• Sonuç bulunamadı

III. Kaynak Değerlendirmesi

3. MUHKEM VE MÜTEŞÂBİHE YAKLAŞIMI

1.2.5. Kazâ ve Kader

Kazâ (كضق) ve kader (ردق) kelimeleri kelâmî düşüncede genellikle birbirine çok yakın anlamda kullanılmakla birlikte kazâ; kader ile belirlenip planlanan şeylerin vakti gelince Allah tarafından yaratılması demektir.571 Bir başka kısa tanımıyla kazâ, olmuş olan veya

olacak olanın adıdır.572

Öncelikli olarak kazâ kelimesinin Kur’ân’daki kullanımına ilişkin bir bilgi ortaya koyan İbn Şehrâşûb’un belirttiğine göre söz konusu sözcük, Ku’an’ın değişik sûre ve âyetlerinde on dört farklı anlamda kullanılmıştır.573 Müellifin tespitini yaptığı kazâ

lafzının zikredildiği pasajlar ve kısımlarda ifade ettiği anlamları şu şekilde verilebilir;

i. Yaratmak; “Böylece onları, iki günde (iki evrede) yedi gök olarak yarattı, ( َّنُهي ٰضَقَف).”574

ii. Yapmak; “Bir işin olmasını dilerse ona ol der ve olur, (ك ٰضَق).”575 iii. Bir şeye hükmetmek; “Allah, gerçekle hükmeder, (ي ۪ضْقَي).”576

571 Topaloğlu ve Çelebi, Kelâm Terimleri Sözlüğü, s. 159.

572 Cağfer Karadaş, Kelâm El Kitabı, ed. Şaban Ali Düzgün, VI. baskı, Ankara: Grafiker Yayınları, 2017,

s. 392.

573 Mâtürîdî’ye göre kazâ kavramı Kur’ân’da; i-hikmetle yaratma, hüküm verme ii- haber verme ,bildirme,

iii-emir, iv- tamamlayıp bitirme , gibi dört temel anlamda kullanılmıştır. Ancak Mâtürîdî’ye göre kazânın ‘bir şeyi tamamlayı bitirmek’ manasının Allah için caiz olmadığını, zira Allah’ın zamana tâbi olarak gelişen ve tamamlanan bir şeyle iştigal etmesi düşünülemez. Bkz. Yeprem, İrade Hürriyeti ve İmam Mâtürîdî, s. 253-254.

574 Fussilet 41/12. 575 Âl-û İmran 3/47. 576 Mü’min 40/20.

119

iv. Emretmek; “Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya-babaya

iyi davranmanızı kesin olarak emretti, (ك ٰضَق َو).”577

v. Bildirmek; kelime bu anlamda kullanıldığında ‘ilâ’ -كلا- harf-i cer’i ile kullanılır; “İsrailoğullarına Kitab'da: ‘Doğrusu yeryüzünde iki defa bozgunculuk yapacak ve kibirlendikçe kibirleneceksiniz’ diye bildirdik, ( َلي ۪ءا ََٓرْس ا يَ۪ٓنَب كٰل ا آََنْيَضَق َو).”578

vi. Söz, antlaşma; “Musa'ya hükmümüzü bildirdiğimiz zaman, sen batı yönünde, (Musa'yı bekleyenler arasında) değildin, onu görenler arasında da yoktun, (آََنْيَضَق)”579

vii. Bir şeyi bitirmek, tamamlamak; “Hac ibadetinizi bitirdiğinizde, babalarınızı

andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir anışla Allah'ı anın, ( ْمُتْيَضَق)”580

viii. Ölmek; “(…) Musa, onun düşmanına bir yumruk vurdu ve (böylece) ölümüne sebep oldu, ( ه هْيَلَع ك ٰضَقَف)”581

