerine peygamber gönderilmemiş bir toplumun âhirette Allah tarafından sorumlu tutulmayacağını göstermektedir. Râzî, bu konuda Eş‘arî âlimleri ve kendi görüşlerini, “Müjdeleyiciler ve

416 Kâdî Abdülcebbâr, Müteşâbihü’l-Kur’ân, C. II, s. 574.

417 Zemahşerî, a.g.e., C. III, s. 500.

418 Kâdî Abdülcebbâr, Müteşâbihü’l-Kur’ân, C. II, s. 460.

419 eş-Şerîf el-Murtazâ, a.g.e., C. II, s. 272.

420 et-Tabersî, Emînü’l-İslâm Ebî Alî el-Fadl b. Hasen, Mecmâu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân, Beyrut: Darü’l-Murtazâ, 1426/2006, C. II, s. 53; Daha detaylı bilgi için bkz. Kiraz, a.g.e., ss. 61-63.

421 Mâtürîdî, Te’vilât, C. II, ss. 141-142.

96

uyarıcılar olarak peygamberler gönderdik ki peygamberlerden sonra insanların Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın.”422; “Eğer biz onları o Kur’an’dan önce bir azap ile helâk etseydik mutlaka, “Ey Rabbimiz! Keşke bize bir peygamber gönderseydin de alçalıp rezil olmadan önce âyetlerine uysaydık.” derlerdi.”423 âyetleriyle desteklediklerini açıklamaktadır.424

Kanaatimizce her ümmete peygamber gönderilip gönderilmediği hususunda müellifimizin dille getirdiği izahlar doğru olarak görülmektedir. Dolayısıyla bu açıklamalardan birinde, atalarının uyarılmamış olduğu, diğerinde ise uyarılmış olduğu neticesi verilmesinden dolayı birbirleriyle herhangi bir tezat oluşturmadığı gerçeği ortaya konulmaktadır. Ancak yukarıda vermiş olduğumuz âyetlere dayanılarak kendilerine herhangi bir elçi gönderilmeyen ve ilâhi mesaja muhatap olamayan kimselerin, uhrevî olarak sorumlu olmayacağı şeklindeki Râzî’nin açıklaması yani genel anlamda Eş‘arî mezhebinin görüşü mantığa ve âyetin zâhirine daha uygun olduğu görünmektedir. Aksine, kendilerine peygamber gönderilmeyen toplumu veya ilâhi mesajdan haberdar olmayan kimseleri sorumlu tutmak büyük bir adâletsizliktir. Yüce Allah ise bundan münezzehtir.

18. Günahkârların Âhirette Unutulması

Câsiye sûresinde Cehennem ehlinin âhirette unutulacağına dair bilgi verilmektedir. Bu da zâhirde bir çelişki uyandırmaktadır. Âhirette mücrim nasıl unutulabilir? Unutulursa azaptan da kurtulur demektir. Ayrıca bu âyet, Tâhâ sûresinde yüce Allah’ın hiçbir şeyi unutmayacağını bildiren âyetle çelişmektedir. Söz konusu olan âyetler şöyledir:

اَم َوا ُراَّنلااْمُكا َوْأَم َوااَذَهاْمُكِم ْوَياءاَقِلاْمُتيِسَنااَمَكاْمُكاَسنَناَم ْوَيْلااَليِق َو ن ِّمامُكَلا

ا َني ِر ِصاَّنا

“Onlara şöyle denir: “Bugüne kavuşacağınızı unuttuğunuz gibi, bu gün biz de sizi unutuyoruz. Barınağınız ateştir. Yardımcılarınız da yoktur.”425

اىَسنَيا َلّ َوايِّب َراُّل ِضَيا َّلّا باَتِكايِفايِّب َراَدنِعااَهُمْلِعاَلاَق

“Mûsâ, şöyle dedi: “Onlar hakkındaki bilgi Rabbimin katında bir kitaptadır. Rabbim, yanılmaz ve unutmaz.”426 Zemahşerî çelişiyor gibi görünen bu durumu izah mahiyetinde şöyle bir açıklama yapmaktadır. Ona göre Câsiye sûresinde yer alan “unutma” fiili, hakikî manasında kullanılmamıştır. Bu ifade ile kinâye yapılmış ve fiil, “terk etme” manasında bulunmaktadır. Dolayısıyla âyetler arasında çelişkiye yol açan bir durum sözkonusu değildir.

422 Nisâ, 4/165.

423 Tâhâ, 20/134.

424 Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, C. XX, s. 173.

425 Câsiye, 45/34.

426 Tâhâ, 20/52.

97

Mukâtil b. Süleymân (v. 150/767), Ferrâ gibi dilciler yanında Taberî de bu görüşte bulunmaktadır.427

Mâtürîdî, bu konuda Zemahşerî’nin zikrettiği görüşün yanında ikinci bir görüş daha zikretmektedir. Ona göre âyette geçen “unutma” fiiliyle temsîlî bir anlatım yapılmış olması uzak bir ihtimâl değildir. Bu durumda mücrimler, hiçbir şekilde önemsenilmeyen, unutulmuş eşyalara benzetilmiştir. Dünyada yaptıklarının cezası olarak onlara saygı ve ilgi gösterilmeyecek, kendilerine herhangi bir nimet hazırlanmayacaktır. Bu sebeple onların Cehennem’den çıkarılmaları, cezanın bir gün olsun kendilerinden hafifletilmesi söz konusu olmamakla birlikte içecek veya bir miktar yiyecek istemeleri karşısında da zindanda unutulmuşlar gibi olumlu bir yanıt alamayacaklardır.428 Konuyla ilgili diğer müfessirlerin görüşlerine bakacak olursak Râzî ve İbn Kesîr, Zemahşerî’nin te’viline kendi tefsirlerinde de yer verildiği görmekteyiz.429 Kanaatimizce de konuyla ilgili Zemahşerî’nin ortaya koyduğu görüş makul bir yaklaşım olarak görünmektedir. Nitekim yukarıda da zikredildiği gibi, Mukâtil b. Süleymân, Ferrâ gibi dilciler yanında Taberî, Mâtürîdî, Râzî ve İbn Kesîr de benzer bir görüş serdetmesinden yola çıkarak bu yaklaşım uygun olarak gözükmektedir.

Dolayısıyla ahirette gerçek anlamda bir “unutma” söz konusu olmayıp “terk etme, önemsememe” söz konusudur.

Belgede ZEMAHŞERÎ’NİN EL-KEŞŞÂF’INDA MÜŞKİLÜ’L-KUR’ÂN (sayfa 105-110)