III. Arapça Terkipler/Tamlamalar

III.II. Arapça Terkiplerde Yapı ile İlgili Diğer Durumlar

III.II.I. Terkiplerden Oluşan Arapça Birleşik Kelimeler

III.II.I.I. İzâfet-i Lafzî

2. BÖLÜM

2.2. Sanat Bakımından Terkipler

2.2.1. Terkiplerde Edebî Sanatlar ve Sanatsal Dil Kullanımları

2.2.1.2. İstiâre

İstiare (eğretileme/metafor), bir teşbihte benzeyen veya benzetilenden birinin söylenilmemesiyle oluşan ve temelinde benzetmenin yer aldığı sanatsal dil kullanımlarıdır. “İstiâre, açık ifadeden daha ziyade tesir gücüne sahiptir. Bu yüzden de okuyucunun veya dinleyicinin tasavvur ve tahayyül imkânlarını zenginleştirir”

(Bilgegil, 1989: 154-155). Kısaca istiare, teşbihin iki asıl ögesinin kullanılması yerine sadece bir ögesinin kullanılmasıyla oluşmaktadır.

Dolaylamalı anlatımlardan olan kinaye, istiare, temsil gibi sanatlar lafızların manalarını seçkinleştirmesi ve dinleyenlerin beğenisini kazandığı için sözün değerini artıran sanatlardır (Cürcani, 2008: 74). Doğan Aksan (1993: 127), Perrine’in görüşlerinden hareketle benzetmelerin deyim aktarmalarının ilk aşaması olduğunu ve teşbihin eksiltilmesiyle oluşan istiarelerin de bir tür aktarma olduğunun altını çizmektedir. Bu konuda Menderes Coşkun (2010: 65), teşbihin bir anlam aktarım sanatı, istiarenin ise hem anlam hem de ad aktarımı sanatı olduğunu belirtir. Coşkun (2010: 65), istiarenin kelime anlamının ödünç almak olması ve bir benzerlikten yola çıkılarak bir kavramın başka bir kavram için kullanılması özelliği sebebiyle bir tür aktarma olarak kabul edilmesi gerektiğini ifade eder.

Klasik Türk şiirinde istiare kullanımının, dönemsel ve kişisel üslûpların değişimine paralel olarak arttığı görülmektedir. Örneğin Sebk-i Horasani ve Sebk-i Irakî’de yaygın olan tam teşbih kullanımı, Sebk-i Hindî’de yerini benzeyen veya benzetilen unsurlardan birinin kullanıldığı istiarelere bırakmıştır (Mum, 2006: 118-119).

İstiareler, benzeyen ögenin daha kuvvetli gösterilmesi için yapılan benzetmelerdir.

İstiarelerde, tıpkı teşbihte olduğu gibi benzetme yönü, tahkikî veya tahayyülî olabilmektedir. İstiaredeki benzetme yönünün tahkikî veya tahayyülî olmasına göre istiarelerin anlışılırlık derecesi değişmektedir. İstiarelerde esas olan ögeler, benzeyen ve benzetilendir. İstiareyi oluşturan bu esas ögelerden benzeyenin söylenilmemesiyle

“istiâre-i musarraha (açık istiare)” ve benzetilenin söylenilmemesiyle “istiâre-i mekniyye (kapalı istiare)”ler oluşmaktadır. (Kocakaplan, 2011: 68). İstiarelerin çözümünde ögelerden birinin söylenilmemesinden dolayı teşbihlerin çözümünden daha fazla dikkat gerekmektedir.

111 2.2.1.2.1. İstiâre-i Musarraha (Açık İstiare)

İstiâre-i musarraha (açık istiare), teşbihte benzeyenin söylenilmediği istiarelerdir.

(Saraç, 2007: 119). İstiare çeşitlerinden açık istiareler, klasik Türk şiirinde terkiplerde kullanıldığında benzetilen unsurun detaylı anlatılması söz konusudur. Örneğin aşağıdaki beyitte yer alan “medhûş-ı câm-ı la‘l” terkibinde, sevgilinin güzellik unsurlarından dudak “câm-ı la‘l”e (kırmızı kadehe) benzetilmiş ve bu benzetmedeki unsurlardan sadece benzetilen unsurun beyit içerisinde söylenilmesiyle açık istiare yapılmıştır.

Benzetilen unsur da ayrıntılı olarak, renk, şekil ve tat bakımından tasvir edilmiştir.

Dudak, la‘l madenine renk bakımından benzetilmekte, kadehe renk, şekil ve tadıyla sarhoş etmesi bakımından benzetilmekte ve dudak söylenilmeden sadece benzeyen olan kadeh söylenerek istiare yapılmaktadır. Beyitte “senin kırmızı kadehinin sarhoşu”

denilmesi sebebiyle gerçek anlamıyla kırmızı renkli şarap değil, kırmızı renkli şarap kadehine benzeyen sevgilinin dudağı kastedilmektedir; ancak dudak doğrudan söylenilmeyip sadece benzetilen unsur söylenilmiştir:

Medhûş-ı câm-ı la‘lüñ mestânedür sanurlar

Mest-i şarâb-ı ‘aşkuñ dîvânedür sanurlar (Bâkî G 115/1)

“Senin la’l kadehinin sarhoşunu mest olmuş, aşk şarabının sarhoşunu ise deli sanırlar.”