ix. Kesin olmak/vücûb; “Ey zindan arkadaşlarım! Biriniz efendisine şarap sunacak, diğeri ise asılacak ve kuşlar başından yiyecektir. Yorumunu sorduğunuz iş böylece kesinleşmiştir. (" ُرْمَ ْ ا َي ضُق)”582

x. Yazılı /bir şeyin kararının verilmiş olması; “Cebrâil: ‘Bu böyledir, çünkü Rabbin, ‘Bu bana kolaydır, … hem bu önceden kararlaştırılmış bir iştir’ diyor’ dedi. ( ا ارْمَا اًّي ضْقَم)”583

xi. Tamamlanmak; “Kuran sana vahyedilirken, vahy bitmezden önce, unutmamak

için, tekrarda acele edip durma, ‘Rabbim! ilmimi artır’ de, (كَٓ ٰضْقُي)”584

xii. Eda etmek; “Musa süreyi doldurunca, ailesiyle birlikte yola çıktı, (ك ٰضَق)”585

xiii. Bir şeyi yerine getirmek, yapmak; “(Sihirbazlar Firavun’a) .... Artık sen vereceğin hükmü ver. Sen ancak bu dünya hayatında hüküm verirsin, ( َۜ ضاَق َتْنَا آََم ضْقاَف)”586

xiv. Takdir etmek/planlamak; “(…), Savaş için buluşmak üzere sözleşmeye kalksaydınız, vaktini tayinde anlaşmazlığa düşerdiniz; fakat Allah mahvolan, 577 İsrâ 17/23. 578 İsrâ 17/4. 579 Kasas 28/44. 580 Bakara 2/200. 581 Kasas 28/15. 582 Yûsuf 12/41. 583 Meryem 19/21. 584 Tâhâ 20/114. 585 Kasas 28/29. 586 Tâhâ 20/72.

120

apaçık belgeden ötürü mahvolsun, yaşayan da apaçık belgeden ötürü yaşasın diye olacak işi yaptı. Doğrusu Allah işitir ve bilir, (ا ارْمَا ُٰاللّ َي ضْقَي ل)”587

Müfessir, kazâ kelimesinin Kur’ân’da kullanıldığı anlamlara dair verdiği bu bilgilerden sonra, Hz. Peygamber’in kutsî bir hadis formatında aktardığı bir rivâyete yer verir. Rivâyete göre Hz. Peygamber, Allah’ın şöyle dediğini bildirmektedir; “Kim verdiğim kazâya razı olmaz, nimetlerime karşı şükretmez, verdiğim musibet/belaya sabretmezse benim dışımda bir rabbe sığınsın”,588 İbn Şehrâşûb, bu rivâyetin yanı sıra Hz. Peygamber’in; “Bu ümmet içerisinde günah işleyip daha sonra (bu günahı işlememiz) ‘Allah’ın bir kazâsı ve kaderi sonucudur’ diyecek bir topluluk çıkacaktır. Onlarla karşılaştığınızda, ‘benim onlardan beri olduğumu onlara bildirin” şeklinde bir sözüne yer verdikten sonra Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin halifelikleri döneminde günah işleyen bazı kimselerin, günah işlemelerini Allah’ın kazâ ve kaderi sonucu görmelerine karşı halifelerin bu kimselere Allah’a iftira suçundan kırk sopa cezası verdiğini hikâye etmektedir.589

Müellif daha sonra devam ederek tarihi süreç zarfında kazâ ve kader konusunda yaşanılan bazı yanlış anlaşılmaları tarihi anektodlar şeklinde kaydetmektedir. Bu aktarımlar içerisinde dikkat çeken birisi, müfessirin Muhammed el-Medâinî’ye (ö. 225) nisbet ettiği bir haberdir. Haber Muhammed el-Medâinî’nin kendi ağzından şöyle nakledilir; bana ‘Kitab’ verildiğinde590 Allah’a şöyle bir nîdada bulunacağım; Rabbim!

