İKTİSADİ GÜCÜN OLUŞUMU

234  Download (0)

Tam metin

(1)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ TÜRK İNKILÂP TARİHİ ENSTİTÜSÜ

YENİ TÜRK DEVLETİNİN KURUMSAL YAPILANMASINDA

İKTİSADİ GÜCÜN OLUŞUMU

ve

DİĞER ULUSAL GÜÇ UNSURLARIYLA ETKİLEŞİMİ

(DOKTORA TEZİ)

TEZ DANIŞMANI PROF.DR.ÜNSAL YAVUZ

HAZIRLAYAN MEHMET KILIÇ

ANKARA-2002

(2)

T.C.

Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü

YENİ TÜRK DEVLETİNİN KURUMSAL YAPILANMASINDA

İKTİSADİ GÜCÜN OLUŞUMU

ve

DİĞER ULUSAL GÜÇ UNSURLARIYLA ETKİLEŞİMİ

(DOKTORA TEZİ)

Tez Danışmanı Prof.Dr.Ünsal Yavuz

Hazırlayan Mehmet Kılıç

Ankara-2002

(3)

TEZ ÖZETİ

Çağın en ileri devlet düzenini kuran Osmanlı Devleti bu sistemini sonuna kadar koruyamamıştır. XVII y.y.dan başlayarak gittikçe büyüyen bir gerileme dönemine girmiştir. Topraklar küçülmeye, vergiler azalmaya ve ekonomi zayıflamaya başlamıştır.

Bunun sebepleri olarak;

-XIX yüzyılın ikinci yarısına kadar iktisat bilimine ve çağın bu alandaki gelişmelerine uzak kalmış olması,

-Matbaanın kurulması ve kitap basımına Avrupa’dan tam 277 yıl sonra 1727’de izin verilmiş olması,

-Teknolojinin bilimin desteklenmesi ve toplumun aydınlatılması için zamanında kullanılmaması,

-Osmanlı Devleti’nin 1854 yılında hiç dış borcu yokken Kırım Savaşı’nın harcamaları ve kaymelerin (kağıt para) dolaşımdan çekilmesi sonucu bir dizi dış borçlanmaya gidilmesi,

-Borç olarak alınan paraların öncelikli ihtiyaçlara dengeli olarak kullanılamaması sonucu açığın sürekli büyümesi, gösterilebilir.

Giderek çoğalan borçların ödenememesi 1875 yılında yayımlanan tebliğ ile Osmanlı Maliyesi’nin iflasın eşiğine geldiğini ilan etmiştir. Bu tebliğe alacaklı ülkelerin tepki göstermesi karşısında 20 Aralık 1881 Muharrem Kararnamesi ile Düyun-u Umumiye İdaresi’nin kurulduğu ilan edildi. Osmanlı Devleti’nin ekonomik ve mali kaynaklarını denetim altına alan “idare” devletin dış borcunu ödemek için emrine verilen vergileri ve gümrük resimlerini toplama hakkına sahip oluyordu. Bağımsız devlet olmanın belki de en önemli göstergesi olan vergileme hakkı devletin elinden alınmıştı.

Osmanlı Devleti’nin Avrupa devletlerine borçlanarak mali açıdan bağımsızlığını kaybedip Duyun-u Umumiye İdaresi’ne bağımlı hale gelmesinde kapitülasyonların da etkisi büyük olmuştur. İlk defa 1535 yılı başında Kanuni Sultan Süleyman ile Fransız Kralı I.François arasında imzalanan “anlaşma” ile kapitülasyon sisteminin temeli atılmıştır. Fransa’ya ticari nitelikte verilen ve her padişah değiştikçe yenilenen bu ayrıcalıklar 1740’da yapılan anlaşma ile sürekli hale getirilmiştir. Fransaya’ya tanınan bu haklar çoğunluğu Avrupalı devletler olmak üzere diğer devletlere de tanınmıştır.

(4)

XVIII y.y. ikinci yarısında Avrupa’da büyük bir değişim meydana gelmiştir.

Buhar gücünün makinalara uygulanarak sanayide kullanılması işyerlerini fabrikaya dönüştürmüştür. Makinaya dayalı üretim artışı ise maliyetleri düşürmüştür. Bu durum karşısında el emeğine dayanan Osmanlı sanayi rekabet olanaklarını kaybetmiştir.

Kalabalık nüfusu, zengin yer altı ve yer üstü kaynakları ile Avrupalı devletler için iyi bir pazar haline gelmiş ve sanayi devriminden olumsuz etkilenmiştir. Avrupa’da sanayi devrimi ile üretilen ürünlere karşı Türk Sanayi ürünlerini korumak için alınacak tedbirler hep kapitülasyon engeline takılmıştır. Türkiye kapitülasyonlardan ancak Lozan Andlaşması ile kurtularak sanayisini koruyucu önlemlere kavuşturmuştur.

Avrupa’da sanayi devrimi ulaşım sektöründe de (1750-1820) büyük yenilikler getirmiştir. XIX y.y. birinci yarısında buharlı gemi ve lokomotiflerle, insan ve yük taşıyan yeni bir ulaşım sistemi oluşmuştur. Osmanlı Devleti’nin çağı izleyen bir sanayileşme politikası olmadığı için, ulaştırma sektörünü yenileme ihtiyacı öne çıkmamıştır.

Osmanlı Devleti’nin yönetimi kapitülasyonlar nedeniyle serbest dış ticaret rejimini benimsemek zorunda kalmış, bu durum dış ekonomik ilişkilerde olduğu kadar siyasette de ülkenin güçlü devletler denetimine girmesine yol açmıştır. XIX y.y.da imzalanan ticaret anlaşmaları ile durum daha da kötüleşmiştir. Haksız rekabet sonucu 1881-1914 yılları arasında dış ticaret dengesi kurulamamış, açık %50’ye varan bir büyüme göstermiştir.

I.Dünya Savaşı’nı kaybeden Osmanlı Devleti İtilaf Devletleri ile 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Anlaşması’nı imzalamak zorunda kalmıştır. Bu savaşta Osmanlı Devleti bir milyon kilometrekareden fazla toprak kaybetmiş ve Anadolu nüfusu 8 milyona inmiştir. Osmanlı Devleti, Mondros Ateşkes Anlaşması ile bağımsızlığını yitirici yükümlülükler altına girmekle, devletin varlığını tartışılır hale getirmiştir. İtilaf Devletleri ateşkes anlaşması hükümlerinden yedinci maddeye dayanarak birer uydurma nedenle ordu ve donanmalarını yurda sokarak önce kendi aralarında yaptıkları gizli anlaşmalara göre ülke topraklarını işgale başlamışlardır.

Tarihten silinme noktasına gelen bir milletin yeniden kurtuluşu için felaketin büyüklüğünü anlamaya çalışanlar kurtuluş yolu olarak manda ve himaye gibi kararlar ortaya atmışlardır. Bu kararları dayandığı kanıtlar ve mantıksal açısından çürük ve temelsiz bulan Mustafa Kemal Atatürk 1919 yılında sağlam ve gerçek kararı “ulus

(5)

egemenliğine dayanan tam bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak” şeklinde açıklamıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde ve Müdafaa-i Hukuk Dernekleri’nin desteğinde Anadolu’da yer yer oluşmaya başlayan “ulusal güç” ülkenin ve halkın yazgısına egemen olmaya yönelmiştir.

Ulusal hedef tam bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak şeklinde net olarak açıklanmış ve ulus egemenliğine dayanma esası ilke olarak benimsenmiştir. Bundan sonra verilecek mücadele bu hedefin elde edilmesi için olacaktır. Önce ulusal güç unsurları (insan gücü, askeri güç, iktisadi güç, pisiko-sosyal güç, teknolojik güç, idari ve politik güç, coğrafi güç) oluşturulacak, güçlerin kullanılması için siyaset ve strateji belirlenecek ve hedef elde edilecektir. 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan TBMM siyasi irade olarak mücadeleyi güçlere bağlı kalarak bu anlayışla yürütülmüştür.

İmparatorluktan Ulusal Devlete geçişte, modern çağın siyasal, kültürel ve ekonomik yaklaşımlarını temel alan yeni oluşum ve onun kurucuları yılların ihmal, hata ve düzensizliklerini, neredeyse yok denebilecek maddi ve manevi mirastan en akılcı ve verimli bir biçimde faydalanarak cumhuriyetin temellerini atmışlardır. Gerçekten yeni devletin temellerinin sağlam olması için sosyo-ekonomik, kültürel ve siyasal değerlerin tümden değişmesi ve en kısa zamanda hayata geçirilip benimsenmesi gerekiyordu.

Bunun içinde süreci kısaltmak amacıyla önce devrimi gerçekleştirip arkasından evrim yolu ile ilerlemeye devam etmek düşüncesi egemen kılınmıştır.

Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde gerçekleştirilmeye çalışılan batılılaşma çabaları, ülke çapında genelleştirilememiş bu nedenle çok köklü çözümlere ulaşılamamıştır. Bunda Osmanlı Devleti’nin sosyo-kültürel yapısının, yönetim modelinin, geleneksel ön yargıların ve dış etkenlerin rolü büyüktür. Savaşlarla toprak kazanarak büyüme düşüncesini destekleyecek sağlıklı ve çağdaş ekonomik yapı kurulamamıştır. Kazanılan toprakları ekonomik değere dönüştürmede farklı yaklaşımlar (ganimet, vergi vb.) içerisine girilmiştir. Çağdaş batı toplumlarının sahip olduğu ekonomik ve kültürel yaklaşımlar yönetim tarafından gözardı edilmiştir.

Kapitülasyonların ezici etkisi endüstriyel gelişmeyi engellemiş, ülkenin gelişmesini sınırlayıcı bir etken olmuştur.

