3. ALİ EL-KÂRÎ’NİN KİTÂBU’L-HUDÛD BÖLÜMÜNDEKİ ŞERH METODU . 32

1.1. Zina Haddinin Tarifi, Maksadı ve Mâhiyeti

44

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM:

FETHU BÂBİ’L-İNÂYE ADLI ESERİN KİTÂBÜ’L-HUDÛD BÖLÜMÜNÜN MUHTEVA AÇISINDAN İNCELENMESİ

Bu bölümde Ali el-Kârî’nin Fethu Bâbi’l-İnâye adlı eserinin Kitâbü’l-Hudûd bölümü muhteva açısından incelenecektir. Bu incelemenin yapılabilmesi için ilk önce eserin ilgili başlıklarındaki meseleler özetlenecek, daha sonra ele alınan konular bazı klasik eserlerle karşılaştırılıp modern kaynaklar ışığında yorumlanacaktır.

1. ZİNA HADDİ

Bu ana başlık altında ilk önce haddin tarifi ve zina haddi ele alınmıştır. Daha sonra sırasıyla zina haddinin sübutu için gerekli şartlar, zina haddinde ihsan şartı, recm ve zina haddinin tatbik keyfiyeti, zina haddinin şüphe ile düşmesi ve zina haddiyle ilgili diğer muhtelif konular ele alınmıştır. Bu konuların ilk önce Fethu Bâbi’l-İnâye’de nasıl geçtiğine değinilmiş daha sonra bazı klasik ve modern eserler ışığında bu meseleler yorumlanacak ve araştırmamıza konu olan Fethu Bâbi’l-İnâye ile mukayese edilecektir.

45

Hadlerin konulmasındaki aslî maksat nefislerin meşru olmayan şehvetlerden alıkonulması, kulların zarar göreceği şeylerin defedilmesi, İslam yurdunun fesattan korunmasıdır.

Günahtan temizlenmek için haddin gerçekleştirilmesi aslî bir hüküm değildir.

Çünkü günahın affedilmesi sadece tövbeyle olur. Bu görüşün te’yîd edilmesi için hirâbe suçunu işleyen kimselerle olan ilgili şu ayeti delil getirilmiştir:

“Bu, onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Âhirette ise onlara başkaca müthiş bir ceza vardır. Ancak kendilerini ele geçirmenizden önce tövbe edenler, bu hükmün dışındadır. Biliniz ki Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.”233

Ta‘zîr ve kısâs had sayılmazlar. Zîrâ ta’zirde Şârî tarafından belirlenmiş bir miktar yoktur. Kısas ise kul hakkı olarak vâcip olur.

Bunun için maktülün sahibi kısastan vazgeçip diyete razı olursa kâtili affedebilir.

Hadler ise Allah hakkı olarak vâcip olur.

Fethu Bâbi’l-İnâye’de haddi gerektiren zina, kişinin faydalanma hakkı olan karısı ve rakabesine mâlik olduğu câriyesi dışındaki bir kadınla ya da bu iki kategoriden birine ait olma şüphesi olmayan bir kadınla cinsel ilişkiye girmesidir. Ali el-Kârî mülkiyet şüphesi olan kadına, üç talakla boşanmakla beraber iddet süresi bitmemiş olan kadını örnek göstermiştir. Bu meyanda Ali el-Kârî şüpheyle hadlerin düşürülmesi gerektiğini ifade eden rivayetleri zikretmiştir. Ayrıca Ali el-Kârî zina haddinin uygulanabilmesi için ilişkiye girilen kadının şehvet duyulacak çağda ve olgunlukta (müştehât) olması, ilişkiye girenin mükellef ve gönüllü olması kayıtlarını zikretmiştir. Böylece şehvet duyulan kadın kaydıyla hayvan, ölü ve ergenlik çağında olmayan kişilerle girilen ilişki zinâ haddini gerektirmeyecektir. İlişkiye girenin gönüllü ve mükellef olması kaydıyla mecnun, çocuk ve mükreh olanlar had cezasıyla cezalandırılmazlar. Ebû Hanîfe’ye göre zina haddinin gerçekleşmesi için cinsel ilişkinin önden olması kaydını gerekirken, Ebû Yusuf ve Muhammed eş-Şeybânî’ye göre arkadan olan ilişki de zina haddini belirtmiştir.234

Bedreddin el-Aynî (ö. 855/1451) bu konuyla ilgili el-Binâye’de kısasın da had olarak isimlendirildiğine dair Ebu’l-Yüsr el-Pezdevî’den nakilde bulunmuştur. Ayrıca

233 Şahin, Altuntaş, Kur’ân-ı Kerîm Meâli, Mâide 5/33.