ben kitabımda yazılanların tümünü itiraf etmekteyim, fakat bana şundan haber ver(melisin); kitabta yazılı bu suç ve günahlar, benim onları işlemem dolayısıyla mı yoksa hakkımdaki kazânın sonucu mudur? Eğer günahları ben işlemişsem, senin bir kulun

587 Enfâl 8/42.

588 İbn Şehrâşûb, Müteşâbihü’l-Ḳurʾân, II, s. 282-284.; rivâyet İbn Batta adıyla meşhur Hanbelî muhaddis

ve fâkihi Muhammed el-Ukberî’nin el-İbânetü’l-Kübrâ’sı, Beyhakî’nin Şuʿabü’l-Îmân’ı ve Taberânî’nin el-Muʿcemü’l-Kebîr’inde geçmekle birlikte İbn Şehrâşûb’un rivâyet varyantında yer verdiği ‘nimetlerime karşı şükretmezse’ ibaresi el-İbânetü’l-Kübrâ, Şuʿabü’l-Îmân ve el-Muʿcemü’l-Kebîr’de geçmemektedir. Bkz. Muhammed el-Ukberî (İbn Batta), Ebû Abdillâh Ubeydullah. el-İbânetü’l-Kübrâ, (el-İbâne ʿan Şerîʿati’l-Fırakı’n-Nâciye ve Mücânebeti’l-Fırakı’l-Mezmûme), (thk. Hamd b. Abdulmuhsin et-Tüveycirî), Riyad: Nşr. Dârü'r-râyeti li'n-neşr ve't-tevzî', 2005, IV, s. 278.; Ebû Bekr Ahmed b. el-Hüseyn b. Alî Beyhakī, Şuʿabü’l-Îmân, (Muhammed Saîd b. Besyûnî Zağlûl), Beyrut: Dârü’l kütübi'l-ilmiyye, 1990, I, s. 218.; et-Taberânî, el-Muʿcemü’l-Kebîr, XXII, s. 320.

589 İbn Şehrâşûb, Müteşâbihü’l-Ḳurʾân, II, s. 284. 590 Kehf 18/49.

121

olarak hata yaptım ve günah işledim; eğer affedersen bu senin cömertliğindendir, azap edersen de bu da senin adaletindendir. Fakat eğer günahları işlemem, hakkımda verilen kazânın sonucu ise ben şöyle bir nidada bulunurum; Ey insanlar! nerede dünyada sürekli duyduğumuz o adalet sözleri (vaadler)? O adaletten çok azı bile bugün burada yok.!591

İbn Şehrâşûb, konu çervesinde ilk adım olarak, Kur’ân’da zikredilen kazâ kelimesinin hangi anlamlarda kullanıldığını tespit etmiş ve bunun akabinde kazâ muhtevalı bazı rivâyet ve haberleri zikretmişti. Müellif konuyu ele alırken ikinci adım olarak yukarıda yer verilen âyetlerin te’vilini yapmaktır. Bu bağlamda İbn Şehrâşûb ilk olarak Kur’an’ın, “İsrailoğullarına Kitab'da: ‘Doğrusu yeryüzünde iki defa bozgunculuk

yapacak ve kibirlendikçe kibirleneceksiniz’ diye bildirdik”592 şeklindeki beyanına yer

vermektedir. Hemen ifade edilmelidir ki âyette zikredilen “َ آََنْيَضَق َو” kelimesi, İbn Şehrâşûb’a göre kullanımı itibariyle fesadın yeryüzünde gerçekleştirenin Allah olduğu anlamını doğrurmayacak bir biçimdedir. Çünkü söz konusu ibarenin, ‘Allah, onların aleyhinde bir şeye karar verdi’ anlamında مهيلع انيضق (kâzeynâ âleyhim) veya ‘yeryüzünde

fesad çıkarmalarına hükmettik’ anlamında مهماسف انيضق (kâzeynâ fesâdehüm) şeklinde

gelmemiş olması, söz konusu kibir ve bozgunculuğun kazâ sonucu olduğunu ihtimal dışı bırakmaktadır.593 Bunun da yanında müfessire göre, âyetin ilgili “َ آََنْيَضَق” lafzı ‘yaratma’

