Farklı İlim Dallarında İhtisâs Yapmış olması

In document İbn Hacer el-Askalânî'nin (ö. 852/1448) hadis usûlündeki özgünlüğü (Page 149-158)

26. Hidâyetü’r-rüvât ilâ tahrîc ehâdisi’l-mesâbih ve’l-mişkât

1.5. İbn Hacer’in Özgünlüğünü Ortaya Çıkaran Faktörler 1.Usûlüne Etki Eden Faktörler 1.Usûlüne Etki Eden Faktörler

1.5.1.10. Farklı İlim Dallarında İhtisâs Yapmış olması

Nâkile dayalı ilim dalları arasındaki münasebet bilinen bir husustur. Sarf ve Nahvi iyi bilmeden hadiste yetkin bir bilgiye ulaşmak neredeyse mümkün değildir. Meânî, bedi‘

ve belâgat ilmine vakıf olmayanın hadis metinlerini sağlıklı çözmesi beklenilmemelidir.

Ebû Gudde, bu durumu şu şekilde ifade etmektedir: “Aklî ve naklî ilimleri tahsil etmek meşâkkatlidir. İlmi korumak ve bu alanda etkin olmak daha zordur. Zira her ilim dalının diğer alanlarla yakın veya uzak bir ilişkisi vardır. Dolayısıyla ilimler, dalları içiçe girmiş bir ağaç mesâbesindedirler.

Bir ilim dalında mükemmel bilgiye ulaşabilmek için onunla ilintili diğer ilim dallarını da iyi derecede bilmek gerekir.”485 İlim dalları arasında var olan ilişkiyi inceleyen ed-Dellâcî ise, (ö. 838/1435) şunları yazmaktadır: “Kitâp, sünnet ve şer‘i hükümlerin tüm ilim dalları ile güçlü bir münâsebeti vardır. Mesela bunlarda tekil bir lâfız kullanılırsa ‘sarf ilmine’, o lafız terkip halinde ise sahih olup olmamasının anlaşılmasında ‘nahv ilmine’, lafzın manaya uygunluğu açısından ‘lugat ilmine’ ihtiyaç duyulmaktadır. Hâkezâ kelimenin izhâr (açık isim olarak getirilmesi) veya izmâr (zamir olarak kullanılması) ya da takdim ve te’hirinde ‘maânî ilmine’, hakikî, mecâz, kinâye ve istiâre olarak kullanılması da ‘bedî‘ ilmine’, ‘âm ve hâs, mutlak ve mukayyed olarak istimâl edilmesi halinde ‘usûli’l-fıkha’ hâsılı hükmün geldiği yere göre, tefsir, kırâat, mantık, cidâl, araştırma metodu, tarih ve fıkıh vb. ilimlere gereksinim duyulmaktadır.”486

İbn Hacer’in birçok ilim dalında eser yazması onu geniş bilgi sahibi kılmıştır. Sahip olduğu bu bilgi yelpazesinin onu sentezler yapmaya hatta özgün görüşler serdetmeye de

484 Sehâvî, el-Cevâhir ve’d-dürer, I, s. 174.

485 Ebû Gudde, Abdülfettâh, Safehâtun min sabri’l-ulemâ, Mektebetü’l-Matbûâti’l-İslâmiyye, Beyrut, 1413/1992, s. 363.

486 Dellâcî, Ahmed b. Ali b. Abdullah Şihâbuddin, ef-Felâke ve’l-meflûkûn, Matbaâtü’ş-Şa‘b, Mısır, 1322, s. 41-42.

136 sevk ettiğini söyleyebiliriz. Bu özgün metod onun açısından garipsenecek bir olgu değildir. Çünkü o, bir muhaddis, usûl âlimi ve fakîhtir.487

İbn Hacer ile ilgili bu iddiamızı güçlendirecek ve yetkin olduğunu ispat edecek birkaç ilim dalından kısa bilgi vereceğiz. Örneklerimizi İbn Hacer’in meşhûr kitâbı olan Fethu’l-bârî’den seçeceğiz. Bununla da hedeflediğimiz amaç, hadis metinlerine yaklaşımını ortaya koymaktır. Usûle dair geniş bilgiyi tezin ikinci bölümününde verdiğimiz için farklı bir alanda (hadislerin doğru anlaşılması noktasında) örneklendirmeler yapıp etkin olduğu başka bir alandan seçmeler yapmak suretiyle sonuç almaya çalışacağız.

a. Lugat İlmindeki Yeri

Hadis ilminde lügat bilgisinin yeri tartışılmayacak bir husustur. Zira garibü’l-hadis, hadislerin hem anlaşılmasında hem de tespitinde önemli bir unsur olarak karşımızda durmaktadır. Bu durum sadece hadislere özgü bir husus değil, bilakis Kur’ân-ı Kerim’in anlaşılmasında da önemli bir unsurdur. Mücâhid’in “Allah’a ve âhiret gününe iman eden etmiş bir kimsenin arapçayı bilmeden Allah’ın kitâbı hakkında konuşması helâl değildir.”488 sözünü bu doğrultuda değerlendirmek gerekir.