234 Ali el-Karî, Fethu bâbi’l-inâye, c. 3, ss. 194-95.

46

el-Aynî, hadlerin suç işlenmeden önce suça mâni olmasına karşılık suç işlendikten sonra ise caydırıcı olma vasfının öne çıktığını ifade etmiştir.235

Ekmeleddîn el-Bâbertî, (ö. 786/1384) el-Hidâye’den hadlerin konulmasındaki aslî maksatla ilgili ifadeyle ilgili bir çıkarımda bulunmuştur. Şöyle ki Merginânî, hadlerin konulmasındaki aslî maksadın kullara zarar veren şeylerden kulları uzak tutmak olduğunu belirtmiştir. Buna göre hadlerde bütün insanlara şâmil olan bir aslî maksat bulunmakla beraber tüm insanlara şâmil olmayan gayri aslî bir maksat da mevcuttur. Hadlerin, kulları kendilerine zarar veren fiilleri yapmaktan alıkoyması herkese şâmil olan aslî bir maksat iken, kulları işledikleri günahlardan temizlemesi ise herkese şâmil olmayan gayri aslî bir maksattır. Buna örnek olarak Bâbertî zimmî olan kâfirleri örnek vermektedir. Çünkü kâfirlere had uygulanmasıyla işledikleri günahlar temizlenmez.236

İbnü’l-Hümâm da hadlerin tarifi ve maksadı ile ilgili yukarıda geçen iki esere paralel beyanlarda bulunmasıyla beraber Hidâye metnine yönelik bazı tenkitlerde bulunmuştur. Şöyle ki yukarıda geçtiği üzere Merginânî, hadlerin konulmasındaki aslî maksadın işlenen günahın temizlenmesi olmadığını söylemektedir. Kemâleddin İbnü’l-Hümâm ise bu söylemden, işlenen günahların temizlenmesi hadlerin konulmasında asıl maksat olmasa da fer‘î bir maksat olduğunun anlaşılacağını ve bunun da Hanefî mezhebinin hâkim görüşüne aykırı olduğunu ifade etmektedir. Zira Hanefi mezhebine göre işlenen günahın sebebi (tövbe) olmadığı sürece hadler günahın affedilmesinde bir etkisi olmamakla beraber caydırıcı olmasından başka bir hikmeti bulunmamaktadır. Uygulanan haddin işlenen günahı tövbeye gerek bırakmadan düşürmesi görüşü ehl-i ilmin/hadis görüşüdür. Ehli Hadisin bu konuya delil olarak zikrettiği delil ise Ubâde b. Sâmit’ten (ö. 34/654) rivayet edilen şu hadistir: “Kim bu günahlardan birini işler ve daha sonra dünyada cezalandırılırsa bu o kimse için bir kefarettir. Her kim de bu günahlardan birini işledikten sonra Allah o günahı örterse onun durumu Allah’a kalmıştır; Allah dilerse o kimseyi affeder (ahirette), dilerse cezalandırır.” İbnü’l-Hümâm’ın ifade ettiği üzere ashâb (Ebû Hanîfe’nin öğrencileri) hadlerin, tövbe olmaksızın işlenen günahı temizlemeyeceği hususunda Mâide

235 Bedreddin el-Aynî, el-Binâye Şerhu’l-Hidâye, thk. Eymen Salih Şaban, 1. bs., Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2000, c. 7, s. 256.

236 Ekmelüddîn Muhammed b. Mahmûd b. Ahmed el-Bâbertî, el-İnâye Şerhu’l-Hidâye, Beyrut: Dâru’l-Fikr, t.y., c. 5, s. 212.

47

sûresinin 33. ayetini delil getirmektedirler. Bu ayette Allah’a ve Rasûlü’ne savaş açıp yeryüzünde fitne çıkaranlar olarak ifade edilen yol kesicilere uygulanacak öldürme, asma ve sürgün cezaları anlatıldıktan sonra onların durumu şöyle nitelenmiştir: “Bu cezalar onlar için dünyadaki bir rezilliktir. Ahirette de onlara büyük bir azap vardır.”237 İbnü’l-Hümam’a göre Mâide sûresi 34. ayette tövbe edenler ahirette görülecek azaptan müstesna tutulmuşlardır. Ayrıca tövbe etmenin dünya azabını düşürmeyeceğine dair icmâ bulunmaktadır. Görüldüğü üzere hadlerin işlenen günahı temizleyeciğine dair Ubâde b. Sâmit hadisiyle Mâide sûresinin 33-34. ayetleri arasında teâruz bulunmaktadır. Kemâleddin b. Hümam bu te‘âruzu aşmak için ilk kullandığı yöntem Ubâde b. Sâmit hadisinde geçen hadlerin işlenen günaha keffâret olmasının cezanın tatbiki esnasında tövbe edilmesine hamledilmesidir. Çünkü zâhire göre, had cezası uygulandığı esnada kişi hissettiği acının, işlediği günahın neticesi olduğunu anlayıp pişman olacaktır. İbnü’l-Hümâm böylece had uygulanan kimsenin aynı zamanda tövbe etmiş olduğunu söyleyerek Mâide sûresinin 33-34. ayetleri ile Ubâde b. Sâmit hadisi arasındaki teâruzu gidermiş olmaktadır. Çünkü İbnü’l-Hümâm’a göre kat‘î delil zannî delil ile te‘âruz ettiğinde, zannî delilin takyîd edilmesine karşılık bunun tersi geçerli değildir.238