(amelin yaratılması) anlamına gelmemektedir. Nitekim âyetin ‘ َّنُد سْفُتَل’ şeklindeki beyanınca, söz konusu edimlerin İsrâiloğullarına nisbet edilmiş olması ve onlar tarafından gelecekte gerçekleştirileceğinin haber verilmiş olması, amellerinin Allah’ın yaratması ve kazâsının sonucu olmadığını göstermektedir. Kaldı ki Alllah’ın, yeryüzünde bozunculuğu ve kibirle dolaşmayı emredeceği veya bu fiilleri yaratacağı tartışmasız bir sûrette mümkün değildir.594

Bu arada müfessir, Sıffin savaşı sonrası Hz. Ali ile kendisine kâza ve kader konusunda soru soran bir kişinin diyaloğuna yer vermektedir. Söz konusu soru-cevaplı

591 İbn Şehrâşûb, Müteşâbihü’l-Ḳurʾân, II, s. 286. 592 İsrâ 17/4.

593 İbn Şehrâşûb, Müteşâbihü’l-Ḳurʾân, II, s. 288.

594 İbn Şehrâşûb, Müteşâbihü’l-Ḳurʾân, II, s. 288.; yeri gelmişken ilgili ibarenin birçok müfessir tarafından

‘bildirmek’ manasında tefsir edildiği ifade edilmelidir. Bazı örnekler için bkz. et-Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, XVII, s. 356.; el-Kurtubi, el-Cami' li-Ahkami'l-Kur’ân, X, s. 214.

122

konuşmaya göre Hz. Ali, soru soran kişinin kazâyı mutlak sûrette gerçekleşecek ve kaderi de olmuş ve bitmiş nihai bir sonuç olarak görmesini doğru bulmamakta ve yine rivâyetten anlaşıldığına göre Hz. Ali’nin kazâ ve kaderin ilahi planda mutlak sûrette kesinleşmiş ve gerçekleşecek bir şey olmamasına dair kanaatinin arka planında bu şekildeki bir inancın sevâp, azap, emirler, yasaklar gibi imtihan unsurlarının anlamsızlaştırıcı bir işlevi görmesi yatmaktadır.595

İbn Şehrâşûb’un konuyla ilgili olarak ve dil üzerinden istidlalde bulunmasına bir örnek de Kur’an’ın şu ifadeleridir; “Ey zindan arkadaşlarım! Biriniz efendinize şarap sunacak, diğeri asılacak ve kuşlar başından yiyecektir. Sorduğunuz iş işte böylece

kesinleşmiştir.- ُرْمَ ْ ا َي ضُق-”596 Müfessire göre her şeyden önce meçhul fiiller bir hüküm

ifade etmezler, dolayısıyla âyette kullanılan ve kazâyı kabul edenlerce önemli bir delil mesabesinde görülen lafız, kazâya dair bir argüman olarak kullanılamaz.597

Bu âyete ek olarak müfessir Âl-û İmrân 3/154. âyetteki şu ifadeleri de kazâ-cebr ilişkisi bağlamında ele almaktadır; “De ki: Evlerinizde olsaydınız, haklarında ölüm yazılı olan kimseler, yine de devrilecekleri yere varırlardı. ( ُلْتَقْلا ُم هْيَلَع َب تُك)” Müfessire göre âyette kullanılan kütibe- َب تُك – lafzı buradaki anlamı itibariyle farz kılmak manasındaır. Fakat ‘öldürme’ hükmünün öldürülmüş bir kimsenin üzerine farz kılınması mümkün değildir. Eğer kelime, hüküm manasında ise bu durumda hüküm, vücup maksatlı bir ifade olacaktır. Ancak âyete konu olan kimselerin öldürülmeyi hak etmemiş olmaları bir tarafa öldürülmeyi hak edecek bir konumda oluşları öldürülmeleri için yeterli bir sebep olacağından dolayı ve nihayetinde öldürülmemiş olmaları kelimenin hüküm manasında olmadığını teyit etmektedir. Kelimenin olması muhtemel bir başka anlamı da bilme ve haber vermektir. Kelime söz konusu anlamlara geldiğinde bu durumda âyet, Allah’ın öldürülücek kimseyi/leri haber vermesi veyahut da öldürülücek kimseleri bildiğini ifade