İbn Hacer, lugavî birçok kaynaktan beslenmiştir. Bu eserler arasında Halil b.

Ahmed el-Ferâhîdî’nin (ö. 175/792) Kitabu’l-ayn’ı,489 Siybeveyh’inin (ö. 185/801) el-Kitâb’ı,490 Ferrâ’nın (ö. 207/823) ‘Maâniyi’l-Kur’ân’ı,491 Ebû Ubeyde’nin (ö.

211/827)Mecâzu’l-Kur’ân’ı,492 Ebû Mansûr Muhammed b. Ahmed el-Ezherî’nin (ö.

370/981) ‘Tehzibü’l-lugat’ı,493 Cevherî’nin (ö. 400/1010) ‘es-sıhâh’ı,494 Muhammed b.

Ca‘fer, Kazâz’ın (ö. 412/1022) el-Câmi‘si yer almaktadır.495 Bu listeye farklı birçok

487 Misbâhî, Ahmed Ali Kâid, Cuhûdu İbn Hacer el-lugaviyye, s. 88.

488 Kattân, Menâ‘ b. Halil, Mebâhis fî ulûmi’l-Kur’ân, Muessesetu’r-Risâle, Beyrut, 1400/1980, s. 231

489 Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-bârî, I, s. 88; II s. 480; VI, s. 171; VII, s. 111; VIII, s. 730; IX, s. 241; X, s. 133.

490 Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-bârî, I, 152./ İbn Hacer, معز’yi Kurtubî’nin‘güvenilmeyen söz’ manasına yorumladığını belirttikten sonra bunun doğru olmadığını zira bu fiilin gerçek söz anlamında kulanılacağını ortaya koyar.

491 Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-bârî, I, s. 295; VII, s. 46; VIII, s. 162; X, s. 532; XI, s. 395; XIII, s. 362.

492 Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-bârî, III, s. 3. İbn Hacer, Müzemmil suresinin altıncı ayetini tefsir ederken دجهتف ب دجهتلا ريسفتو ةلاصب رهسا يأ هب

مان اذا دجهتو رهس اذا دجهت لاقي دادضلأا نم وهو ةغللا يف فورعم رهسلا =teheccüde kalk sözü namazla uykusuz kal demektir. Teheccüdün uykusuzluk ile tefsiri lugatta bilinen bir hususdur. Bu durum zıddı ile bilinir. Bu nedenle teheccede fî ili hem uyku hem de uykusuzluk için söylenir demektedir.

493 Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-bârî, VII, s. 27.

494 Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-bârî, I, s. 171. يف هاكح يثنلأا يف ةرامح ذش دقو يثنلأاو ركذلا لمشي سنج مسا وه رامح يلع حاحصلا =Himâr cins isim olup hem muzekere hem de müennese şamil gelir. Dişiler için marbuta ta ile kullanılması şazdır. Cehverî Sıhâh adlı kitabında bunu hikâye etmiştir.

495 Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-bârî, I, s. 433./ لاقيف يونعملا امأو .يسح وه ام عيمج يف اذكو نيعلا مضب وه ]يننعطي[ هلوق مهيف روهشملا وه اذه ،حتفلاب ]نعطي[

عماجلا بحاص هاكح امهيف مضلاو اعم حتفلا امهيف يكحو .ا =يننعطي fî ili âynın zammesiyledir.

Duygusal olan tüm dürtmelerde kelimelere aynı hareke verilir. Psikolojik durumlar için يننعطي[ fathe ile

137 kaynak daha ekleyebiliriz. Burada amacımız İbn Hacer’in beslendiği dilsel kaynakları ele almak olmadığı için verdiklerimizle yetinip dilbilimcilere yönelttiği eleştirilere yer vereceğiz. Çünkü her eleştiri bir nev’i özgünlüktür.

