• Sonuç bulunamadı

MERYEM SÛRESİ ﻋ َﺎ

Belgede KUR ÂN DAN İDRAKE YANSIYANLAR (sayfa 155-162)

ﺮً ﻗِ

ا ي۪ ت أَ ﺮَ ﻣْ ا ﺖ ِ ﻧَ ﺎ ﻛَ وَ ي۪ ئ ا رَۤ وَ ﻣِ ﻦ ْ ﻲ َ ﻟِ ا ﻤ َﻮَ ﻟْ ا ﺖ ُ ﻔْ ﺧ ِ يّ۪ وَ ن إِ

وَ

ﯿًّ ﻟِ

ﺎ ﻚ َ ﻧْ ﺪُ ﻟَ ﻣِ ﻦ ْ ي۪ل ﺐ ْ ﮫَ ﻓَ

“Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum. Karım da kısırdır. Tarafından bana bir veli (oğul) ver.”

(Meryem sûresi, 19/5)

Hz. Zekeriya’nın (aleyhisselâm), Rabbisinden çocuk istemesini kadere razı olmama şeklinde yorumlamak doğru değildir. Zira bu talebi üzerine bina edebileceğimiz başka hususlar söz konusu. Bir kere Hz. Zekeriya (aleyhisselâm), Benî İsrail’e gönderilen bir peygamberdir. Benî İsrail ise o güne kadar hem dinî, hem de dünyevî işlerinde hep peygamberlerle temsil edilegelmişlerdir. Talut’un Benî İsrail’e kumandan olarak seçilmesi karşısında onların tavırları hatırlanabilir…1 İşte bu mülâhazayla, yaşlandığı hâlde çocuğu olmayan Zekeriya (aleyhisselâm), kendisinden sonra başa geçecek insanı, kavminin tanımayacağı, dolayısıyla da İsrailoğulları arasında birliğin bozulacağı endişesiyle böyle dua etmiştir.

Bu âyete bir başka açıdan şöyle de bakılabilir:

İnsan dünyevî olan her şey ile imtihan olur. Örnek olarak Hz. İbrahim (aleyhisselâm) ile Hz. Zekeriya’yı verebiliriz. Hz. İbrahim’in gizli bir arzu ve isteği olmuştu ki bunu meleğin kendilerine çocuk müjdesini verdiği zaman sevinmelerinden anlıyoruz. Hz. Zekeriya (aleyhisselâm) ise açıktan açığa çocuk istemişti ki, bunu da Kur’ân tasrih etmektedir. İlâhî hikmet gereği her iki nebi de çocukları ile imtihana tâbi tutulmuştur. Sanki gizli isteme daha hafif olduğundan Hz. İbrahim (aleyhisselâm), çocuğunu kesme mükellefiyetiyle, Hz.

Zekeriya (aleyhisselâm) ise açıktan istediği için hem kendisi, hem çocuğu Hz.

Yahya’nın (aleyhisselâm) kavmi tarafından kesilmesiyle ağır ama encamı hayırlar üstü hayır bir imtihana tâbi tutulmuşlardır. Evet, elbette ki herkesin imtihanı kendi seviyesine göredir. Bunlar mukarrabîndendir ve mukarrabînin imtihanı ise tahammülfersâ ve çetindir.

Yukarıdaki âyet, Hz. Zekeriya’nın çoluk çocuk, yakın akraba ve yardımcıdan mahrum olma endişesi, dinî ve dünyevî işlerinde kendisine halef olabilecek birini henüz görememe ve bilememe endişesidir. Onun için duasının Âl-i

İmrân’daki ifadesiyle:

ﺔ ً ﺒَ َﯿِّ ط ﺔ ً ﻳﱠ رِّ ذُ ﻚ َ ﻧْ ﺪُ ـ ﻟَ ﻦ ْ ـ ﻣِ ﻲ ﻟ۪ ﺐ ْ ھ َـ رَ ب ِّ ا ل َ َق

“Yâ Rab,

nezdinden bana tertemiz bir zürriyet ver.”2 Enbiyâ sûresindeki şekliyle de:

ا ﻮَ ﻟْ

رِ ا ﺛ۪

ﯿ

ﻦ َ ﺧ ﺮُ َﯿْ ﺖ َ ﻧْ أَ وَ رْ ا ف دً َ ﻲ ﻧ۪ رْ ﺬَ ﺗَ ﻻَ ب ِّ َر

“Rabbim, beni yalnız bırakma, Sen vârislerin en hayırlısısın.”3 diyerek kendi sulbünden bir temsilci talebinde bulunmuştur ki, bu ona hem nübüvvet mesleğinde hem de Yakup hanedanını temsilde mirasçı olacaktır.

Zaten Hz. Muhbir-i Sadık’ın

ﺎ ﻣَ ث ُ رَ و ن ُ ﻻَ ـ ءِ ﺎ ـ ـ ﯿَ ﺒِ ﻧْ ﻷَْ ا رَ ﺶ َ ﻌْ ﻣَ ﺮَ ـ ﺸ َـ ﻌْ ﻣَ ﻧﱠ ﺎ ِإ ﺻ َ

ﺪَ

ﻗَ

ﺔ ٌ هُ ﺎ ﻨَ ﻛْ ﺮَ ﺗَ

“Biz peygamberler topluluğu miras bırakmayız. Bizim geride bıraktıklarımız sadakadır.”4 fehvâsınca nebilerin ne kendileri adına ne de evlâtları ya da yakınları adına miras kaygısı taşımaları söz konusu değildir.

Bu itibarla buradaki talep, dava-yı nübüvvete mirasçı talebidir ve onu da Hz. Hayru’l-Vârisîn önce duayı kabul buyurup ihsan etmiş; hem de Kendi ihsanını tam hissettirmek için izzet ve azametine yaşlı bir erkekle âkır bir kadını perde yaparak ihsan etmiş; sonra da hakikî mirasçı Kendi olduğunu ihtar sadedinde onu farklı ve istisnaî bir yolla verdiği gibi farklı bir yolla da geri istemiştir.

ﮫَ ﻟَ

ﺎ ﻞ َ ﻤ َﺜﱠ ﺘَ ﻓَ ﺎ ﺣ َﻨَ و رُ ﺎ ﮫَ ﯿْ إِﻟَ ﺎ ﻨَۤ ﻠْ ﺳ َ رْ ﺄَ ﻓَ ﺎ ﺑً ﺠ َﺎ ﺣ ِ ﻢ ْ ﮫ ِ ﻧِ و دُ ﻣِ ﻦ ْ ت ْ ﺬَ ﺨ َ ﺗﱠ ﺎ ﻓَ

ﺳ َ ﻮِ

ﻳًّﺎ ا ﺮً ﺸ َ ﺑَ

“Meryem, onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, Biz ona ruhumuzu gönderdik de o, kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü.”

(Meryem sûresi, 19/17)

Hz. Meryem, ailesinden ayrılarak kaldığı yere nispeten daha bir doğuya çekildi; çekilmekle de kalmadı, ailesi ile kendi arasına bir sütre ve perde koydu. Bu asude ve kimsesiz yerde, insanlarla kendi arasına bir engel ve perdenin yerleştirilmesi, onun kadınlık hâllerini hissettirmeme hassasiyetinden, temizlenme ihtiyacından olabileceği gibi, sessiz bir ortamda ibadeti, teveccühü ve en mükemmel şekilde bir konsantrasyon yakalama adına da olabilir ki, siyakı bezeyen kelimeler bu mülâhazalara açık gibidir… Evet işte onun, bu ölçüde bir cismanî ve ruhanî nezaheti benliğinin derinliklerinde tastamam duyması sonucundadır ki, 5

ﻦ َ ﯿ ﺒ۪ ﱠﯿِّ ﻄ ﻠ ﻟِ ت ُ ﺎ ﺒَ ﱠﯿِّ ﻄ ﻟ ا وَ

mantukunca, lebrîz edilmiş bu ruh ve tertemiz bir hâl almış o atmosferde, yeni bir ruh mesajıyla gelen Hz. Ruh

temessül edivermiştir. Bununla insanlık yeniden dirilecek ve kıyamete kadar da bu dirilişler birbirini takip edecekti.