Avrupa’da yayılan sanayi devrimine yukarıda sözü edilen sebeplerle uyum sağlayamamış, böylece ekonomik yapı rekabet gücünü yitirmiş, tamamen dışa bağımlı hale gelmiştir. Aslında üzerinde bulunduğu topraklar ve barındırdığı kaynaklar itibarıyla

(6)

Osmanlı Devleti oyunu kuralına göre oynamış olsa idi bugün kutuplarından söz ettiğimiz dünyada bu kutupların belirleyicisi ve belki de birisi olabilecekti.

Atatürk imparatorluktan Ulusal Devlet’e geçişteki süreçte başlangıcı silahlı mücadele olan ve politik zaferlerle desteklenip, akıllıca uygulamaya koyulan bir yapısal değişim programı birbirini tamamlamıştır. Her safhası dikkatle ve özenle plânlanıp uygulanan bu programa herhalde dünya tarihinin en büyük ve kapsamlı devlet projesi diyebiliriz. Böyle bir değişimin başarısı ülke insanının ve kaynaklarının en verimli biçimde kullanılmasında yatmaktadır.

Osmanlı’dan hemen hemen hiçbir ekonomik ve endüstriyel altyapı kalmayan, kendisine bırakılan ağır mirası (borç yükü faturası) karşılamak durumunda olan Cumhuriyet Yönetimi’nin işi oldukça zordu. Hızlı bir ekonomik kalkınmaya ihtiyaç vardı. Ekonomi dışındaki diğer değerlerde gösterilecek başarıya bağlı olarak geliştikçe destekleyici güç olacaktı. Hiç kimsenin tam anlamıyla bilmediği, tahmin etmediği bir ortamda Atatürk yine plânladığı gibi önce bir ekonomik sistemin olması gerektiğine ve yapının bu temel üzerinde yükselmesinin doğru olacağına inanıyordu. O zamanki mevcut sistemlerin ülkelerin sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarına tam cevap veremediği bir ortamda ülkenin şartlarına en uygun model olduğuna inandığı devletçilik anlayışını ortaya koymuş ve uygulanmasını sağlamıştır. Bu konudaki gerekçelerinin doğruluğu zaman içerisinde anlaşılmıştır.

Atatürk yeni devlet ve onun kurumlarını oluşturmada çağımızın gelişmiş yöntemlerinden biri olan sistem yaklaşımına benzer bir yöntem kullanmıştır. Bu yaklaşımla devleti oluşturan tüm ekonomik, kültürel, siyasal ve sosyal kurumlar ve fikirler birbirlerini desteklemekte ve böylece entegre bir yapı meydana gelmektedir.

Burada gözetilen şey çağın gereklerine uygun,modern yaklaşımların benimsenmesidir.

Bu yaklaşımla eylemler ve eylemleri oluşturan fikirler meydana getirilmekte, bunların birbirini tamamlaması öngörülmektedir.

Çağımızın modern devlet anlayışı temelde ulus devlet, demokrasi ve hukukun üstünlüğü gibi temaları içermektedir. Devlet tarafından girişilen eylemlerin özünü bu fikirler oluşturmaktadır. Yeni Türk devleti henüz kurulmadan önce kongrelerde, daha sonra cumhuriyetin kurulması aşamasında halk iradesi veya onu kısmi yada tam anlamıyla temsil eden meşru bir kurumun varlığı söz konusu olmuştur. Bu bakımdan Türk Kurtuluş Savaşı ve sonrasında meydana gelen olaylar diğer ülkelerde meydana

(7)

gelen devrimler gibi dağınık değil, özünde halka, hukukun üstünlüğüne, günümüzün evrensel ve çağdaş değerlerine yer veren bir bütünlük göstermektedir.

Bu çalışmada konu sistem yaklaşımı içerisinde ele alınarak iktisadi gücün oluşumu, diğer ulusal güç unsurları ile etkileşimli olarak incelenmiştir. Türkiye jeopolitik önemi nedeniyle çevresiyle birlikte çıkar çatışmalarının odak noktasını oluşturmaktadır. Bu nedenle ekonomik güce kaynak ve ortam sağlayan coğrafyanın jeopolitik ve jeostratejik önemi bir bölüm olarak açıklanmıştır. Çıkar sahibi ülkeler Türkiye’nin politik ve ekonomik yönden güç kazanmasını doğal olarak istememektedir.

Bunu sağlayabilmek içinde Türkiye’yi ekonomisi zayıf bir ülke durumuna getirme çabalarını tarihi süreçte devamlı sürdürmüşlerdir. Aynı düşünce bu günde geçerliliğini korumaktadır. Günümüzde, ekonomimizde yaşanılan olumsuzluklar karşısında bundan çıkar sağlayabilecek ülkelerin Türkiye’ye yönelik politik baskıya kadar varan tutum ve davranışlar sergilemesi bunun açık örneğidir. Yeni Türk devletinin kurumsal yapılanmasında “İktisadi Gücün Oluşumu” diğer güçlerin gelişmesinde itici güç rolü oynayan ekonomik gelişmeyi ön plânda tutan ve toplumsal değişmeyi, gelişmeye entegre eden bir yapı içerisinde geliştiği sonucuna varılmıştır. Bu oluşum ve gelişimde bölgemize ve ülkemize yönelik çıkar çatışmalarının sürekli belirleyici rol oynadığı görülmüştür.

(8)

İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ... VII

GİRİŞ... 1

I.BÖLÜM : ULUSAL GÜCÜN UNSURLARI... 8

A.ULUSAL GÜÇ KAVRAMI... 8

B.ULUSAL GÜCÜN UNSURLARI... 12

1- İnsan Gücü ... 14

2- Coğrafi Güç ... 15

3- Psiko-Sosyal Güç ... 18

4- Teknolojik Güç ... 21

5- Politik ve İdari Güç ... 24

6- Ekonomik Güç ... 27

7- Askeri Güç ... 30

C.ULUSAL GÜÇ – ULUSAL ÇIKAR İLİŞKİSİ... 39

II.BÖLÜM: İKTİSADİ GÜCÜN MEKAN UNSURU OLAN COĞRAFYANIN JEOPOLİTİK VE JEOSTRATEJİK ÖNEMİ... 45

A. JEOPOLİTİĞİN TANIMI VE ÖNEMİ... 45

B.JEOPOLİTİĞİN UNSURLARI... 49

C.JEOPOLİTİĞİN YENİ KAVRAMLARI (JEOEKONOMİ VE JEOKÜLTÜR)... 52

D.JEOPOLİTİK KONUM... 55

E.JEOPOLİTİK TEORİLER ... 55

F.JEOPOLİTİK GÜÇ MERKEZLERİ ... 60

G.JEOSTRATEJİNİN TANIMI (YER STRATEJİSİ) VE ÖNEMİ... 62

H.JEOSTRATEJİK KONUM... 64

İ.JEOPOLİTİK-JEOSTRATEJİ VE STRATEJİ İLİŞKİSİ... 64

J.JEOPOLİTİK VE EKONOMİK GÜÇ MERKEZLERİ AÇISINDAN TÜRKİYE’NİN JEOPOLİTİK ÖNEMİ... 67

(9)

III. BÖLÜM: KURTULUŞ SAVAŞI DÖNEMİ İKTİSADİ GÜÇ... 72

A-KURTULUŞ SAVAŞINI HAZIRLAYAN GELİŞMELER... 72

B-KURTULUŞ SAVAŞI BAŞLANGICINDA İKTİSADİ GÜÇ... 77

C-KURTULUŞ SAVAŞINA BAŞLARKEN DİĞER ULUSAL GÜÇ UNSURLARI... 81

D-ANADOLU BÜTÜNLEŞME HAREKETİNİN FİNANSMANI... 92

E-TBMM’NİN MALİ KAYNAKLARI... 117

F-KURTULUŞ SAVAŞINA SAĞLANAN DIŞ YARDIMLAR... 145

IV.BÖLÜM: CUMHURİYET DÖNEMİ İKTİSADİ GÜÇ VE DEVLETÇİLİK UYGULAMALARI... 152

A-CUMHURİYET KADROSUNUN OSMANLI DEVLETİ’NDEN DEVRALDIĞI EKONOMİK VARLIKLAR (Sanayi, Ulaştırma, Tarım, Dış Ticaret, Dış Borçlar)... 152

B-ULUSAL EKONOMİYE GEÇİŞ... 163

1.Geçiş Hazırlıkları ... 163

2.Türkiye İktisat Kongresi (17 Şubat-4 Mart 1923)... 167

3.Geçiş Dönemini Etkileyen İç ve Dış Gelişmeler... 173

C-EKONOMİNİN KURUMSAL YAPILANMASI VE DEVLETÇİLİK UYGULAMALARI... 178

V. BÖLÜM:İKTİSADİ GÜCÜN DİĞER ULUSAL GÜÇ UNSURLARI İLE ETKİLEŞİMİ... 194

A. İNSAN GÜCÜ İLE ETKİLEŞİM... 195

B. COĞRAFİ GÜÇ İLE ETKİLEŞİM... 197

C. PSİKO-SOSYAL GÜÇ İLE ETKİLEŞİM... 200

D. TEKNOLOJİK GÜÇ İLE ETKİLEŞİM... 202

E. POLİTİK VE İDARİ GÜÇ İLE ETKİLEŞİM... 203

F. ASKERİ GÜÇ İLE ETKİLEŞİM... 205

SONUÇ... 208

BİBLİYOGRAFYA... 212

EKLER... 221

(10)

Ö N S Ö Z

Kurtuluş Savaşı’nı başlatan kadro 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması ile gücünü ve yönetim etkinliğini kaybeden Osmanlı Devleti’nin yerine,

“Tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak” düşüncesini güçleri oluşturarak hayata geçirmek için “Ya Bağımsızlık Ya Ölüm” parolasıyla işe başladı. Ancak, işe başlarken kullanabilecekleri ulusal güç unsuru anlamında hiçbir güç yoktu. Ordu terhis edilmiş, coğrafya yer yer işgal edilmiş ve edilmekte, bilim ve teknolojiden söz etmek çok zor, ekonomi ilkel metodlarla yapılmaya çalışılıyor ve verimli araziler işgal altındaydı. İnsan gücünü oluşturan yaklaşık 8.5 milyon nüfus yıllar süren savaşlarda yorgun ve yoksul düşmüş ayrıca, gelecekten ümitsiz ve moral yönünden çökmüştü. Politik ve idari güç açısından Anadolu hükümetsiz durumdaydı.