İbn Hacer’in dilsel tenkitlerine geçmeden önce alanla ilgili yaptığı açıklamaların doyurucu olduğunu belirtmekte fayda vardır. Örnek olarak ‘belâgat’ kavramına şu şekilde tanımlar getirmektedir: “Belâgatın tanımı hakkında ihtilâf edilmiştir. Bazıları belâgatı yürekte var olan mananın lisânla ifade edilmesi olarak ta‘rif ederken, kimilerine göre ise, mananın en güzel lâfızlarla karşıya aktarılmasıdır. Bazılarına göre de o, anlaşılırlıkla birlikte icâzdır. Kimilerine göre de manada muğlaklık olmadan az sözcükle usandırmayacak şekilde çok kavramla merâmın ifade edilmesidir. Kimilerine göre de lâfzın güzelliği ile birlikte mananın genişliğidir. Bazılarına göre de lafzın azlığı mananın teksiridir. Kimilerine göre ise, manayı güzel olarak ve uygun ifadelerle zihinlere ulaştırmaktır. Bazılarına göre ise, Bedîhi mana ile birlikte lafzın suhuletidir. Kimilerine göre de, foksiyonel bir bakış ya da arzu edilen mananın bir kelime ile ortaya konulmasıdır.

Bazılarına göre de belâgat; eksiksiz icâz, hatasız itnâptır. Kimilerine göre de gerektiği yerde gerektiği kadar konuşmak ve susulması lazım olan yerde de susmaktır. Bazıları da

‘fasl’ ile ‘vasl’ı496 tanımak anlamı vermişlerdir. Kimilerine göre de, kelâmın başı ile sonu arasında güçlü bağlantıdır.

Tüm bu tanımlar mütekaddimûnun benimsediği tariflerdir. Meâni ve beyân ehline göre ise, belâgat; sözün hâle uygunluğudur.”497 İbn Hacer’in aktarmış olduğu bu tanımların tümünü bir belâgat kitâbında bulmak neredeyse mümkün değilken bir kavramı şerh ederken bu kadar tanım aktarması hem onun sahip olduğu kaynak zenginliğini hem de bilgi yelpazesinin genişliğini göstermektedir. İbn Hacer sadece nakilde bulunan bir âlim değildir. Aktardığı bilgileri tenkit süzgecinden geçirir. Alıntı yaptığı kişilerin kimliğine bakmaz bilakis ilâhî rızayı esas alan bir anlayışı vardır. İbn Hacer’in dil noktasında eleştirdiği bazı dil bilimcilerini kronolojik sıraya göre vereceğiz.

a.a. el-Herevî (ö. 401/1011)

İbn Hacer, وغللا kavramını izâh ederken el-Herevî’nin اغل filini mutlak tekellüm manasına yormuştur, demektedir. Ona göre ise, doğrusu bu sözcüğün, takyid ile

söylenir. Her iki durum için meşhur olan budur. Ancak hem fathe ile hem de zamme ile okunduğu da hikaye edilmiştir. El-Câmi‘’in müellifî zamme ile okumayı da hikâye etmiştir.

496 Vasl: Bir Cümleyi, başka bir cümleye atfetmektir. Fasl ise: bir cümleyi, diğer bir cümle üzerine atfetmemektir. Bkz. Özdoğan, Mehmet Akif, Arap Belâgatinde Fasl ve Vasl Olgusu, ERÜ., İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2012, sy. 19, s. 45.

497 İbn Hacer, Fethu’l-bârî, XIII, s. 177.

138 kayıtlanmasıdır. İbn Hacer, bu açıklamayı yaptıktan sonra “Ben derim ki, âlimlerden birçoğu lağvı batıl sözle ya da güvenilmeyen kelâmla takyid etmişlerdir.”498 Öyle anlaşılıyor ki, İbn Hacer bu eleştirisinde isâbet etmiştir.

a.b. Hattâbî (ö. 388/998)

Hattâbî, Meâlimu’s-sünen adlı kitabında, kadınların def-i hâcet için dışarıya çıkmasını ele aldığı bâbta زاربلا kelimesi ile ilgili şu açıklamayı yapar: “Râvilerin kahir ekseriyeti, sözcüğün ilk harfininin kesre olduğu kanaatindedir. Ancak bu doğru değildir.

Çünkü زاربلا kelimesinin ilk harfi kesreli okunduğunda, savaşta mübârezeyi ifade eder”499 İbn Hacer ise, mezkûr kelime ile ilgili Hattâbî’nin “okunuşu doğru değildir”

değerlendirmesine katılmaz ve زاربلا kelimesinin ilk harfinin kesreli okunmasının “def-i hacet için dışarıya çıkmak” manasına geleceğini belirtir, buna da Cevherî’nin açıklamasını delil gösterir.

