12 Eylül 2010 Anayasa değişikliği referandumuna yazılı basının yaklaşımı

146  Download (0)

Tam metin

(1)

GAZETECİLİK BİLİM DALI

EYLÜL 2014

GAZİ ÜNİVERSİTESİ

SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

EYLÜL 2014 GAZETECİLİK BİLİM DALI HALİL İBRAHİM AVŞAR

YÜKSEK LİSANS

TEZİ HALİL İBRAHİM AVŞAR

12 EYLÜL 2010 ANAYASA

DEĞİŞİKLİĞİ REFERANDUMUNA

YAZILI BASININ YAKLAŞIMI

(2)
(3)

12 EYLÜL 2010 ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ REFERANDUMUNA YAZILI BASININ YAKLAŞIMI

Halil İbrahim AVŞAR

YÜKSEK LİSANS TEZİ GAZETECİLİK ANABİLİM DALI

GAZİ ÜNİVERSİTESİ

SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

EYLÜL 2014

(4)
(5)
(6)

12 EYLÜL 2010 ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ REFERANDUMUNA YAZILI BASININ YAKLAŞIMI

(Yüksek Lisans Tezi) Halil İbrahim AVŞAR

GAZİ ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

Eylül 2014

ÖZET

Bu çalışmada; Türkiye’de medya siyaset ilişkileri kapsamında yazılı basının, 12 Eylül 2010 anayasa değişikliği referandumu sürecindeki tutumunu ortaya çıkarmak amaçlanmıştır. Çalışmanın ilk bölümünde haber üretim süreci ele alınmıştır.

Haberlerin, medya kuruluşlarının ekonomik ve ideolojik süzgeçlerinden geçerek inşaa edildiği ortaya konmaya çalışılmıştır. Tezin ikinci bölümünde ise Hürriyet, Sabah, Zaman, Cumhuriyet ve Taraf gazetelerinin referanduma yaklaşımı ortaya konmuştur. Bunun için 1 Ağustos-13 Eylül 2010 tarihleri arasında söz konusu gazetelerin ilk sayfasında yayınlanan anayasa değişikliği haberleri nicel ve nitel içerik analizi yöntemleri kullanılarak incelenmiştir. Sonuç olarak; yazılı basının, 12 Eylül 2010 referandumunda tarafsız kalmadığı, ekonomik ve ideolojik çıkarları doğrultusunda tutum takındığı sonucuna varılmıştır.

Bilim Kodu : 2.045

Anahtar Kelimeler : Medya, Siyaset, Referandum, İçerik Analizi Sayfa Adedi : 132

Danışman : Doç. Dr. Selda Bulut

(7)

THE PRİNTED MEDİA APPROACH ON 12 SEPTEMBER 2010 CONSTİTUTİONAL AMENDMENT REFERENDUM

(M. Sc. Thesis) Halil İbrahim AVŞAR

GAZi UNIVERSITY

İNSTİTUTE OF SOCİAL SCİENCES September 2014

ABSTRACT

In this study; it is intended to reveal the attitude of the relation between media and politics in the context of the role printed media in Turkey about 12 September 2010 referendum on the constitutional amendment process. In the first part of the study, the news production process is discussed. It is attempted to demonstrate news are filtered by the economic and ideological interests of media organizations. In the second part of the thesis, approach about referendum Turkish newspapers Hürriyet, Sabah, Zaman, Cumhuriyet and Taraf is demonstrated. For this, published news about constitutional amendments on the first page of these newspapers between 1 August to 13 September 2010 were examined by quantitative and qualitative methods of content analysis. As a result; it is concluded that printed press couldn't remain impartial and showed their interests of economic and ideological stance in 12 September 2010 referendum.

Science Code : 2.045

Key Words : Media, Politics, Referendum, Content Analysis Page Number : 132

Supervisor : Doç. Dr. Selda Bulut

(8)

TEŞEKKÜR

Bu çalışmanın hazırlanma aşamasında değerli yardım ve katkılarıyla beni yönlendiren, her zaman sabır ve ilgiyle doğru yolu gösteren, kıymetli tecrübelerinden faydalandığım danışmanım Doç. Dr. Selda Bulut’a teşekkürü bir borç bilirim.

Tüm eğitim hayatımda olduğu gibi yüksek lisans eğitimim sürecinde de benden desteğini esirgemeyen ve her zaman hoşgörülü olan aileme, gösterdikleri anlayıştan ötürü de arkadaşlarıma sonsuz teşekkürlerimi sunarım.

(9)

KISALTMALAR AK PARTİ : Adalet ve Kalkınma Partisi

AİHM : Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi BDP : Barış ve Demokrasi Partisi

CHP : Cumhuriyet Halk Partisi

ÇEV. : Çeviren

DER. : Derleyen

DİA : Devletin İdeolojik Aygıtları DTP : Demokratik Toplum Partisi DYH : Doğan Yayın Holding

HSYK : Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu MHP : Milliyetçi Hareket Partisi

MGK : Milli Güvenlik Kurulu

ÖDP : Özgürlük ve Dayanışma Partisi SHP : Sosyaldemokrat Halkçı Parti

SS. : Sayfa Sayısı

STK : Sivil Toplum Kuruluşları TBMM : Türkiye Büyük Millet Meclisi TKP : Türkiye Komünist Partisi

TMSF : Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu TSK : Türk Silahlı Kuvvetleri

TÜSİAD : Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği TOBB : Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği

YAŞ : Yüksek Askeri Şura YSK : Yüksek Seçim Kurulu

(10)

İÇİNDEKİLER

ÖZET ... iv

ABSTRACT ... v

TEŞEKKÜR ... vi

KISALTMALAR ... vii

İÇİNDEKİLER ... viii

ÇİZELGELERİN LİSTESİ ... x

1. GİRİŞ

...1

2. HABER ÜRETİM SÜRECİ

...5

2.1. Eleştirel Kuram ... 6

2.1.1. Hikaye etme ... 8

2.1.2. Gazetecinin rolü ... 15

2.1.3. Akredite kaynaklar ... 19

2.2. Medya ve İdeoloji ... 22

2.2.1. Althusser ve Gramsci ... 29

2.2.2. Medyanın ideolojik işlevi ... 34

2.3. Medya, Sermaye ve Devlet ... 39

2.3.1. Medyanın dönüşümü ... 42

2.3.2. Basın özgürlüğü ... 47

2.3.3. Kamusal sorumluluk ... 50

2.3.4. Yeni dönemde medya ve siyaset ... 53

3. ARAŞTIRMA BULGULARI

... 59

3.1. Referandum ... 59

3.1.1. Türkiye’de referandum uygulamaları ... 62

3.2. Gazeteler ... 64

3.2.1. Taraf ... 64

(11)

3.2.2. Hürriyet ... 66

3.2.3. Sabah ... 67

3.2.4. Cumhuriyet ... 68

3.2.5. Zaman ... 69

3.3. İçerik Analizi ... 70

3.4. Bulgular ve Yorumlar ... 75

3.4.1. Gazetelere göre haber dağılımları ... 76

3.4.2. Gazetelere göre haberlerin konumu ... 77

3.4.3. Gazetelere göre haberlerin sunumu ... 78

3.4.4. Haberlere konu olan referandum paketinin içeriği ... 79

3.4.5. Gazetelere göre haberlerin yayınlandığı tarih ... 80

3.4.6. Gazetelere göre haberlerin kaynağı ... 81

3.4.7. Gazetelere göre metnin türü ... 83

3.4.8. Gazetelerin yönelimi ... 84

3.4.8.1. Cumhuriyet gazetesinin yaklaşımı ... 85

3.4.8.2. Sabah gazetesinin yaklaşımı ... 89

3.4.8.3. Taraf gazetesinin yaklaşımı ... 93

3.4.8.4. Zaman gazetesinin yaklaşımı ... 97

3.4.8.5. Hürriyet gazetesinin yaklaşımı ... 103

4. SONUÇ

... 107

KAYNAKLAR ... 111

EKLER ... 116

EK-1. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ... 117

EK-2. İçerik Analizi Kodlama Yönergesi ... 130

ÖZGEÇMİŞ ... 132

(12)

ÇİZELGELERİN LİSTESİ

Çizelge 3.1. Haber dağılımları ... 76

Çizelge 3.2. Haberlerin konumu ... 77

Çizelge 3.3. Haberlerin sunumu ... 78

Çizelge 3.4. Referandum paketinin içeriği ... 79

Çizelge 3.5. Haberlerin yayınlandığı tarih aralığı ... 80

Çizelge 3.6. Haberlerin kaynağı ... 81

Çizelge 3.7. Metin türleri ... 83

Çizelge 3.8. Tutum kategorileri ... 84

Çizelge 3.9. Cumhuriyet’in tutumu ... 85

Çizelge 3.10. Sabah’ın tutumu ... 89

Çizelge 3.11. Taraf’ın tutumu ... 93

Çizelge 3.12. Zaman’ın tutumu ... 97

Çizelge 3.13. Hürriyet’in tutumu ... 103

(13)

1. GİRİŞ

Haberler diğer medya ürünleri gibi bir seçme ve inşaa etme süreçlerinin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Kitle iletişim araçları, her zaman yaşanmakta olan dünyayı kendi söylemine çevirerek yansıtmaktadır. Var olan gerçeklik, farklı oranlardan yeniden kurgulanarak hikaye edilmekte, hatta bozularak aktarılmaktadır.

Medya kuruluşları, dünyada her gün oluşan pek çok olay arasından ancak çok az bir bölümünü haberleştirmektedir. Kitle iletişim araçları, gündem oluşturma sırasında yayın politikası doğrultusunda bir seçme süreci uygulamaktadır. Seçme işlemi öncelikle aktarılacak olaylar arasında yapılmakta, daha sonra da aktarılacak olayların hangi öğelerinin korunması gerektiğine karar verilmektedir.

Olayları oldukları gibi aktarabilmek için onları aktaracak araçların tümüyle saydam olması gerekmektedir. Oysa kitle iletişim araçları, böyle bir saydamlıktan yoksundur. Kitle iletişim araçları, en başından yani aktarılacak olguların seçiminde bile nesnel gerçekliğe müdahale etmektedir.

