SOĞUK SAVAŞ SONRASI RUS DIŞ POLİTİKASINDA ONTOLOJİK GÜVENLİK

351  Download (0)

Tam metin

(1)

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

ULUSLARARASI İLİŞKİLER ANABİLİM DALI

SOĞUK SAVAŞ SONRASI RUS DIŞ POLİTİKASINDA ONTOLOJİK GÜVENLİK

Doktora Tezi

Kürşad GÜÇ

Ankara – 2020

(2)

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

ULUSLARARASI İLİŞKİLER ANABİLİM DALI

SOĞUK SAVAŞ SONRASI RUS DIŞ POLİTİKASINDA ONTOLOJİK GÜVENLİK

Doktora Tezi

Kürşad GÜÇ

Tez Danışmanı Prof. Dr. Erel TELLAL

(3)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

ULUSLARARASI İLİŞKİLER ANABİLİM DALI

SOĞUK SAVAŞ SONRASI RUS DIŞ POLİTİKASINDA ONTOLOJİK GÜVENLİK

Doktora Tezi

Tez Danışmanı: Prof. Dr. Erel TELLAL

Tez Jürisi Üyeleri

Adı ve Soyadı İmzası

Prof. Dr. Erel Tellal ...

Prof. Dr. Çınar ÖZEN ...

Prof. Dr. Hasan Ali KARASAR ...

Doç. Dr. Fırat YALDIZ ...

Dr. Öğr. Üyesi Nuri YEŞİLYURT ...

Tez Sınavı Tarihi: 23/10/2020

(4)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü’ne,

Prof. Dr. Erel Tellal danışmanlığında hazırladığım, “Soğuk Savaş Sonrası Rus Dış Politikasında Ontolojik Güvenlik (Ankara, 2020) ” doktora tezimdeki bütün bilgilerin akademik kurallara ve etik davranış ilkelerine uygun olarak toplanıp sunulduğunu, başka kaynaklardan aldığım bilgileri metinde ve kaynakçada eksiksiz olarak gösterdiğimi, çalışma sürecinde bilimsel araştırma ve etik kurallarına uygun olarak davrandığımı ve aksinin ortaya çıkması durumunda her türlü yasal sonucu kabul edeceğimi beyan ederim.

30/10/2020

Kürşad Güç

(5)

İÇİNDEKİLER

İÇİNDEKİLER ... i

KISALTMALAR ... iii

GİRİŞ ... 1

BİRİNCİ BÖLÜM BİR DIŞ POLİTİKA TEORİSİ OLARAK ONTOLOJİK GÜVENLİK 1.1. Varoluşsal Bir Kaynak Olarak Düşünümsellik ... 15

1.2. Var-olmaya İlişkin Gerilim ve Fırsat Kaynağı Olarak Kaygı ... 20

1.3. Varlığın Devamlılığının Görünen Yüzü Olarak Rutinler ... 23

1.4. Kimliğin Tanım ve Anlam Kaynağı: Biyografik Anlatı ... 37

1.5. Varlığın “Evi” ve Kimliğin Eylem Sahası Olarak Beden ... 62

İKİNCİ BÖLÜM SSCB’NİN ÇÖKÜŞÜNDEN RUSYA’DA ONTOLOJİK GÜVENLİK ARAYIŞINA 1990’LAR 2.1. Sovyet Anlatısının ve Bedeninin Çöküşü ... 75

2.2. Rusya’nın “Kim”liği Sorunu: Rakip Anlatılar Arasında Kaybolan Ülke ... 86

2.2.1. “Demokratik” Bir Devlet Anlatısı: Batıcılar ... 88

2.2.2. Rus Özgünlüğüne Dayalı Anlatı: Medeniyetçiler ... 98

2.2.3. Batı ile Doğu Arasında Bir Orta-Yol Anlatısı: Devletçiler ... 104

2.3. Rusya’da “Beden”in Ehliyetini Kaybetmesi ... 108

2.3.1. Ekonominin Çöküşü ... 108

2.3.2. Ordunun Çöküşü ve Çeçen Sendromu ... 121

2.3.3. Kurumlararası Rekabet ve Bürokratik Uyumsuzluk ... 130

2.4. Rusya’nın Dış Politikada Yetersiz Kalması ve Ontolojik Çöküş ... 135

2.4.1. Dış Politikada Yarışan Anlatılar ... 136

2.4.2. Batı Eksenli Yönelim: 1992-1993 ... 143

2.4.3. Yönünü Kaybetmişlik: 1993-1996 ... 148

2.4.4. Batı’dan Kop(ama)ma: 1996-1999 ... 157

2.5. 1990’ların Bıraktığı Ontolojik Güvensizlik Mirası... 169

(6)