Şairler, bazen bir kavramı doğrudan adını anarak değil, edebî sanat kullanarak gizlemektedir. Bu tür gizleme amacıyla oluşturulan terkipler aynı zamanda birer istiaredir. Örneğin aşağıdaki beyitte “debîr-i ezel” (ezel kâtibi) terkibiyle kader, ezelde her şeyi yazan bir kâtibe benzetilmektedir. Terkipte kapalı istiare yapılarak kader, şairane bir şekilde gizlenmiştir:

O kim debîr-i ezel çekdi kilk-i kudretle

Şerîf nâmına tevkî‘-nâme-i ikbâl (Bâkî K 20/17)

“Ezel kâtibi, kudret kalemiyle geleceğin nişan buyruğunu onun şerefli adına imzaladı.”

112 2.2.1.2.2. İstiâre-i Mekniyye (Kapalı İstiare)

İstiâre-i mekniyye, kendisine benzetilenin açıkça söylenilmediği, sadece benzeyenin söylenildiği istiarelerdir (Saraç, 2007: 121). İstiâre-i mekniyye olan terkiplerde genellikle benzetilen unsurdan bir parça söylenilir. Örneğin aşağıdaki beyitte geçen “şiken-i pençe-i hurşîd” (güneş pençesinin kıvrımı) terkibinde güneş bir aslana benzetilmiştir. Terkipte aslana benzetilen güneş açıkça söylenilmiş, kendisine benzetilen konumunda olan aslan ise açıkça söylenilmeyip ondan bir parça söylenilmiştir:

Şiken-i pençe-i hurşîd olur ednâ kârı

Kişver-i ‘aşk zemîninde biten her giyehin (Nâilî G 198/3)

“Aşk ülkesi zemininde biten her otun en küçük işi, güneş pençesini kırmak olur.”

Aşağıdaki beyitte ise “pençe-i hayret” (hayret pençesi) terkibinde hayret bir aslana benzetilmiş, ancak aslan söylenilmeyerek onun bir parçası olan pençe söylenilmiştir. Bu terkipteki istiare ile aslanın sahip olduğu güç hayrete aktarılmıştır. Bu terkip, gerçekte var olmayan hayalde yer alan bir durumu tasvir etmekte, bu sebeple itibaridir:

Mest olup nâz ile sundukça girîbânına el

‘Âşıkın pençe-i hayret suna dâmânına el (Nâilî G 235/1)

“Şarhoş olup naz ile âşığın yakasına el uzattıkça, hayret pençesi onun eteğine el uzatsın.”

Yukarıdaki örneklerden de görüldüğü üzere istiâre-i mekniyye (kapalı istiare) aynı zamanda itibari terkiptir. İtibari terkipler, terkiplerde lafız-anlam başlığı altında incelenmiştir. Terkiplerin sanat yönünde itibari terkipler ele alınmıştır. Aşağıdaki beyitte geçen “kef-i mihr” terkibi istiare terkibi olması yanında aynı zamanda itibari bir terkiptir:

Ben o sûdâger-i nazmım ki kef-i mihr ile çarh

Kân-ı pür-gevher-i tab’ımdan eder cerr ü su’âl (Nâilî K 12/78)

“Ben öyle bir şiir taciriyim ki felek, güneş avucu ile yaratılışımın cevher dolu madeninden dilenir.”

113 2.2.1.2.2.1. Teşhis

Kişileştirme (teşhis/personnification), “tabiatta bulunan insan dışındaki bütün varlıkları, her türlü eşyayı imgesel/simgesel yaratıkları insanlar gibi davrandırma ve canlandırma sanatı”dır (Aktaş, 2004: 120). Teşhis yoluyla, canlı ve cansız varlıklar kişileştirildiği gibi mücerret olan duygu ve düşünceler de kişileştirilmektedir (Saraç, 2007: 121). Kişileştirmeler çoğunlukla istiare ve mecaz-ı mürsel yoluyla yapılmaktadır (Bilgegil, 1989: 209-211). Deyim aktarmalarında da kişileştirmelerden faydalanılmaktadır:

Deyim aktarmalarının bütün dünya dillerinde temel ve en yaygın olan türü, insanın organlarının, vücut bölümlerinin, insanla nesnelerin adlarının ve insanla ilgili niteliklerin doğada benzedikleri ve işlev olarak yakın oldukları nesnelere aktarılmasıdır. (Aksan, 1993:

131)

Terkiplerle kişileştirmelerin, aynı zamanda birer kapalı istiare olduğu görülmektedir. Örneğin “pây-ı ‘akl” (aklın ayağı) terkibinde akıl bir insana benzetilerek kişileştirilmiştir. Bu terkipte benzeyen akıl söylenip, benzetilen insanın söylenilmemesiyle kapalı istiare yapılmıştır:

Gelüñ bu fikri koyalum tereddüd itmeyelüm

Bu deñlü nesne niçün ola pây-ı ‘akla ‘ıkâl (Bâkî K 20/13)

“Gelin bu fikri koyalım, tereddüt etmeyelim. Niçin bu kadar nesne aklın ayağına köstek olsun?”