Cevherî, Sıhâh’ında زاربلا kelimesinin ilk harfi kesreli olduğunda hem savaşta mübârezeyi hem de ‘def‘i hâceti’ ifade etmek için kullanılabileceğini ayrıca bu kelimenin, fetha ile okunduğunda ‘geniş mekân’ anlamına geleceğini belirtir.500 İbn Hacer, bu alıntıyı yaptıktan sonra kendi görüşünü şu şekilde beyan etmektedir: “Kelimeyi fetha ile okuyan ‘geniş mekân’ anlamını kasdeder. Bu durumda geçen kelimenin def’i hacet anlamında kullanılması mecâzi olur, bu takdirde mekân zikredilerek orada yapılan iş kastedilmiştir. (Zikr-i mahal irâde-i hal)”501

a.c. Süheylî (ö. 583/1187)

Abdullah b. Ömer’in rivâyet ettiği habere göre; “Hz. Ömer Cuma günü hutbe verirken bir adam camiye girdi. Hz. Ömer, ona hangi saatte geldin? (geciktiğini imâ eder) Adam, Hz. Ömer’e meşgul olduğunu ancak abdest alıp gelebildiğini söyler. Bunun üzerine Hz. Ömer, abdest mi? Diye karşılık verdi.”502 İbn Hacer, hadiste geçen ءوضولا kelimesinin her iki rivâyette de mansûb olduğunu söylemektedir.

O, Nevevî’nin bu cümle için ‘sen sadece abdesti almakla kusurlu davrandın ya da abdest almakla güslü terk etmiş oldun503 şeklindeki açıklamasını karine olarak almaktadır. İbn Hacer, Süheylî’nin tüm râvilerin ءوضولا sözcüğünü merfû okuduğunu,

498 İbn Hacer, Fethu’l-bârî, II, s. 414.

499 Hattâbî, Ebû Süleyman, Meâlimu’s-sünen, I, s. 9.

500 Cevherî, Ebû Nasr, İsmail b. Hammâd el-Farâbî, es-Sihâh tâcu’l-lugat ve sihâhu’l-arabiye, be-re-ze mad. (thk. Ahmed Abdulgaffûr Âttâr), Dâru’l-İlm li’l-Melâyîn, Beyrut, 1402/1987, II, s. 864.

501 İbn Hacer, Fethu’l-bârî, I, s. 249.

502 Buhârî, Cum‘a, 2, Hadîs No: 878.

503 Nevevî, Ebû Zekeriya, el-Minhâc, VI, s. 134.

139 mansûb okunması halinde ise inkâr manasına geleceğini oysa abdeste karşı çıkılmaz dediğini aktardıktan sonra bu açıklamanın kabul edilir bir tarafının olmadığını belirtir.504

a.d. Ukberî (ö. 616/1219)

Ebu’l-Bekâ el-Ukberî, Allah Resulü’nün “Ensâr sevgisi imanın alâmetlerindendir.”

hadisi ile ilgili kelime tahlili yaparken şunları yazmaktadır:ناميلاا هنا bu cümle, hemzenin kesrası, nûn harfinin şeddesi ve hâ harfinin eklenmesi şeklindedir. ناميلاا sözcüğü de merfû‘dur. نا te‘kîd edâtı اه şe’n zamiridir. ناميلاا kelimesi ise, mübtedâ olup haber ise ardından gelen sözcüktür. Cümlenin anlamı şu şekildedir: “Kuşkusuz o, (iman) ensâr sevgisidir.” İbn Hacer, Ebû’l-Bekâ’ya yönelttiği eleştirilerini şu noktada toplamaktadır:

“el-Ukberî tashif yapmıştır. Kaldı ki, mana ciheti ile de problem vardır. Çünkü bu durum imanı Ensâr sevgisine hasretme sonucunu doğurur. Bunun sahih olmadığı açıktır.”505 İbn Hacer, yaptığı tenkitlerini sadece dil eksenli yapmamış yanlış anlamanın önüne de geçmek gibi bir hedef de gütmüştür.

a.e. İbn Mâlik (ö. 672/1274)

İbn Hacer’in tenkitlerine hedef olan dilbilimcilerden biri de İbn Mâliktir. O’nun, İbn Mâlik’e yönelik ortaya koyduğu eleştirileri bir çalışmada bir araya getirmek mümkün olmamakla birlikte birkaç örnek vermekle kifâyet edeceğiz. İbn Mâlik, cer harflerinden olan بر ’nin genelde ‘teksîr’ manasına geldiğini iddia ederken506 buna mukabil İbn Hacer bu edâtın ‘taklîl’ için daha çok kullanıldığını bazen ise ‘teksîr’i ifade ettiğini belirtir.507

“Ben salih kullarım için cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hayal edemeyeceği birtakım nimetler hazırladım.”508 hadisinde geçen هلب kelimesine yönelik İbn Hacer, İbn Mâlik’in yaklaşımını şöyle özetlemektedir: “هلب terk et manasına gelen ismu’l-fiildir. Masdar olup terk etmek anlamında da kullanılır.”509

İbn Hacer, İbn Mâlik’in benimsediği bu anlayışı doğru bulmayıp şunları söylemektedir: “Hadisin siyâkından anlaşılan bu sözcüğün ريغ manasında kullanılmasıdır. Bu mana, düşünenler için oldukça açıktır

.”