Acaba ne idi bu ruh? Hemen büyük çoğunluğu itibarıyla bütün tefsirler, âyet-i kerimedeki “...ruhumuzu gönderdik...” diye belirtilen ruh’un Cebrail (aleyhisselâm) olduğunu ifade etmektedirler. Ne var ki burada Kur’ân “ruh”

tabiri kullanıyor; ruhun tayininde ise ihtilaf vardır. İhtimalin sınırları ise ihtilafın çerçevesini aşkındır; hatta Efendimiz’in ruhunu içine alacak kadar da geniştir. Evet bu da muhtemeldir; zira Hz. Meryem çok afife ve nezihe bir kadındı. Bu itibarla da gözlerinin içine başka hayal girmemişti ve girmemeliydi de. Ona sadece kendisine helâl olan biri bakmalıydı. O da olsa olsa Efendimiz olabilirdi, zira O bir münasebetle Hz. Meryem’in kendisiyle nikâhlandığına işaret buyuruyordu.6 Bu açıdan da “ruh”un Efendimiz’in ruhu olabileceği de ihtimal dahilindedir. Ancak bu kat’î değildir, sadece bir ihtimaldir. İhtimaller ise delillerle takviye edilecekleri ana kadar kat’iyet ifade etmezler.

ﻣَ

ﻨْ

ﺴ ِﯿًّ

ﺎ ﺎ ﯿً ﺴ ْ ﻧَ ﺖ ُ ﻨْ ﻛُ وَ ھٰ ا ﺬَ ﻞ َ ﺒْ ﻗَ ﻣِ ﺖ ﱡ ﻲ ﻨ۪ ﺘَ ﯿْ ﻟَ ﻳَ ﺎ

“Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim.”

(Meryem sûresi, 19/23)

Her insanın kendi değerlendirmeleri içerisinde aşırı derecede ehemmiyet verdiği ve büyük gördüğü meselelerden ötürü kullandığı bir kısım tabirler vardır. Meselâ, Hz. Ebû Bekir’in –hadis kriterleri açısından zayıf dahi olsa, söylediği muhtemel olan– “Yâ Rabbi, vücudumu o kadar büyüt o kadar büyüt ki, Cehennem’i sadece ben doldurayım…” ve Bediüzzaman Hazretlerinin:

“Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü, vücudum yanarken gönlüm gül-gülistan olur.”7 demeleri gibi... Bu meseleler onlarda bir şuur hâline gelmiştir. Hz. Meryem’de de iffet öylesine bir şuur hâline gelmiştir ki, hakkında düşünülen ve söylenilen sözler onu fevkalâde rahatsız etmiş ve bu iffet âbidesi kahraman kadın, ölüp de unutulup gitmeyi temenni edivermiştir.

Evet o, tam bir iffet âbidesiydi ve mahiyet-i nezîhanesinin değil bir iftiraya maruz kalması, bir gül atılmaya dahi tahammülü yoktu. Bu itibarla da hâdisenin şok tesiriyle, henüz o sadme-i ûlânın hâsıl ettiği hafakanları mantıken ta’dile muvaffak olamadığı ilk saniyelerde, bir ucu da likâ-i ilâhî olan böyle bir temennide bulunmuştu.

Aslında Hz. Ebû Bekir’in, ağacın başında gördüğü bir kuş karşısında, onun gagaladığı meyve olmayı8, Hz. Ömer’in eline aldığı bir çöpe bakarak öyle bir çöp olmayı9 ve başka birinin kesilip biçilen bir ağaç olmayı10 temennileri de işte hep insanı böyle bir lahzaya sıkıştıran tahammülfersâ mülâhazalardandır.

ا

“İman edip de salih amellerde bulunanlara gelince; onlar için çok merhametli olan Allah (gönüllerde) bir sevgi yaratır.”