595 İbn Şehrâşûb, Müteşâbihü’l-Ḳurʾân, II, s. 290-291. 596 Yûsuf 12/41.

597 Müfessir söz konusu kelimeyle ‘hüküm’ manası murad edilmiştir demektedir, ancak bu şekildeki izah

kazâyı kabul için bir açıklama değil askine nefyetme anlamında bir ifadedir. Zira burada konu edinilen ‘iki kişi’ ileriki süreçte haklarında verilecek bir karar ve hükümle karşı karşıya kalacaklardır. İbn Şehrâşûb, Müteşâbihü’l-Ḳurʾân, II, s. 293.

123

etmiş olacaktır.598 Ancak İbn Şehrâşûb’a göre bu kimselerin öldürüleceğinin Allah

tarafından biliniyor olması ve hakeza Allah’ın onların öldürüleceğini haber vermiş olması, söz konusu kimseler için kazâ ve cebr manasına gelmemektedir.599 Zira Allah’ın

ilmi, fiillerin cebren yerine getirilmesi gibi bir durumu doğurmaz veya kısacası fiillerin, vücuda gelmesi bakımından Allah’ın ilmi ile bir ilişikleri bulunmamaktadır.600

Müfessir, kazâ kelimesinin Kur’ân’daki kullanımına dair verdiği örnekler ve bu çerçevede yaptığı te’viller ile onun Kazâ konusunda Mu’tezile ile aynı şekilde düşündüğünü söylemek mümkündür. Müfessirin kazâ problemine dair telakkisi ile ilgili tablonun netleşmesi için kader konusundaki görüşlerinin de hakeza tespit edilmesi gerekmektedir.

Öncelikli olarak İbn Şehrâşûb’un aynı konu çatısı altında ele aldığı kader problemine yaklaşımı, kazâ meselesinde takip ettiği yöntemle benzerlik göstermektedir. Bu bağlamda hemen ifade edilmelidir ki İbn Şehrâşûb’a göre kader -ردق- kelimesi Kur’ân’da beş farklı anlamda kullanılmıştır. Müfessirin kader sözcüğüne ilişkin kelime anlamı ile ilgili açıklamaları şu şekilde verilebilir;

i. bir şeyi yaratma, orataya çıkarma.601

ii. yazma ve bildirme602

iii. bir şeyin durumu ve ölçüsünü ortaya koymak iv. takdir etmek

598 Mu’tezile’ye göre de Allah’ın ilmi fiillerin oluşumunda etkili irade ve kudret yetilerini dümura

uğratmaz. Öztürk, Kur’an’ın Mu'tezilî Yorumu- Ebû Müslim el-İsfahânî Örneği, s. 248-149.

599 Zemahşerî ve Nesefî’ye göre Allah, ölecek kimselerin nerede öleceğini bildiği için bu bilgiyi levh-î

mahfuzda yazmış ve olay bu şekilde gelişme göstererek gerçekleşmiştir. Yani Allah’ın bunu levh-î mahfuzda yazmış olması onların savaşa katılıp bunun üzerine ölmesini sonuçlandırmamıştır. İlgili âyetin karşılaştırmalı bir incelemesi için bkz. Harun Abacı, Tefsirlerde Mu'tezile Etkisi: Beyzâvî ve Nesefî Örneği, Ankara: Gece Kitablığı Yayınları, 2016, s. 134-135.