Haberin objektif verilebilmesi mümkün değildir. Çünkü, haber üretim sürecinde medyanın örgütlenmesi ve güç/iktidar ilişkilerinin yanı sıra medya profesyonellerinin iş yapış biçimleri, meslek ilkeleri gibi çok çeşitli belirleyici bulunmaktadır.

Türkiye’deki medya yapısı ayrıca 1980’den sonra dünyada egemen olan neo- liberal politikalarla birlikte ticarileşme yolunda önemli ivme kazanmıştır. Yeni dönem, holdingleşme ve başka sektörlerde faaliyet gösteren sermaye sahiplerinin medya alanına el atmasıyla sonuçlanmıştır. Karmaşık ilişkiler üzerine kurulan bu yeni yapıya küreselleşmiş dev şirketler egemen olmuşlar ve işleyişini salt ticari kazanç ve siyasi nüfuz elde etmek doğrultusunda yönlendirmişlerdir.

Günümüzde ticari kuralların geçerli olduğu bir medya yapısı hakimdir. Büyük sermaye grupları medyayı kendi ticari amaçları için kullanmaktan çekinmemekte ve bunun için siyasal iktidarlarla zaman zaman çıkar ilişkisine girmektedirler.

(14)

Kitle iletişim araçları, kar oranlarını artırarak, siyasal kararlar dahil, tüm toplumu etkileyen, yönlendiren güçleriyle, çağdaş toplumun hem çok önemli bir kurumu hem de ekonominin en geniş, en dinamik sektörlerinden biri haline gelmişlerdir. Medya bu yapısıyla birlikte hem sermaye birikiminin önemli bir alanı hem de ideolojik üretimin ve yeniden üretimin temel dayanağı olmuştur (Kaya, 2009:

17-19).

Medya-sermaye-devlet üçgeniyle birlikte haber kavramı, medya kuruluşlarının sahiplik ve mülkiyet yapısı, siyasal iktidarlarla ilişkilerinin ve toplumdaki işlevinin genel kapitalist ekonominin dinamiklerinden yola çıkarak, egemen değerleri biçimlendiren ve yansıtan bir metaya dönüşmüştür. Medya, toplumu sermayesi ya da güç odaklarının çıkarları doğrultusunda etkileyen, yönlendiren en önemli araç olmuştur.

1980’den sonra hızlı bir tekelleşme sürecine giren medya, günümüz koşullarında patronların çıkarları doğrultusunda hizmet veren bir araca dönüşmüştür. Bu yeni düzende medyanın görevi, kendisine sahip olan ve kontrol eden sınıfların çıkarlarını meşrulaştırmak ve siyasi dostlarını memnun etmek olmuştur.

Gelinen noktada medya, topluma haber ve bilgi aktarma işleviyle yüklü kamusal hizmet üreten bir kurum olmaktan uzaklaşmıştır. Medya kartelleri, kamusal çıkarlara hizmet eden bağımsız güçler değil, güçlerini özel çıkarlarını iletmek için kullanan, kendi çıkarlarından başkasını gözetmeyen şirketlerdir. Böyle bir ortamda medyanın toplumsal rolünün giderek sorgulanması çok doğaldır.

Yukarıda sıralanan gerçekler ışığında, ‘‘12 Eylül 2010 Anayasa Değişikliği Referandumuna Yazılı Basının Yaklaşımı’’ başlıklı tez çalışmasının amacı, yazılı basın örneğinde ulusal medyanın haber içeriklerini biçimlendirerek, kamuoyunu ve yapay sosyal gerçekliği nasıl inşaa ettiğini ve politik sistemin oluşturulmasında, özellikle mevcut hukuk sisteminin yapılandırılmasında ne türden bir rol oynadığını açığa çıkarmaktır.

(15)

Çağımızda geniş kitlelerin oy vermesi ya da hukuk üretimine katılması için salt kültürel göstergelere atıf yapılması, medya yönlendirmesine dayalı bir demokrasinin yetersizliğini ortaya koymaktadır. Demokrasinin kapsama ve dışlama, niceliğe karşı nitelik, gösterge ya da üzerini örtme gibi diyalektik ilişkilere dayanan sistematik doğası, medya tarafından parçalanmakta, muğlaklaştırılmakta ve sınıfsızlaştırılmaktadır. Bu bağlamda kamuoyunu şekillendirme, eğitme ve onay üretme işlevini üstlenmiş olan ulusal medyalar küresel eğilimlerle desteklenerek, manipülasyon araçlarına dönüşmektedir. Tez çalışmasının önemi, ulusal ölçekte siyasetin ve anayasal hukuk mekanizmasının üretiminde yazılı basının manipülasyonu hangi yollardan örgütlediğini tartışmaya açması bağlamında anlam kazanmaktadır.

Bu çalışmanın ilk bölümünde, ‘‘haberin gerçek dünyayı olduğu gibi yansıtmadığı, gerçekliği ekonomik, politik ve kültürel bağlamda inşaa eden bir metin olduğu’’ önermesinden hareketle, eleştirel yaklaşımın rehberliğinde haber üretim süreci işlenmiştir.

Tezin ilk bölümde gerçekliğin yeniden kurgulanması, ‘‘hikaye etme’’ başlığı altında anlatılmış, haberlerin üretilmesinde ‘‘gazetecinin rolü’’ sorgulandıktan sonra, medyanın ‘‘akredite kaynaklara’’ bağlılığı ve ‘‘ideolojik işlevi’’ üzerinde durulmuştur.

Medyanın örgütlenmesinde liberal politikalarla birlikte 1980’den sonra yaşanan değişim irdelenmiş, yeni dönemde ‘‘medya-sermaye-siyaset ilişkisi’’ sorgulanmıştır.

Tezin ikinci bölümünde ise Hürriyet, Sabah, Taraf, Cumhuriyet ve Zaman gazetelerinin 12 Eylül 2010 anayasa değişikliği referandumundaki yaklaşımı ortaya çıkarılmıştır.

Bunun için halk oylaması kampanyasının siyasi partilerce en yoğun yürütüldüğü 1 Ağustos-13 Eylül 2010 tarihleri arasında, söz konusu gazetelerin ilk sayfalarında yayınlanan anayasa değişikliği haberleri nicel ve nitel içerik analizi yöntemi kullanarak incelenmiştir.

(16)
(17)

2. HABER ÜRETİM SÜRECİ

Haber çalışmaları, iki farklı yaklaşım ekseninde gelişmiştir. Bunlardan ilki, ana damar liberal-çoğulcu yaklaşım anlayışı, diğeri ise eleştirel yaklaşım anlayışıdır.

Liberal-çoğulcu yaklaşım, haber araştırmalarının ilk dönemine damgasını vurmuştur (Çebi, 2002: 56).

Liberal kuramcılar, gazetecilerin tıpkı bir ‘‘ayna’’ gibi, var olan olaya ve olguya ilişkin bilgiyi yansıtabildiğini ya da yansıtabileceğini düşünmektedir. Habere ve haberciliğe yönelik bu yaklaşıma liberal yaklaşım denilmektedir (Dursun, 2005: 70).

Böyle bir anlayışın benimsenmesi, haber ve haber yazımı konusunda bir dizi ilkeyi beraberinde getirmiştir. Liberal çoğulcu yaklaşım, haberin toplanması, seçimi, işlenmesi ve sunumu süreçlerinin medya profesyonellerince ortaklaşa paylaşılan meslek kuralları ve haber değeri ölçütleri tarafından belirlendiğini ileri sürmektedir (Çebi, 2002: 15).

Dursun’un (2005: 70) belirttiği gibi, liberal yaklaşımın hareket noktasını zamanlılık, yakınlılık, önemlilik ve ilginçlik gibi temel haber değerleri oluşturmaktadır.

Bu değerlere sahip öyküler ise nesnel ve tarafsız bir şekilde haberleştirilir.

Gazeteciler, bu ilkelere uyarak gerçek dünyaya ilişkin olaylara mesafeli olarak yaklaşabilirler ve nötr bir dille okuyucularına doğruyu ya da aktarmak istedikleri anlamı iletebilirler. Bunun anlamı haberin, yansız, şeffaf, dışsal gerçekliğin nötr bir yansıması olma potansiyeline sahip olduğu yönündedir (Özer, 2010: 110-112).

Gazetecilikteki nesnelliği olguların çarpıtılmaksızın ele alınması olarak tanımlayan bu anlayış pek çok eleştiriye hedef olmuştur. Liberal anlayışın bu iddialara karşı çok sayıda eleştiri vardır. Bu eleştirilerden ilki haber medyasının, toplumsal ve siyasal olayları temsil ederken bu olayları, öncesinde var olmayan biçimde yapılaştırarak sunduğunu iddia eder. Bu görüşü paylaşan araştırmacılar, haber medyasının bir ‘‘ayna’’ işlevi gördüğüne ilişkin ‘‘medya toplumsal gerçekleri yansıtır’’ metaforunu şiddetle reddederler (Hackett, 1998: 40).

(18)

1970’li yıllardan sonra liberal kurama karşı gelişen bu anlayış, eleştirel haber çalışmalarının temelini oluşturmaktadır. Haber çalışmaları alanında haberi bir ürün, anlatı, metin ya da söylem olarak ele alan eleştirel eğilim giderek yaygınlık kazanmaktadır (Çebi, 2002: 57). Tez çalışmasının çıkış noktasını ve kuramsal altyapısını liberal yaklaşımı gölgede bırakan eleştirel kuram rehberlik etmektedir.

2.1. Eleştirel Kuram

Haberin ne olduğuna ilişkin tartışmalar, haberin kimler tarafından ve hangi süreçlerde üretildiğine ilişkin tartışmalardan ayrı düşünülemez. Haberin oluşum sürecini anlamak ve kavramak, gazetecinin rolüne, medyanın işlevine ve hatta siyasal ve ekonomik sistemin kendisine ilişkin belli ön kabuller üzerine kurulur (İnal, 1994: 174).