(Meryem sûresi, 19/96)

Evet onlar, iman edip salih amel yapmanın dışında insanların onları sevmelerini temin edecek herhangi bir şey yapmadan büyük ölçüde ins, cin ve meleklerin sevgilisi olacaklardır.

Arapça’da fiil teceddüde (sürekli yenilenme) delâlet eder.

ا ﻮ ﻨُ ﻣَ اٰ

ise fiildir.

Öyleyse “iman edenler” bir kere iman ettikten sonra imanlarında duraklamaya girmeden sürekli kendilerini yenileyerek her gün yeni bir keşif, yeni bir düşünce ve yeni bir tespitle hep daha ileri ufukları takip ederler. Bununla da yetinmeyip ardından

ا ُ و ﻞ ﻤ ِ ﻋ َ وَ

“Amel edip imanlarının gereğine göre yaşarlar.” Yani oturur kalkar ömürlerini “salihat”la geçirirler. İşte böyle bir iman ve o imanın mûcebini Hakk’ın istediği ölçülerde yerine getiren bu insanlar, önce Hakk’ın sonra da halkın teveccühüne mazhar hâle gelmişlerdir ki

وُ

دًّ

ا ﻦ ُ ـ ﻤٰ ﺣ ْ ﺮﱠ ﻟ ا ﻢ ُ ـ ﮫُ ﻟَ ﻞ ُ ـ ـ ﻌَ ﺠ ْ ﯿَ ﺳ َ

“Hz. Rahmân onlar için sinelere sevgi vaz’edecek ve ins ü cinnin kalbini onlara olan alâka ile donatacaktır.” Bu konuya şu hadis daha bir netlik kazandırır: Allah Resûlü buyurur ki:

ﯿُ ﻓَ

diye nida eder. Cibril de bunu göklere ve yere duyurur…”11

Aslında hemen her zaman muhabbet ve sevgi O’ndan başlamış ve tedelli

yoluyla gökleri ve yeri kuşatmıştır. Bu ya önce Allah’ın, muhabbet vesilelerini yaratıp sevgiyi onun üzerine bina etmesi şeklinde, ya da istikbaldeki kıvamlarına bir ücret-i âcile olarak önce onları sevip sonra da onların vicdanlarını iyiye, güzele, hasenat ve salihata uyarma şeklinde olur. Her iki mazhariyetin temel rengi de inayettir ve her ikisinde de temel kaynak ilâhî meveddettir.

Bugün bazılarımız itibarıyla böyle bir mazhariyetten dem vurmak bir iddia sayılsa da dünyanın değişik yörelerinde hizmet veren hizmet erleri için ayn-ı hakikattir. Evet bu hizmet erlerinin hizmet ettikleri coğrafyaya ve gördükleri hüsnü kabule bakılsa bana hak verilecektir. Nasıl olmasın ki, bugün Orta Asya steplerinden Amerika içlerine, oradan Avrupa ortalarına, hatta Kuzey Afrika, Pasifik ve Avustralya’ya uzanan çizgide hep onların sesleri ve solukları işitiliyor. Bunların oralarda milletimiz namına gerçekleştirdikleri hizmetin kemmiyet ve keyfiyetinin, yarınımız adına getireceği ve bu ülke insanına, hatta insanlığa kazandıracağı şeyleri zaman gösterecektir. Siz onları sadece yayıldıkları coğrafya açısından değerlendirdiğinizde, kendi kendinize: “Cenâb-ı Hak, onlar“Cenâb-ın kalbine bu arkadaşlar hakk“Cenâb-ında sevgi koymasa, hüsnü kabul vaz’etmeseydi, bunlar olur muydu?” diyeceksiniz.

Evet, sizin bu arkadaşlarınız 20. asırda, hem de felaketlerin felaketleri kovaladığı bir dönemde dine sahip çıkıp ona hizmeti hayatlarının biricik gayesi biliyor ve hayat tarzlarını ona göre ayarlıyorlar. Yatarken, kalkarken, gezerken, yerken, içerken hep “Rabbim, Senin rızanı nasıl kazanabilirim?” diyor ve sürekli O’nu düşünüyorlar. İşte böyle değişik seviye ve derecede pek çok kimse, kadını ve erkeği, yaşlısı ve genciyle bu düşünce ve aksiyon etrafında kenetlenince, yani âyetin ifadesine göre iman edip, o en yararlı işleri bu şekilde gerçekleştirince, Allah da onlar için yeryüzünde hüsnü kabul vaz’ediyor.