600 İbn Şehrâşûb, Müteşâbihü’l-Ḳurʾân, II, s. 293.; Mâtürîdî’ye göre de Allah’ın bilgisi yaratma manasında

değildir, binaenaleyh Allah’ın ilmi insanın eylemlerinin bilinmesinin ötesinde bir şekilde kulun fiili zorunlu olarak yerine getirmesini sonuçlandırmamaktadır. Bkz. Mâtürîdî, Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, VII s. 115.; Yeprem, İrade Hürriyeti ve İmam Mâtürîdî, s. 255; ayrıca bkz. Harun Işık, “Mâtürîdî'ye Göre Kazâ ve Kader” (Doktora Tezi, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2011), s. 80.

601 “(…) arayıp soranlar için gıdalarını tam (toplam) dört gün içinde yetiştirmesi kanununu koydu.”

Fussilet 41/10.

124

Müfessir bu minvâlde Hz. Peygamber ve Hz. Ali ile İbn Babeveyh’ten gelen bazı nakillere yer vermek sûretiyle kader konusundaki genel telakkiyi ortaya koymaya çalışır. Yer verdiği rivâyetler içerisinde dikkat çeken birisi Hasan-ı Basrî’nin kader konusuyla ilgili Hasen b. Alî’ye (ö. 97/715-16) yazdığı bir mektup bağlamındadır. İbn Şehrâşûb’un yer verdiği habere göre mektubun içeriği şöyledir:

Ey benî Haşim! sizler yüsek dalgalar, dairevî gezegenler gibisiniz, sizin durmunuz Hz. Nuh’un gemisi gibidir, kim ona sarılırsa kurtulmuş olur. Bizler kazâ ve kader konusunda ihtilaf ettik; kesb ve istitâat konusunda şaşırdık, bizlere babalarının üzerine olduğu itikadî düşünceyi yaz. Hasan b. Ali de Hasan-ı Basrî’nin mektubunu şu şekilde cevaplar: Rahmân ve Rahim olan Allah’ın adıyla; kim Allah’ın kazâ ve kaderine inanmazsa küfre girer; günahını Allah’a nisbet eden kimse büyük günaha girer, Allah’a, (itaati) çirkin görerek itaat edilmez; güçle de isyan edilmez. Allah’ın kudreti (babalarımın) kadir oldukları şeyler üzerine yetmektedir, itaatle emrolunduklarında onlarla Allah arasında bir engel kalmaz ve ona mutlak sûrette itaatkâr; günahtan da nehyedildiklerinde buna da kesin bir biçimde itaat gösterirlerdi. Eğer Allah, kullarını kendisine itaat için zorlasaydı (cebr) bu durumda kullardan teklif; günah işlemeye karşı zorlayıcı olsaydı bu durumda da kullardan ceza kalkardı. Onun itaat edene karşı fâzileti; isyan edene karşı da hücceti vardır.603

125

Müfessirin yine bu bağlamda Huzeyfe b. Yemân’ın (ö. 36/656) rivayet ettiğini söylediği bir aktarımda Hz. Peygamber’in, “Kaderiyye mürcie yetmiş peygamberin diliyle lanetleniştir” şeklinde bir söz irâd ettiğini söyler.604 Bunun da yanında İbn

Şehrâşûb, Vâsıl b. Atâ’nın (ö. 131/748) Hz. Ali’nin “her ne hayır varsa Allah’ın emri ile; her ne kötülük varsa da Allah’ın emriyle değil ilmiyledir”, şeklinde bir rivâyetini aktardığını zikrettikten sonra; Bişr el-Mu‘temir’in (ö. 210/825) Hz. Ali’nin, “üzerine hamdettiğin her şey Allah’tan; kendisi için istiğfarda bulunduğun her şey de sendendir”, şeklinde bir beyanını aktardığını da yine bu aşamada nakleder.605 Bu iki aktarımın yanı

sıra İbn Şehrâşûb, bir kişinin Mutezilî Amr. b. Ubeyd (ö. 144/761) ile tartışması meyanında bir konuşmaya yer vermektedir. Konuşmaya göre; kendisiyle kader hakkında tartışan kişiye Amr. b. Ubeyd, ‘Allah’ın kitabında “Rabbine andolsun, onların hepsine

yapmakta olduklarını mutlaka soracağız”,606 âyetlerini okuduktan sonra Allah’ın, âyette;