Haber üretim sürecinde medya profesyonellerinin kişisel-mesleki birikimi, ahlak anlayışları, beklenti, değer, tutum, inançları, medya örgütündeki güçleri, siyasal ve ideolojik eğilimleri; medya örgütlerinin amaç ve çıkarları, mülkiyet yapısı, örgütlenme biçimi ve yayın çizgisi ile medya içeriklerini etkileme potansiyeli olan baskı ve çıkar grupları aktif rol oynamaktadır (Çebi, 2002: 255).

Dursun’un (2004: 40-41) belirttiği gibi, eleştirel yaklaşım haberi, üretildiği ekonomik, politik ve kültürel yapıyla ilişkileri bağlamında incelemektedir. Eleştirel yaklaşımın, en fazla dolaşımda olan önermesi ise ‘‘haberin gerçek dünyayı olduğu gibi yansıtmadığı, gerçekliği kuran-inşaa eden bir metin’’ olduğudur. Bu önerme, geçeklikle haber arasında sorunlu bir bağlantı olduğunu varsaymaktadır.

Gazetelerin ve televizyonların iş yapma tarzlarını belirleyen kaçınılmaz süreçler vardır. Bu süreç sonucunda gerçeklik temsili olarak sunulur. Temsildeki uzlaşılar da gerçekliği, yönlendirmeye açıktır.

Eleştirel metin çözümlemelerin ardında yatan kuramsal seçim, çoğunlukla Marxist bir geleneğin devamı olan ve medyayı egemen ideolojinin yeniden üretiminde bir araç olarak gören yaklaşımdır. Bu çalışmaların bir kısmında Althusserci gelenek içinde siyaset ve ideoloji vurgusu yapılmakta, bir kısmında ise medyanın ekonomi politiğinin altı çizilmektedir (İnal, 1994: 159).

(19)

Habere ilişkin klasik Marksist açıklamalar, haberin tarih yazımına benzer şekilde işlediğini, çeşitli açıklamalarla bütünlüklü tek bir hikaye yazdığını ve olayların rastlantısallığı görünüşü ardında büyük bir anlatıyı inşaa ettiğini vurgulamaktadır.

Bu büyük anlatının baskın sınıflara hizmet ettiği vurgulanarak, bu anlatının hegemonik yandaşları sorgulanmaktadır (Dursun, 2001: 129).

Eleştirel yaklaşım, bireyi değer yargılarından arınarak toplumsal olguları inceleyebilme yetisine sahip kişiler olarak gören anlayışın yerine, söylemler içine biçimlenen ve dönüşen özne anlayışını benimser. Değer yargılarından arınmış soyut bir gazeteci kavramsallaştırması yerine, haberin dili içinde güç-iktidar ilişkilerinin kurulduğuna yönelik bir yaklaşım benimsemiştir. Bu yaklaşıma göre, gazeteci tarafsız bir konumdan, haber kaynaklarının aktarıcısı değil, bu kaynakların söylemlerinin yeniden üreticisidir. Haberin dili, akredite haber kaynaklarının, diğer bir deyişle siyasal, askeri, ekonomik ve sembolik seçkinlerin söylemlerini halkın diline dönüştürür ve toplumsal yapıya, statükoya yönelik uylaşımın oluşmasında önemli bir role sahiptir. Gazetecileri de sembolik seçkinlerin arasında gören bu yaklaşım, liberal gazetecilik anlayışının basına yüklediği misyonu sorgularken, bu günün iletişim araçlarının, kamuoyunda katılımcı demokratik değerleri yerleştirecek bir anlayıştan oldukça uzaklaştığının altını çizmektedir (İnal, 1996: 192).

İnal’a (1994: 158) göre, eleştirel haber çalışmalarının öncelikli olarak sorguladıkları, basının toplumda bağımsız bir güç olduğu varsayımı ve kavramlar ve kurallar içinde tanımlanan basının profesyonel bir uzmanlık olduğu ve tabii ki tüm bunlarla ilişkili olarak haberin ‘‘gerçeğin’’ kendisi olduğu iddiasıdır.

Eleştirel yaklaşımlarda haberin gerçeği olduğu gibi yansıtan metinler olduğuna ve habercinin de sadece olay ve kamu arasındaki bir aracı olduğuna kuşkuyla bakılmaktadır. Eleştirel yaklaşımlar, özellikle başlangıcında, medyanın kapitalist bir toplumda iş görmesinden ötürü, belirli sınıfsal çıkarları yansıtması nedeniyle ‘‘nesnel ve tarafsız haberciliğin de olamayacağını’’ vurgulamaktadırlar.

Habercinin yaptığı işin, medya patronunun kişisel ve patronun ait olduğu sınıfın, yani sermayedarların sınıfsal çıkarlarını sürdürecek ölçüde var olan gerçekliği

‘‘çarpıtmak’’ olduğunu belirtmektedir (Dursun, 2005: 70).

Ekonomi politik yaklaşımın temsilcilerinden Edward Herman ve Noam Chomsky de kapitalist toplumlarda medyayı egemen toplumsal ve ekonomik yapıyı meşrulaştıran ve destekleyen bir araç olarak görmektedir. İki düşünür, medyanın

(20)

egemen seçkinlerin amaç ve çıkarlarına hizmet ettiği varsayımından hareket etmektedir (Çebi, 2002: 94).

Herman ve Chomsky, haber üretim sürecinin anlaşılabilmesi için ‘‘propaganda modeli’’ geliştirmişlerdir. Bu araştırmacıların propaganda modelinin beş haber eleme süzgeci vardır. Çebi’nin (2002: 95)’te anlattığı bu haber eleme süzgeçleri şöyledir:

1- Egemen medya büyüklüğü, mülkiyetin belirli kişiler elinde toplanması, medya sahiplerinin zenginliği, kar yönelimi

2- Medyanın ana gelir kaynağı olarak reklam

3- Medyanın hükümet ve sermaye çevreleri ile bu kaynaklardan ve iktidar birimlerince mali destek verilip onaylanan uzmanlar tarafından sağlanan bilgilere aşırı derecede bağımlılık

4- Medyayı hizaya sokmanın bir aracı olarak olumsuz eleştiri

5- Ulusal bir ideoloji ve kontrol mekanizması olarak komünizm düşmanlığı 6- Ayrımcı yaklaşım.

Buna göre medya; devlet ve özel sektör faaliyetlerinde egemen olan özel çıkarı desteklemek için bir hareketlilik yaratmaya hizmet eder. Medya yerleşik iktidara hizmet eder ve bu surumu haberin tekelleşmiş birkaç kuruluşta üretilmesi olgusu izler. Bu endüstri, kar için reklama, kaynak için de hükümet yetkililerine bağımlıdır (Schudson, 1994: 313).

2.1.1. Hikaye etme

Nesnellik, liberal-çoğulcuların haberi tanımlamada en çok gönderme yaptıkları ve evrenselliğine inandıkları meslek kuralıdır. Nesnellik, habere konu edilmiş olayların habercinin öznel değerlerinden arınmış biçimde haber değeri ölçütlerine göre seçilen bir olayın haber öyküsüne dönüştürülerek yansız ve dengeli biçimde sunulmasını öngören bir ölçüttür. Ancak diğer medya ürünleri gibi haberler de seçme ve inşaa etme süreçlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır (Çebi, 2002:

23).

(21)

Bedriye Poyraz (2002: 20-21), nesnelliğe yapılan itirazları Denis Mcquail’e dayandırarak açıklamaktadır. Tarafsızlık mümkün değildir, nesnellik ölçülemez.

Haber seçimi öznel yorumlara açıktır. Haberler ayrıca çok çeşitli güçlü içsel ve dışsal baskılar altında üretilmektedir. Bu baskılar, nerdeyse gazeteciliğin gerçeği aktarma idealini engelleyerek bu idealin sapmasına yol açmaktadır.

Görgül-davranışçı paradigmanın en çok sarıldığı kavramlardan nesnellik ve onun tamamlayıcısı olan tarafsızlık, kitle iletişim araçlarında uygulanan bir ilke olmaktan çok teknik bir mit işlevi görmekte, profesyonel iletişimciyi hatalardan ve eleştirilerden koruyan işlemleri ifade etmektedir. Bu meşruluk sürekli desteklenip yeniden üretilerek, egemen ideolojisinin varsayımları evrensel doğrular olarak sunulur. Statüko içinde yer alan ve statükoyu sürdüren kurumların sözcülerinin öznel görüşlerinin nesnel olarak temsil edilmesi, haberin söylemsel yapısı içerisinde ideolojinin işleyişinde bir strateji olarak oldukça önemlidir (Dursun, 2001: 124-125;

Erdoğan ve Korkmaz, 1990: 130).

Yansız ve değer yargısı taşımayan bir enformasyon düşünmek olasılığı çok azdır. Enformasyon sözcüğü her anlamıyla bir güçtür ve gücün yansızlığını savunmak oldukça zordur. Haberdeki her sözcük, her kavram, her tümce, her paragraf, her konu ve her resim belli bir anlam taşır. Taşınan anlam da tutucu kuramın yansızlığı ve nesnelliğine bir engeldir (Erdoğan ve Alemdar, 1990: 57).

Kitle iletişim araçları, gündem oluşturma sırasında kaçınılmaz olarak bir seçme sürecini uygulamaktadır. Seçme işlemi öncelikle aktarılacak olaylar arasında yapılır.

Daha sonra da aktarılacak olayların hangi öğelerinin içerikte korunması gerektiğine karar verilir. Kitle iletişim araçları, böylelikle her zaman yaşanmakta olan dünyayı kendi söylemine çevirerek yansıtır. Var olan gerçeklik, farklı oranlarda yeniden kurgulanarak, hatta bozularak aktarılır. Yapısı gereği gerçeğe en yakın gibi görünen haberlerde bile, yaşanmakta olanla haber formatı içinde aktarılan gerçeklik farklıdır.

Gözlenen farkın ya da bozulmanın, her zaman ve her koşulda bilinçli bir müdahalenin ürünü olmadığının ve olması gerekmediğinin altını çizmek gerekmektedir (Poyraz, 2002: 11-12).

