Küreselleşme ve Ulus Devlet :

Belgede Küreselleşme ve eleştirileri (sayfa 160-165)

KÜRESELLEŞMENİN SAVUNUSU VE ELEŞTİRİSİ

2.1 Küreselleşme Savunusu

2.1.7 Küreselleşme ve Ulus Devlet :

KüreselleĢme ulus devlet iliĢkisi küreselleĢmenin “nimetlerinden” yararlanmanın koĢullarıyla ilgili olduğu için önemlidir. KüreselleĢme savunucularının ulus devlet mantığının geri çekilmesi gerektiğiyle ilgili düĢünceleri küresel pazarın faydalarından maksimum yararlanmak anlamına gelir. Burada öne çıkan husus ulus devletin ekonomiye yön vermesinin ve müdahale etmesinin pazar mantığına aykırı olduğu düĢüncesidir. Ulus devletin ekonomik iĢlevlerinden arındırılması demek, piyasa ekonomisinin kendi kendini ayarlayabilen bir mekânizmaya sahip olması demektir. Bu durum liberal öğretinin gereğidir.

Küresel dünyanın gerçekleri göz ününe alındığında ulus devletlerin eski düzenle iĢlerini yürütmesi mantıklı görünmemektedir. Özellikle ulus devletin nükleer tehlike, küresel ısınma, göç sorunları gibi konularda içine kapanarak varlığını güvenceye alabilmesi mümkün değildir. Yine küreselleĢme ulus devlet iliĢkisinin en hassas noktalarından birini de ekonomi teĢkil eder. KüreselleĢme savunucularının neoliberal ilkeler doğrultusunda yapılmasını istediği düzenlemelerin birçoğu ulus devleti sınırlandırmaya dönüktür. Ulus devletin ekonomiye müdahalesinin önlenmesi ile neoliberal ilkeler uygulama Ģansı bulur. Çünkü ekonomiye müdahale etmenin kendisi küreselleĢme sürecinde elde edilebilecek kazançlar için bir tehdit unsurudur. Bu argümanları öne süren küreselleĢme savunucuları, ulus devletin ekonomi baĢta olmak üzere birçok konuda geri çekilmesi gerektiğini düĢünürler.

KüreselleĢme savunucuları, küreselleĢme sürecinde ulus devletlerin ekonomiyi güç kaybına uğratan yapılarından dolayı onların gereksiz olduğunu iddia ederler. Sınırların aĢındığı günümüz küreselleĢme dünyasında ulus devlet kontrolü kaybettiği için ana güç uluslararası iĢ yapan firmalar ve kurumlar olmaktadır (Konak, 2013: 151-152). Dolayısıyla ulus devlet liderleri egemenliklerini kaybedecekleri endiĢesiyle neoliberal ilkelere mesafeli yaklaĢmak zorunda kalmıĢlardır. KüreselleĢme savunucularını kaygılandıran temel noktalardan biri de ulus devletin korumacılığı teĢvik etmesidir. Onlar için korkutucu olan ulus devletin iktisadi milliyetçiliğidir. Bu tip ekonomik modeller yüzünden bazı bölgeler küreselleĢmenin nimetlerinden mahrum kaldıkları için bu bölgelerin geliĢme adına küresel piyasa sistemine entegre edilmesi gerekmektedir (Chanda, 2009: XIX). KüreselleĢme savunucularına ait bu düĢünceler ulus devletlerin tipik refleksleri olan milliyetçi ve korumacı yapılarını önlemeye dönüktür. KüreselleĢmeciler, ulus devletlerin rolünü küresel ve güçlü kuruluĢlar arasında aracı bir konumla sınırlandırmak isterler. Mevcut piyasaların ulus devletlerden daha etkin bir güç olduğu varsayımından yola çıkan bu anlayıĢ ulus devletlerin etkinliğini kaybettiğini düĢünmektedir (Kürkçü, 2013: 5-6). Milton Friedman her ne kadar piyasanın siyasi araçlarıyla karara bağlaması gereken sorunları azaltarak devletin oyuna doğrudan katılmamasını gerekli bulmuĢsa da piyasanın kendi baĢına yapamayacağı rollere de vurgu yapmaktadır. Mutlak özgürlüğün olamayacağı düĢüncesi üzerinden devleti öne çıkartığı durumlar da olmaktadı. Devlet kuralları değiĢtirebileceğimiz araçları sağlamak, kuralların anlamı konusunda farklılıkları uyumlu hale getirmek, baĢka türlü oyunu oynayamacak olanları oyuna zorla katmaktır. Dolayısıyla devlete Ģu üç ana görevi vermektedir: Oyunun kurallarını belirleme, hakemlik yapma ve kuralları uygulatmaktır (Friedman, 2008: 35-37).

