Allah Teâlâ’nın Fıskı Emredip Emretmemesi Konusu

Belgede ZEMAHŞERÎ’NİN EL-KEŞŞÂF’INDA MÜŞKİLÜ’L-KUR’ÂN (sayfa 77-80)

D. GÜNÜMÜZE KADAR MÜŞKİLÜ’L-KUR’ÂN KONUSUNDA YAZILAN

5. Allah Teâlâ’nın Fıskı Emredip Emretmemesi Konusu

Yüce Yaratıcı, Kur’ân’ı insanlara yol gösterici ve rehber, Allah’ı tanımaları, tefekkür edip anlamaları, nasıl bir yaşam sürmek gerektiğini öğretmek için indirmiştir. Zira O’nun, insanlar için en iyisini irâde ettiği bilinmektedir. Bu da hiçbir istisnâ yapılmaksızın bütün insanlar için geçerlidir. Allah Teâlâ’nın kötülüğü emretmediğine dair bildiren âyet-i kerîmeler arasında şu âyet de bulunmaktadır:

اَنوُمَلۡعَتا َلّااَماِ َّللَّٱاىَلَعاَنوُلوُقَتَأااِءٓاَش ۡحَفۡلٱِبا ُرُمۡأَيا َلّاَ َّللَّٱااَّنِإا ۡلُقااهِبااَن َرَمَأاُ َّللَّٱ َوااَنَءٓاَباَءآاَہۡيَلَعااَنۡدَج َواْاوُلاَقاٍ۬ ةَش ِحٰـَفاْاوُلَعَفااَذِإَو

“Çirkin bir iş işledikleri vakit, “Biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk, Allah da bize bunu emretti.” derler. De ki: “Şüphesiz, Allah çirkin işleri emretmez. Siz bilmediğiniz şeyleri Allah’ın üzerine mi atıyorsunuz?”288

Ancak Kur’ân’ın bir âyetinde yüce Allah’ın helâk etmek istediği bir halka fıskı yapmalarını emrettiği bildirilmektedir:

اَهيِفاْاوُقَسَفَفااَهيِف َرْتُمااَن ْرَمَأا ةَي ْرَقا َكِلْهُّنانَأااَنْد َرَأااَذِإ َو ا اري ِمْدَتااَهاَن ْرَّمَدَفاُل ْوَقْلاااَهْيَلَعاَّقَحَف

ا

“Biz bir memleketi helâk etmek istediğimizde, onun refah içinde yaşayan şımarık elebaşlarına emrederiz de onlar orada kötülük işlerler. Böylece o memleket hakkındaki hükmümüz gerçekleşir de oranın altını üstüne getiririz.”289

Zemahşerî’ye göre, âyet-i kerîmeye ilk baktığımızda burada sanki Allah Teâlâ bir ülkeyi helâk etmek istediğinde fıskı emrettiğini anlarsak yüce Allah’ın kübuh olan bir şeyi emretmeyeceğine ve sadece adâlet ve hayır emredeceği dair ilme ters düşmüş oluruz. Aynı zamanda böyle bir durumun Allah’a isnat edilmesi söz konusu değildir; zira bu tasvir yüce Allah’ın adâlet sıfatıyla; kötülüğü emretmediğine dair bildiren âyet-i kerîmeler ile çelişmekte;

yüce Allah ise böyle bir şeyden münezzehtir.290

Zemahşerî’ye göre âyette yer alan ااندرأااذإاو /“İstediğimiz zaman.” ifadesi, bir halkın helâk vakti yaklaştığında kendilerine verilecek az bir müddet kaldığı zaman, onlara

287 Taberî, a.g.e., C. XIII, 389; Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, ss. 227-228; Beyzâvî, a.g.e., C. II, s. 129; Nesefî, a.g.e., C. II, s.57.

288 A‘râf, 7/28.

289 İsrâ, 17/16.

290 Zemahşerî, a.g.e., C. III, s. 459.

65

bozgunculuk yapsınlar diye emir verileceğini beyan etmektedir. Ancak âyet-i kerîmede verilmiş olan bu emir hâkikat anlamında değil, mecâz yoluyla gelmiştir. Zira onlara gerçek manada fasıklığı emretmek, اوقسفأ /“Bozgunculuk edin!” demek şeklinde olur ki böyle bir şey söz konusu değildir. Dolayısıyla bu mecâzın manası, onlara Allah tarafından nimetler ihsân edildikçe edilmiş, onlar ise bahşedilmiş olan bu nimetleri günahlara ve eğlenceleri takip etmeye neden kılmışlar. Adeta bu “kendilerine emredilmiş gibi” davranıp onların üzerine devam etmişlerdir. Kendilerine nimetlerin verilmiş olması bu kötü davranışlara bahane olduğu için “Biz bir memleketi helâk etmek istediğimizde, onun refah içinde yaşayan şımarık elebaşlarına emrederiz de onlar orada kötülük işlerler.” şeklinde ifade edilmiştir. Aksine onlara bahşedilen bu nimetler, şükürde bulunmaları ve hayırlı işlerde kullanmaları, iyilik ve ihsân sahibi olmaları için verilmiştir. Nitekim onlar sıhhatli ve kuvvetli bir şekilde yaratılmış, kendilerine hüsün ve kubuh işleme kudreti verilmiş, onlardan günaha karşı itaati tercih etmeleri istenmiştir. Bilakis onlar fasıklığı tercih etmişlerdir. Böyle bir davranış üzerinde bulunduklarında da onlara cezâ sözü hak olmuş ve yüce Allah onları yerle bir etmiştir.291