Ali el-Kârî Mirkâtü’l-mefâtîh adlı eserinin hadler bölümünde hadlerin tek başına işlenen günahı temizlemeyeceğine dair İbnü’l-Hümâm’ın değerlendirmelerini nakletmiş ve Maide sûresi 33. ayetle Ubâde b. Sâmit’ten rivayet edilen hadisi daha farklı bir şekilde cemetmeye çalışmıştır. Buna göre Ali el-Kârî hadlerin hususî olarak had uygulanan suçun günahını temizleyeceğini söylemektedir. Ali el-Kârî Allah’ın rahmetinin bir suçtan dolayı kulunu iki defa cezalandırmayacak kadar geniş olduğunu söylemekte ve buna delil olarak da işlediği zina suçundan dolayı kendisine had cezası uygulanmasını isteyen sahâbenin “beni temizle” diyerek Hz. Peygamber’den istekte bulunmasını zikretmiştir. Ali el-Kârî, Mâide 33. ayeti ile Ubâde b. Sâmit hadisini bu şekilde cemettikten sonra Hanefîlerin hadlerle ilgili koyduğu genel kâidenin pratik faydasının nerede ortaya çıkacağını da belirtmiştir. Buna göre had gerektiren belli bir

237 el-Mâide 5/34.

238 Kemâlüddîn Muhammed İbnü’l-Hümâm, Şerhu Fethi’l-Kadîr, 1. bs., Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l- İlmiyye, 2003, c. 5, ss. 195-96.

48

suçu birden fazla işleyen kişi kendisine had uygulanacağı zaman tövbe etmesi halinde işlediği suçların hepsinin affedilmesine karşılık tövbe etmeyen kimsenin yalnızca haddin uygulanma sebebi olan suçunun affedileceğini belirtmiştir. Sonuç olarak Ali el-Kârî alimlerin bu husustaki ihtilaflarının lafzî olduğunu belirtmiştir.239

Kanaatimizce Ali el-Kârî, Fethu bâbi’l-inâye’de bu meseleye değinmemesinin sebebi iki eserin metotlarının ve amaçlarının farklı olmasıdır. Zira Ali el-Kârî, Fethu bâbi’l-inâye’nin mukaddimesinde, Hanefîlerin hadisle ilişkisinden bahsetmiş ve Hanefîlere sünneti terk etme gibi çirkin hasletlerin yakıştırılamayacağını belirttikten sonra hadislerin fıkıh metinlerinde zikredilmesi ve fıkıh hükümlerinin temel hadis kitaplarındaki yerinin belirtilmesinin zorunlu olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca Ali el-Kârî Nukaye metnini şerh etmesinde eserin veciz olmasının etkili olduğunu söylemesinin yanı sıra yazacağı şerhin bıktıracak kadar uzun, konuyu eksik bırakacak kadar da kısa olmayacağını belirtmiştir. Daha açık ifade etmek gerekirse Ali el-Kârî’nin söz konusu eseri şerh etme amacı Hanefîlerin delillerinin sahih hadislerle ilişkisini kurmak başta olmak üzere teferruat sayılabilecek fıkhî meselelere temas etmemektir. Buna karşılık Mirkâtü’l-mefâtîh’de Ali el-Kârî, daha önce Mişkâtü’l-mesâbîh’e şerh yazan alimlerin Şâfiî olmalarından dolayı kitapta bulunan meseleleri kendi metotlarına göre yazdıklarını ve kendi meşreplerine göre hadisle istidlâlde bulunduklarını belirtmiştir. Buna karşılık Ali el-Kârî avâm tabakasının Hanefîlerin meseleleriyle delillerinin birbirine muhalif olduğu zehabına kapılmamaları içindelillerini yazıp meselelerini açıklamak istemiştir.240 Görüldüğü üzere Fethu bâbi’l-inâye’de hadis ilmi ön plandayken Mirkâtü’l-mefâtîh’de fıkıh ilmi ön plandadır.