Yapılan çalışmada siyasi bağımsızlıkla çok yakından ilgili olan iktisadi gücün oluşumu ve diğer güç unsurları (insan gücü, coğrafi güç, psiko-sosyal güç, teknolojik güç, politik ve idari güç ve askeri güç) ile etkileşimi ayrıntılı olarak açıklanmaya çalışılmıştır. Bunun için de iktisadi gücün mekan ve kaynak unsurunu oluşturan coğrafi konumumuzun jeopolitik ve jeostratejik önemi ortaya konmuştur. Çünkü Jeopolitik bütün güç öğelerini coğrafi platform ve verilerle politikaya verdiği yönü belirler. Güç ve hedef ilişkisini kurmada coğrafyanın bütün unsurlarını dikkate almak önemli bir zorunluluktur. Bir bakıma ulusların kaderi üzerinde yaşadığı coğrafyalarında saklıdır.

Türkiye coğrafyasının jeopolitik ve jostratejik kavramlar açısından ortaya konmasının bir sebebi de siyasi birlikteliklere paralel olarak iktisadi ittifakların oluşumuna sağladığı avantajlı konumuna dikkati çekmektir. Türkiye gelişen ekonomisini Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu istikametinde üç kıt’anın derinliklerine kadar bir çok ülke ile entegre edebilme gibi çok önemli bir avantaja sahiptir.

Gelişen ve değişen dünya olayları karşısında siyasi ittifakların yerini almaya çalışan ekonomik ittifaklar günümüzde ekonominin önemini açıkça ortaya koymaktadır.

Ülkemiz coğrafyası her türlü ittifakta tercih edilen bir konuma sahiptir. Bu ise ekonomik gelişmemizi yönlendirmesi bakımından bir itici güç rolü oynamaktadır.

Yeni Türk Devleti’nin kurumsal yapılanmasında iktisadi güç öz kaynaklara dayandırılırken iki husus daima göz önünde tutulmuştur. Bunlardan birisi gelişen

(11)

ekonomiler düzeyine ulaşabilmek için olabildiğince aynı metodlara yönelerek rekabet edebilmek, diğeri ise, ekonomiyi kötü niyet ve saldırılara karşı dirençli kılmaktır.

Bu çalışmanın konu seçimi dahil bütün safhalarında ufuk ötesi bir anlayışla yönlendirmelerinden dolayı tez danışmanım Prof. Dr. Ünsal YAVUZ’a teşekkürlerimi sunmayı borç bilirim. Ayrıca geceli gündüzlü çalışmalarımda beni yalnız bırakmayan her türlü desteği sağlayan eşime, oğluma ve kızıma teşekkür ederim.

Ankara, 01/11/2002 Mehmet K I L I Ç

(12)

GİRİŞ

Çağının en ileri devlet düzenini kuran Osmanlı Devleti bu sistemini sonuna kadar koruyamamıştır. XVII.yüzyıldan başlayarak gittikçe büyüyen bir gerileme dönemine girmiştir. Topraklar küçülmeye vergiler azalmaya ve ekonomi zayıflamaya başlamıştır. Bunun çeşitli sebepleri olmakla birlikte bu sebeplerden bir tanesi de XIX.yüzyılın ikinci yarısına kadar iktisat bilimine ve çağın bu alandaki gelişmelerine uzak kalmış olmasıdır. Matbaanın kurulması ve kitap basımına Avrupa’dan tam 277 yıl sonra 1727 yılında izin vermiştir. Teknoloji, bilimin desteklenmesi ve toplumun aydınlatılması için zamanında kullanılmamıştır. İlk iktisat kitabının yazılması ve basılması ancak 1881’de gerçekleştirilmiş ve Mekteb-i Mülkiye de okutulmuştur.1

Osmanlı ekonomik sistemi ülkede yaşayan herkese serbest hareket imkanı tanımakla birlikte 1856 Paris Antlaşması’ndan sonra denge yavaş yavaş azınlıkların lehine değişmiştir. Hak ve yetki kavramından çok görev ve sorumluluk anlayışına dayanan ekonomik sistem dış etkenlerle gün geçtikçe daha da bozulmuştur. Böylece Müslüman-Türk tebaa uzun vadeli sermaye gerektiren yatırımlar yerine kapalı aile ekonomisine yönelmiştir.2 Ayrıca antlaşmayı imzalayan Avrupalı devletler uyguladıkları politikalarla Osmanlı topraklarındaki amaçlarını gerçekleştirmeye çalışmışlardır. 3

Diğer taraftan 1854 yılına kadar Osmanlı Devleti’nin hiç dış borcu yok iken Kırım Savaşı’nın sebep olduğu harcamalar ve daha sonra kaymelerin (kağıt paraların) dolaşımdan çekilmesi gibi büyük operasyonlar Londra ve Paris piyasalarından bir dizi borçlanmalara yol açmıştır. İlk borçlanma 1858’de 5 milyon sterlin olarak Londra’da müzakere edilmiştir.4 Ekonomik kriz önlenemediği için Mart 1862’de Londra’da yeni bir borçlanma sözleşmesi daha yapılmıştır.5 Borç olarak alınan paralar öncelikli ihtiyaçlara dengeli olarak kullanılmadığı için açık sürekli büyümüştür. Giderek artan

1 Erdinç Tokgöz, Türkiye’nin İktisadi Gelişme Tarihi (1914-1999), 5.B., Ankara, İmaj Yayınevi, 1999, s.1-2.; Mekteb-i Mülkiye 1859 da İstanbul’da faaliyete geçmiş, 1935’te Siyasal Bilgiler Okulu adını almış ve 1936’da Ankara’ya taşınmıştır.

2 Erdal Türkkan, Atatürk ve Yeni Türkiye’de İktisadi Gelişmenin Sosyo-Kültürel Sorunları,

“Atatürk ve Kültür” Ankara, 1982, s.59-68.; Yaşar Semiz, “Atatürk’ün İktisadi Politikası”, Erdem, Atatürk Kültür Merkezi Dergisi, C.4, Sayı 12, Eylül 1988, s.735.

3 Bige Yavuz, Kurtuluş Savaşı Döneminde Türk-Fransız İlişkileri, Ankara, TTK., 1994, s.1-2.

4 Morel Eugene, Türkiye ve Reformlar, Çev., S.Belli, İstanbul, 1984, s.161.

5 A.g.e., s.163; Semiz, A.g.m., s.735.

(13)

borçların ödenememesi 1875 yılında yayımlanan tebliğ ile Osmanlı Maliyesinin iflasın eşiğine geldiğini ilan etmiştir. Devletin 5.297.676.500 FF tutarındaki ana borcunun faizi 299.068.487 FF idi. Buna karşı devletin geliri ise 380 milyon FF civarında idi. Bununla sadece faiz ödenebiliyor, kalan 80 milyon FF ile devletin giderleri karşılanmak durumunda kalınıyordu ki bunun en açık ifadesi “iflas” idi. Bu tebliğe alacaklı ülkelerin tepki göstermesi karşısında 20 Aralık 1881 Muharrem Kararnamesi ile Duyun-u Umumiye İdaresi’nin kurulduğu ilan edildi.6 Tamamen özel statüde olan bu kurulda yabancı alacaklıları temsil eden beş ülke (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya) temsilcisi ile yerli alacaklıları ve Galata bankerlerini temsil eden iki temsilci (Toplam 7 üye) bulunuyordu. Tarihçiler bu idareyi ikinci Maliye Bakanlığı olarak dünyada benzeri az görülebilecek bir uygulama biçiminde nitelemektedirler. Osmanlı Devleti’nin ekonomik ve mali kaynaklarını denetim altına alan “idare” devletin dış borcunu ödemek için emrine verilen vergileri ve gümrük resimlerini toplama hakkına sahip oluyordu. İdare gerek gördüğünde haciz yolu ile de tahsilat yapabiliyordu.

Bağımsız devlet olmanın belki de en önemli göstergesi olan vergileme hakkı devletin elinden alınmıştı.7

Devlet bu büyük borcunu ödeyebilmek için 1882 yılından başlamak üzere tütün ve tuz tekelini, pul vergisini, ispirto vergisini, İstanbul’daki balık vergisi gelirlerini, İstanbul, Bursa, Edirne ve Samsun’daki ipek çiftliklerinin ondalık vergisini Düyûn-u Umumiye İdaresi’ne tahsis etmek durumunda kalmıştır. I.Dünya Savaşı’nda (1914- 1918) Duyun-u Umumiye’ye ödeme yapılmamıştır. Borçların kapatılması ve sermaye transferinde bankalar aracılık etmiştir. Bankalar içerisinde en önemlisi Kırım Savaşı’ndan sonra Tanzimat Fermanı’na ek olarak çıkarılan 18 Şubat 1856 tarihli “Hattı Hümayun” ile ekonomik ve mali sistemi yönlendirmek ve canlandırmak üzere 500 bin İngiliz Lirası sermayeli Osmanlı Bankası (Ottoman Bank) Londra’da kurulmuştur. Bu bankanın şube adedi 1909’da 55’e ulaşmıştır. Ulusal banka olarak 1888 tarihli bir tüzük ile sermayesi 10 milyon Osmanlı Lirası olan Ziraat Bankası İstanbul’da hizmet vermeye başlamıştır. Bankanın sadece tarım sektörüne kredi vermesi istenmiştir.8 Yerli sermaye

6 A.du Velay, Türkiye Maliye Tarihi, der. Maliye Tetkik Kurulu, Ankara, 1978, s.201 v.d.’dan Bige Yavuz, A.g.e., s.19.

7 Tokgöz, A..g.e., s.20.

8 Vedat Eldem, Osmanlı İmparatorluğu’nun İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, 2.B. Ankara, TTK., 1994, s.159.; Bige, Yavuz, A..g.e., s.19-20.; Tokgöz, A..g.e., s.18-20.