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

2000 SONRASI RUSYA’NIN GERİ DÖNÜŞÜ VEONTOLOJİK GÜVENLİĞİN TESİS EDİLMESİ

3.1. Kapsayıcı Bir Biyografik Anlatının İnşası: Rus Ülküsü’nün Keşfi ... 183

3.2. Yıkılmış Bedenin Yeniden Ayağa Kaldırılması ... 197

3.2.1. Ordunun Toparlanması ve Çeçen Sorununun Çözülmesi ... 198

3.2.2. Merkezi Gücün Tesisi: Dikey İktidar ve Egemen Demokrasi ... 201

3.2.3. Oligarkların Kontrol Altına Alınması ... 206

3.2.4. Ekonominin Toparlanması ya da Bedenin Maddi Tatmini ... 209

3.3. Bedenin ve Anlatının Diğerlerine Sunulması: “Nush”, “Tekdir” ve “Kötek” Denkleminde Rus Dış Politikası ... 214

3.3.1. “Nush” ile Statü Sahibi Olma Çabası: 2000-2004 ... 216

3.3.2. “Tekdir” ile Kendini Gösterme Dönemi: 2004-2008 ... 221

3.3.3. “Tekdir” ile Uslanmayanın Hakkı “Kötek”tir: Büyük Güç Statüsünün Kuvvet Kullanılarak Elde Edilmesi, 2008-2020 ... 233

3.3.3.1. Yakın Çevre’de Güç Gösterisi: 2008-2015 ... 234

3.3.3.1.1. Gürcistan Sana Söylüyorum; Batı, Sen Anla ... 234

3.3.3.1.2. Kötek İşe Yarıyor Ama Yetmiyor: ABD ile İlişkileri Sıfırla(yama)ma Süreci ... 241

3.3.3.1.3. Kırım’ın İlhakı ve Rusya’nın Gücünü Kanıtlaması ... 243

3.3.3.1.4. Çok-kutuplu Dünya İçinde Rusya ... 254

3.3.3.2. Kötek ile Küresel Sahneye Dönen Rusya: 2015-2020 ... 258

3.3.3.2.1. Rusya’nın Küresel Güç Gösterisi Vitrini: Suriye ... 258

3.3.3.2.2. Küresel Güç, Küresel Etki ... 265

SONUÇ ... 275

KAYNAKÇA ... 293

ÖZET ... 342

ABSTRACT ... 343

(7)

KISALTMALAR

AB : Avrupa Birliği

ABD : Amerika Birleşik Devletleri ABM : Anti Balistik Füze

AEB : Avrasya Ekonomik Birliği

AGİT : Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı AKKA : Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması APEC : Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği

ASEAN : Güneydoğu Asya Milletleri Birliği BAE : Birleşik Arap Emirlikleri

BDT : Bağımsız Devletler Topluluğu BİO : Barış İçin Ortaklık

BM : Birleşmiş Milletler

BMGK : Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi BRIC : Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin DİS : Dış İstihbarat Servisi

DTÖ : Dünya Ticaret Örgütü FSB : Federal Güvenlik Servisi

GATT : Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Antlaşması GSMH : Gayri Safi Milli Hasıla

GSYİH : Gayri Safi Yurt İçi Hasıla

GUAM : Gürcistan, Ukrayna, Azerbaycan, Moldova

GUUAM : Gürcistan, Ukrayna, Özbekistan, Azerbaycan, Moldova IMF : Uluslararası Para Fonu

INF : Orta-Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması IŞİD : Irak Şam İslam Devleti

İKÖ : İslam Konferansı Örgütü

(8)

KFOR : Kosova Barış Gücü

KGA : Kolektif Güvenlik Anlaşması

KGAÖ : Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü KGB : Devlet Güvenlik Komitesi

LDP : Liberal Demokrat Parti

NATO : Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü OECD : Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgüt OHDK : Olağanüstü Hal Devlet Komitesi RFKP : Rusya Federasyonu Komünist Partisi

RSFSC : Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti SSCB : Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği

ŞİÖ : Şangay İşbirliği Örgütü UGK : Ulusal Güvenlik Konsepti

(9)

GİRİŞ

Güvenlik konusu, Uluslararası İlişkiler yazınında çoğunlukla “fiziksel güvenlik”

boyutuyla ele alınmaktadır. Özellikle realist/neorealist kuramın temsilcileri açısından güvenlik, hiçbir dışsal otoritenin olmadığı anarşik dünyada devletlerin fiziksel olarak hayatta kalma motivasyonunun ilk elden yansıması olarak değerlendirilmektedir (Bkz.

Waltz, 2015). Buna göre devletler, diğer bütün amaç ve eylemlerini takip edebilmek için öncelikli olarak hayatta kalmalarını sağlayacak fiziksel güvenlik önlemlerini en üst noktadan temin etmelidirler (Mearsheimer, 2001: 31). İngiliz Okulu’nun önemli temsilcilerinden Hedley Bull (1977: 5) da kural ve değerlerin anarşik toplum üzerindeki önemini vurguladıktan sonra neo-realistlere yaklaşarak “öteki”nden kaynaklı tehlikelere göğüs gerip hayatta kalma gerçekleşmeden diğer çıkarlara yönelik enerji harcanamayacağını ifade etmektedir. Dolayısıyla hayatta kalma motivasyonu, devletin eyleminin birincil kaynağı olarak görülmektedir.