Keşşâf sahibi konuyla ilgili bu izahlardan sonra, âyet-i kerîmenin manasının, ا مهانرمأ اوقسففا ةعاطلااب / “Onlara itaati emrettik lakin onlar fâsıklık ettiler.” şeklinde olmasının uygun olmadığını belirtmektedir. Zira hazfedilmiş olduğuna dair delil bulunmayan bir lafzın hazfedildiğini ifade etmek câiz değilken istikamette delil bulunan bir lafzının hazfedilmiş olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Emre söz konusu olan şeyin hazfedilmiş olmasının nedeni, اوقسف /“Fâsıklık ettiler.” lafzının dalâlet etmesidir; bu ise Arap dilinde çok yaygın bir kullanımdır. Nitekim ماقفا هُترمأ /“Ona emrettim, o da kalktı.” denildiğinde emre konu olan hususun ayağa kalkmak olduğundan başka bir şey anlaşılmamaktadır. Arapların يناصعفاهُترمأ /“Onu emrettim, o da bana isyân etti.” şeklinde kullanımı da söz konusu görüşü desteklemez;

zira bu, emre aykırı, emrin tersi olan bir durumdur. Emre aykırı olan şey emre konu ve dalâlet olması mümkün değildir. Söz konusu âyet-i kerîmede de durum aynı olmakta, burada bir ifadenin hazfedildiğini ifade etmek uzak bir görüştür.292

Konuyla ilgili bir karşılaştırma yapacak olursak Taberî, birçok rivâyet getirdikten sonra bu konuda en doğru yorumun, Zemahşerî’nin tenkit ettiği yorum olduğunu ifade etmektedir. İbn Cüreyc’e (v. 150/767), İbn Abbâs’a ve Saîd b. Cübeyr’e isnâden zikredilen bu yoruma göre âyet-i kerîmede mahzuf ةعاطلااب /“itaati emretmeleri” bir lafzın olduğu;

dolayısıyla âyetin takdiri, “Onlara itaat etmelerini emrettik fakat onlar fıska düştüler.”

291 Zemahşerî, a.g.e., C. III, s. 500.

292 Zemahşerî, a.g.e., C. III, s. 501.

66

şeklindedir.293 Mâtürîdî ise, söz konusu âyet-i kerîmenin zâhiren Allah’ın adâlet ve merhamet sıfatıyla çeliştiğini belirttikten sonra izah çerçevesinde iki ihtimâl zikretmektedir. İlk ihtimâle göre âyet-i kerîmede geçen انرمأ lafzının, teşdîd ile انرَّمأ şeklinde okunduğunda, iki anlamda olması mümkündür. Bunlardan birincisi, “O karyenin (ülkenin) nimet içinde şımarmış olanlarını, onların başına geçirdik, yönetici kıldık.”; ikincisi, “Adetlerini çoğalttık.”

şeklindedir. Nitekim “Biz, hangi memlekete bir uyarıcı göndermişsek oranın şımarık zenginleri, ‘Biz, sizinle gönderileni inkâr ediyoruz.’ demişlerdir. Yine, ‘Bizim mallarımız ve çocuklarımız daha çoktur. Bize azap edilmeyecektir.’ demişlerdi.” (Sebe’ 34/34-35) meâlindeki âyet-i kerîme kıraat farklılığıyla ortaya konan bu iki anlamı desteklemektedir. İlk âyette nimet içinde bulunan şımarık zenginlerin yönetici konumunda oldukları, ikincisinde onların sayısının çok olduğu beyan edilmektedir. Bu durumda âyetin anlamı, “O beldelerde sahip olduğu nimetlerle şımarmış olan kimselerin/mütreflerin adedi çoğalmış, ülke yöneticiliğini onlar ele almışlar ve azaba uğramayacakları boş kuruntularıyla âhireti inkâr etmişlerdir ki biz onları helâk ettik.” şeklindedir.294 Konuyla ilgili Mâtürîdî’nin zikrettiği ikinci ihtimâl, Taberî’nin zikrettiği görüşe benzemektedir. Buna göre mana, “Onların önde gelenlerine Allah’a ve peygamberlere itaati emrettik. Onlar ise kibir ve inatla isyân ettiler.