Şahsen ben, onca tersliklere rağmen rızâ-i ilâhî hedefli bu gayretlerin bugün ulaşmış olduğu bu seviyeyi ancak böyle açıklayabiliyor ve “Her şey Senden Allah’ım.” deyip minnet ve şükran hislerimle iki büklüm oluyorum.

Bu âyetin devamında Allah (celle celâluhu)

ﻟُ

ﺪ ًّا ﺎ ﻣً ﻮْ ﻗَ ﺑِ ﻪ۪ ﺬ ِرَ ﻨْ ﺗُ وَ ﻦ َ ﯿ ﻘ۪ ﻤ ُﺘﱠ ﻟْ ا ﺑِ ﻪ ِ ﺮَ ﺸ ِّ ﺒَ ﺘُ ﻟِ ﻚ َ ﻧِ ﺎ ﺴ َ ﻠِ ﺑِ هُ ﺎ ﻧَ ﺮْ ﺴ ﱠ ﻳَ ﻤ َﺎ ﺈِﻧﱠ ﻓَ

“Biz Kur’ân’ı sadece onunla Allah’tan sakınanları müjdeleyesin ve şiddetle karşı çıkan bir topluluğu da uyarasın diye senin dilinle kolaylaştırdık.”12 buyuruyor ve sırlı bir kolaylaştırmadan bahsediyor.

Siyak-sibak münasebeti içinde meseleyi değerlendirecek olursak; burada Kur’ân, yapılması oldukça zor bir işten bahsediyor.. evet tebşir de zor, inzar da zor ve hele kalblere nüfuz ise zorlardan da zor.. bir de şartlar olumsuz, işten anlayanlar az ise, işte o, imkânsız ölçüsünde zordur. Durgunlaşmış bir şeyi harekete geçirmek, pasifi aktif hâle getirmek çok ciddî gayret ve enerji ister.

Uçak harekete geçirilmek istenirken, hareket tek hedef hâline getirilir.. arabalar çalıştırılırken, lambalar, radyolar, teypler kapatılır.. ta ki enerji kaybı olmasın… Ama uçak havalandıktan, araba da yürüdükten sonra artık her şey normale döner ve âdeta kendi kendine hareket eder. Aynen öyle de, imana hizmet duygusu –hangi anlayışla olursa olsun– ilk aşamada ciddî zorluklarla karşılaşsa da, işler yoluna girdiğinde artık “doğurgan döngü” diyebileceğimiz bir “salih daire”nin meydana gelmesi de söz konusudur.. ve bugünkü hizmetler içerisinde her gün defaatle müşâhede edilen şeylerdendir ki, bu da bir başka âyetin ifadesine göre;

ﻦ َ ۪ ﻦ ﺴ ِ ﺤ ْ ﻤ ُ ﻟْ ا ﻊ َ ﻤ َ ﻟَ ﻪ َ ﻠّٰ ﻟ ا وَ ن ﱠ إِ ۘ ﺎ ﻨَ ﻠَ ﺒُ ﺳ ُ ﻢ ْ ﮫُ ﻨﱠ ﺪ ِﻳَ ﮫْ ﻨَ ﻟَ ﺎ ﻨَ ﯿ ﻓ۪ ا و ﺪُ ھ َ ﺟ َﺎ ﻳ ﻦ َ ۪ ﺬ ﻟﱠ ا وَ

“Bizim yolumuzda mücahede edenleri, elbette (hayır yollarına) hidayet edeceğiz. Allah şüphesiz ihsan sırrına ulaşmışlarla beraberdir.”13 Evet, bugün yapılan hizmetler ve bu hizmetler sayesinde hoşnutluğu ile maiyyet-i ilâhiyeye girme şerefine nail olmuş kişiler, cemaatler, milletler ve devletler, elbette bu kolaylıktan nasibini alacaklardır ve almışlardır da. Tarihi bir de bu gözle inceleyebilsek bunun bin bir misalini görmemiz mümkündür. Ashab- ı kiramdan Emevi, Abbasi ve Selçuklu’ya, ondan da Osmanlı’ya ve şimdilerde ikbal vaad eden bu ikinci diriliş erlerinde bunu, örnekleri ile göstermek zor olmasa gerek.