Birçok siyasal ve ekonomik geliĢme aĢırı küreselleĢmecilerin -ulus devlet sisteminin gereksiz olduğu- düĢüncesine ilham oldu. Bu geliĢmelerden en önemlisi Ġngiltere ve ABD‟de 1970‟lerin sonundan baĢlamak üzere etkinliğini artıran neoliberal yeni sağ partilerin uyguladıkları ekonomi politikalarıdır. Margaret Thatcher‟in “toplum yoktur” sloganında somutlaĢan politikalar, klasik ulus devlet mantığının devlet ile toplum arasındaki tarihsel birliği sarsmaya dönük bir çabadır. “Toplum yoktur birey vardır” sloganı, bilgi çağına has insan modelinin sloganıdır. Bu düĢünce bireyin giriĢimci olması gerektiğini savunarak onu tembelliğe ve aylaklığa sevk eden sosyal devlet uygulamalarına tavır almaktadır. Ulus devletin varlık nedenlerinden biri olan sosyal devlet anlayıĢı, küresel pazar ortamında özel giriĢimciliği ve uluslararası arenada rekabeti sekteye uğrattığı için reddedilmektedir. Yine bu neoliberal yeni sağ, ulus devletin iĢsizliğe çözüm bulmak amacıyla kendi üreticisini koruma ve sübvanse etme anlayıĢına dayalı ekonomi politikalarını rasyonel bulmamaktadır. Ayrıca neoliberal politikaları uygulamaya sokan bu yeni sağ, devletin

gelir dağılımını düzenleme adına piyasaya yaptığı her müdahaleyi -pazarın kendi doğal iĢleyiĢine- zararlı bulmakla kalmaz aynı zamanda devletin küresel pazarda etkin olmasını önlediğini de düĢünür (Acar, 2009: 52-53).

KüreselleĢme sürecinde ulus devletler hızlanan, sürekli değiĢen ve belirsizleĢen bu küresel dünyaya uyum sağlamada yetersiz ve hantal kalmaktadır. Sınırların belirgin olduğu dönemlerde gücün simgesi olan merkezi devletlerin modası geçmiĢtir. Sınırların olmadığı bu yeni dünyanın ekonomi sahasında ulus devletlerin esnek ve pragmatik davranabilme becerileri olmadığı için hantal kalmaktadırlar (Ohmae, 2008: 28). Ulus devletler politik organizasyonlar olduğu için ekonomi damarlarında sürekli kolestrol biriken bir organizma gibidir. Dünya ekonomisinin bu kadar bağlantılı hale geldiği bir dönemde bu kolestrollerin varlığı ulus devletin hareket etme kabiliyetini düĢürmektedir. Bu hastalığın tedavisi de bölge devlettir. Sanayi çağından enformasyon çağına geçildiği bu dönemde ulusal hükümranlığa dayalı ulus devletin tipik refleksleri olan ekonomiyi yönlendirmesi, yerli sermayeyi tercih etmesi, ihracatını imalat sektörüne dayandırması, önceliği sanayiye vermesi rasyonel değildir. Bunun yerine bölge devlet, özel sermayeyi yönlendirme, yabancı sermayeyi teĢvik etme, müĢteri eğilimlerini sürekli takip etme ve özel giriĢimciyi teĢvik etme konularında daha baĢarılıdır. Bu argümanların hepsi, küresel sahnede ulus devletin hantal ve baĢarısız kalacağı varsayımını desteklemek içindir (Ohmae, 2008: 205-207). Hangi bölge ve ülkeye yatırım yapılacağı, yeni üretim bölgelerinin neresi olacağı ve hangi teknolojilerin transfer edileceğine özel giriĢimciler karar verir. Bu yüzden ÇUġ‟lar sürdürülebilir kalkınmayı sağlama, rekabet gücü ve yaĢam standardının belirleyicisi konumundadır (Aktaran Cebeci, 2013: 1-5). Sonuç olarak küreselleĢme savunucuları, bölge devletlerini ve ÇUġ‟ları küresel sahnenin yeni aktörleri olarak görmektedirler.