Güvenliği fiziksel alana hapseden bu bakış açısı, Soğuk Savaş’ın bitimiyle birlikte büyük bir meydan okumayla karşı karşıya kaldı. Devletin eyleminin esas kaynağının maddi olmadığını, bilakis maddi motivasyonlara da yön veren başka bir dinamiğin olduğu Sosyal İnşacı kuramcılar tarafından ortaya atıldı. Bu dinamik, sosyal bir gerçeklik olan kimliktir. Buna göre bir devlet; sahip olduğu kimliğe göre çıkarlarını, bu çıkarlara göre de eylemlerini belirler. Dolayısıyla eylemin neliği, aktörün kimliğine bağlıdır.

Esasında kimlik konusunun Soğuk Savaş döneminde teorik tartışmalarda yer almadığını iddia etmek de tam olarak doğru değildir. Zira gerek realist/neo-realist gerekse de liberal/neo-liberal kuramcılar devletlerin kimlikleri olduğunu kabul ediyorlardı. Fakat her iki yaklaşım da devlete yönelik tek tip kimlik atfetmekteydiler.

Bu bağlamda, realist/neo-realist kuramcılar tüm devletlerin dışsal olarak verili tek bir

(10)

kimliği paylaştıklarını ileri sürdüler. Realistlere (Bkz. Waltz, 2015) göre tüm devletlerin paylaştıkları ortak kimlik “çıkarcı” olmaktır. Benzer şekilde liberal/neo-liberaller (Bkz.

Keohane, 1984) de tüm devletlerin dışsal olarak belirlenmiş, “işbirliği yapmaya açık”

ortak bir kimliğinin olduğunu savunmuşlardır (Bilgin, 2010: 83).

Aktörün kimliğini, eylemin merkezine yerleştiren ilk dönem sosyal inşacı kuramcılar ise her aktörün kendine özgü bir kimliği olabileceğini, farklılaşan kimliklerin de kendilerine özgü farklı çıkarları olacağını ileri sürdüler (Bkz. Wendt, 2012; Buzan, 1997, 2015; Campbell, 1992; Waever, 1989, 1993; Katzenstein, 1996).

Fakat özellikle Wendt’in öncülük ettiği ve Hopf’un (1998) “geleneksel inşacılar” diye nitelediği grup, devletin sahip olduğu kimliğin oluşum süreçlerini önemli görmemiştir.

Bu kesim, bir bakıma devletin mevcuttaki kimliğini verili kabul etmeyi ve daha çok bu kimliğin sonuçlarıyla ilgilenmeyi tercih etmiştir. Hatta Hopf’un (1998: 184) “eleştirel inşacılar” diye nitelediği ve kimliğin ortaya çıkış sürecinin önemli olduğunu düşünen kuramcılar dahi kimliğin oluşum sürecini sadece toplum içindeki güç ilişkileri üzerinden açıklama eğiliminde olmuşlardır. Bu nedenle devletin kimliğinin hangi süreçlerde ve ne şekilde ortaya çıktığına; tarihsel, coğrafi, siyasi ve ekonomik maddi şartlarla bellek/hafıza, dil/söylem ve bilinç gibi soyut alanların bu süreçlerde ne denli etkili olduğuna fazla önem verilmemiştir. Fakat 1990’ların sonu ve özellikle 2000’lerin başından itibaren Uluslararası İlişkiler yazınında devletin güvenliğinin sadece fiziksel alana indirgenemeyeceğini; devletin, sahip olduğu kimlikten sadece çıkar ve eylem devşirmekle yetinmeyip bizatihi o kimliği de güvene almakla motive olduğunu savunan bir yaklaşım gelişmeye başladı. Bu bakış açısına göre güvenlik, gerek birey gerekse de devlet seviyesinde, fiziksel varlığı garanti altına alıp devam ettirmenin de ötesinde, benliğin/kimliğin varoluşunu da istikrarlı bir şekilde devam ettirmekle ilgilidir.

Güvenliğin bu boyutu yazında “ontolojik güvenlik” olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ontolojik güvenlik yazınına katkı yapan birçok yazara göre kavram, fiziksel güvenliğin

(11)

aksi bir içeriğe sahiptir (Bkz. Steele, 2008: 51). Fiziksel güvenliğin bireyde ve devlette, doğrudan somut olan bedenin güvenliğine; ontolojik güvenliğin ise soyut olan benliğin ve ona ait kimliğin güvenliğine ilişkin olduğu ileri sürülmektedir.