Bâkî, “dest-i ‘akl” ve “pây-ı fikr” terkipleriyle akıl ve fikri insana benzeterek kişileştirmiştir. Böylece Bâkî, hayret makamında olan kişinin aklını ve fikrini kullanamaması durumunu “dest-i ‘akl”a sahip olamaması ve “pây-ı fikr”de güç kalmaması ifadeleriyle etkili bir şekilde anlatmıştır. Kişi hayrette iken akıl da görevini yapamaz hâldedir.

Vahdet âlemine akıl ile gidilmez. Akıl vahdet âleminde hayret vadilerinde kalır. Tereddüt, şüphe, evham, vesvese onu frenler, ilerlemesine engel olur, ayak bağı olur. Vahdet âleminde ancak kalp ayağı ile yol alınır. Onun için aklı iptal etmek gerekir. Âşıkların aklı iptal etmeleri hali mestlik, sarhoşluk, çılgınlık, divaneliktir. (Yoldaş, 2009:148)

Hayret içerisindeyken aklın kullanılamaması fikir ayağının güçsüz kalması, akıl elinin tutmaması ile ifade edilmiştir. Beyitte hayret makamı, hem istiare hem de teşhis sanatının olduğu terkiplerle somut bir şekilde anlatılmıştır:

114 Şarâb-ı hayret ile şöyle mest ü medhûşam

Ne dest-i ‘akla tasarruf ne pây-ı fikre mecâl (Bâkî K 20/30)

“Hayret şarabıyla öylesine mest ve sarhoşum kin ne aklın eline sahip olabilirim, ne de fikrin ayağına güç bulabilirim.”

Neşâtî, “dest-i ümîd” ve “bâzu-yı dil” terkiplerinde ümit ve gönül gibi soyut kavramları insana benzetmek suretiyle kişileştirmiştir. Ümit ve gönül bir insana benzetilmiştir. Ancak gönlün ve ümidin benzetildiği insan terkip içerisinde söylenilmeyip ona ait olan pazu ve el söylenilerek kapalı istiare yapılmıştır. Aynı şekilde ümit, ele benzetilerek ümidin insan için el kadar önemli olduğu vurgulanmıştır:

Dest-i ümîd beste vü bâzu-yı dil şikest

Kaldı derunda ‘ukde-i pinhân-ı ârzû (Neşâtî G 99/2)

“Ümidin eli bağlı ve gönlün pazusu kırık. Arzunun gizli düğümü içeride kaldı.”

Aşağıdaki beyitte geçen “dest-i kassâb-ı ecel” terkibinde ise ecel, kasaba benzetilerek kişileştirilmiştir. Fakat burada, yukarıdaki örneklerden farklı olarak kendisine benzetilen unsur da zikredildiği için istiarenin varlığından söz edemeyiz:

Vakf-ı kurbângeh-i ‘aşk idi gönül bilmez iken

Dest-i kassâb-ı ecel kabza-i sâtûr henüz (Nâilî G 143/5)

“Ecel kasabının eli daha satırın kabzasını bilmezken gönül, aşkın kurban kesim yerine verilmişti.”

Nâilî’ye ait olan aşağıdaki beyitte geçen “âlet-i dest-i kazâ” terkibinde ise kazanın elinin olması ve bu elde tuttuğu aletin ise kılıç olması ile kazanın kişileştirildiği görülmektedir:

Pâre pâre sîneler kat’î delîlüñdir desen

Âlet-i dest-i kazâ şemşîr-i müjgânum mıdır (Nâilî G 81/2)

“Parça parça sineler kesin delilin dersen kaza elinin aleti kirpik kılıcım mıdır?”

Aşağıdaki beyitte de istiare ile birlikte teşhis sanatı yapılmıştır. “Dest-i mihr”

terkibinde güneş bir insana benzetilirken, güneşin benzetileni insan söylenilmeyerek onun bir parçası söylenilerek kapalı istiare yapılmıştır. Güneşin bir insana benzetilmesi sonucu onun elinin de olacağı itibari olarak kabul edilmiştir:

115 Sâhil-i bahr-i ‘Adendür meger etrâf-ı çemen

Dest-i mihr anuñ içün oldı bu gün gevher-çîn (Bâkî K 26/7)

“Meğer çemenin kıyısı Aden denizinin sahilidir. Onun için bugün güneşin eli cevher toplayan oldu.”

In document Klasik Türk şiirinde terkiplerin edebî yönü (Fuzûlî, Bâkî, Nâilî ve Neşâtî örneği) (Page 127-132)