‘biz onlar hakkında kaderle belirlediğimiz şeyleri soracağız’ veya ‘onlardan, kendilerine takdir ettiğim şeylerin hesabını soracağım’ vb. ifadeler kullanmadığını, dolayısıyla da muhatap kişinin adaleti ikrar edip, cebr ve cevrden (zulm veya haksızlık etmekten)607 de

uzak durması gerektiğini bildirdi.608 Bu bağlamda denilebilir ki İbn Şehrâşûb’un konuya

ilişkin görüşlerinin orjini, insanın günah veya sevaba dair işlemlerinin kesb ve iradesi elde ettiğinde durmaktadır. Bu aşamada müfessirin konuyu irdeleme bağlamında meseleye örneklem oluşturacak bazı görüşleri zikretmesi sadece Cebrî düşünceyi reddetme amacına mebnî olmayıp, daha geniş bir çerçevede, insanın iradesini minimize eden609 Eş’ârî kelâmı gibi insan kesbini sınırlandıran anlayışları hedef almaktadır.

Son olarak İbn Şehrâşub, kader konusuna, ilgili ifadenin Kur’an’da kullanım tarzı üzerinden yaklaşmaktadır. Bu noktada müellifin değindiği âyetlerden biri Kamer 54/49’da yer alan şu ifadelerdir; “ رَدَق ب ُهاَنْقَلَخ ءْيَش َّلُك اَّن ا, Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre

yaratmışızdır”,610 İbn Şehrâşûb âyetle alakalı olarak öncelikle Allah’ın her şeyi belirli bir

604 Kādî Abdulcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-Hamse, s. 775. 605 İbn Şehrâşûb, Müteşâbihü’l-Ḳurʾân, II, s. 302. 606 Hicr 15/92-93.

607 Ramazan Altıntaş, Kelâm El Kitabı, (Ed. Şaban Ali Düzgün), VI. baskı, Ankara: Grafiker Yayınları,

2017, s. 403.

608 İbn Şehrâşûb, Müteşâbihü’l-Ḳurʾân, II, s. 306-307.

609 Hatta Eş’ar’inin kesb anlayışı bağlamında ‘iradeye yer bulunmamaktadır’ şeklinde bir yargıda bulunmak

mümkündür. Turhan, Kelâm ve Felsefe Açısından İnsan Fiilleri, s. 124-125.

126

ölçü içerisinde yarattığı hususunda âyet düzeyinde bir ihtilafın olmadığını kaydetmekteedir. Müfessire göre âyete ilişkin esas handikabın ise Allah’ın neyi yarattığı husususunda düğümlendiğini söyler. Ancak İbn Şehrâşûb’a göre problem o kadar da girift değildir, zira âyetin anlamı kendisinden bir önceki âyetin şu ifadeleriyle irtibatlı bir okuyuşta tamamlanabilmektedir; “ َرَقَس َّسَم اوُقوُذ َْۜم ه هوُج ُو كٰلَع راَّنلا ي ف َنو ُبَحْسُي َم ْوَي, Ateşe yüzüstü

sürüldükleri gün, onlara: ‘Cehennemin dokunan azabını tadın’ denir.”611 Buna göre âyete

konu olan ‘belirli bir ölçüye göre yaratmadan’ maksad, cezaların amellerin niteliğine ve niceliğine göre biçilmesidir ki bu durumda spesifik olarak, yaratılan şey amellere karşılık cezalardır.612