510 İbn Hacer’in dil bilgisine

504 İbn Hacer, Fethu’l-bârî, II, s. 360.

505 İbn Hacer, Fethu’l-bârî, I, s. 63.

506 İbn Mâlik, Cemalüddin Muhammed b. Abdullah b. Abdullah, Şevâhidu’t-tavdîh ve’t-tashîh, Dârü’l-Arûbe, Kahire, ts. s. 104.

507 İbn Hacer, a.g.e., I, s. 158; III; s. 576; XIII, s. 22.

508 Buhârî, Bedu’l-halk, 8, Hadis No: 3244.

509 İbn Mâlik, Cemalüddin Muhammed b. Abdullah b. Abdullah, Şevâhidu’t-tavdîh ve’t-tashîh, Dârü’l-Arûbe, Kahire, ts. s. 298.

510 İbn Hacer, Fethu’l-bârî, VIII, s. 517.

140 dair yapmış olduğu tashihlerin sadece bunlardan ibaret olmadığı ve tezin amacı da dilsel tenkitler olmadığından verilen bilginin fikir vermesi bakımından örnekler kabilinden ele alınmıştır.

b. Tarih İlmindeki Yeri

Ulûmu’l-hadisin, tarih ilmine olan gereksinimi izâhâta gerek bırakmayacak bedihiyettedir. Zira hadislerin aktarımı tıpkı tarih gibi rivâyete dayanmaktadır. İbn Hacer, tarih ve terâcime dair ilim dünyasına birkaç eser bırakmıştır. Tarih ilmi ile ilgili en önemli eseri hiç şübhesiz İnbâu’l-ğumr’dir. Çünkü bu eserde hem şahıslar hem de olaylar vardır.

İbn Hacer’in hadiseleri vuku bulduğu anda yazmaması kendisine olayın perde arkasını ve sonuçlarını görme fırsatını vermiş ve bu tahliller eserinde önemli bir yer tutmuştur.

İbn Hacer’in tarih bilgisi ve alan hâkimiyeti özgünlüğünü ortaya çıkaran önemli unsurlarlardan biridir. Bu alanda yeteneğini özellikle yaşadığı dönem ile ilgili verdiği bilgilerde görmek mümkündür.511 İbn Hacer, tarihi bazı şahsiyetleri değerlendirirken onların arizî bazı hastalıklarına değinmesi de önem arzetmektedir. Çünkü bununla râvînin rivâyetten önce mi ya da daha sonra mı hafıza sorunu yaşadığını belirlemek mümkün olmaktadır. O, kimi râviler hakkında yapılan değerlendirmelerin yanlış olduğunu belirttikten hemen sonra kendi görünüşünü belirtmiştir. Önce hatalı re’yin gerekçesini mutlaka ortaya koymuştur. Ebû Bekr b. Hüseyin b. Ömer b. Abdurrahman b. Ebu’l-Fahr b. Necm b. Tûlû’nun (ö. 816/1413) hayatını ele alırken kulladığı şu değerlendirme ehemmiyet arzetmektedir: كلذ عقي ملو ،ريغتلاو فرخلا يلا هبسني هيلع بصعتي نم ضعب ناكو =Ona karşı taâssubla yaklaşanlar onu bunaklıkla ve hafıza sorunu yaşamakla ithâm etmişler.

Suçladıkları bu olumsuz durum asla gerçekleşmedi.”512 Buradan hareketle kimi suçlamaların mesnedsizliği ve taâssuba dayanması onların sübjektifliğini de ortaya koymaktadır. İbn Hacer, Muhammed b. Râfi‘ (ö. 774/1373) hakkında üç sayfalık bir bilgi aktarmaktadır. İbn Kesîr ile onun arasında kıyâs yaparken şu açıklamayı yapmaktadır:

“Ben derim ki; şu iki âlim arasında kıyâs yapıldığında insâf ölçüsü gereği şu söylenmelidir; ehl-i hadisin usûlü nazar-ı itibara alınırsa Muhammed b. Râfi’ İbn Kesîr

’den hâfız sıfatına daha yakındır. Fıkıhçıların anlayışı esas alınırsa hâfız sıfatını daha çok hak eden İbn Kesîr olacaktır. Ancak İbn Rafi‘ vesveseye mübtela olmuş öyle ki, bundan hem bedeni hem de zihni etkilenmişti. Ölünceye kadar da bu illetten kurtulamadı.”513

511 İbn Hacer, İnbâu’l-ğumr bî enbâi’l-‘umr, II, s. 245-251.