(22)

Medya yöneticileri kendilerine ulaşan çok sayıdaki olay ve konu arasından hedef kitlenin ilgisini en çok çekenleri seçer ve okuyucuya sunar. Bu seçim ve sunum yapılırken olayın ilginç hale getirilmesi için çeşitli teknikler kullanılır. Bütün bu çalışmalar yayın organının başarısı içindir ve olayların seçim ve sunumu sırasında başarısız olma korkusu yöneticileri baskı altına alır (Güz, 2005: 73).

İnal’ın (1995: 17-18) da vurguladığı gibi, her gün dünyanın çeşitli yerlerinde milyonlarca olay ortaya çıkıyor ve bunların ancak çok sınırlı bir kısmı haber üreten kuruluşlara ulaşıyor. Sınırsız sayıdaki olayların ancak bir kısmı habere dönüşüyor.

Gazeteciler, kültürel farklılıkları ve yayın politikasını da içinde barındıran değerlerini içselleştiriyor ve bir seçim işine giriyor.

Medya, kaynaklar tarafından yapılan açıklamaların tümüne yer vermez.

Medya, her materyali kendi ölçütlerine göre değerlendirip dönüştürmeye çalışır. Her gazete, belli örgütsel çerçeveye, haber anlayışına ve okuyucuya sahip olduğu gibi, her gazete aynı zamanda, düzenli ve kendine özgü bir ‘‘adres modu’’ geliştirecektir.

Bunun anlamına göre, aynı konu, kaynak ve çıkarımsal yapılar, benzer görünümdeki gazetelerde bile farklı biçimde verilecektir. Kullanılan ‘‘adres modu’’nu belirlemede önemli olan gazetenin kendisinin müşteri olarak gördüğü okuyucu kuşağıdır (Özer, 2011: 72).

Gelen her bilginin ve her haberin medyada yayınlanması mümkün değildir.

İletişimcinin birinci görevi, haber dolaşım halkasının neresinde olursa olsun yayınlayarak haber haline getireceği olayları seçmektir. Kamuoyuna sunulacak haberlerin seçiminde objektif ölçütlerin bulunduğunu söylemek mümkün olmadığı için iletişimcinin kendine özgü ufku tercihte yardımcı olur (Güz, 2005: 81).

Eğer haberci, haberin içine kendi ‘‘yorumunu’’ katmaz ise etik bir habercilik yapıyor diye düşünülür; tersi durumda ise etik anlayışı eleştirilir. Haberin kendisi bizatihi seçmeye dayalı ve kurucu bir pratiğin sonucu olduğu için yorum ve nesnel ayrımı da kendiliğinden geçersizleşmektedir. Üstelik yaygın medyanın haberlerine şöyle bir bakıldığında, bu mitin sadece habercinin mesleki kimliğini koruyucu bir iş görmeye yaradığını ve başkaca bir işlevi olmadığını hemen görülmektedir (Dursun, 2005: 79).

(23)

Haber, olayın, olgunun kendisi değil ama belli bir süreç içinde, belli kriterlere göre seçilen ve yine belli bir süreç içinde, belli kriterlere göre sunulan olgudur.

Habercilerin eylemleri yapılanmış eylemlerdir. Dolayısıyla haber de yapılanmış bir bilgidir. Hangi olguların seçileceğinden yani neyin bilinmesi gerektiğinden nasıl bilinmesi gerektiğine kadar sürecin her adımı haber kuruluşlarınca kesinleştirilmiştir (İnal, 1997: 137).

Lipmann, ‘‘Okuyucuya ulaşan her gazete bir dizi seçimin ürünüdür’’

demektedir. Medyada yayımlanan günlük haberler, o günün olaylarını temsil eden bir döküm değildir. Çünkü gazeteciler, dünyada olup biten günlük olayların büyük bir çoğunluğunu görmezden gelirler. Üstelik haber, okura ulaşana kadar pek çok müdahaleye maruz kalmaktadır. Her gazete, pek çok seçimin sonucunda oluşur.

Burada nesnel standartlar yoktur. Gelenekler ve uzlaşmalar vardır (Çebi, 2002:

111).

“Haber kuruluşlarının işleyiş özellikleri, haber çerçevelerinin oluşumunu belirlemekte, uzlaşıyla oluşturulan bu çerçeveler ise toplumsal anlamın dolaşımını sınırlandırmakta ve nihayetinde de sınırlandırılmış anlamlar toplumsal gerçekliğin inşasına yol açmaktadır (Dursun, 2004:43).“

Anlamların hepsi toplumsal süreçler içinde inşa olunur. Dahası medya, bağımsız bir gözlemci olmak yerine, bu inşa sürecine aktif biçimde katılır. Gerçeklik, basitçe aktarılan bir olgular dizgesi gibi görülemez. Medya, ‘‘gerçekliği’’ basitçe yeniden üretmez ama onu tanımlar. Gerçeklik tanımları, ‘‘gerçek olana’’ ilişkin tanımların seçici biçimde temsil edilmesiyle ve bu temsilin içinde oluşturduğu dilsel pratikler dolayımı ile taşınır ve üretilir. Bu süreç, seçme ve sunma, yapılandırma ve biçimlendirme işlemlerinin bütününü içine alan eylemlerin ve işlemlerin sürecidir (Hackett, 1998: 41-43).

Bir eşik bekçisi hangi tür enformasyonun kapıdan geçeceğine, hangisinin geride kalacağına karar verir. Gazeteci, haber yapabilmek için olaylar arasında kendine göre bir seçme yaparak, bu olayı bir çerçeve içine oturtmaya çalışmaktadır.

Bunu yaparken de doğal olarak olayların ardında yatan gerçekler üzerinde anlam

(24)

üretmeye yönelmektedir. Bu nedenle haberde gerçek payı değişken kalmaya her zaman mahkumdur (Tokgöz, 1987: 55-56; Schudson, 1994: 309-310).

Gazeteciler, belli olayları tanımlamakla kalmaz, aynı zamanda bu olayları belli bağlama yerleştirir. Bundan sonra bu adlandırma ne zaman kullanılsa, bu bağlam, onunla birlikte kurulan anlamlar ve yan anlamlarla birlikte harekete geçer. Bu bakış açısına, anlamların hepsinin toplumsal süreçler içinde inşa edildiği görüşünü doğru olacaktır. Medya bağımsız bir gözlemci olmak yerine, bu inşa sürecine aktif olarak katılır (Dursun, 2004: 116).

MacGill Hughes, haberi insanların ilgisini çeken öyküler olarak adlandırmaktadır. Gazeteciler, gazetede ve ekranda kelimeleri kullanarak öyküler yazarlar. Gazeteciler, haber dediğimiz öyküleri harfi harfine yaratırlar (Schudson, 1994: 308).

Olaylar, haberlerin hammaddesini oluşturur. Olayları yapan olgular devamlı ve sürekli olarak gerçekler üzerinde kuruludur. Haberler olayla özdeş olmadığı ve olamayacağı için haber de gerçek payı değişkendir. Haber uçucu fakat gerçek kalıcıdır (Tokgöz, 1987: 55).

Haber, kitle iletişim araçlarının temel işlevi olduğu kadar aracın başarısını da etkileyen bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Haber üretiminde medya kuruluşlarının çıkar ilişkileri ve kurumlara dışarıdan yapılan müdahaleler kadar içerisinde bulundukları rekabet şartları da etkili olmaktadır (Güz, 2005: 72).

Haber medyası, toplumsal olayları öncesinde var olmayan biçimde yapılaştırarak sunmaktadır. Bu düşünceyi paylaşan araştırmacılar, haber medyasının bir ‘‘ayna’’ işlevi gördüğüne ilişkin ‘‘medya toplumsal gerçeği yansıtır’’

yolundaki metaforu şiddetle reddetmektedir. Medya, toplumsal gerçekliği yansıtan bir ayna görevi görmezken, haberde gerçekliğin bir yansıması değildir. Haber, yapılandırılmış bir ürün olarak belli yapısal özelliklere ve söylemsel yapıya sahiptir.

Haber söylemi de toplumda güç-iktidar sahibi kişi ve kurumlarla kurulan yapılanmış kaynak-muhabir ilişkisi ve üretim süreciyle oluşturulmaktadır (Özer, 2011: 81-112).

(25)

Gerçekliğin kitle iletişim araçlarında aynen yansıtıldığı, bir diğer ifadeyle kitle iletişim araçlarının ‘‘gerçeğin aynası’’ olduğu inancı defalarca sorgulandı ve her defasında, deyim yerindeyse yerle bir edildi. Öyle ki kuramsal katkılarıyla bu inanca kaynaklık eden anadamar düşünceleri bile, gerçeklik ve iletişimin içeriği arasında olabileceğini varsaydıkları özdeşliği savunamaz hale geldiler (Poyraz, 2002: 11).

Yanlılık araştırmaları nesnelliğin gazetecilerin kendilerine ilişkin mesleki tanımlarının bir parçası olduğu günden bu yana sürmektedir ve medya kuruluşları

‘‘yansızlığı’’ telkin etmenin kendi siyasal ve ekonomik çıkarlarına hizmet ettiğini gördüğü sürece devam edecektir. Ancak, ardında yatan kuramsal temeller ciddi biçimde sarsılmaktadır. Artık hiçbirimiz, toplumsal ve siyasal dünyada yansız, nesnel ve mesafeli bir iletişim olasılığını düşünmemekteyiz (Hackett, 1998: 60).

İnal’ın (1994: 156-157) belirttiği gibi, nesnellik, tarafsızlık ve dengeliliği haber yazımı sürecinde gazetecinin tutumunu ve seçimini belirleyen haber değerleri olarak tanımlayan görüşlere katıldığımızda, profesyonelliği oluşturan ve kurallaştıran bu kriterlerin aynı zamanda gazeteciliği profesyonel bir uğraş olarak meşrulaştıran soyut ideallerden başka bir şey olmadıklarını görmekteyiz.

Çünkü olguların oldukları gibi aktarılabilmeleri onları aktaracak olan araçların tümüyle saydam olmalarını gerektirir. Oysa kitle iletişim araçları, böyle bir saydamlıktan en azından yoksundur. Bir kitle iletişim aracı, en başından, yani aktarılacak olguların seçiminde bile nesnel gerçekliğe müdahale etmektedir (Poyraz, 2002: 20).