(14)

ile kurulan ilk banka ise Türkiye İş Bankası’dır. 26 Ağustos 1924’te bir milyon Türk Lirası sermaye ile kurulmuştur. Sermayenin tamamı Atatürk tarafından taahhüt edilmiştir.9

Osmanlı Devleti’nin Avrupa devletlerine borçlanarak mali açıdan bağımsızlığını kaybedip Duyun-u Umumiye İdaresine bağımlı hale gelmesinde kapitülasyonlarında etkisi büyük olmuştur.

İlk defa 1535 yılı başında Kanuni Sultan Süleyman ile Fransız Kralı I.François arasında imzalanan “anlaşma” ile kapitülasyon sisteminin temeli atılmıştır.10 Fransa’ya verilen bu ayrıcalıklar ticari nitelik taşımaktadır. Buna göre Osmanlı Devleti’nde ticaret yapan Fransız tüccarları on yıl vergi vermeyecek, malların değeri üzerinden %3 gümrük alınacak, Fransızlar arasında çıkacak ticari anlaşmazlığa o yerdeki Fransız konsolosu bakacak, taraflardan biri Türk ise sorunu Osmanlı kadısı Fransız elçiliğinin bir görevlisinin gözetimi altında çözecektir. Kanuni’nin ölümünden sonra vergi bağışıklığı süresiz uzatılarak, yabancı ticaret gemilerinin Fransız bayrağı ile Osmanlı karasularında ticaret yapmalarına izin verilmesi ilkesi getirilmiştir. Her Padişah değiştikçe yenilenen bu ayrıcalıklar 1740’da I.Mahmut ile XV.Louis arasında yapılan anlaşmayla sürekli hale getirilmiştir. Fransa’ya tanınan bu haklar çoğunluğu Avrupalı devletler olmak üzere diğer devletlere de tanınmıştır .11

XVIII.yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’da büyük bir değişim meydana gelmiştir.

Buhar gücünün makinalara uygulanarak sanayide kullanılması işyerlerini fabrikaya dönüştürmüştür. Makinaya dayalı üretim artışı ise maliyetleri düşürmüştür. Bu durum karşısında el emeğine dayanan Osmanlı sanayi rekabet olanaklarını kaybetmiştir.

Kalabalık nüfusu, zengin yer altı ve yer üstü kaynakları ile Avrupalı devletler için iyi bir pazar niteliği taşıyan Osmanlı Devleti, sanayi devriminden olumsuz etkilenen devletlerden biri haline gelmiştir. Özellikle XIX.yüzyıl içinde imzalanan ticaret sözleşmeleriyle İngiltere ve daha sonra Avrupa ülkelerinin “açık pazarı” haline getirilen ülkenin sanayi yapısı bütünüyle çökmüştür. Örneğin 1839’da İstanbul’da 2752 kumaşçı tezgahı ve bu tezgahlarda yaklaşık 3500 işçi çalışmakta iken, 1869’da tezgah sayısı

9 Mustafa A.Aysan, Atatürk’ün Ekonomik Görüşleri, 6.B., İstanbul, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, Ocak 2000, s.78.

10 Bige, Yavuz, A..g.e., s.12.

11 Yahya Akyüz, ve d., Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi I, 5.B., Ankara, YÖK Yayınları, No:6, 1997, s.27-28; Bige, Yavuz, A..g.e., s.12.

(15)

25’e, kumaşçı sayısı ise 42’ye düşmüştür.12 Osmanlı ekonomisi Avrupa’dan imal edilmiş madde alan, karşılığında hammadde ve yiyecek maddeleri satan bir yapı göstermeye başlamıştır. Türk sanayi ürünleri kapitülasyonlar nedeniyle korunamaz hale gelmiştir.13 Mustafa Kemal Atatürk TBMM’nin 1 Mart 1922’de üçüncü toplanma yılını açarken yaptığı konuşmada yasa14 yoluyla teşvik edilmesine karşın Osmanlı sanayiinin cılız kalmasının nedenlerini şöyle açıklamıştır.15 “Tanzimatın açtığı serbest ticaret devri Avrupa rekabetine karşı kendisini müdafaa edemeyen iktisadımızı bir de iktisadi kapitülasyon zincirleri ile bağladı. Teşkilat ve ferdi kıymet nokta-i nazarlarından iktisat sahasında bizden çok kuvvetli olanlar memleketimizde, bir de fazla olarak, imtiyazlı mevkide bulunuyorlardı... Rakiplerimiz bu suretle gelişmeye müsait sanayiimizi de mahvettiler...”

Avrupa’da sanayi devriminden sonra üretilen ürünlere karşı Türk sanayi ürünlerini korumak için alınacak tedbirler hep kapitülasyon engeline takılmıştır.

Osmanlı yöneticilerinin gümrük vergilerini artırma istekleri büyük tepkilere neden olmuştur. Avrupalı devletlerin kapitülasyonları Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışma aracı olarak kullanmaları nedeniyle kurtulma girişimleri her defasında başarısız kalmıştır.16 I.Dünya Savaşı sırasında aynı grupta yer almamıza rağmen Almanya ve Avusturya-Macaristan kapitülasyonların kaldırılmasına İtilaf Devletlerinden daha fazla tepki göstermişlerdir. Türkiye kapitülasyonlardan ancak Lozan Andlaşması ile kurtularak sanayisini koruyucu önlemlere kavuşturmuştur.

XX.yüzyılın başlarında Osmanlı Devleti batıya nazaran iktisaden geri kalmış durumdaydı. Gelir seviyesi Batı Avrupa’da kişi başına ortalama 170 dolar iken Osmanlı Devleti’nde bölgelere göre farklı olmakla birlikte ortalama 44 dolar idi. Trakya, İstanbul ve Batı Anadolu ortalaması 66 dolara yükselirken, Irak’ta 35 dolara düşüyordu.17

12 Akın İlkin, “Atatürk Döneminde Sanayi Politikası”, Atatürk Döneminde Türkiye Ekonomisi Semineri, İstanbul, YKB Yayını, 1981, s.89.

13 A.g.b., s.89-90.

14 Kapitülasyonlar nedeniyle 1863’de kurulan “Islahı Sanayi Komisyonu” kararlarının uygulanmaması üzerine 1913’te çıkarılan “Teşvik-i Sanayi Kanunu Muvakkatı” ile Sanayi teşvik edilmeye çalışılmıştır. I.Dünya Savaşı’na girmemiz bu hareketin gelişmesine vakit bırakmamıştır.

15 Söylev ve Demeçler, C.I., 5.B., Ankara, TTK. 1997, s.241.

16 Bige, Yavuz A..g.e., s.13.

17 Eldem, Harp ve Mütareke Yıllarında Osmanlı İmparatorluğunun Ekonomisi, Ankara, TTK, 1994, s.2; Eldem, Osmanlı İmparatorluğu’nun İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, s.155, 227-228.;

Tokgöz, A..g.e., s.2.

(16)

Osmanlı Devleti’nin 1889 ile 1914 yılları arasında kalkınma hızı ortalama yılda

%2.2 oranında olmuştur. Bu rakam gelişmiş ülkelerde18 normal kabul edilebilirse de, sanayisini yeni kurmakta olan bir ülke için hayli düşüktür.

Borçlanarak yaşamaya alışmış bir idari yapıya sahip olan Osmanlı Devleti’nin I.Dünya Savaşı öncesinde birikmiş borç miktarı 180 milyon Osmanlı Lirası kadardı.19 Bu borcun en önemli kısmı 1913 yılı itibariyle toplam 131.0 milyon Osmanlı Lirası tutarındaki dış borçtur.20 Dış borçların ülkeler itibariyle dağılımında 1914 yılı başında şöyle bir tablo ortaya çıkmaktadır. Toplam dış borçların %53’ünü Fransa’dan, %21’ini Almanya’dan %14’ünü İngiltere’den alınan dış borçlar oluşturmuştur.21 Aynı yıl itibariyle yabancı yatırımların sektörlere dağılımında en fazla yabancı sermaye yatırımı demiryollarına yapılmış (%63,1) bunu %12 oranında bir payla bankacılık sektörü takip etmiştir. Ticaret, sanayi, su ve gaz gibi belediye hizmetleri, limanlar, madencilik ve sigorta alanlarına yapılan yatırımlar ise hemen hemen aynı oranlarda gerçekleşmiştir.22

Avrupa’da sanayi devrimi ulaşım sektöründe de (1750-1820) büyük yenilikler getirmiştir. XIX.yüzyılın birinci yarısında buharlı gemi ve lokomotiflerle, insan ve yük taşıyan ve ülkeleri yakınlaştıran yeni bir ulaşım sistemi oluşmuştur. Osmanlı Devleti’nin çağı izleyen bir sanayileşme politikası olmadığı için, ulaştırma sektörünü yenileme ihtiyacı öne çıkmamıştır.23

Osmanlı Devleti’nin yönetimi kapitülasyonlar nedeniyle serbest dış ticaret rejimini benimsemek zorunda kalmış, bu durum dış ekonomik ilişkilerde olduğu kadar siyasette de ülkenin güçlü devletler denetimine girmesine yol açmıştır. XIX.yüzyılda imzalanan ticaret anlaşmaları ile durum daha da kötüleşmiştir. Haksız rekabet sonucu

18 Kalkınma hızı yıllık ortalamaları Almanya’da 1875-1913’de %3,1, Danimarka’da 1889- 1913’de %3,2, Macaristan’da 1910-1912’de %2,5, ABD’de 1884-1913’de %3,3, Japonya’da 1883- 1912’de %4,1, Kanada’da 1870-1910’da %3,6 olarak hesaplanmıştır. Bkz. Eldem, Osm.İmp.İktisadi Şartları..., s.235,