512 İbn Hacer, a.g.e., III, s. 23.

513 İbn Hacer, a.g.e., I, s. 49.

141 İbn Hacer, bir şahsı ele alırken sadece hakkında değerlendirmede bulunmakla yetinmez varsa eserleri onları da mutlaka araştırırdı. Örnek olarak Tâcüddin el- Humeydî’yi (ö. 788/1386) verebiliriz. Onun hakkında derki; “O’nun hattı ile yazdığı yaklaşık altmış ciltlik tezkiresini gördüm. İfâdeleri basit, yazısı da oldukça kötüydü.”514 İbn Hacer, tarih anlayışını, eleştirel bir bakış açısı üzerine bina etmiştir. Bedrüddin el-Aynî, Mahmûd el-Külüstânî’yi (ö. 801/1399) değerlendirirken onu kibirli, cimri vb. kötü sıfatlarla nitelendirirken İbn Hacer buna karşın onun ilim dallarındaki yeteneğine işaret etmekte ve gerek vezin ve gerekse nesirde bir hazine olduğuna işaret etmektedir.515

İbn Hacer, devlet ricâlini ve kendi dostlarını tenkit ederken hiçbir kaygıya kapılmadan objektif davranmaya çalışmıştır. O, bir yargıç ve askerî yetkili olan es-Sadru’l-Ademî’yi (ö. 816/1414) müsrif ve üstlendiği kâdılık görevine uymayan davranışlar sergilemekle ayrıca Allah’ın kendisine verdiği nimetlere şükürde bulunmamakla nitelendirmiştir.516 Bu eleştirilerinden dolayı kimi eserlerin (İnbâu’l-ğumr, Kudât-ı Mısır vb.) kendisine nisbet edilmesi kuşkulu kabul edilmiştir.517 Aslında eleştiri anlayışında dinî şahsiyetlerin tenkidini gıybet olarak görmediğini şu cümle ile ortaya koymuştur:“ ركذ سيل ةبيغلا نم ليدعتلاو حرجلا / Cerh ve ta’dilde söylenilenler gıybete girmez.”518

İbn Hacer, tarihi vâkıaları değerlendirirken olduğu gibi aktarmaz akıl süzgecinden geçirmektedir. Örneğin şöyle der. “Timurlenk’in ordusu içinde Bereke adında bir âbid vardı. Timurlenk ona itibar etti. Bereke adındaki bu âbidin, düşman Toktamış Hânın askerlerine bağırması, ordusuna hezimet yaşattı.” İbn Hacer, olayı iki şekilde değerlendirmekte ve şöyle demektedir: “Ya bu olay Timurlek’in bağnazlarınca uydurulmuş ya da “biz onlara fırsat verip günahlarını artırız” âyetinin tahakkuk ettiği bir olgudur.”519 Son olarak İbn Hacer’in, tarih ilminde sahip olduğu yaklaşımını Muhammed İzzuddin’in değerlendirmesi ile bitireceğiz. O şöyle demektedir: “ ةلاصلاا يلا ةفاضلااب ديلقتلا نع دعبلاو راكتبلااو

/

Eserinde (İnbâu’l-ğumr) düzen mükemmeldir. Yazdığı birçok noktada özgün olup taklitten uzaktır.520

514 İbn Hacer, a.g.e.,I, s. 321.

515 İbn Hacer, İnbâu’l-ğumr, II, s. 90.

516 İbn Hacer, el-Mecmau’l-muessis li’l-mu’cemi’l-müfehris, (thk. Yusuf Abdurahman), nşr. Dâru’l-Ma‘rife, Beyrut, 1415/1994, III, s. 193.

517 İzzuddin, Muhammed Kemalüddin, et-Târîh ve’l-menhecü’t-târîhî li-İbn Hacer, Dâru İkrâ, Beyrut, 1404/ 1984, s. 410.

518 Sehâvî, el-İ‘lân bi’t-tevbîh li-men zamme’t-târîh, (thk. F. Rosenthal), Muessesetü’r-Risâle, Beyrut, 1407/1986, s. 390.

519 İbn Hacer, İnbâu’l-ğumr, I, s. 19.

520 İzzuddin, Muhammed Kemalüddin, et-Târîh ve’l-menhec, s. 438.