Özetleme ve hikaye etme işlemi ile gazeteci olayı haber yapmaktadır. Yaptığı haber ise olayla özdeş değil, fakat olayı esas çerçevesi içinde tekrara kurulması şeklinde gerçekleşir. Daha başka deyişle, gazeteci olayı kendi algıladığı ölçüde haber yapmaktadır. Kitle iletişim araçlarının izleyicilerinin genelde haber almaları, kendi seçmeli ilgilerine göre gazeteciler tarafından ‘‘haber olur diye seçilmiş, ayrılmış düzenlenmiş, haber olarak yazılmış olay ve olayların okunması, dinlenmesi, seyredilmesi’’ şeklinde gerçekleşir (Tokgöz,1987: 55).

Kameranın gözünün kırpmadığı, televizyonun dünyaya açılan pencere olduğu, gerçeğin aynadaki imaj gibi yansıtıldığı iddiaları, kitle iletişiminde

(26)

karar vermenin ideolojik boyutlarını kenara itmeye ve örtmeye hizmet eder.

Göz kırpmayan kamera ya da dünyaya açılan pencere, sadece konuların seçiminde değil, aynı zamanda çerçevelemede, ön ve arka planı belirten açıda, sözlerin görüntülerle desteklenmesinde ve sunuş sırası, zamanı ve biçiminde belli bir dünya görüşünü iletir. Hiçbir betimleme, hiçbir mekanik çözüm yolu belli dünya görüşünü ifadeden kaçınamaz. Yansızlık ve nesnellik savıyla gerçekte belli pratik ve ilişkilere meşruluk kazandırılır; bu meşruluk sürekli desteklenir ve bu meşrulukla gelen egemen ideolojinin varsayımları evrensel gerçekler olarak sunulur (Erdoğan ve Alemdar, 1990:

57-58).

Tüm bunlar ışığında nesnelliğin, haberlerin değerlendirilmesinde uygulanabilecek bir ölçüt olmayacağı ileri sürülebilir. Bir haber, toplumsal bir olay üzerine yapılabilecek olası yorumlardan bir seçme yapmak zorundadır.

Yorumlamada metnin parçaları arasında bir seçme ve düzene koyma vardır.

Yorumlardan biri, diğer yorumlardan daha iyi olduğunu iddia edebilir ama nihai olduğunu iddia edemez (Edgar, 1998: 142-143).

Poyraz (2002: 64-65), hikaye etme sürecinin sonunda ortaya çıkan ürünün (haber) kurumsal ve sistematik olarak egemen sınıfların çıkarları doğrultusunda oluşturulduğunu, bu nedenle de yanlı ve tek boyutlu olarak sunulduğunu vurgulamaktadır. Eleştirel yaklaşıma göre, haberde gerçeklik yeniden üretilip kurgulanır. Haber olay ile özdeş değildir, olayın temel çerçevesini yeniden üretme girişimidir.

Özer (2012: 127) de Poyraz’ın bu düşüncülerine katılmaktadır. Özer, medyanın, sosyal oluşumun bir hiyerarşisi içinde sosyal, ekonomik ve politik iktidara sahip olan ve onu kullanan kural koyucu elit değerleri, inançları ve normları desteklediğinin altını çizmektedir. Kitle iletişim araçları, ulusal ve uluslararası düzeyde egemen ideolojiyi aktarıp pekiştirirken, yaşanmakta olan gerçekliği de farklı bir formda kurgulayıp sunmaktadır (Poyraz, 2002: 169).

Günümüzde iletişim kurumları ve ilişkileri, toplumsal alanı tanımlıyor ve inşa ediyor, siyasal alanın inşasına yardım ediyor, üretken ekonomik ilişkileri dolayımlıyor ve kültürel olana hükmediyor. Medya, toplumsal, ekonomik, siyasal, kültürel, hukuk, eğitim ve spor alanlarını belirlemektedir. Medya, kamuoyunun oluşmasında ve güç-iktidar sahibinin görüşleri ve etkinlikleri doğrultusunda,

(27)

kamuoyunun sesinin yükseltilmesi için kritik bağlayıcı ve aracı role sahiptir (Özer, 2011: 15-74).

Eleştirel yaklaşımlarda haber, üretim araçlarını elinde bulunduran egemen sınıfların çıkarları tarafından belirlenen, politik yapı içerisindeki endüstriyel ilişkilerle oluşturulmuş bir ürün; belli sorunlar ve konular etrafında belirli türden anlamların sitemli ve düzenli olarak inşaa edildiği bir metin; çatışma, güç-iktidar için mücadele edildiği, toplum içindeki başat güçlerin ve ideolojilerin bir yeniden üretim biçimi olarak toplumsal gerçekliğin yeniden inşaa edildiği bir söylem; çarpışan söylemlerin yarıştığı bir alan olarak ele alınmaktadır. Çağdaş demokratik toplumlarda medya, güç-iktidar sahibi pek çok aktör ve örgüt tarafından kendi bireysel ve kurumsal etkinlik ve eylemlerin adil, dengeli, meşru ve kamu yararına olduğu iddiasını kamusal alanda dolaşıma sokan bir araç olarak kullanmaktadır (Çebi, 2002: 15).

Yukarıda anlatılanlar dikkate alındığında, haberi kurgulanarak yeniden üretilmiş bir öykü olarak tanımlamak mümkündür. Olguların oldukları gibi aktarılmaları mümkün olmadığından haberler, belli süzgeçlerden geçip hikaye etme işlemine uğradıktan sonra üretilmekte ve kamuoyuna sunulmaktadır.

2.1.2. Gazetecinin rolü

Eleştirel yaklaşım içinde birey, toplumsal ve tarihsel koşullar içinde biçimlenen

‘‘özne’’dir ve ancak bu koşulların anlaşılması ile bireyin konumuna ilişkin bir tartışma geliştirilebilir. Bireyin kendisi de bu koşulların bilincinde olduğu sürece tarihi dönüştürecek özneye dönüşür. Dolayısıyla eleştirel yaklaşım içinde gazetecinin rolü toplumsal koşullardan yola çıkarak anlaşılmaya ve açıklanmaya çalışılmıştır.

Gazetecilerin bireysel görüşlerinin, yetiştikleri toplumun kültüründen, sınıfsal konumlarından, siyasal kültür içinde basına atfedilen rolden ve benzer pek çok değişkenden etkilenmiş olabileceği düşünülebilir. Çalıştıkları örgütün büyüklüğü, yapısı, örgüt içi ilişkiler, kısacası örgütsel değişkenler, bu belirlenmelerin içinde yalnızca birkaçıdır (İnal, 1994: 163).

Muhabir, olaya ilişkin yakalayabildiği bilgilerle haber adlı başka bir metin oluşturmaktadır. Dolayısıyla haberci, gerçeği büsbütün yakalayıp yansıtabilen değil,

(28)

onun yerini tutan yani gerçeği temsil eden bir metin olarak haber metnini üretmektedir, yazmaktadır, sunmaktadır. Habercilik yaparken, gazetecinin gerçekliğe ilişkin hangi öğeleri ne tür kaygılarla haber metnini oluşturmak için alıkoyacağı ve hangilerini dışarıda bırakacağı, haberin kurulmasıyla ilgili önemli bir tercihtir. Seçme işleminin dışında, bir de haberin kendi yapılaşmış dili, grameri, anlatısal özellikleri de haber aracılığıyla kurulan gerçeği sorunlu kılmaktadır.

Haberin yapılaşmış dili, toplumsal yapıda var olan, süregiden sınıfsal, cinsiyetçi, ırkçı vb. her türlü iktidar ve egemenlik ilişkilerinin yeniden üretilmesinden sorumsuz ya da bağımsız görülemez (Dursun, 2005: 72).

Güz’ün (2005: 70)’te işaret ettiği gibi, kitle iletişim araçlarında yayınlanan haber ve bilgilerin doğru bir biçimde verilmesi öncelikle muhabirin sorumluluğundadır.

Çünkü haberin kaynağına giden, onu araştıran, ona ilk şekli veren muhabirdir.

Haber, gerçeğin bir aynası değil, olguların, gelişmelerin bir temsilcisidir ve temsilen seçilmiştir. Medya aracılığı ile hedef kitleye iletilenler sadece muhabirlerin algılayabildikleri ve insanlara aktarabildikleridir.

Bir haberin objektif, dengeli ve doğru verilebilmesi imkansızdır çünkü olay haberi yazan kişinin beyinsel işlevleri sonucu bize ulaşmaktadır. Yani kişinin tutum ve yargıları nasıl kullandığı dile yansıyorsa, yazdığı habere de yansır (Kılıçaslan, 2008: 33). Haber üretim sürecinde medya çalışanlarının kişisel özellikleri, etnik kökenleri, eğitim düzeyleri, tutumları, değerleri, yaş durumları, ahlak anlayışları, inançları, cinsel özellikleri, mesleki rol anlayışları, mesleki birikim ve deneyimleri belirleyici olmaktadır (Çebi, 2002: 30).

Kültürümüz, siyasi, ekonomik ve diğer çıkarlarımız dünyaya bakışımızı belirlemektedir. Bunun açılımı, muhabirin haberini tarafsız yazmaya çalışsa bile, olaya kendi bakış açısıyla yaklaştığını belirtmektedir. Dolayısıyla, yazılan haberlerde bu taraflılıklar kaçınılmazdır. Toplumsal olayların nedenleri, belirli sosyal, psikolojik, kültürel ve tarihsel görüş açılarından değerlendirilmektedir.

Herhangi bir olayın tarafsız bir şekilde değerlendirilmesi istendiğinde, nitekim başvurulan her şey insanın kendisine ait olan öznel birikimi ve değer yargılarıdır.

Bu durum, insanların taraflılıklarından tümüyle kurtulamamalarına ve tarafsız olamamalarına neden olmaktadır (Özer, 2010: 114).

(29)

Haberler doğası gereği değer atfedilen şeylerdir. Gazetecilerin kendi değer yargılarını haber sunumlarına yansıtmaları nedeniyle herhangi bir olay çok değişik açılardan bakılacak yeni tanımlamalara da açık olacaktır (Işık, 2008: 115).