Ontolojik güvenlik yaklaşımı ilk bakışta, Soğuk Savaş sonrası dönemde genel olarak Siyaset Bilimi’nde özelde de Uluslararası İlişkiler disiplininde hızla artan kimlik çalışmalarının güvenlik alanına bir yansıması şeklinde görülmektedir. Sosyal inşacı kuramın temel kavramlarına yaslanarak çizilen ontolojik güvenlik yaklaşımları bu durumu gözler önüne sermektedir. Örneğin, ontolojik güvenlik alanında yazına en fazla katkı yapan ve kendilerine en fazla atıf yapılan yazarlarından olan Brent Steele (2005;

2008) ve Jennifer Mitzen (2006a; 2006b) ontolojik güvenliği büyük ölçüde kimliğin güvenliğine indirgemekte ve sosyal inşacı kuramın klasik kimlik-çıkar-eylem sistematiğini takip etmektedirler. Bu bağlamda kimlik, bireye istikrarlı bir bilişsel çevre içinde belirsizliği aşma imkânı sağladığı için birey tarafından güven altına alınması gereken bir unsur olarak değerlendirilmektedir (Mitzen, 2006b: 342). Böylece kişi kim olduğu ile ilgili istikrarlı bir kimlik tanımlamasına sahip bir aktör olarak sosyal bir fail olma imkânı elde etmektedir. Bu nedenle de kimliği güvene alma mekanizması olarak ontolojik güvenlik, en az fiziksel güvenlik kadar itici bir güç şeklinde ele alınmaktadır.

(Mitzen, 2006a: 272).

Kimlik, ontolojik güvenlik açısından önemlidir. Fakat ontolojik güvenliği sadece kimliğe indirgeyerek açıklamaya çalışmak eksikliğe neden olmaktadır. Zira ontolojik güvenlik, kimliği de içine alacak şekilde dünyada var olma ile ilintili kapsamlı ve katmanlı bir güvenlik çerçevesidir. En az kimlik kadar var olma kaygı, eylem sistematiğinin rutini, kimliğe anlam katıp zemin teşkil eden biyografik anlatı ve hepsine sürekli olarak dahil olan düşünümsellik (reflexivity) de ontolojik güvenlik için büyük öneme sahiptir. Bu doğrultuda ontolojik güvenlik, Huysmans’ın (1998: 234) ölüm

(12)

karşısında anlamlı bir hayat inşa eden kültürel bir eylem formundaki yaşam stratejisi olarak gördüğü güvenliğin önemli bir boyutunu oluşturmaktadır.

Bireyin ölüm karşısında anlamlı bir hayat stratejisi geliştirip var olduğunu hissederek benliğini güvene almasını ifade eden ontolojik güvenlik kavramını ilk olarak, 1960’larda İskoç psikiyatr David R. Laing, şizofreniyi açıklamak için kullanmıştır.

Daha sonra Anthony Giddens, 1980’lerden itibaren bu kavramı, toplum seviyesinde ele alarak sosyolojiye uyarladı. Laing (2011: 37), ontolojik anlamda güvenliği kişiyi

“gerçek, yaşayan, bütün ve zamansal anlamda sürekli bir kişi olarak dünya içinde var olduğu hissine sahip” birey olarak tanımlamıştır. Bireyin bu hisse sahip olmasının temelinde bebekliğinden itibaren diğer insanlarla teması neticesinde oluşturduğu gerçeklik algısı yatmaktadır. Bebeğin içine doğduğu fiziksel dünya içindeki kaosla baş edebilmek için ötekine güvenle başlayan varoluşsal yolculuğu, düşünümsel bir dikkat tarafından sürekli olarak gözetilmekte, kaygı mekanizmalarıyla sürekli motive edilmekte, oluşturulan rutinlerle bu kaygılar kontrol altına alınmakta, süreç içinde elde edilen ve bireyin sürekli yeniden ürettiği biyografik anlatısıyla anlam kazanmakta ve kendi özerkliğine sahip beden vasıtasıyla eylem ortaya koymakta ve sürekli bir faillik hissi ile taçlanmaktadır (Giddens, 2014).

Birey seviyesinde ortaya çıkmış ontolojik güvenlik yaklaşımını, devlet seviyesinde ele almak, kaçınılmaz olarak birey ve devlet arasında bir benzerliğin varlığını kabul etmek demektir. Bu bağlamda bu tezde Alexander Wendt (2004, 2012) ve Barry Buzan gibi yazarların, devleti insan benzeri bir aktör olarak ele alan yaklaşımları esas alınacaktır. Buna göre devlet de tıpkı bir insan gibi “organik” ve

“bilinçli” bir “aktör” olarak kabul edilmelidir (Wendt, 2004: 296). Zira Wendt (2012:

248)’ten devamla devletler; arzular, inançlar ve niyetlilik gibi insan benzeri nitelikleri meşru bir şekilde atfedebileceğimiz gerçek aktörlerdir. Buzan (2015: 68) da Wendt’in birey-devlet benzerliğini paylaşmaktadır:

(13)

“Devletler de bireyler gibi ayırt edilebilir … özelliklere sahiptir. Duyarlı, kendini önemseyen, davranışsal birimlerdir. Her ikisi de aynı tip birimlere sahip olan bir sosyal çevre içindedir ve dolayısıyla bir arada var olmak için yeterli koşulları hazırlarken benzer sorunlarla karşılaşırlar. Ve her ikisinde de insani öz olarak adlandırılabilecek şey ortaktır. Bireyler insani öze doğası gereği sahipken, devletler de bireylerden oluştuğu ve onlar tarafından yönetildiği için bu özü paylaşmaktadır.”