142 c. Fıkıh Usûlü ve İbn Hacer

İbn Hacer’in, sadece hadis ilminde müessir bir âlim olmadığını yazdığı eserlerin isimlerine bakarak anlayabiliriz. Zâhid’inin de belirtiği gibi o, mahâretli bir fıkıh âlimi, sıradışı bir muhaddis, ricâl hakkında söz sahibi olan ve ıstılahlarda tercih ve re’yi olan bir bilgindir. O’ndan sonra gelip kendisinden iktibâs etmeyen hiçbir âlim yoktur.521

İbn Hacer’in usûli’l-fıkha dair yazdığı tüm kurallara yer vermek müstakil bir çalışma konusu olacak çapta ve ehemmiyettedir. Amacımız onun usûli’l-fıkhtaki yetkinliğinden yola çıkarak bu ilmin hadis usûlündeki özgünlüğüne olan katkısını ortaya çıkartmaktır. İbn Hacer, lâfızların konulduğu mana bakımından onları hakikî-mecâzî olarak ikiye ayırmaktadır. Hakikatin tanımını yapmadan kullanım yerlerini şöyle açıklamaktadır: “Bir lâfız, mutlak (kayıtsız) zikredilince hakikât manasına yorumlanır.522 Şer’î hakikat, luğavî hakikata takdim edilir. Bu konuda ittifâk vardır.523 Hakikat mecâza mukaddem kılınır.524 Lâfzın hakikat manasında kullanılması muhâl olunca mecâz almak gerekir.525 Zaruret olmadıkça hakikat manasından mecâza dönülmez.526 Lâfzın hakîkî manada kullanılması mümkün olmadığında onu hakîkî manaya en yakın olan mecâza hamletmek daha evlâdır.527 Şârî‘in kullandığı lâfız arap dilindeki vaz‘a uygun olan manaya hamledilir. Örfe yorumlanmasına örfün şer’î olması halinde başvurulur. Bu durumda yeni olan örf, esas alınmaz.528 Umûmu’l-mecâz; Hakikat ve mecâzı kapsayacak mananın irade edilmesidir.529 Taftazânî, bir lâfzın aynı anda hem hakîkî hem de mecâz olarak alınmasının mümkün olmadığını iddia etmektedir.530

İbn Hacer, lâfzın manaya delâletini de ele almaktadır. Ona göre nassın sözlükteki anlamı; re’f ve harekete geçirmek531 ıstılahtaki anlamı ise; te’vil ve tahsis ihtimalı bulunmayandır.532 Usûli’l-fıkıh kitaplarına baktığımızda farklı bir tanımla karşılaşırız.

521 Zâhidî, Hâfız Senâullah, Tevcihü’l-kârî ile’l-kavâid ve’l-fevâid el-usûliyye ve’l-hadîsiyye ve’l-isnadiyye, Beyrut, 1405, s. 10.

522 İbn Hacer, Fethu’l-bârî, IX, s. 283.

523 İbn Hacer, a.g.e., IX, s. 353.

524 İbn Hacer, a.g.e., XI, s. 17.

525 İbn Hacer, a.g.e., XIII, s. 513.

526 İbn Hacer, a.g.e., VII, s. 204; ayrıca bu durum Mecelle’de şu şekilde karşılık bulmuştur: “Manayı hakîkî müteazzir oldukça mecâza gidilir.”Mecelle, Ankara, (Ali Himmet Berki), 1959, Madde, 60-61.

527 İbn Hacer, a.g.e., II, s. 311.

528 İbn Hacer, a.g.e., II, s. 209.

529 İbn Hacer, a.g.e.,I, s. 41.

530 Taftâzânî, Sa’duddin Mesud b. Ömer, Şerhü’t-telvîh ala’t-tevdîh, nşr. Mektebetü’s-Sabîh, Mısır, ts. I, s.

230.

531 Ebu’l-Velîd el-Bâcî’ye göre, nass; hızlı yürüyüştür. Bkz.Ebu’l-Velîd el-Bâcî, el-Müntekâ (thk.

Muhammed M. Abdulkadir Ahmed Atâ), Beyrut, 1999, IV, s. 42.

532 İbn Hacer, Fethu’l-bârî, IX, s. 362.

143 Örneğin Zekiyüddin Şa’bân, nassı şu şekilde ta’rif etmiştir: “Manasına açık bir şekilde delâlet eden ve kendisinden çıkarılan hüküm, sözün asıl sevk sebebini teşkil eden, bununla beraber tevil ve tahsis ihtimaline açık olan lâfızdır.”533