Gazetecinin gerçekliği yorumlarken içerisinde yer aldığı özgül bir gazetecilik ufku saptanabilir. Bu ufuk gazetecinin ‘‘haber değerleri’’ ile yani hangi olayın habere değer olarak görüleceği konusunda gazetecinin olduğu gibi sorgulamadan kabul ettiği bilgi birikimi ve becerileriyle oluşur (Edgar, 1998: 147-148).

Medya kuruluşlarının genel yayın politikaları kadar yayınlanan haber ve bilgilerin içerikleri, biçimleri de önem taşır. Gazetecinin olayı haber formatına getirirken yapacağı değişiklik, vurgunun olması gereken bölümden diğer alanlara kaymasına neden olacaktır. Haber üreticilerinin metinde gösterdikleri güçlü vurguya göre hedef kitle hangi bölümlerin daha önemli olduğunu anlayacaktır (Güz, 2005:

71).

Işık’ın (2008: 116)’da belirttiği gibi, ayrıca haberi kaleme alan kişinin habere konu teşkil eden olayı her zaman için doğrudan doğruya izleme veya gözleme imkanı bulunmamaktadır. Zira gazeteciler çoğu kez olay gerçekleştikten sonra olayla ilgili araştırma ve inceleme yapmakta, gerekli bilgi, belge ve resimleri toplayarak olayı tekrar kurgulayıp okuyucularına sunmaktadır.

Dursun’a (2005: 71) göre, gazeteci olayı gözleme şansı bulsa bile gerçeğin bilgisinin bütünüyle haberi yazan muhabirin öznelliğinden geçmeksizin ortaya çıkabileceğini söylemek pek mümkün değildir. Gerçeğe dair bilgi ancak bir temsil etkinliğiyle kendisini göstermektedir. Başka bir ifadeyle, gerçeğin bilgisi gerçeğin kendisi değildir, gerçeği temsil etmektedir. Temsil eden (Örneğin; bir savaş fotoğrafı- haberi) ve temsil edilen şey (Savaş) arasında daima bir farklılığının bulunduğunu unutmamak gerekmektedir.

Gaye Tuchman, haberi dünyaya bakan bir pencere olarak tanımlamaktadır.

Diğer çizilen çerçevelerde olduğu gibi, haberin gerçekliği de muhabirin bakış açısıyla resmedilmektedir. Haber, böyle bir pencere olarak değerlendirildiğinde,

(30)

pencerenin küçük mü, büyük mü, temiz mi, kirli mi, caddeye mi yoksa arka bahçeye mi baktığı gibi sınırlamalar kaçınılmaz etkenlerdir (Poyraz, 2002: 67).

Herhangi bir olayın ilk yorumu, yalıtık bireyin edimi gibi görünürse de yorumlama süreci özneler arası bir zemine dayanır. Öncelikle yorumlamanın ufku bizzat toplumsal bir gelenek içinde biçimlenir. Ufuk, birey tarafından süregiden bir toplumsallaşma süreci içinde öğrenilir. Gazetecinin haber değerlerinin kültürel geleneğe yaslanan bir ufuk çizgisine tekabül ettiği söylenebilir (Edgar, 1998: 149- 154).

Gazeteci, en yüksek ahlaki değerlere sahip bir insan, yalnızca gerçekleri sunma amacı güden bir idealist olsa bile, öncelikle kendi açısından yüksek ahlakın ve gerçeklerin ne olduğunu tanımlamak zorundadır. Bu tanımlamayı yapar yapmaz yansızlık ortadan kalkar. Bir haberin sunumu da kesinlikle bağımsız ve yansız olamaz. Çünkü: her kelime, cümle, her resim ve her imge kendi yorumunu taşır (Çebi, 2002: 133).

Muhabirin, siyasal, sosyal, kültürel ve psikolojik karakterinden sıyrılarak makine gibi bir olayı hedef kitlesine sunabilmesi mümkün değildir. Nesnelliğin ve taraflar arasındaki dengenin sağlanması haberin önemli ölçütlerinden olmasına rağmen nesnelliğin mutlak suretle sağlanması mümkün değildir (Güz, 2005: 79).

Dengeli ve doğru haberciliğin önündeki en önemli engel, siyasal ön yargılar ve toplumsal tutumlardır. Nitekim bunlar, değerlerin habere girmesine izin verir ve sunumunda seçici davranmaya yol açar. Haber içeriğinde yer alan siyasal yanlılık, okuma ve kod açımlama konularında var olan araştırma yöntemlerini kullanarak sergilenip denetlenebilir. Medyadaki en önemli siyasal veya ideolojik yanlılık, belli bir siyasal aday, parti, politik tavır ve çıkar grubuna farkında olmadan diğerlerine tercih etmektir (Özer, 2010: 110).

Muhabirlerin, içinde yer aldıkları kurumun politikalarına ve önceliklerine yönelik iş görme pratikleri içinde olmaları, yine muhabirlerin haber konusuna kendi değer yargıları ve dünya görüşünün getirdiği çerçevelendirme biçim içinde bakmaları ve gazeteciliğin kapitalist bir ekonomik sitemde süre gidiyor olması haberin, bir tür öykü anlatımı olarak belirlenmesine yol açmaktadır (Dursun, 2005: 78).

(31)

Gerçekliğin ne tam olarak algılanabilmesi ve bilinebilmesi ne de haberlerde sunulan tasarımı ile karşılaştırılabilmesi mümkün değildir. Medya, dış dünyadaki nesneleri doğru, dengeli ve yansız biçimde yansıtamaz. Medyanın ilettiği gerçeklik; daha çok gazetecilerin zihninde kurulan, gazetecileri ve medyayı çevreleyen mesleki, kurumsal, toplumsal, ekonomik, kültürel ve ideolojik koşullar tarafından biçimlenerek medya içeriklerine yansıtılan bir tasarımdır. Bu tasarım, medya dışı verilerle ölçülüp sınanamadığı için, gazeteciler gerçekliğin tanımı üzerinde egemenlik kurmuşlardır. Gerçek ve önemli, gazetecilerin gerçek ve önemli olarak kabul ettikleridir. Gazetecilerin, gerçek ve önemli olarak sunmadıkları, gerçek ve önemli değildir. Eleştirel yaklaşım, medya aracılığı ile aktarılan gerçeklikten çok medyanın gerçekliği tanımlayarak yeniden üreten gücü ile ilgilenmektedir (Çebi: 2002: 78).

Genel bir değerlendirme yapacak olursak, habere ilk şekli veren muhabirdir.

Olaylar öncelikle gazetecinin perspektifinden geçerek haber metnine dönüşmektedir. Haber metni oluşturulurken, gazetecinin hangi öğeleri tercih edeceği, hangilerini dışarıda bırakacağı önemlidir. Gazetecinin tutum ve yargıları bu noktada belirleyici olmaktadır.

2.1.3. Akredite kaynaklar

Medya bağımsız olarak kendi başına haber başlıklarını yaratamaz. Bunun yerine, güvenilir ve düzenli kurumsal kaynaklar (akredite kaynaklar) tarafından yaratılan belli yeni başlıklara göre haberlerini şekillendirir. Bu durum, medyayı güç- iktidar sahibi akredite kaynaklara sistematik bir biçimde bağımlı kılar. Bu yüzden medya, toplumsal kurumsal düzeninde var olan güç yapısını yeniden üretme eğilimindedir (Özer, 2012: 131).

Medyanın içerikleri ve özellikle haber metinleri içinde söylemsel bir çoğunluktan, çeşitlilikten söz edilebilse bile, haberin kendine özgü yapısı içinde genellikle inanılırlığını kuran, inanılır güvenilir kaynakların söylemleri olmaktadır.

Metinlerdeki farklı söylemler, akredite kaynakların söylemleri içinde erimekte ve sonuçta metnin içinde iktidar sahibi kişi ve kurumların durum tanımları olayların yorumlanmasında egemen olmaktadır (İnal, 1994: 159).

Bu açıdan bakıldığında gazeteciliği ‘‘profesyonel’’ bir uğraş olarak tanımlayan bu kriter, aynı zamanda haberde görüşlerine sıkça yer verilen kaynak kişi ve kurumların (ki bunların arasında hükümetten önde gelen kişileri...) durum

(32)

tanımlarının düzenli biçimde haberlere girmesi ve sonuçta bu kişi ve kurumların söylemlerinin inanılırlığının haber metinleri içinde yeniden kurulmasına yol açar (İnal, 1994: 157).

Liberal anlayışa göre, medya değişik toplumsal grupların ve örgütlerin kendi alternatif görüş açılarını ifade edebilmelerine olanak sağlayacak biçimde düzenlenmelidir. Sivil toplumu canlandıracak, farklı görüşleri yansıtacak olan medyadan alternatif görüşlerin ve farklı bakış açılarının yansıtılmasında aracı olması beklenir. Oysa ki pratikte medyanın temsil gücünü, daha çok egemen sınıftan ve baskın ideolojilerden yana kullandığı gözlenmektedir (Dursun, 2004: 60).

İnal’ın (1995: 113-116)’da üzerinde durduğu gibi, haber kuruluşları, günlük pratikleri içinde güç-iktidar sahibi kurum ve kuruluşların ürettikleri durum tanımlamalarını yeniden kurarlar. Siyasal, ekonomik, askeri ve sembolik seçkinlerin söylemleri, haber metinleri dolayımı ile meşruiyet kazanmakta ve var olan toplumsal yapıya yönelik rızanın oluşumunda etkili olmaktadır. Haberlerin düzenlenişi içinde daha çok egemen söylemlerin öne çıkması ve metnin bu söylemler çerçevesinde kapanması ile sonuçlanmakta.