Öte yandan devletin insan benzeri bir aktör olarak kabul edilmesi, onun organik anlamda insanın birebir kopyası olduğunu varsaymayı gerekli kılmaz. Devlet, işlevi itibariyle insan benzeridir. Örneğin; insan bireysel bir belleğe sahipken devlet, kolektif bir bellek üzerinden biyografik anlatısını inşa eder. İnsan, bir tehdide maruz kaldığında elini kolunu kullanarak mücadele ederken; devlet ordusunu kullanır. İnsan bizatihi kendisine ait dil ile söylem üretirken; devlet siyasal ve toplumsal elitler vasıtasıyla söylemini geliştirir. Bu nedenle birey ve devlet, aynılık değil, benzerlik temelinde ele alınmalıdır. Böylece birey ve devlet benzerliği, birey düzeyinde ortaya çıkan ontolojik güvenlik yaklaşımını devlet düzeyinde analiz etme imkanı vermektedir.

Laing ve Giddens’ın ontolojik güvenliğin birer boyutu olarak ortaya koydukları kaygı, rutin ve biyografik anlatı, ontolojik güvenliği devlet seviyesinde değerlendiren çalışmaların birçoğunda değişen önem ve hacimlerde ele alınmıştır (Mitzen, 2006a, 2006b; Kinvall, 2004; Steele, 2005, 2008; Subotic, 2016; Zarakol, 2017; Rumelili, 2015). Fakat gerek Laing’de gerekse Giddens’ta ontolojik olarak güvende olan birey için hayati bir öneme sahip olan beden ve bedenin kontrolü konusunda, ontolojik güvenliği devlet seviyesinde ele alan uluslararası ilişkiler çalışmalarının neredeyse tamamı sessiz kalmışlardır. Ontolojik anlamda güvenlik arayışında olan bir devletin bireydekine benzer şekilde beden kontrolünü nasıl yaptığına ve bedensel özerkliğin devlet için önemine dair hiçbir birey-devlet benzerliği kurulmamıştır. Birkaç istisna çalışma ise devletin bedeni olarak ülkeyi işaret etmekle yetinmiştir. Fakat bu benzetme de ontolojik güvenlikle ilgili Laing ve Giddens’ın yaklaşımlarının doğasına aykırı bir nitelik taşımaktadır. Zira bireyin bedeni kaygı, rutin ve biyografik anlatı üzerinden

(14)

eylemsizlik) nedeniyle de birey, varoluşunu sürekli düşünümsel olarak gözetmektedir.

Fakat uluslararası ilişkiler yazınında devletin bedeni olarak ortaya konulan ülke (Mitzen, 2006b: 351; Buzan, 2015: 69), doğası gereği eylem ortaya koyabilen bir yapıya sahip değildir.

Laing ve Giddens’a göre ise aktörün biyografik anlatısından ürettiği ve kendisine bir devamlılık hissi veren kimlik, bedensel bir tezahüre yani etkili bir eyleme dönüştüğünde ontolojik güvenlik sağlanır. Aksi halde aktör, sahip olduğunu düşündüğü biyografiyi bugün için temsil edemediği hissiyatına kapılarak devamlılık duygusunu yitirir. Bu durum, aktörün bir benlik olarak zaman okunu istikrarlı bir şekilde takip edememesine neden olur. Dolayısıyla aktör, fail olabilmek için fiil ortaya koyabilmelidir. Bu fiil, aktörün kendisi için kabul ettiği biyografik anlatıya uygun bir şekilde gerçekleşmeli ve etkili bir şekilde icra edilmelidir.

Aktör, anlatısına uygun düşen eylemleri ortaya koyabildiğini hissettiği ölçüde kendisine ve anlatısına güven duyar. Üstelik bu eylem, sadece kaynağı olan aktör tarafından değil, aynı zamanda diğerleri tarafından da etkili bir eylem olarak kabul edilmelidir. Başkaca söylersek diğerleri de aktörün bedenini ehliyetli bir şekilde kullandığını fark ve kabul etmelidirler. Dahası aktör, eylemini bizatihi kendisi üretmeli, kendi eyleminin kaynağı yine kendisi olmalıdır. Aksi halde aktör, ötekinin nesnesi konumuna düşerek özerkliğini kaybeder. Bu nedenle özerk, etkili ve ehliyetli bir bedensel kontrol, yani eylem kabiliyeti, aktörün ontolojik güvenliği açısından önemlidir. Bu sebeple Gidens ve Laing’in ontolojik güvenlik anlayışlarında biyografik anlatı ile bu anlatının bedensel fiziksel karşılığı eşgüdümlü olmalıdır. Bu, aktörün ontolojik güvenliği için gerekli bir unsurdur.