19 Tokgöz, A..g.e., s.21.

20 Eldem, Osmanlı İmparatorluğu İktisadi Şartları Hakkında. Bir Tetkik, s.188.

21 Cihan Duru, Abdurrahman Öngeoğlu, Kemal Turan, Atatürk Dönemi Maliye Politikası, C.I, Ankara, 1982, s.102-106

22 Bige, Yavuz A..g.e., s.15-16.; Demiryolu sektörüne yapılan yatırımların %49,6’sı Fransız

%36,8’i Alman, %9,8’i ise İngiliz sermayesine aittir. Bankacılık sektöründe ise Fransızlar %38,2, İngilizler %33,1, Almanlar ise %19,7 oranında bir paya sahiptirler

23 Tokgöz, A..g.e., s.10.

(17)

1881-1914 yılları arasında dış ticaret dengesi kurulamamış, açık %50’ye varan bir büyüme göstermiştir.24

I.Dünya Savaşı’nın başladığı 1914 yılında Osmanlı Devleti’nin yüzölçümü 1.937.900 km2, nüfusu 26.3 milyon idi. Anadolu’nun (27 vilayet ve müstakil liva) ise yüzölçümü 730.5 bin km2 ve nüfusu 13,4 milyon civarında bulunuyordu.25 I.Dünya Savaşı’nı kaybeden Osmanlı Devleti İtilaf Devletleri ile 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Anlaşması’nı imzalamak26 zorunda kalmıştır. Bu savaşta Osmanlı Devleti bir milyon km2 den fazla toprak kaybetmiş ve Anadolu nüfusu 8 milyona inmiştir.27

Osmanlı Devleti, Mondros Ateşkes Anlaşması ile bağımsızlığını yitirici yükümlülükler altına girmekle, devletin varlığını tartışılır hale getirmiştir. İtilaf Devletleri ateşkes anlaşması hükümlerinden yedinci maddeye28 dayanarak birer uydurma nedenle ordu ve donanmalarını yurda sokarak daha önce kendi aralarında yaptıkları gizli andlaşmalara göre ülke topraklarını işgale başlamışlardır. Fransızlar Adana’ya; İngilizler Urfa, Maraş ve Antep’e girmiştir. Antalya ile Konya’ya İtalyan birlikleri getirilmiş, Merzifon ile Samsun’a İngilizler asker çıkarmıştır. Ayrıca ülkenin her yanında yabancı devlet görevlileri ve özel adamları yıkıcı çalışmaları yürütmektedir.

İtilaf Devletlerinin yardım ve desteği ile Yunan ordusu 15 Mayıs 1919’dan itibaren İzmir’e çıkarak Ege Bölgesinde zulüm yaparak ilerlemiştir. Bundan başka, yurdun dört bir bucağında Hıristiyan azınlıklar gizli, açık, özel istek ve amaçlarını elde etmek için devletin bir an önce çökmesine, zararlı cemiyetler kurarak ve ayaklanmaları destekleyerek çaba harcamışlardır. Böylece Osmanlı Devleti fiilen sona ermiş, ordu dağıtılmış ve ülke insanlarının ve topraklarının geleceği işgalcilerin insafına terkedilmiştir.29

Tarihten silinme noktasına gelen bir milletin yeniden kurtuluşu için felaketin büyüklüğünü anlamaya çalışanlar kurtuluş yolu olarak manda ve himaye gibi kararlar

24 A..g.e., s.13.

25 Eldem, Harp ve Mütareke Yıllarında..., s.4.; Tokgöz, A..g.e., s.2.. Gotthard Jaeschke, Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi, Ankara, TTK, 1989, s.1.

26 Mondros Ateşkes Anlaşmasını İtilaf Devletleri adına İngiliz Amirali Calthorpe, Osmanlı Devleti adına Bahriye Nazırı Rauf Bey (Orbay) imzalamışlardır.

27 Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşının Mali Kaynakları, Ankara, TTK, 1990,s.25.

28 Mondros Ateşkes Anlaşması’nın yedinci maddesi “Güvenlik tedbiri olarak İtilaf Devletleri lüzum görecekleri stratejik bir noktayı işgal edebileceklerdir” şeklindedir.

29 Nutuk-Söylev, C.I. 2.B. Ankara, TTK, 1986, s.3.; İhsan Güneş, “Milli Mücadele Dönemi Bütçeleri”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C.IV., No:12, Ankara 1988., s.763.; Tokgöz, A..g.e., s.26.

(18)

ortaya atmışlardır. Bu kararları dayandığı kanıtlar ve mantıklar açısından çürük ve temelsiz bulan Mustafa Kemal Atatürk 1919 yılında sağlam ve gerçek kararı “ulus egemenliğine dayanan tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak” şeklinde açıklamıştır.30 Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde ve Müdafaai Hukuk Dernekleri’nin desteğinde Anadolu’da yer yer oluşmaya başlayan “ulusal güç” ülkenin ve halkın yazgısına egemen olmaya yönelmiştir.31

Ulusal hedef tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak şeklinde gayet net olarak açıklanmış ve ulus egemenliğine dayanma esası ilke olarak benimsenmiştir.

Bundan sonra verilecek mücadele bu hedefin elde edilmesi için olacaktır. Önce ulusal güç unsurları32 oluşturulacak, güçlerin kullanılması için yöntem belirlenecek ve hedef elde edilecektir. 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan TBMM siyasi irade olarak mücadeleyi güçlere bağlı kalarak bu anlayışla yürütmüştür.

İşte bu çalışma ile, yeni Türk devletinin kurulmasında ve kurumsal yapılanmasında iktisadi gücün oluşumu ve diğer ulusal güç unsurları ile etkileşimi bir sistem yaklaşımı modeli33 içerisinde incelenerek iktisadi gücün ulusal güç içerisindeki rolü aydınlatılmaya çalışılacaktır. Çünkü Ulusal Kurtuluş Savaşı ve arkasından kurulan yeni devletin kurumsallaşması tamamen güçlere dayalı bir sistem yaklaşımı düşüncesiyle gerçekleştirilmiştir. Ekonomik güç tek başına ele alınmamış diğer güçlerle eş zamanlı olarak oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu oluşumda ekonomik güce kaynak ve ortam sağlayan coğrafyanın jeopolitik ve jeostratejik önemi bölgeye yönelik politik ve ekonomik çıkar çatışmaları da dikkate alınarak açıklanmıştır. Ayrıca güçlerin (EK-A) oluşturulması ve hedeflere yöneltilmesinde siyasi otoritenin uygulayacağı hareket tarzı olan ulusal siyaset ve ulusal strateji (EK-B) kavramlarına açıklık getirilmiştir.

30 Nutuk-Söylev, C.I, 2.B, s.18-19.

31 Güneş, A..g.m., s.624.

32 Ulusal güç unsurları: İnsan gücü, Coğrafi güç, Psiko-Sosyal güç, Teknolojik güç, Politik ve İdari güç, Ekonomik güç ve Askeri güç olarak ifade edilmektedir. Bkz.. I.Bölüm.

33 Sistem yaklaşımı modeli; aralarında ilişkiler bulunan parçaların birbirleriyle etkileşiminin belirlenerek ve bunların bir bütün olarak ele alınıp analiz edilmesi ve düzenlenmesidir. Bkz. Halil Can, Doğan Tuncer ve Doğan Yaşar Ayhan, Genel İşletmecilik Bilgileri,12.B. Ankara, Siyasal Kitabevi, 2001, s.23-24.

(19)

I. BÖLÜM

ULUSAL GÜÇ UNSURLARI

A. ULUSAL GÜÇ KAVRAMI

Ulusal güç, bir ülkenin iç ve dış politika uygulamalarında ulusal çıkarların gerçekleştirilmesini sağlayan, ulusal hedeflerin elde edilmesinde siyasi otorite tarafından kullanılabilecek toplam gücü ifade eder. Devlet yönetimini üstlenen siyasi otoritenin asli görevi; ulusu, belirlenmiş ulusal menfaatlere ulaştırmaktır. Ulusal strateji olarak nitelenen bu amaç genellikle uzun süreli hazırlık ve hareket tarzlarının uygulanmasıyla gerçekleştirilir.1 Diğer bir deyişle ulusal strateji, ulusal güç unsurlarını geliştirme ve kullanma sanatıdır.2 Bu uygulamada kullanılacak yegane unsur ulusun özünden doğan ve ulusal nitelik taşıyan “ulusal güç”tür. Atatürk’ün “Her türlü başarı sırrının, her tür kuvvet ve gücün gerçek kaynağının milletin kendisi olduğuna kanımız tamdır”3 ifadesinde ulusal gücün kaynağı ve kökeninin ulusa dayanması ve özünü ulustan alması gereği vurgulanmaktadır. Kaynak ulusun içinden doğar, ulusça beslenir ve geliştirilir. Aksi takdirde oluşturulan gücün ulusallık özelliğinden bahsedilemez.

Ayrıca ulusun ve vatanın korunmasında bazı sıkıntılar yaşanabilir.

Ulusal gücün günün gereklerine ve ileri toplumların standartlarına göre geliştirilmesi, devlet yönetiminde öncelikli ve sürekli bir işlevdir. Buna göre; siyasi iktidarların ulusal gücün sürekli geliştirilmesi ve çağdaşlaştırılmasında görev ve sorumlulukları bulunmaktadır. Ulusların öncelikli hedeflerinden biri toplumdaki bireylerin ekonomik yönden refah içinde yaşamalarını sağlamaktır. Bu hedefe ulaşabilmek, ulusal gücün önemli bir unsuru olan ekonomik gücün üstün bir düzeye çıkarılmasını gerektirir. Çünkü ekonomik gücü üstün ulusların toplumu zengin, fertleri refah içerisinde mutlu bir yaşantıya aday sayılırlar.