Kanaatimize göre, İbn Hacer’i farklı bir ta’rif yapmaya sevk eden etken, nassın türlerinden olan muhkem ve müfesser gibi nev’ilerini esas alması bunu da tağlib kuralına göre yapmasıdır. İbn Hacer’in işlediği usûli’l-fıkha dair tüm konuları burada işlemek çalışmanın hem amacının hem de hacminin dışına çıkmak olacaktır. Biz burada İbn Hacer’in âmma dair söylediklerini aktarmakla yetineceğiz. O bu kavramla ilgili şu açıklamayı yapmaktadır: Âmm; tüm ferdleri kapsayan lâfızlardır.534 Umûmun varlığına delâlet eden karineler; nefyin siyâkında nekre lafzın bulunması,535 şartın siyâkında gelen nekre,536 edâtı ta‘rif ile ma‘rife olan müfred isim,537 izâfe edilmiş ya da edât-ı ta‘rif almış olan cem‘ Kurtubî’ye göre cem‘i teksir (kırık çoğul) da umûma delâlet eder.538 Ayrıca ( نم) mevsûl ismi hem akıllı hem akılsız varlıkları için kullanıldığından umûmu ifade eder.539 Şahıslarda umûm için olan elfâz, ahvâlda da umûmu ifade eder.540 Kirmânî’ye göre “işte o zaman her insan, kendisi için ne hazırlamış olduğunu görecektir.”541 ayetinde olduğu gibi müsbet kelamda nekre umûma delâlet edebilir.542

İbn Hacer umûm ifade eden lâfızları işlediği gibi umûma delâlet etmeyen lâfızları da ele almaktadır: Müfred isimler umûmu iktizâ etmez demektedir.543 Ona göre, şart için olan (نم) müenneslerin tümünü ifade etmez.544 Fiillerde umûm olmadığı gibi545 hâkezâ mutlak emir fiillerinde de umûm olmaz.546

Bir araştırmacı, İbn Hacer’in Fethu’l-bârî’sini usûli’l-fıkıh açısında okursa ve bu disipline ait kuralları bir araya getirirse devasa bir eser ortaya çıkar. İbn Hacer’in ilimlerdeki etkinliğini örnek olarak incelediğimiz bu üç ilim dalındaki derin vukûfiyetinden de anlaşılacağı üzere bu durum, özgünlüğünün ortaya çıkmasında önemli

533 Şa‘bân, Zekiyüddin, İslâm Hukuk İlminin Esasları (Usûli’l-Fıkıh), (trc. İbrahim Kâfî Dönmez), TDV., Ankara, 2015, s. 371.

534 İbn Hacer, a.g.e., IX, s. 379.

535 İbn Hacer, a.g.e., I, s. 88.

536 İbn Hacer, a.g.e., I, s. 17.

537 İbn Hacer, a.g.e., IV, s. 287.

538 İbn Hacer, a.g.e., II, s. 315.

539 İbn Hacer, a.g.e., I, s. 61.

540 İbn Hacer, a.g.e., IV, s. 158.

541 Tekvîr, 81/14.

542 İbn Hacer, a.g.e., IX, s. 95.

543 İbn Hacer, a.g.e., I, s. 322.

544 İbn Hacer, Fethu’l-bârî, XII, s. 272.

545 İbn Hacer, a.g. e., XIII, s. 355.

546 İbn Hacer, a.g.e., VIII, s. 60.

144 rol oynamıştır. Zira herhangi bir ilim dalında söz sahibi olmak isteyen kişi bağlantılı ilimlerde de mahâret sahibi olmak durumundadır.

İşte İbn Hacer, bu nitelikte bir bilgindir. Öğrencisi el-Bikâî’nin bu konuda hocasını şöyle tasvir etmktedir: “İbn Hacer’in, tefsir deryasında kulaç attığında Tercümânü’l-Kur’ân ve o deryadan inciler toplayan biri olduğunu göreceksin. Hadis gemisine bindiğinde zamanın Ahmed’i (ö. 241/856)547 ve Ebû Hâtım’ın (ö. 277/891)548 bile ele almadığı hadis ilminde problemli konuları irdeleyenidir. Usûl ve fıkha dair konuştuğunda Şâfiî’yi (ö. 204/820)549 hatırlatır. İmamu’l-Haremeyn el-Cüveynî (ö. 478/1086)550 ve Râfiî’nin (ö. 623/1236)551 çözmeye cesaret bile edemediği mevzuları ele alıp izhâr edendir. Arap dilinde o bir Sîbeveyh (ö. 180/796)552 ve Müberrid’dir. (ö. 285/898)553 Arap edebiyatının zenginliğine rağmen müessir gücün sahibi ve arûz veznininde Halil b.

Ahmed’idir. (ö. 175/792) Her hangi bir ilim dalının uzmanları, onun eleştirmenlerin üstadı olduğuna tereddütsüz işâret ederler.”554

İşte tüm bu faktörler, İbn Hacer gibi bir dehayı ortaya çıkarttığı gibi hadis usûl tarihinde özgün bir ilim adamının da doğuşunu hazırlamıştır.

In document İbn Hacer el-Askalânî'nin (ö. 852/1448) hadis usûlündeki özgünlüğü (Page 149-158)