Küresel sahnenin varlığı sınırların olmadığı bir dünya demektir. Sınırların olmadığı küresel sahnede ulus devletin etkin bir donanıma sahip olmaması bölge devletlerin varlığını gerektirir. Kıyı Ģeridinde kurulmuĢ, küresel ekonomiye entegre olmuĢ Dalian gibi bölgesel oluĢumlar, ulus devletin zorunluluğunu savunanlara esaslı bir cevap niteliğindedir (Ohmae, 2008: 24). Ulus devlet modelinin varlığı Dalian gibi bölge devletlerin oluĢmasına engeldir. Ulusal sınırlar içinde geliĢmenin mümkün olmadığını anlayan Çin‟in, 1992 yılında kendi içinde dıĢa açılabilme kapasitesine sahip on iki adet bölge devletini kurması önemli bir öngörüydü. Bu yapılanmaya uygun olarak ulus devletin merkezi eğilimleri aĢağı çekildiği için siyasal ve ekonomik konularda kararlar daha hızlı alınmaya baĢladı. Bürokrasinin asgari seviyeye çekildiği ve KĠT‟lerin özelleĢtirildiği bu model küresel gücün itici gücü oldu. Merkezi devletin yönlendiriciliğinde piyasaya müdahale edilmesinin olumsuz sonuçlarını gören Çin yetkilileri zamanla serbest piyasa

ekonomisine geçmeye karar vererek devleti geri plana çekmeye çalıĢtılar. Bunlar içerisinde en radikal karar, yabancı Ģirketleri yatırım yapmaları konusunda teĢvik eden kurumların oluĢturulması ve böylece merkezi bakanlıklardan kurtarılmasıdır (Ohmae, 2008: 74-76). Bu düĢüncelerini sıklıkla vurgulayan küreselleĢme savunucuları, ulus devletin merkeziliğinden uzaklaĢıp özerkleĢen bölge devletlerinin küresel yatırımlara daha açık hale geldiğini ifade ederek bölge devletini refah içinde yükselmenin koĢulu olarak görürler. Bazı endiĢelerden hareketle yabancı sermayeyi önlemeye çalıĢan ulus devletlerin bu kaygılarını yersiz gören küreselleĢme ideologları, sermayenin çoğunluğunun yabancılar elinde olmasını kazanç olarak görürler(Ohmae, 2008: 46). Dolayısıyla onlar küresel ekonomiye bu Ģirketler vasıtasıyla dâhil olmayı hem ekonomik büyümenin hem de yeni gelir ve servet artıĢlarının gereği olarak sunarlar (Aktaran Tanrıverdi-Germeç, 2008: 112-113).

Küresel ekonominin hız kesmeyen ilerleyiĢi bölge devletler lehine ulus devletin gerilemesini gerekli kılar. Yeni küresel ekonomik paradigmada „Bir Ģirketin önce kendi ülkesi içinde yatırım yapması gerekir‟ anlayıĢı gibi ulus devlet mantığını anımsatan yaklaĢımlar doğru değildir. Bir zamanlar ilerlemenin ve büyümenin motoru olan ulus devletlerin artık bu hedefleri yapabilecek güçleri yoktur. Sınırsız, görünmez ve belirsiz bir piyasaya uyum sağlama kabiliyetini kaybeden ulus devletlerin alternatifi olan bölgesel devletlerin siyasi organizasyondan ziyade ekonomik bir birim olması onları daha avantajlı kılmaktadır. Bu ekonomik birimde olması gereken özellikler Ģunlardır: Belli bir iç pazara sahip olabilmesi için en az yarım milyon nüfusunun varlığı, uluslararası nakliyata uygun limanlara ve havaalanlarına yakınlığı, yabancı düĢmanlığının olmadığı, kabotajlar ve gümrük tarifelerinin yasaklandığı, turistik mekânlarının canlı olduğu, süpermarket, alıĢ veriĢ merkezleri ve restoranlarının modern olduğu ideal bir bölge devleti tasarlanır (Ohmae, 2008: 146-148). Küresel ekonominin çekim merkezi olabilecek böyle bir devlet, sermayenin arzularını kıĢkırtır. Sermayenin talepleri doğrultusunda tasarlanan her bir kent ise tarihsel geçmiĢi uluslararası piyasada seyirlik bir mekân olarak tüketilmekte ve pazarlanmaktadır (Karpuz-Akgün-Kahraman, 2013: 1-3).