1 Muzaffer Erendil, Milli Strateji ve Milli Güç, ( Silahlı Kuvvetler Dergisi Eki ) Sayı 274, Yıl 99, Haziran 1980 s.15.

2 Genelkurmay Harp Akademileri K.lığı, Atatürk’ün Jeopolitik ve Stratejik Görüşleri, İstanbul, Hrp.Ak.K.lığı Basımevi, 1981, s. 42.

3 Erendil, A.g.e. s.15.

(20)

Siyaset yapımcıları, çözümlenecek problemi şu üç soruyla çerçevelendirmekte- dirler.

- Başarmak istenilen nedir?

- Başarabilmek için hangi yollardan istifade edilebilir?

- Hareket tarzlarını destekleyecek hangi kuvvete veya kuvvetlere sahip bulunulmaktadır?

Güç belirli bir hedefin başarılması için mevcut etkileme, ikna, baskı ve potansiyelin miktarıdır. Güç objektif olup bilimsel açıdan ölçülebilecek bir gerçekliktir.

Güç aslında içeriği hasım milletlerin farklı ittifak ve güç birlikteliklerine göre değişiklik gösteren nisbi bir kavramdır. Güç amaç ve hedefe ulaşmada bir araçtır. Diğer bir açıdan güç, büyük ölçüde egemen bir devletin hedeflerini elde etmesindeki yetenek veya yeteneksizliğini belirtir. Buna yönelik olarak denebilir ki, güç ile hedefler arasında bir ilişkinin varlığı söz konusudur. Devletin, uluslararası ilişkilerde oynayacağı rolün önemli bir belirleyicisi olan ulusal güç, amaca uygun olarak diğer ülkelerin davranışlarını istenilen şekilde sınırlayabilme yeteneğidir. Ulusal güç, bir ulusun ulusal güç unsurları bakımından sahip olduğu olumlu veya olumsuz, kuvvetli ve zayıf yönlerinin bir karışımı olarak görülebilir. Statik bir karakter taşımayan güç, bir ulusun diğer uluslarla ilişkilerinin bir kısmını teşkil eder, durumsal faktörlerin etkisiyle büyür, gelişir ve kullanıldıkça azabilir. Dolayısıyla güç faktörü bir dinamik ilke olarak oluşur.

Egemen devletler arasındaki ilişkilerin temelinde, adeta pusuda kullanılmaya hazır durumda bekleyen bir güç olgusu mevcuttur.”4 Devletler bu gerçekler karşısında egemenliğini, ulusal itibar ve haysiyetini, maddi çıkarını, kültürel bütünlüğünü koruyacak ve sürdürecek kaynak ve olanakları organize etmek zorundadırlar. Bunu yapmakla hasımlarının barışçı yollarla ikna edilememesi yani diplomasinin yetersiz kalması durumlarında amaçlarını gerçekleştirmek için ulusal güç unsurlarının bir kısmını veya tamamını devreye sokarak daha etkili araç ve yöntemleri uygulayabilirler.

Ulusal güç bir devletin, diğer bir devletin istenmeyen eylemlerine engel olmak için sahip olmayı amaçladığı erki demektir. Eğer devletler sahip oldukları güçleri ile kendi çıkarlarını gözetemiyorsa veya kullanılması halinde beklenen sonuçlar elde

4 Cevdet Tanyeli, Milli Strateji ve Oluşumunda Etkileyici Faktörler, İstanbul, HAK. Yayını, 1990, s.62-65.

(21)

edilemiyorsa, ulusal güce sahip olmanın hiç bir anlamı kalmaz. Üzerinde önemle durulması gereken konu ulusal gücün uygulanmasındaki etkinliği yani dinamizmidir.5

Ulusal güç, “bir devletin, diğer bir devlet üzerinde zorlayıcı ve yaptırımcı baskıda bulunma ve kendisine yapılacak böyle bir baskıyı karşılayabilme kapasitesidir.”6 şeklinde tanımlanmaktadır.

Frederick Hartman’a göre güç terimi “bir devletin ne derece kuvvetli veya zayıf olduğunu, yahut ulusal amaçlar için kullanılmak üzere ne kadar kuvvete sahip bulunduğunu” gösterir. Frederick Hartman bu konuda “…ulusal gücün durum muhakemelerinde itimat edilebilir kesin esaslara bağlanabilmesi zordur. Çünkü devletler, nüfus, tabi kaynaklar, toprak, iklim, politik durum, halkın davranışları, halkın psikolojisi, edinilen tarihi tecrübeler, oluşturulan hükümetin tipi, görüş açıları gibi ölçümü yeterince kolay olmayan fakat asli unsurlar olarak kabul edilen çeşitli bakımlardan farklılık gösterir. Halkın genel felsefesi güç üzerinde değişik açılardan etkili olur. O devleti yalnız kuvvetli veya zayıf kılmaz aynı zamanda milletin harbe hazırlanabileceği durum ve şartları da tayin edebilir”7 görüşünü ileri sürmektedir.

Ulusal gücün oluşturulmasında çok kaynaklılık prensibi son derece önemli ve gereklidir. Çünkü, tek bir kaynağa sahip ve bağımlı devletler büyük bir duyarlılık ve zayıflık içerisinde bulunurlar. Eğer bir ülke ulusal gücünü tek bir kaynağa bağımlı olarak oluşturuyorsa sadece ulusal gücün ilgili olduğu sahada etkili olabilir, diğer alanlarda eksikliklere sahiptir. Bu zafiyet alanları da her zaman için istismar edilmeye açıktır. Ulusal güç’den beklenen çok kaynaklı ve topyekün güçtür. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri ulusal güç kaynakları (Nüfus, eğitim düzeyi, tabiî kaynaklar, ekonomik gelişim, sosyal dayanışma, siyasi istikrar, askeri kuvvet, diplomatik ittifaklar ve teknolojik başarı gibi) açısından hemen hemen en üst seviyede bulunmaktadır.

Güç konusuyla ilgili düşünür ve yazarların eserlerinde yer alan ulusal güç tanımı şu şekilde yapılmaktadır.8

Frederick Hartman’a göre ulusal güç “mevcut problemin çözümünde devletin kullanacağı gücün derecesi, içinde bulunulan durum, zaman ve şartlara (gelecekle

5 Tanyeli A.g.e. s.65.

6 Charles O. Lerche, Principles of İnternational Politics ( Uluslararası Politika Prensipleri ) ‘ den Tanyeli, A.g.e. s. 64; Turgut Değerli, Milli Güvenlik Siyaseti ve Stratejisi, İstanbul, HAK. Yayınları, 1996, s.9.

7 Tanyeli A.g.e. s. 66.

8 Vernon Van Dyke, İnternational Politics’den Tanyeli, A.g.e. s.63-67.

(22)

bağlantılı olarak) bağlıdır.” Bu tanıma göre güçlü olan devletler zayıf devletler üzerinde güçlerini sürekli olarak kullanırlar. Bu nedenle hiç bir devlet diğer bir devletin gücünü durum, zaman ve şartların oluşumuna göre kullanacağını bilmezlikten gelemez. Bu haliyle, güç kullanma tehdidi ve böyle bir olasılık devlet sisteminin içeriğinde her zaman vardır.

Earle G. Wheeler ulusal gücü “bir milletin, milli hedeflerini elde etmek maksadıyla geliştirdiği ve kullandığı maddi ve manevi kaynaklardır.”şeklinde tanımlamakta buna ek olarak, ulusal gücün genelde coğrafi, ekonomik, siyasi, sosyolojik ve askeri olmak üzere belirlenen bir kısım asli unsurlardan oluştuğunu belirtmektedir. Tanımda bir veya birden fazla kaynak yerine maddi ve manevi unsurların/kaynakların tamamı ulusal güç kavramı içerisine sokularak topyekün güç olgusu vurgulanmaktadır.

Vernon Van Dyke de ulusal güç için “diğerlerinin hareketlerini etkileme veya kontrol altına alabilme yeteneğidir. Bireyin iradesini etkileyebilme ve iradesine hakim olabilme becerisidir demektedir. Bu anlamda güç para gibidir. Kendiliğinden tek başına bir amaç veya hedef değildir. Sonuca götüren bir araçtır.

Karl W. Deuttch’ın ulusal güç tanımı ise şöyledir: “Anlaşmazlık, uyuşmazlık ve çatışmalarda üstün gelme, egemen olma ve engelleri bertaraf edebilme yeteneğidir. Bir milletin güç kaynakları bazen güç bazı olarak adlandırılmaktadır. Çünkü bu kaynaklar, potansiyel gücün bir ölçüde aktif duruma dönüştürülebileceği baz olarak düşünülebilir.”9

Tanımlar uluslararası ilişkilerde olası tehdit ve tehlikelere karşı güven içerisinde bulunma halinin, karşılıklı iyi niyet beyanlarından ziyade sahip olunan güç dengelerinde saklı bulunduğunu göstermektedir. Bu nedenle devletler arasındaki ulusal güçlerin göreli karşılaştırılması sonunda ortaya çıkan yetersizliklerin giderilmesi için alınacak önlemler, ilgili devletin iç ve dış politika alanındaki hedeflerini ve amaçlarını oluşturur. Bu amaçlar devletleri zaman zaman ortak ittifaklara götürebilir. Türkiye tarihin akışına bağlı olarak bu tür ittifaklar içerisinde yer almış ve almaya devam etmektedir. Ülkemiz coğrafyasının sahip olduğu jeopolitik özellik ve tarihi süreçten kaynaklanan tehditler bizi bu olgu içerisinde yer almaya daima zorlamış gelecekte de

9 Karl W. Deuttch, The Analysis of İnternational Relation’ den Tanyeli, A.g.e. s. 68.

(23)

zorlayacaktır. Bunun en güzel örneğini siyasi ve ekonomik birliktelikler oluşturmaktadır. NATO, Avrupa Birliği (AB ) Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi (NAFTA) ve Asya Pasifik Ekonomik İş Birliği (APEC) gibi.

Ulusal güç kavramı içerisinde kuvvet ve güç tanımlarının yapılmasına da ihtiyaç vardır. Böylece birini diğerinin yerine kullanma hatası önlenmiş olacaktır.