Bu doğrultuda, bu tezde teorik anlamda ortaya konulacak yenilik ve ontolojik güvenlik yazınına yapılması amaçlanan katkı, devletin ortaya koyduğu eylemlerin, kendisi için ürettiği biyografik anlatıyla ve o anlatıdan neşet eden kimlikle uyumlu

(15)

olduğu sürece devletin ontolojik anlamda güvende olacağını göstermek olacak. Devletin eylemi ile kendisine atfettiği anlatı arasındaki eşgüdümün boyutu, devletin ontolojik güvenliğinin de tatmin düzeyini göstermektedir. Buradan hareketle bu tez, eylem ortaya koyabilme kapasitesi ve imkanı olan mekanizmaları, devletin bedeni olarak kavramsallaştırmaktadır.

Tekrar pahasına, yazında devletin bedeni olarak işaret edilen ülke, eyleyen bir mekanizma olmadığı için devletin bedeni olarak –en azından ontolojik güvenlik bağlamında- kabul edilemez. Zira fiil sahibi olması mümkün olmayan ülkenin, fail olması da mümkün değildir. Bu nedenle ülke, bir varlık olarak kabul edeceğimiz devletin ancak mekanı olabilir. Devletin eyleyen tarafı, kurumsal mekanizmalarıdır.

Yürütme, yasama, yargı, ordu, ekonomik sistem ve her türlü bürokratik mekanizma, devletin birçok farklı alanda eylem ortaya koyan organlarıdır. Öte yandan içerideki kurumsal yapılar kadar devletin dışarıda eylem ortaya koyan diplomasisi de devletin bedensel bir parçasıdır.

Laing ve Giddens’a göre bireyin ontolojik güvenliği bedenini başarılı ve özerk biçimde kullanabilmesiyle ortaya çıkar. Bu sebeple aktörün bedensel eyleminin başarısı, her şeyden önce diğerlerinin bu eylemi görmeleri ve etkili bir eylem olarak kabul etmeleriyle ortaya çıkar. Devletin, diğerlerine –öteki devletlere- eylemini gösterdiği alan şüphesiz ki dış politika uygulamalarıdır. Morgenthau’dan hareketle Lang (2002:

17) diplomasiyi, devletin potansiyel varlığının gerçek bir hüviyet kazandığı alan olarak görmüştür:

“Temsilci veya diplomat, temsiliyet anlarında devleti somutlaştırır. Daha da önemlisi, Morgenthau’nun devlet failliği anlayışı, devletin yalnızca diplomatik (veya askeri) eylem anlarında gerçekten var olduğunu belirtir. Aksi takdirde o [devlet], yalnızca potansiyelde var olur; temsilci, devletin gücünü hayata geçirmelidir.”

Bu bakımdan bu tezde, devletin kendisine atfettiği biyografik anlatı ve kimlik ile uyumlu bir dış politikayı etkili ve ehliyetli bir şekilde ortaya koyabildiği ve bu

(16)

sürdürme imkanına sahip olacağı iddia edilecektir. Lang’dan mülhem bir şekilde ifade edilirse, dış politika; devletin kendisine atfettiği biyografik anlatı ve kendisi için tasavvur ettiği kimlikte bulunan var olma potansiyelini, gerçek bir varoluşa dönüştürme alanıdır.

Kinvall ve Mitzen’in (2016: 5) de işaret ettiği gibi ontolojik güvenliğin inşasına ilişkin tek ve herkesçe kabul edilebilecek bir teorileştirme imkanı bulunmuyor. Yine de bu tezde Laing ve Giddens’ın birey ve toplum düzeyinde ele aldıkları ontolojik güvenlik yaklaşımı, her iki yazarın çizdiği çerçeveye sadık kalarak devlet düzeyinde yeniden çerçevelendirilecek. Bunu yaparken ontolojik güvenliği devlet düzeyinde ele alan diğer çalışmalardan farklı olarak devletin kurumsal yapılanması ve işleyişiyle dış politikası da devletin bedeni olarak konumlandırılacak. Böylece, ontolojik güvenliği devlet seviyesinde ele alan yazına bir katkı yapılması amaçlanmaktadır.

Laing ve Giddens’tan yola çıkarak devlet düzeyinde yeniden modellenecek ontolojik güvenlik kavramının tutarlığı ise Soğuk Savaş sonrası Rusya Federasyonu dış politikası ele alınarak test edilecek. Sovyetler Birliği, 1920’lerin başından itibaren, özellikle Stalin’in liderliğiyle birlikte dünyanın geri kalanından farklı bir anlatı ve kimlik zemininde şekillenmişti. Bu anlatı, süreç içerisinde Homo-Sovyeticus diye tanımlanan bir varoluşu ortaya çıkaran yeni ve farklı bir kimlik üretti. Fakat 1980’lerin ikinci yarısında başlayan ve kısa sürede Sovyetler Birliği’ni çöküşe götüren süreç, 1991’de sadece sistemi ve devleti ortadan kaldırmadı, aynı zamanda Sovyetlerin ve Sovyet insanının kendisini var ettiği anlatıyı, kimliği ve anlam-değer küresini de parçaladı. Dolayısıyla 1991’in sonunda ortaya çıkan Rusya Federasyonu1, sadece yeni bir devlet değil, aynı zamanda bu devlete yeni bir kimlik ve bu kimliğe anlam ve süreklilik hissiyatı verecek olan biyografik bir anlatı da inşa etmek zorundaydı. Dahası Rusya, ürettiği anlatı ve kimlikle uyumlu bir bedensel eylem süreçlerini de aynı anda