Ali el-Kârî’nin Nukâye adlı eserin metnine getirdiği açıklamalar ile klasik ve modern araştırmalardan aktarılan görüşlerin sunulmasından sonra Ali el-Kârî’nin metne olan katkılarını ele almak ve kısa bir değerlendirme yapmak yerinde olacaktır.

Buna göre Ali el-Kârî’nin haddin tarifi, maksadı, mahiyeti ve zina haddinin tarifi ile ilgili konularda şerh ettiği metnin kök eseri olan el-Hidâye adlı eserin üç önemli şerhi üzerinden yaptığımız mukayese neticesinde kendisinden önce mezhepte belirlenmiş görüşlerin dışında orijinal bir görüş ileri sürdüğüne rastlayamadık. Bununla birlikte

239 Ali el-Kârî, Mirkâtü’l-mefâtîh, c. 1, s. 2324.

240 Ebü’l-Hasan Nûreddîn Ali b. Sultan Muhammed Ali el-Kârî, Mirkâtü’l-mefâtîh şerhu Mişkâtü’l-Mesâbîh, 1. bs., Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l- İlmiyye, 2001, c. 1, s. 41.

49

müellifin Mirkâtü’l-mefâtîh adlı şerhinin hadler bölümünde bu başlığın odak noktası olarak telakki ettiğimiz hadlerin tövbe olmadan, işlenen günahı temizleyici olması ile ilgili yukarıda özetlemeye çalıştığımız bazı önemli değerlendirmeleri bulunmaktadır.

Bunlardan bir tanesi Allah’ın (c.c.) kullarına dünyada verdiği cezayı ahirette tekrarlamayacak kadar merhametli olduğunu söylemesidir. Ali el-Kârî’nin bu sözü Hz.

Ali’nin rivayet ettiği bir hadise telmihte bulunmaktadır. Bu Hadiste Hz. Peygamber:

“Kim bir hadde isabet edipte dünyada cezası acele verilirse Allah kuluna Ahirette bu cezayı tekrarlamayacak kadar âdildir. Kim bu dünyada bir hadde isabet edip de Allah o kulunu örtüp günahını affederse bilin ki Allah (dünyada) affettiği bir günahı tekrar cezalandırmayacak kadar Kerîmdir.”241 Ali el-Kârî bu hadisi teyid etmek üzere kendisine zina haddi uygulanması için ikrarda bulunan Mâiz’in ve Gâmidli kadının

“beni temizle” demesini delil getirmiştir. Bu delil kendisinden önce İbn Receb el-Hanbelî (ö. 795/1393) gibi kimseler tarafından da ileri sürülmüştür. Bu görüşe göre ve Gâmidli kadın ile Mâ‘iz Hz. Peygambere işledikleri günahı ikrar etme sadedinde “beni temizle” dediklerinde Hz. Peygamber bu söze karşı çıkmaması ve “had cezaları işlenen günahları temizlemez” dememesi Hz. Peygamberin takriri yerine geçmektedir.242 Biz bu görüşün problemli olduğu kanaatindeyiz. Zira Mâiz ve Gâmidiyyeli kadının kendilerine had uygulanması için suçlarını ikrar etmeleri, aynı zamanda tövbe ettiklerini gösterdiği için bu örnekten hadlerin tövbeye gerek kalmadan işlenen günahları temizlediği anlamını çıkarmak yanlış olacaktır. Bu durumda Hz. Peygamber suçunu ikrar eden kimsenin tövbe etmiş olması dolayısıyla işlediği günahın temizleneceğini takrir etmiş olmaktadır. Ali el-Kârî bu hususta aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda had cezasının sadece bir kere işlenmiş suç için geçerli olacağını ve diğerleri için tövbe edilmesi gerektiğini söyleyerek ayet ve hadis arasındaki te‘âruzun cemedilebileceğini söylemektedir. Burada Ali el-Kârî Mâide sûresi 33.

ayetiyle Ubâde b. Sâmit hadisi arasındaki ihtilafı gidermeye çalıştığı görülse de bu husustaki hadislere göre hüküm verilmesi gerektiği görüşüne daha meyilli olduğu görülmektedir.

241 Ebû İsa et-Tirmîzî, Sünenü’t-Tirmîzî, thk. Beşşâr Avvâd el-Ma’rûf, Beyrut: Dâru’l-Mağribi’l-İslâmî, 1998, “İman”, 11 (No. 2626)

242 Kırcı, İslam Ceza Hukukunda Uhrevî Sorumluluk, s. 33.

50

Belgede ALİ EL-KÂRÎ’NİN FETHU BÂBİ’L-İNÂYE ADLI ESERİNİN KİTÂBU’L-HUDÛD BÖLÜMÜNÜN İNCELENMESİ (sayfa 59-65)