Kuvvet:Fiziki varlığın iş yapıcı elemanı olarak, direnç kuran veya kıran bir etkendir.

Güç ise:Belirli bir kuvveti, belirli bir ortam veya boyutta ve süreçte, belirli bir amaçla çalıştırma ve verim alma yeteneği olup, potansiyel, yarı aktif ve aktif olarak ayrılabilir.

Tanımlardan anlaşılacağı gibi kuvvet, gücün içerisinde bir alt unsur olarak görülmektedir. Yapılan açıklamaların ışığında ulusal güç “bir devletin devamlılığını ve milletin refahını sağlamak için ulaşılması ve korunması gereken amaçları elde etmek için kullanabileceği insan gücü başta olmak üzere coğrafi, ekonomik, askeri, politik, idari, psiko-sosyal ve teknolojik güçlerden oluşan maddi ve manevi unsurların toplamıdır” 10 şeklinde tanımlanmaktadır.

B. ULUSAL GÜCÜN UNSURLARI

Ulusal gücü oluşturan unsurlar, diğer bir deyişle güç faktörleri, farklı sınıflandırmalara ayrılmakla birlikte çeşitli kaynaklara göre en yaygın olarak kullanılanlar aşağıda olduğu gibidir.11 Bu dizileme öncelik sıralamasını yansıtmaz.

- İnsan Gücü Unsuru - Coğrafi Güç Unsuru

- Psiko-Sosyal Güç Unsuru ( Sosyo - Kültürel Güç Unsuru ) - Teknolojik Güç Unsuru

- Politik ve İdari Güç Unsuru (Siyasi Güç Unsuru) - Ekonomik Güç Unsuru

- Askeri Güç Unsuru

10 Değerli A.g.e. s.9.

11 Servet Cömert, Jeopolitik, Jeostrateji ve Strateji, İstanbul, HAK. Yayınları, 2000, s.60;

Erendil A.g.e., s.38; Tanyeli, A.g.e.,s.62.

(24)

Ulusal güç unsurları / faktörleri bir milletin güçlenmesine katkı sağlayan temel öğeleri belirtmek için kullanılan terimlerdir. Bunlara aynı zamanda ulusu güçlü kılan etkenlerde denilmektedir. Bunlar gerektiğinde savaşın yönetimine önemli katkılar sağlar. Harp bir kuvvet eylemidir. Kuvvetin harekete geçmesidir. Karakter itibariyle diplomatiktir, psikolojiktir, ekonomiktir. Politikanın diğer vasıtalarla devamıdır.12 Kuvvetin harekete geçerek ulusal güç unsurlarını aktif hale dönüştürmesidir. Bu dönüşüm diplomasi yönetimine ve krizin tırmanışına bağlıdır. Diplomasi caydırıcılık rolünü oynayabilmek için güce dayanmalıdır. “Sadece iyi niyete, sadece uluslararası hukuk normlarına ve antlaşmalara ve sadece başka ülkelerin iyi niyetine dayanan bir diplomasinin başarı şansı yok denecek kadar azdır.”13 Ulusal güce dayanmayan ondan kuvvet almayan diplomasinin barışı sağlama başarısı sınırlıdır. Diplomasinin başarısızlıkları, anlaşmazlıklara çözüm getiremeyişi, ulusal güç unsurlarının tamamı veya bir kısmının kullanılmasını gerektiren fiili bir çatışmaya, dolayısıyla savaşın çıkmasına neden olabilir. Ancak diplomaside en büyük başarı güce başvurmadan sonuç almaktır.

Atatürk’ün bizzat yaptığı harp tanımında ulusal güç unsurlarının tamamı ile her türlü amaç ve olanaklar yani tüm güç ve varlıklar yer almaktadır. “... savaş ve çarpışma demek, iki ulusun; yalnız iki ordunun değil, iki ulusun bütün varlıklarıyla, bütün mallarıyla, bütün maddi ve manevi güçleri ile karşılaşması ve birbiriyle vuruşması demektir. Bunun için bütün Türk ulusunu, cephedeki ordu kadar, düşüncesi ve duygusuyla ve eylemli olarak savaşla ilgilendirmeliydim. Ulus bireyleri, yalnız düşman karşısında olanlar değil, köyde, evinde, tarlasında bulunan herkes silahla vuruşan savaşçı gibi kendini görevli bilerek bütün varlığını savaşa verecekti...”14 Bu ifadeden artık cephe savaşının sona erdiği, ulusların bütün güçleriyle topyekün olarak savaşa katılmaları gerektiği anlaşılmaktadır. Böylece savaşın silahlı gücün yanında bütün güçlerin katılması ile kazanılabileceği ilkesi (Topyekün Savunma Konsepti) ortaya çıkmıştır.

12 Erendil A.g.e. s. 38.

13 Onur Öymen, Silahsız Savaş (Bir Mücadele Sanatı Olarak Diplomasi) 2.B., İstanbul, Remzi Kitabevi, 2002, s.495.

14 Nutuk-Söylev, C.II, 2.B., Ankara, TTK., 1987 s.827-829.

(25)

1- İnsan Gücü

Bir ülkeyi şekillendiren ilk unsur, nicelik ve niteliği ile nüfustur. İnsan gücü en önemli üretim unsurudur.15 Ulusal gücün ana öğesini ve diğer güçlerin personel kaynağını insan gücü unsuru oluşturur.

Dünya nüfus kriterleri bağlamında çok fazla iddialı olmamasına rağmen, gerek Orta Doğu ve gerekse Avrupa standartları ölçüsünde Türkiye nüfusu hem sayı bakımından fazla hem de yaş itibariyle gençtir. Bu bakımdan Türkiye’nin insan gücü doğru ve plânlı bir değerlendirme ile ele alındığında ulusal güce her bakımdan olumlu etki yapabilecek bir potansiyel özellik taşımaktadır. Nüfus ve özellikleri, ait olduğu ulusun dünya politikasında oynayabileceği rolün tespiti bakımından etkilidir. 16

İnsan ulusal güç unsurlarının tümünü harekete geçiren ve yöneten tek ve vazgeçilemez güç kaynağıdır. Nüfus sadece sayısal olarak her zaman avantajı/dezavantajı tam olarak belirlemez. Nüfusun birtakım maddi ve manevi değer ve araçlarla (eğitim, teknoloji, silah, bilimsel birikim, moral, vatan ve ulus sevgisi vb.) donatılması halinde güç değerlendirmesi daha kolay yapılabilir. Bu da nüfusun nicelik ve niteliğine bağlıdır.

Nüfusun niceliğini; miktarı, yıllık artışı, yoğunluğu ve yoğunluğun yıldaki artışı belirler. Niteliğini ise eğitim seviyesi, iş kollarına ve mesleklere dağılımı, kültür düzeyi ve bağlı olduğu kültür çevresi belirler. Kültürün birer unsuru olan dil, tarih, güzel sanatlar, folklor, devlet anlayışı ve devlet yapısı, hukuk düzeni ve işleyişi, bilim düzeyi ve bilgi birikimi aynı zamanda sosyal gücün unsurları ve verileridir. 17

Nüfusun sayısal değişiminde (artma-azalma) süreklilik görülmesi önlem alınmasını gerektirir. Aşırı nüfus artışı, ilgili ülkeyi ve günümüz dünyasını etkisi altına alan pek çok siyasi, ekonomik ve sosyal problemlerin temelini oluşturması yanında, bir zayıflık kaynağı olarak da görülebilir. Ancak aşırı nüfus artışı, ekolojik etmenler ve kaynakların kullanımı dahil, sosyal ve ekonomik kalkınma ile birleştirilirse, fakirlik azaltılır, refaha kavuşulur, ülke güçlü ve dış ilişkilerinde etkin ve saygın olur.18

15 Cömert, Jeopolitik, Jeostrateji ve Strateji s.60.

16 Nehir Aydın, Orta Asya Hazar-Ceyhan Boru Hattı ve Milli Güce Etkileri, İstanbul , HAK.

Yayınları, 1999, s.140; Tanyeli, A.g.e., s. 153.

17 Cömert, Jeopolitik, Jeostrateji ve Strateji, s.60.

18 Tanyeli, A.g.e. s. 157.

(26)

Nüfus dağılımı ve yaş grupları arasındaki denge, ülke gerçeklerine uyum bakımından önemli bir konudur. Büyük bir nüfus kitlesi, güçlü silahlı kuvvetlerin veya üretim zenginliğinin garantisi değildir.

2- Coğrafi Güç

Coğrafi güç diğer ulusal güç unsurlarına kaynak ve ortam sağlar. Coğrafi faktörler, ulusların politikalarını özellikle dış politikalarını belirlemede vazgeçilmez temel unsurlardır. Coğrafi gücü oluşturan faktörler çeşitlidir. Bunların bazıları ekonomik güçle, bazıları siyasal güçle, bazıları da askeri güçle doğrudan ilişkilidir.

Ancak coğrafi gücü tanımlamak için öğelerinin neler olduğu bilinmelidir. Coğrafyayı doğru bir şekilde değerlendirmeden yapılan uygulamalar, ulusal gücün verimini azaltır.

Coğrafya ile ilgili yapılacak değerlendirmeler şu öğeleri kapsamalıdır.19

- Ülkenin coğrafi konumu... :Önemli bölgelere yakınlığı ve uzaklığı - Çevre ... :Dünya güç merkezlerine veya önemli

kaynaklara yakınlığı veya uzaklığı .

- Ülkenin yüzölçümü... :Coğrafi bakımdan büyüklük veya küçüklük, kaynaklar bakımından zengin veya fakir oluşu.

- Sınırların durumu... :Dost ve düşman ülkelere komşu oluşu veya denizlerle çevrili bulunması.

- Topografya ... :Ulaştırma ve askeri gerekler bakımından avantaj / dezavantaj sağlama durumu.