(17)

gerçekleştirmeliydi. Toplumun genelini kapsayacak ortak bir benlik inşa edilirken bu benliği potansiyel olmaktan çıkartıp gerçek bir varlığa dönüştürecek eylem sistematiği gerek içeride gerekse de dış politikada uygulanmaya konulmalıydı. Sovyetler’in çöküşünün getirdiği benlik ve kimlik parçalanması ile ancak bu şekilde baş edilebilecek, böylece Rus toplumu ve devletine ontolojik güvenlik sağlanmış olacaktı.

Rusya’nın bu dönüşüm süreci birçok yazar tarafından ele alındı (Tsygankov, 2008, 2012, 2016; White & Feklyunina, 2014; Torbakov, 2011; Smith, 2002; Neumann, 1996; d’Encausse, 2013). Fakat Rusya’nın 1990’ların başından itibaren üretmeye çalıştığı tarihsel anlatının ve bunun sonucu ortaya çıkan kimliğin, içeride ve dışarıda ne şekilde eyleme döküldüğü ya da dökülemediği; bu süreçlerin Rus elitleri ve toplumu nazarında kolektif olarak kendilerini anlamlandırma konusunda ne gibi etkiler doğurduğu; dolayısıyla Rusya’nın ontolojik güvenliğinin ne ölçüde inşa edilebildiği ele alınmadı. Bu doğrultuda, ontolojik güvenlik yaklaşımının modelleneceği tezin ilk bölümünden sonra Rusya’nın 1990’larda Boris Yeltsin liderliğinde geçirdiği dönem, ikinci bölümde ele alınacaktır. Rusya, Sovyetlerin yıkılmasının ardından yeni bir siyasal sistemle birlikte Rus toplumuna yeni bir varoluşsal tutunum noktası üretme ihtiyacı hissetti. Bu amaçla Yeltsin öndeliğindeki Batıcı ekip, Rusya’yı Batılı bir kimlik temelinde yeniden inşa etmeye giriştiler. Rusya’nın tarihsel olarak Batılı büyük bir toplum ve devlete sahip olduğu ekseninde gelişen tarihsel bir anlatı, Batıcı elitlerce geliştirilmek istendi.

Rusya’nın Sovyet sonrası dönemde elde edeceği ontolojik güvenlik, bu anlatının kapsayıcı/hegemonik olup olmamasına ve gerek içeride gerekse dışarıda bu anlatıya uygun bir eylem sistematiğini başarılı bir şekilde ortaya koyup koymamasına bağlı olacaktı. Fakat Batıcı elitin oluşturmaya çalıştığı biyografik anlatı, 1990’lar boyunca Rusya’da kapsayıcı ve hegemonik hale gelemedi. Zira Batıcı anlatının yanında,

(18)

Rusya’nın ve Rusların kimliğine ilişkin iki farklı tarih tasavvuru daha siyasal elitler içinde ve toplum tabakasında güçlü bir şekilde savunulmaktaydı.

Bu tezde, Medeniyetçiler ve Devletçiler olarak kavramsallaştırılacak olan bu iki rakip anlatı, Yeltsin liderliğindeki siyasal elitin üretmeye çalıştığı Batıcı anlatıya büyük bir meydan okuma gerçekleştirdi. Bu nedenle Rus elitleri ve toplumu, üç farklı tarihsel anlatıyı temellendiren farklı bellek şemaları arasında bölündü. Laing’in bireyde

“bölünmüş benlik” diye kavramsallaştırdığı durum, 1990’larda Rusya’da açık bir şekilde kendisini gösterdi. Üç farklı benlik idealiyle bölünen Rus toplumu, birbirinden kopuk ve hatta birbirine düşman tarih anlatılarına sahipti. Dolayısıyla birbirine düşman tarih tasavvurlarının işaret ettiği kimlikler de birbiriyle mesafeliydi.

Rus toplumu, aynı bedende üç farklı benliği taşıyan bir birey halini aldı. Toplum içindeki benlik ve kimlik bölünmesi doğal olarak o toplumun çıkarlarının ne olacağı konusunda da ayrışmayı ve rekabeti beraberinde getirdi. Çıkarlardaki bölünme, en nihai olarak Rusya’nın eyleminin ne olacağının da belirsizleşmesine neden oldu. Rusya’nın ekonomide, bürokraside, fiziksel güvenlikte ve her şeyden önemlisi dış politikada ne yapması gerektiği veya nerede durması gerektiği büyük bir karmaşa içinde kaldı.