KüreselleĢen dünyamızda merkezi hükümet politikaları akıntıya karĢı kürek çekmektir. Merkezi hükümetlerin anlamsız ve gereksiz olduğu düĢüncesine sınırsızlık, sermayenin hareketliliği, tüketici eğilimlerinin çeĢitliliği, Ģirketlerin yatırım modellerini çeĢitlenmesi gibi küresel dünyanın özellikleri üzerinden varılır. ĠletiĢim teknolojilerindeki geliĢmeler, sermaye piyasalarının birbirine bağlanması, Ģirketlerin her yere yayılması ve özellikle tüketicilerin küresel piyasaya dâhil olarak daha kaliteli ve daha ucuz mal elde etme isteği bu olguları kamçılamaktadır.

Ulusal sınırları anlamsızlaĢtıran bu geliĢmelerin varlığı bütün ülkeleri birbirine bağımlı hale getirdiği için bir ülkenin kendi içerisine kapanması anlamsızdır (Ohmae, 2008: 49-52).

Rekabetin arttığı küresel sahnede ulus devletin dıĢarıya kapanma eğilimi anakronik bir tutumdur. Ulus devletin özdeĢi olan vatanseverlik adına yürütülen sosyo-ekonomik politikalar küresel rekabeti önleyen bir faktöre dönüĢmektedir. Bu duygular üzerinden hareket eden ülkelerin kendi yatırımcılarını koruma arzusu onların kendilerini geliĢtirme yeteneklerine büyük zarardır. Hükümetlerin damping ve sübvansiyonlarla kendi ulusal Ģirketlerini kayırma çabası vatandaĢın kaliteli mal edinmesine de engeldir. Bu duruma en en iyi örnek tarıma dayalı ürünlerde görülür. Örneğin, Japonya, Çin gibi yerlerden daha ucuza alınabilecek çeĢitli tarım ürünlerini ulusal korumacılık adına kendi üreticisinden almakta, böylece ürünleri daha pahalıya elde etmektedir (Ohmae, 2008: 116). Dolayısıyla küreselleĢmenin ideologları ulus devletin yürüttüğü her türlü iktisadi milliyetçilik çalıĢmalarını bu gibi örnekler üzerinden olumsuzlamaktadırlar.

KüreselleĢme çağında yatırımcılar için maliyet düĢürücü yerler önemli olduğu için yatırımcı açısından iklimin uygun olması öncelikli bir konudur. ġirketler için yatırım ikliminin iyi olması bir ülkedeki doğrudan iĢ haklarının ne durumda olduğuyla yakından ilgildir. Eğer bir ülkede sosyal harcamalar düĢük, grevler yasak, sosyal politikalar düĢük seviyelerde ise ve hükümet uzun veya orta vadede bunları garanti edebiliyorsa orası Ģirketler için uygun yerler olmaktadır. Bu kolaylıkların yanında Ģirketlere yatırım imkânı sunulması, vergi kolaylıklarının ve alt yapı koĢullarının sağlanması da gerekli görünmektedir (Gedikli, 2013: 12-13). Küreselciler, bir ülkenin yatırımlar için cazip hale gelmesini ulus devlet sisteminin sosyal devlet uygulamalarından vazgeçmesine bağlamaktadırlar.

Uluslararası sahnenin ekonomik yönden standartlaĢmaya baĢlamasının önemli göstergelerinden birini Ġngilizce‟nin küreselleĢmesi oluĢturmaktadır. Yabancı bir dilin etkinliğinin ulusun kimliğine zarar vereceği düĢüncesine de anlam veremeyen savuncular, ulus devletin dil ile ilgili kaygılarının yersiz olduğunu düĢünürler. Özellikle Ġngilizce‟nin AmerikanlaĢmanın bir kılıfı olduğu düĢüncesini kabul etmeyen bu anlayıĢ, ortak bir dilin olmasını küresel piyasanın önemli bir platformu olarak görürler. Özellikle de küreselleĢme sürecinde bir Ġngilizce‟nin önemi lingua franca‟ya olan ihtiyaç üstünden ifade edilmektedir (Aktaran Müjgan, 2014: 4). Mesela Finlandiya‟nın Ġngilizce‟yi kendileri için bir fırsat olarak görmesi ve yine tarihteki hatıraları hiç de olumlu hatırlanmayan Japonya‟nın Dalian bölgesindeki etkinliğini artırması ve bu bölge devletin Japonya ile ticareti hızlandırmak adına Japonca kurslarını açması bu durumu destekler mahiyettedir (Ohmae, 2008: 33).

Belgede Küreselleşme ve eleştirileri (sayfa 160-165)