Haber metinlerinde yansıtılan söylemler, siyasal ve ekonomik yapı içinde iktidar/güç sahibi kişi ve kurumlara aittir. Egemen çevrelerin olaylara ilişkin durum tanımları gazeteciler için olayları ele alırken temel çerçeveleri oluşturur. Bu çerçevelerin sınırları içinde değişik siyasal parti, grup, uzman görüşlerine yer verilmesi, haberde dengelilik ilkesine görünürde bir uygunluk sağlasa da karşıt söylemlerin, farklı çerçevelerin haber metinlerine sızmasını engeller. Sonuçta, var olan siyasal ve kültürel yapı içinde üretilen durum tanımları haber metinlerinde yeniden kurulur, aktarılır ama statükoyu sarsıcı, dönüştürücü grup ve kişilerin (Bunlar çoğunlukla azınlıkta kalanlardır) olayları ele alış ve değerlendiriş biçimleri haberin sözünün dışında kalır (İnal, 1997: 159).

Haberlerdeki birincil tanımlayıcılar, sorun içinde yer alan konunun ilk tanımını oluşturmakta ya da birincil yorumunu kurmaktadır. Bundan sonraki açıklamalar ve görüşler, birincil tanımlayıcıların çerçevelendirdikleri konular alanında yerini almakta, bir kez kurulan atıflar ve temalar dışına çıkarak başka tanımlar üretmek zorlaşmaktadır. Birincil tanımlayıcılar, ‘‘sorunun ne olduğunu’’ çerçevelendirerek gelecek tartışmalara önceden bazı sınırlar koymaktadır (Dursun, 2005: 84).

(33)

Kaynakların yorumlarına yer veren habercilik anlayışı, sözde bir ‘‘nesnellik’’ ve

‘‘tarafsızlık’’ iddiası taşısa da bu süreç bütünüyle sorgulandığında sözü edilen profesyonel kural ve değerlerin aslında haber üretimindeki yapısal bir yanlılığı gizlediğini görmemiz mümkün olur (İnal, 1994: 171). Nesnellik, gazetecilerin profesyonel eylem ve etkinliklerini meşrulaştırmak ve kitle iletişimi eylem ve etkinliklerin egemen kapitalist ekonomik, siyasal ve kültürel çıkarlarına hizmet ettiğini gizlemektir (Çebi, 2002: 134).

Gazeteciliğin nesnellik, tarafsızlık gibi mesleki kodlarını diri tutmaya yönelik tutumlar, sonuçta haberi kapalı ve sıkı metinler haline çevirmektedir. Haberler, esas olarak resmi söylem tarafından kurulan gönderme terimleri içinde işlemekte ve alternatif görüşlere görece kapanmaktadır. Haberler, çeşitli sunum biçimleri arasında resmi söylemin karşıtlarına en az yer veren, en kapalı ve resmi söylemin terimleri içinde en fazla iş gören metinlerdir (Dursun, 2005: 85).

Tarafsızlık, siyasal eğilimlerden arınma durumu, yani haberde olay ve yorum arasında konulası gereken sınırı gösterir. Dengelilik ise sanki tüm bunların sağlanamazlığını kabul edercesine geliştirilen ilkedir. Dengelilik anlayışının altında yatan ancak tüm tarafların sesinin duyurulduğu bir durumda hakikate ulaşılabileceği inancıdır. Oysa gazeteciler için dengeli haber yazmak siyasal arenada sesini duyurabilmiş görüşlerin yeniden dillendirilmesinden başka bir şey değildir. Yani bizatihi güç-iktidar sahibi kişi ve kurumların görüşlerini var olan seçenekler biçimine dönüştüren bir süreçtir (İnal, 1997: 138).

Haberler, bütünüyle resmi söylem tarafından kurulan gönderme terimleri içinde işlemekte ve görece kapanmaktadır. Haberler, çeşitli sunum biçimleri arasında resmi söylemin karşıtlarına en az yer veren, en kapalı ve resmi söylemlerin terimleri içinde en fazla iş gören metinlerdir. Haber metinlerinin kapalılık ve sıkılık özelliği, özelleştirme gibi son derece ideolojik bir konuda ortak duyunun kurulması ve harekete geçirilmesi sürecinde, medyada daha belirgin ve açık bir biçimde gözlenmektedir (Dursun, 2001: 131-132).

Haberler egemen söylemle kapanmaktadır. Böylece medya, ideolojik aygıt olarak işlev görmekte ve ortak duyunun sağlanmasında işlevsel olmaktadır. Medya,

(34)

böylece birincil tanımlayıcı olan akredite haber kaynaklarının söylemini yapan ikincil tanımlayıcı durumuna düşmektedir. Bu haliyle medyanın liberal çoğulcu yaklaşımında kendine atfedilen ‘‘4. Güç’’ işlevini yerine getirmesi mümkün görünmemektedir (Özer, 2011: 224).

Nesnellik ilkesi değer yargılarından arınmış bir gazeteci metaforunu üretir.

Diğer yandan tarafsız olmak demek, gazetecinin haber metninde kendi görüşlerini açık bir dille yazmaması gerektiğine işaret eder. Nesnellik ve tarafsızlık haberciliğin garantör ilkesi olarak kabul edilmiştir. Burada kastedilen gazetecilerin farklı görüşlere eşit oranda yer vermesi gereğidir. Medya ise onsuz haber kaynakları arasında sınırsız bir seçim yapmaz. Günlük rutinleri içinde güvenilir kaynakların, yani akredite kaynaklarının durum tanımlarına sürekli bağımlı bir konumdadır.

Gazetecinin yer vermesi gereken farklı görüşler ise güncel sorunlara ilişkin ortaya atılmış ve güç-iktidar sahibi kişi ve kuruluşlarca dillendirilen görüşlerdir. Siyasal partilerin, güçlü baskı gruplarının, sendikaların, kimi üniversite profesörlerinin görüşleridir. Basın, bu birincil tanımlayıcıların olaylara ilişkin durum tanımlarını aktarmaktadır. Ama bu aktarış asla pasif bir ‘‘ayna’’ konumunda değildir. Kısacası, akredite kaynakların söylemleri dengelilik ilkesi yolu ile habere girer ve ‘‘tek bir düşünce bile susturulmamalıdır’’ anlayışı liberal basın ideolojisi ve pratikleri içinde bir türlü gerçekleşmez (İnal, 1996: 21; 1997: 149-150).

Sonuç olarak, akredite kaynaklar, haberlerde nesnelliğin sağlanması için başvurulan yöntemlerin başında gelmektedir. Ancak bu durum medyanın, toplumda var olan güç yapısını yeniden üretmek için kullandığı bir yöntemden başka bir şey değildir. Egemen görüşlerin, düzenli bir biçimde medyada yer bulması, bu söylemlerin toplumda inanırlığını artırmaktadır.

2.2. Medya ve İdeoloji

Eleştirel yaklaşımda, haberi belirleyen etmenler konusunda kültürel ve ekonomi politik çalışmalar ayrımından bahset mümkündür. Haberin egemen ideolojinin yeniden üretildiği ya da kurulduğu bir söylem olarak ele alan kültürel çalışmalarla geliştiren yaklaşımda haber, çarpışan söylemlerin, görünürlük ve meşruluk için yarıştıkları bir alandır (Çebi, 2002: 15).

(35)

Kültürel çalışmalar, daha çok haberin söylemi ve bu söylem içinde egemen ideolojinin hangi biçimlerde yeniden üretildiği ve yeniden kurulduğu sorunu üzerine odaklanmıştır (İnal, 1996: 90).

Çebi’nin (2002: 106)’da belirttiği gibi, medyanın güç-iktidar ilişkilerini sürdürmedeki rolünü medya metinlerinin yapısını çözümleyerek inceleyen kültürel çalışmalar, giderek medya kurumunu başat ideolojinin aktarma kayışı olarak görme anlayışını bırakmıştır. Temelde, medya ürünlerinde anlamın kurulması ya da yeniden üretilmesiyle ilgilenir.

Medyada dengelilik hala bir araştırma ve tartışma konusu olarak önemini sürdürse de eleştirel yaklaşımın kültürel ayağını oluşturan medya kuramcıları, gittikçe daha fazla, geniş bir çerçeveye oturtulan ideoloji kavramından yola çıkmaktadır (Hackett, 1998: 47).

İdeoloji kavramı, Fransız Devrimi ile birlikte kullanılmıştır. Kavramın yaratıcısı olan Antoine De Tracy’ye göre ideoloji, bilimler için temel bir kavramdır. Bu temel kavram, felsefi-bilimsel bir disiplini adlandırmaktadır. Ancak Fransız Devrimi’ni düşünsel olarak hazırlayan filozofların varlığı gibi, ideoloji kavramını hazırlayan filozofların varlığından da söz etmek gerekir. Hiç kuşkusuz Francis Bacon, Adrien Helvetius ve Dietrich Holbach’ın görüşleri bu hazırlığı sağlamıştır. Tracy’nin, ideoloji kavramını olumlu belirlemesine karşın, politik değişimlerle kavram olumsuz bir içerikle kullanılmaya başlanmıştır (Özbek, 2011: 12).

Fransız Aydınlanması’nda, ‘‘fikir ve düşüncelere’’ genel ve objektif bir bir yaklaşımın ifadesi olarak kullanılan ideoloji terimi, sonrasında daha dar ve olumsuz anlamda kullanılmıştır. Terimin referans anlamı, ‘‘dünyaya, topluma, insana yönelik duygular, tutumlar ve düşünceler sistemi’’ olarak daraltılmış; ayrıca terim, ‘‘bir kişiye, gruba, topluma ait özel çıkarları haklılaştırmaya (meşrulaştırmaya) yarayan fikirler sistemi’’ olarak tanımlanarak olumsuz bir anlamla yüklenmiştir (Kılıçaslan, 2008:

95).

(36)

Hackett’e (1998: 48) göre ideolojiyi, belli bir toplumsal sınıfın karakteristiği olan ve bu sınıfın siyasal ve ekonomik çıkarlarını açığa vuran düşünceler, değerler ve önermeler sistemidir.

Düşünsel bir düzenek olan ideoloji, kendi üretimi olan düşüncelerle ve yalnızca kendi doğruluk kriterlerine referansta bulunarak yeniden kendini oluşturan düşünce sistemini yaratmak anlamına gelmektedir (Kılıçaslan, 2008: 90).