Ayrıca bu konuya şöyle bakmak da mümkündür; Cenâb-ı Hak Leyl sûresinde

ﻟِ

ﯿُ ﻠْ

ﺴ ْ ﺮٰ

ى هُ ﺮُ ﺴ ِّ ﯿَ ﻨُ ﺴ َ ﻓَ ۝ ﻰ ۙ ﻨٰ ﺴ ْ ﺤ ُ ﻟْ ﺎ ﺑِ ق َ ﺪﱠ ﺻ َ وَ ۝ ﻰ ۙ ﻘٰ ﺗﱠ ا وَ ﻰ ﻄ ٰ ﻋْ أَ ﻣَ ﻦ ْ ﺎ ﻣﱠ ﺄَ ﻓَ

“Artık kim verir, takva dairesi içine girer ve güzeli de tasdik ederse, Biz de onu kolaya hazırlar (ona giden yolları gösterir)iz.”14

Demek ki; verme, takva dairesi içinde bulunma ve selim fıtrat sahibi olarak, güzel kabul edilen her şeyi tasdik edip peşinden gitme –ki bunların hepsi salihat dairesi içinde mütalâa edilen hususlardır– yapılan şeyleri kolay görme gibi bir neticeye insanı ulaştırırlar. İşte, arkadaşların yaptıkları işler!..

Gece-gündüz demeden çalışma, evini-barkını bırakıp Orta Asyalara veya daha başka yerlere göç etmeler, maddî sıkıntılar içinde ve mânevî füyûzat hislerinden fedakârlıkta bulunmalar..! Şimdi bütün bunları yapanlar “vüdd”e mazhar görülüyorlarsa, bu bir mübalâğa kabul edilmemelidir. Evet, bunların katlandıklarına katlanmak ve her şeyi eksiksiz yerine getirmek kolay şey değildir. Ama zannediyorum arkadaşlarımız, o salih dairenin ürünü olarak başkalarına çok zor gelen bu şeyleri hayatlarının ayrılmaz bir parçası kabul ediyor ve onunla yatıp, onunla kalkıyorlar. Demek ki, zorlukların kolaylaştırılması, bu ikinci diriliş erleri için böyle bir televvünde cereyan ediyor; ettirene canlarımız kurban!

1 Bakara sûresi, 2/247.

2 Âl-i İmrân sûresi, 3/38.

3 Enbiyâ sûresi, 21/89.

4 Buhârî, i’tisam 5; humus 1; nafakat 3; fezâilü ashabi’n-nebi 12; ferâiz 3; Müslim, cihad 51, 52, 54, 56;

el-Esbehânî, Delâilü’n-nübüvve 1/138. (Lâfız el-Esbehânî’ye ait.) 5 “Temiz kadınlar temiz erkeklere yakışır.” (Nur sûresi, 24/26.) 6 Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebir 8/258.

7 Bediüzzaman, Risale-i Nur Külliyatı 2/2206 (Tarihçe-i Hayat).

8 Beyhakî, Şuabü’l-iman 1/485.

9 Beyhakî, Şuabü’l-iman 1/486.

10 Tirmizî, zühd 9; İbn Mâce, zühd 19; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/173.

11 Buhârî, bed'ü’l-halk 6; edeb 41; tevhid 33; Müslim, birr 157; Tirmizî, tefsir (19) 6.

12 Meryem sûresi, 19/97.

13 Ankebût sûresi, 29/69.

14 Leyl sûresi, 92/5-7.

TÂHÂ SÛRESİ

Belgede KUR ÂN DAN İDRAKE YANSIYANLAR (sayfa 155-162)