- İklim... :Sıcak, soğuk ve ılıman iklim kuşaklarında olması, askeri ve ekonomik güce olumlu / olumsuz etki yapması.

- Doğal kaynaklar... :Doğal kaynakların zenginliği ülke halkı- nında zenginliğidir.

- Ülke arazisinin şekli... :Bir tek kara parçasında veya ada gruplarında toplanmış olması, ince veya uzun bir şerit şeklinde uzanması

19 Hayati Doğanay, Türkiye Beşeri Coğrafyası, Ankara, Gazi Büro Kitabevi, 1994, s.80-92, 98- 106; Erendil A.g.e. s. 48.

(27)

Günümüz devlet adamları ve askerleri jeopolitiğin mekan unsurunu yani coğrafyayı iyi bilmek ve anlamak zorundadırlar. “Komutan ve devlet adamı birbiri ile uyum içinde, öyle ki bazen tek bir fert halinde olmalıdırlar. Bunlar, jeopolitik ve jeostrateji olarak adlandıracağımız kendilerini ilgilendiren sahalara tatbik edilen modern coğrafyanın kavramlarında buluşur ve anlaşırlar.”20

Coğrafyanın güç üzerindeki etkisi yüzeysel bir inceleme ile dahi görülebilir.

Devletler sahip oldukları güç bakımından kuvvetli, orta, zayıf şeklinde olduğu gibi siyasi ve dünya ilişkileri üzerindeki etkileri açısından da, büyük devletler, dünya devletleri, egemen devletler, bölgesel devletler, küçük devletler olarak sınıflandırılabilmektedir. 21

Ekonomik ve coğrafi gücün belirlenmesinde coğrafi büyüklük önemli bir etkendir. Bu durum o ülkeye stratejik endüstriyel tesislerini iç kısımlara yerleştirme imkanı ve savunma kolaylığı sağlar. Türkiye’nin coğrafi konumu dünya üzerinde politik anlaşmazlıkların kesiştiği noktadadır.22 Anadolu coğrafyası (Akdeniz havzası) uygarlıkların beşiği, çatışmaların kaynağı ve büyük savaşların sebebi olmuştur. Bu nedenle Türkiye Batılı için 18.yüzyılda geliştirilen ve bugünde devam eden Doğu sorunudur. Ancak Doğu (Şark) Sorunu’nun çözümü günümüzde yöntem değiştirmiştir.

Coğrafi gücün ulusal güç unsurları içerisindeki önemini daha iyi anlayabilmek için jeopolitiğin tanımına bakmak yeterli olacaktır. Ünlü Alman jeopolitikçisi Haushofer’e göre jeopolitik “içinde yaşanılan coğrafi bölgenin ve tarihi gelişmenin etkisi altında değişen siyasal yaşam şeklinin yani devletin üzerinde yaşadığı yer ile ilişkisidir.” şeklinde tanımlanmakta ve coğrafyanın siyasal yaşamla bağlantısı vurgulanmaktadır. Diğer bir tanıma göre jeopolitik “Bir memleketin güvenlik politikasının coğrafi faktörlere göre plânlanmasıdır.”23

Her iki tanıma dikkat edildiğinde coğrafi unsurun değişmediği görülmektedir.

Çünkü coğrafya yani mekan jeopolitiğin değişmeyen unsurunu oluşturmaktadır. Önemi

20 Servet, Cömert, Jeopolitik ve Türkiye’nin Yer Aldığı Yeni Jeopolitik Ortam, İstanbul, HAK.

Yayınları, 2001, s.2.

21 Tanyeli A.g.e. s. 142.

22 Mavisol Touraine, Alt Üst Olan Dünya 21. Yüzyılın Jeopolitiği, Ankara, Ümit Yayıncılık, 1997, s. 353.

23 Erendil, A.g.e. s.50; Nevzat Denk, 21.Yüzyıla Girerken Türkiye’nin Jeopolitik Durumu ve Jeostratejik Öneminin Yeniden Belirlenmesi, İstanbul, HAK. Yayınları, 2000, s.4-5; Cömert, Jeopolitik, Jeostrateji ve Strateji, s.32.

(28)

de buradan gelmektedir. Tanımlardan çıkan sonuç şudur: Herhangi bir kara parçası (coğrafya) üzerinde yaşayan insan topluluğunun yaşadığı yer ile ilişkisi sadece ekip- biçme, yeme-içme ve barınma mekanı olarak görülemez. Bu ilişki ulusun meydana getirdiği siyasal yaşam şeklinin diğer bir tanımla devletin coğrafya ile ilişkisini ve güvenlik politikasını tespit etme gibi önemli bir oluşumu meydana getirir.

Türkiye coğrafyasının jeopolitik konumu başlı başına bir güç ve bir silahtır.

Akılcı bir biçimde kullanıldığında ulusal güce çok önemli katkılar sağlar. Yeter ki yerinde ve zamanında kullanılabilsin. Çünkü coğrafi konumu politika da kullanma bir hüner işidir. Yaptıklarına baktığımızda bunu en iyi kullanan liderlerin başında Atatürk’ü görmekteyiz.

Türkiye, eski dünyayı oluşturan üç kıt’anın (Asya, Avrupa ve Afrika) birleştiği bir bölgede yer almaktadır. Bu konumu ile kıt’alar arasında bir köprü durumundadır. Bu dikkat çekici coğrafyanın sayısal bilgileri aşağıda olduğu gibidir.24

- Yüzölçümü ... : İzdüşüm Alanı Olarak: 779.452 Km2 Gerçek Alanı Olarak: 814.578 Km2

- Doğu –Batı uzunluğu... : 1,570 Km (Doğuda Nahçıvan sınırı, Batıda Baba Burnu arası.)

- Kuzey-Güney uzunluğu... : 650 Km ( Kuzeyde Kerempe Burnu, Güneyde Anamur Burnu)

- Kara sınırları ... :2,753 Km Bulgaristan ... :269 Km Yunanistan ... :212 Km Suriye ... :877 K m Irak ... :331 Km İran ... :454 Km

Kafkas Devletleri... :610 Km(Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan dahil) - Sahil uzunluğu ... :8,333 Km ( Adalar dahil )

- Nüfusu (2000 Yılı Sayımı)... :67.844.903

24 Doğanay, A.g.e., s.85-90; D.İ.E., 1982 Türkiye İstatistik Yıllığı.

(29)

Nüfus genç ve dinamik bir yapıya sahiptir. Hayat beklentisi kadınlara nazaran erkeklerde biraz daha kısadır.25

3- Psiko-Sosyal Güç

Her toplumun bir değerler sistemi vardır. Toplumların değer yargıları onun tarihine, coğrafyasına, ekonomisine ve hukuk düzenine bağlı oluşumlar sonucu ortaya çıkar. Psiko-Sosyal güç ise; bir ulusu oluşturan insan gücünün niteliklerinin, moral değerlerinin, karakter ve kültürünün oluşturduğu bir güçtür. Diğer ulusal güç unsurlarının oluşumuna hız kazandıran bu gücün tespitinde; inançlar, tutumlar, değer yargıları, kültür özellikleri, aile yapısı, din, dil, gelenekler, genel sağlık durumu, hayat standardı, etnik yapı, öğrenim kurumlarının yapısı ve okuma-yazma oranı gibi faktörlerle ulusal karakter, davranış biçimi ve moral değerleri gibi konular dikkate alınır.26 Psiko-Sosyal güce Sosyo-Kültürel güç de denir. Sosyo-Kültürel güç itici ve birleştirici niteliğe sahiptir. Bir toplumun bireylerinin benzer özelliklerini yansıtması nedeniyle, anlayış, tanıma ve yakınlaşmada birleştiricidir. Bu birleştiricilik, toplumun bir ülkü ve amaçları yönünde birlikte duyuş, dayanışma ve hareketinde önemli bir koşuldur. Psiko-Sosyal gücün öğeleri bir ulusun ulusal hedefler doğrultusunda şekillenmesi ve yönlendirilmesinde vazgeçilmez değerlerdir.

Osmanlı Devleti I.Dünya Savaşı’nda bağlaşıklarıyla birlikte yenik duruma düşünce, ortak bir kültürle yoğrulmuş olan değişik ırk ve kavimler devletten ayrılma yolunu tuttular. Buna karşılık Anadolu’daki Türk halkı, ortak tehlikelere karşı ortak kültürün oluşturduğu bilinçle birlik ve beraberlik anlayışının somut örneğini vermiştir.

Türk Kurtuluş Savaşı ve çağdaşlaşmayı amaçlayan Türk Devrimi Atatürk’ün önderliğinde işte bu Sosyo–Kültürel güçten kaynaklanmıştır. Bağımsızlığın sağlanmasında Türk Devriminin gerçekleştirilmesi ve korunmasında Sosyo-Kültürel güce büyük değer veren Atatürk eğitimin önemini belirtirken “bir ulusu ya özgür, bağımsız, şanlı yüksek bir sosyal toplum halinde yaşatan veya ulusu bağımlılığa ve düşkünlüğe terk eden terbiyedir.”27 demiştir.

25 Mehmet Akif Kın, D-8’e Üye Olan Ülkelerin Siyasi, Ekonomik, Sosyal ve Askeri Açıdan Mukayesesi ve Muhtemel Gelişmelerin Türkiye’ye Etkileri, İstanbul, HAK. Yayınları, 1998 s. 115-116;

Türkiye İstatistik Yıllığı. 1997 .T.C. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü, s. 4 -5.

26 Aydın A.g.e. s. 139.; Celal Kızıltepe, Çoşkun Şenyuva ve Nami Ersü, 21. Yüzyıla Girerken Dünya Düzeni, İstanbul, HAK. Yayınları, 2000, s.112.

27 T.C.Genelkurmay Başkanlığı, Atatürkçülük-I, Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, İstanbul, Genelkurmay Basımevi 1997, s.291.; Söylev ve Demeçler, C.II. 5.B. 1997, TTK, s.206.

Şekil

Updating...

Referanslar

Benzer konular :