Bunun neticesinde de helâka uğradılar.” şeklinde olmaktadır.295

Şerîf Murtazâ bu âyetin birçok yönünün bulunduğunu belirttikten sonra izahı mahiyetinde, Taberî ve Mâtürîdî tarafından zikredilen yorum aktarmaktadır. Akabinde Zemahşerî’nin konuyla ilgili zikrettiği görüşe yer verdikten sonra iki yorum daha dile getirmektedir. Ona göre âyet-i kerîmede yer alan اهيفرتما انرمأ /“Şımarık elebaşlarına emrederiz.” cümlesi, “köy” anlamında olan ةيرق kelimesinin sıfatıdır. Cümle-i şartiyye olan او ااندرأااذإ ibaresinin ise cevabı zikredilmemiştir. Bunun üzerine âyetin takdiri, اكلهنانأااندرأااذإاو اهيفااوقسففااهف َرتماانرمأاانأااهتفصانما ةيرق /“İtaat emrimizi yerine getirmeyen bir karye (ülke) halkını helâk etmek istediğimizde şımarık elebaşlarına emrederiz de onlar orada fâsıklık yaparlar.”

şeklinde olup cümle içindeki karinelerden dolayı, cümle-i şartiyyenin cevabı gelmesine gerek kalmamıştır.296

Şerîf Murtazâ’nın konuyla ilgili aktardığı diğer bir görüşe göre âyet-i kerîmede bir takdîm ve te’hîr söz konusudur. Dolayısıyla âyet-i kerîmenin takdiri ve manası şu şekildedir:

“Biz bir ülkenin (karyenin) şımarık kimselerine (Allah’a) itaat etmelerini emrederiz. Onlar

293 Taberî, a.g.e., C. XV, s. 43.

294 Mâtürîdî, a.g.e., C. III, s. 142.

295 Mâtürîdî, a.g.e., C. III, s. 143.

296 Şerîf Murtazâ, Alemü’l-Hüdâ Ebü’l-Kâsım Alî b. el-Hüseyn b. Mûsâ b. Muhammed el-Alevî, Emâli’s-Seyyidi’l-Murtazâ, tahk., Muhammed Ebü’l-Fazl İbrâhîm, Beyrut: el-Mektebetü’l-Asriyye, 1425/2004, C. I, s. 2.

67

(bu emre karşı çıkıp) isyâna dalarlarsa; işte o vakit helâk etmek isteriz.” Takdîm ve te’hîr Arapların şiir ve günlük kullanımlarında oldukça yaygın bir tür kullanımdır.297

Râzî ise, Taberî’nin görüşünü zikretmekte, sonra da Zemahşerî tarafından dile getirilen yorumu aktarmakta ve buna benzer bir yaklaşımı Ebû Alî el-Cübbâî’ye (v. 303/916) izâfe etmektedir. Akabinde de Râzî, kendi mensup olduğu mezhebinin, bu âyet-i kerîmeden hareketle, Allah Teâlâ’nın bir insana ibtidâen, yani ortada hiçbir neden yokken zarar verebileceğini iddia ettiklerini nakletmektedir. Netice olarak Râzî hem kendisinin doğru bir yaklaşım olarak gördüğü hem de bir Mu‘tezile âlimi Kaffâl’in (v. 417/1026) âyet ile ilgili yaklaşımlarını zikretmektedir. Kaffâl’e göre yüce Allah, ülkenin idârecilerinin, varlıklı ve isyâncı tabakasının kesinlikle îmâna gelmeyeceğini ezelî ilmiyle bilmesine rağmen sadece bu ilme dayanarak onları cezalandırmamakta, onlara hüsnü emretmekte, onların yerine getirip getirmeyeceklerinin somut bir şekilde ortaya çıkması için onlara mühlet tanımaktadır. Fakat bahşettiği bütün bu nimetlerden sonra, bu kimselerin tevbe edip îmâna gelmeyecekleri açık seçik kesinleşince de onları helâk etmektedir. Kaffâl’in zikrettiği bu yaklaşım Râzî tarafından beğenilip övgü kazanmıştır.298

Kanaatimizce konuyla ilgili yapılan görüşlerden en makulü Kaffâl’in dile getirdiği yaklaşımdır. Zira insanoğlu her ne yaptıysa kendi isteğiyle yapmış olmakta ve yüce Allah da bunun böyle olacağını insanları yaratmadan önce ezelî ilmiyle bilmesine rağmen sırf bu ilme dayanarak onları helâk etmemekte; iyi işler yapsınlar diye mühlet vermektedir. Fakat insanoğlunun kötü davranışlardan dönmeyecekleri kesinleşince onları helâka uğratacak musibetler göndermektedir. Ayrıca yüce Allah’ın fıskı emretmesinin mümkün olmayacağı hususunda hemen hemen bütün müfessirlerin aynı görüşte bulunduğu görülmektedir.

Dolayısıyla âyet-i kerîmede Allah’ın sebepsiz ve yersiz olarak bir toplumu helâk etmeyeceği ve fıskı emretmeyeceği kesinlikle beyan edilmektedir.

Belgede ZEMAHŞERÎ’NİN EL-KEŞŞÂF’INDA MÜŞKİLÜ’L-KUR’ÂN (sayfa 77-80)