İdeolojiler, dünyaya ilişkin düşünme ve hesap kitap yapmanın çerçeveleridir, insanların toplumsal dünyanın nasıl işlediğini düşünmekte kullandıkları, onun içindeki yerlerinin ne olduğunu ve ne yapmaları gerektiğini düşünmekte kullandıkları fikirlerdir (Mutlu, 2005: 71). İdeoloji, bir insanın ya da bir toplumsal öbeğin zihninde egemen olan düşünceler, tasarımlamalar sistemidir (Althusser, 2006: 80).

Genel olarak ideoloji, yukarıda belirttiğimiz çerçevede tanımlanmaktadır.

Tanımın ardından ideolojinin, bilimle eşanlamlı mı, yoksa farklı bir yapıt mı olduğu kaçınılmaz bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. İdeoloji ile bilim arasında önemli farklar mevcut. Bu farkların belki en önemlisi bilimin ideal olarak formel işlemlerden kurulu bir yönteme bağlı olmasıdır. Her ne kadar, bugünkü bilim anlayışımızda artık bilimsel kuramların ‘‘mutlak’’ bir geçerliliği olmadığını, zamanla bunların değiştiğini biliyorsak da bilimin formel tutarlılığının iç mantığı göreli değildir (Mardin, 2010: 9).

Kendine referansta bulunarak doğruya erişme çabası, bilimin dışladığı öznel düşünme pratiğine karşılık gelmektedir. Bilimsel olanın karşısına ideolojik olanı koyduğumuzda da ifade etmeye çalıştığımız bu öznel düşünce tarzıdır (Kılıçaslan, 2008: 90).

Mardin (2010: 19), ideoloji adını verdiğimiz fikir kümelerinin formel işlerle zorunlu bağlantısının olmadığını vurgulamaktadır. İdeolojinin de kendi içinde bir mantığı vardır fakat bu mantık formel mantık değil, duyguların veya şekillenmemiş arayışların mantığıdır.

(37)

Durkheim, ideoloji ve bilim arasında kesin ayrıma gitmiştir. İdeolojik yöntem gerçeklerden hareketli fikirlere varmak yerine, gerçekleri değerlendirmek için belirli fikirlerden yola çıkmaktır. Bilim, sabit bir nesne oluşturan, gözlemcinin elinin altında sabit bir standart oluşturan, öznel izlenimlere ya da kişisel gözlemelere bırakmayan toplumsal olguların incelenmesidir (Kılıçaslan, 2008: 102).

İdeolojinin bir yönünü, sistematik bir fikir yapısı ve anlatışı teşkil ediyor.

‘‘Gerçekleri olduğu gibi yansıtmamak’’ ise terimin ikinci eksenini oluşturuyor ve Marx’ın ideoloji tanımına çok benziyor. İdeolojinin, gerçeği ‘‘maskeleyen’’, doğruyu olduğu gibi yansıtmayan bir sistem olarak nasıl çalıştığını araştırdığımız zaman, bu görüngüyü artık sistematiği açısından değil de ikinci bir anlamda, Marx’ın altını çizdiği manada ele almalıyız (Mardin, 2010: 15-17).

Çam’ın (2008: 27-41) değindiği gibi ideoloji, gerçeğin ortaya çıkmasını engelleyen başlıca unsurlardan birisi olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda ideolojinin önde gelen işlevi, zihnin gerçeklikle kurabileceği varsayılan doğrudan ilişkiyi bozmaktır. İdeoloji bu işlevini, gerçekliği çarpıtarak, gizemleştirerek, bulanıklaştırarak veya ters-yüz ederek yerine getirmektedir. Böylelikle zihin, gerçekliğin çıplak, dolayımsız, tümel ve mutlak bilgisine erişememektedir. Bu kapsamda ideolojik olan, pek çok durumda görünene denk düşerken, gerçek olan ise görünenin ardında yatan örtük olana denk düşmektedir.

Karl Marx’a göre, hangi sınıf egemen ise onun gerçekleri o döneme damgasını vurmuştur. Aristokrasinin egemen olduğu feodal dönemde toplumsal düşüncede egemen olan kavramlar namus, onur ve bağlılık iken burjuvazinin iktidarı ile birlikte bu düşünsel egemenlik alanı eşitlik ve özgürlük gibi kavramlara ait olmuştur (Kılıçaslan, 2008: 95).

Marx açısında, gerçekten kendinden önce hükmetmekte olan sınıfın yerini alan her sınıf, kendi amaçlarına ulaşmak için de olsa, kendi çıkarını, toplumun bütün üyelerinin çıkarı olarak göstermek zorundadır. Bu sınıf, kendi düşüncelerine evrensellik biçimi vermek ve onları tek mantıklı, geçerli tek evrensel düşünce olarak göstermek mecburiyetindedir. İktidarı alabilecek bir sınıf vardır ve bu sınıf, iktidarı

(38)

ele geçirmelidir de. Öyleyse proletarya da egemenlik kurmak için kendi ideolojisini topluma yaymalıdır (Özbek, 2011: 68).

Egemen sınıfın ideolojisi yalnızca devlet iktidarının ele geçirilmesi sayesinde egemen ideoloji olmaz. İdeolojinin gerçekleştirildiği ve kendini gerçekleştirdiği ideolojik araçların yerleştirilmesiyle olur. Gerek aydınların tesirliliği, gerekse eğitimin ideoloji için yeni bir zemin temin etmesi ancak yayım araçlarının gelişmesiyle mümkün olmuştur. Bu araçların yerleştirilmesi de tek başına, kendiliğinden gerçekleşmez, tersine çok sert ve aralıksız bir sınıf mücadelesi sonunda kazanılır (Mardin, 2010: 165; Althusser, 2006: 113).

İdeoloji ve medya arasındaki ilişkisellik, iletişim çalışmalarında başlangıcından itibaren eleştirel yaklaşımların sorunsallaştırdığı bir konu olagelmiştir. Eleştirel yaklaşım, temelde üretim araçlarının mülkiyetine sahip olan sınıfın elinde bulunan iktidarı, kendi çıkarlarının devamlılığı için düzenlenen devlet mekanizması aracılığıyla baskıcı ya da rıza kazanıcı bir şekilde uygulanan merkezi bir kavram olarak ele almaları nedeniyle, ideoloji ve medya arasındaki ilişkiselliğe odaklanmışlardır (Dursun, 2001: 19).

Bizim devrimiz için TV nasıl bir etki yapıyorsa, 20. yüzyılda radyo, 18. yüzyılda kitap ve 19. yüzyılda gazetenin toplum üzerindeki etkileri o derece sarsıcı olmuştur.

İşte bu toplumsal iletişim şartları altında çalışan, geniş kapsamlı iletişim ağları içinde şekillenen simgeleştirme kümesi egemen ideolojiyi yaratmıştır (Mardin, 2010: 120).

Egemen bir ideolojik oluşum, belli maddi aygıtlarla gerçekleştiği ve maddi üretim yapılarına ilişkin olduğu için, bireysel öznelerin toplumsal koşullarıyla ilişkilerini güçlendiren ve egemen toplumsal ilişkilerin yeniden üretimine katkıda bulunan, bir dizi değer, temsil ve inanç söyleminden oluşur (Eagleton, 2009: 60).

Eleştirel haber çalışmaları, haber metinleri üzerinde yapılmakta ve bu çalışmalarda haberin söyleminde yapılan ideolojik üretime dikkat çekmektedir. Bu anlamda, genelde medya, özellikle de haberin, toplumun toplumsallaşmasını sağladığını önermek doğru olabilir. Giderek bu toplumsallaşma işlemi, ideolojik düzeyde olmaktadır. Başka bir ifadeyle haber, toplumun ideolojik

(39)

toplumsallaşmasına neden olmaktadır. Haber söyleminde yapılan ideolojik üretim hemen hemen tüm haberlerde söz konusudur. Bu anlamda, haberin ideolojik olduğunu saptamak önemlidir (Özer, 2011: 14).

Medya ve ideoloji ilişkisine baktığımızda ortaçağa kadar gidebiliriz. Çünkü ilk ideoloji çalışmaları bu döneme rastlar aynı şekilde ilk gazetelerin ortaya çıkışı ve gelişmeye başlaması da bu dönemde olmuştur. Bu dönem burjuvaların feodal beylere karşı güçlenmeye başladığı dönemdir. Feodal dönemde burjuvaların güçlenmeye başlaması yavaş yavaş kendi ideolojilerini de yaygınlaştırmaları anlamına gelmektedir. Burjuvaların kendi ideolojilerini yaygınlaştırmada kullandıkları en önemli araç gazeteler olmuştur (Kılıçaslan, 2008: 113).

Kılıçarslan’ın (2008: 14)’te belirttiği gibi, burjuvalar o dönemde çıkardıkları bu gazeteler aracılığıyla kendi ideolojik düşüncelerinin temelini teşkil eden ‘‘özgürlük’’,

‘‘çoğulculuk’’, ‘‘serbest pazar’’ kavramlarını yaygınlaştırmışlardır. Liberalizmin temel değerleri olan bu kavramların hepsi “Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” sözüyle özetlenmiştir.

Marx, egemen sınıfın düşüncelerinin, sadece ortaçağda değil, tüm çağlarda egemen olduğunun altını çizmektedir. Bu demektir ki toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, egemen manevi gücüdür. Öyleyse, bir toplumsal biçimlenmede maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda düşünsel üretim araçlarını da elinde bulundurmaktadır. Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin düşünsel ifadesinden başka bir şey değiller; egemen düşünceler, ideler biçiminde kavranan maddi egemen ilişkilerdir (Özbek, 2011: 64).

Maddi egemen ilişkilerin sonunda ise kendisinin yeniden üretimine katkıda bulunan ‘‘genel ideoloji’’ üretilir. Böylelikle egemen üretim tarzı, genel ideolojiyi yeniden üretir ve onun tarafından yeniden üretilir (Eagleton, 2009: 67).

Kültürel çalışmalar, medyayı toplumsal rızanın kazanıldığı ya da kaybedildiği bir çarpışma ya da çatışma alanı olarak ele almaktadır. Toplumsal iktidarın sürdürülmesinin en önemli mekanizmalarından biri olarak ele alınan medyanın

Şekil

Updating...

Benzer konular :