Biyografik anlatı ve kimlikteki bölünme, kaçınılmaz olarak Rusya’nın bedeninin ve eylem sistematiğinin de parçalanmasına yol açtı. Ekonominin çöküşü, ordunun Çeçenistan örneğinde olduğu gibi vahim bir duruma düşmesi, devletin farklı çıkar grupları arasında oyuncak hale gelmesi ve dış politikada birbirini takip eden hezimetlerin yaşanması, Rusya’yı bedensel anlamda felce uğrattı. Bu durum, Sovyetler Birliği sonrası Rusya’nın, kendisini dünya üzerinde devamlı, istikrarlı ve eyleme kabiliyetine sahip bir fail olarak hissetmesine engel oldu. Sonuç olarak 1990’larda Rusya, ontolojik anlamda büyük bir güvensizlik sarmalının içine hapsoldu.

Buradan hareketle bu tezin ikinci bölümü, bir devletin kapsayıcı bir tarihsel anlatıyı üretememesinin ve dolayısıyla da etkin, etkili ve ehliyetli bir eylem praksisi

(19)

ortaya koyamamasının ontolojik güvensizlik durumunu ortaya çıkaracağını, Rusya’nın 1990’lardaki tecrübesi üzerinden ele alacak. Bir başka deyişle, ontolojik güvenlik yaklaşımı tersinden kanıtlanmaya çalışılacak. Ontolojik güvenliğin olmadığı durumda devlet açısından nelerin ortaya çıkabileceği, Rusya’nın Yeltsin dönemindeki geçirdiği süreçlerle ele alınacaktır.

Tezin üçüncü ve son bölümü Rusya’nın 2000 sonrası Putin liderliğinde geçirdiği dönemi ele alacak. Tez, Rusya’nın Putin döneminde 1990’lardan miras kalan ontolojik güvensizliği ortadan kaldırıp Rusya’yı ontolojik anlamda güvenli bir aktör haline getirmeyi amaçladığını iddia etmektedir. Bu bağlamda Putin ilk olarak, Rus toplumunu bütünleştirecek şekilde millet olma duygusu yaratmayı amaçladı (Walker, 2018).

Rusların ortak bir aidiyet temelinde bir araya gelebilmesi için geçmişe ait bölünmelerin ortadan kaldırılması gerekiyordu. Bu eksende Putin, kendisinin de sahip olduğu Devletçi biyografik anlatıyı Rusya’da hakim hale getirmeye çalıştı.

Rusya’yı Batılı olmakla birlikte kendine özgü medeniyeti olan bir devlet ve toplum olarak konumlandıran, buna uygun tarihi olayları ve sembolleri Rus kolektif belleği içerisinden seçip çıkartan bir süreç yoğun bir şekilde işletildi. Batıcı anlatının 1990’larda neden olduğu kaos, Medeniyetçilerin ise pratik anlamda fazla radikal bulunmaları, Devletçi anlatının kısa süre içerisinde Rusya’da hakim hale gelmesine neden oldu. Tarihsel kimlik tasavvurunun başarıyla uygulanması, Rusya’yı toplumsal düzlemde yeniden bir araya getirdi.

Devletçi yaklaşım, tarihsel anlatı düzleminin yanında Rusya’nın felce uğramış bedenini de yeniden ayağa kaldırdı. Devletçi anlatının tarihsel tasavvurunda yer alan, güçlü merkezi idare, otoriter bir yönetim anlayışı ve uluslararası sistem içinde zaferler kazanan ve diğer büyük güçlerle birlikte eşit bir şekilde küresel sisteme yön veren devlet olma iddiası, Putin Yönetimi’nin pratik uygulamalarının da merkezine oturdu. Bu bağlamda bir yandan içeride devleti kurumsal olarak ayağa kaldırma, diğer yandan da

(20)

Rusya’nın kendisine atfettiği anlatı ve kimliğin, başta Soğuk Savaş sonrası oluşan küresel düzenin başat gücü olan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) liderliğindeki Batılı devletler olmak üzere tüm diğer devletlere kabul ettirme süreçleri işletildi. Putin, Rusya’nın özellikle ortaya koyacağı dış politika sayesinde sahip olduğu kimliği gerçeğe dönüştüreceğini düşünüyordu. Dolayısıyla, Putin Yönetimi’nin Rusya için atfettiği anlatı ve kimlik, dış politika sayesinde somutlaştırılmak istendi.

Bu minvalde bu tez, Rusya’nın Putin döneminde başta dış politikada olmak üzere ortaya koyduğu eylemlerin, Devletçi anlatının ürettiği tarih tasavvuru ve kimlikle uyumlu olduğunu savunmaktadır. 2000’lerden itibaren üretilen biyografik anlatının hakim hale gelmesi ve bu anlatıyla uyumlu bedensel tezahürlerin başta dış politika olmak üzere çeşitli alanlarda kendisini göstermesi, Rusya’nın ontolojik güvenliğinin tamir ve tahkim edilmesini sağladı.

Yukarıdaki çerçeveden hareketle bu tezde üç hipotez öne sürülmektedir:

Birincisi, bir devletin güvenliği sadece fiziksel alanla sınırlı değildir. Devletin, tarihsel süreç bağlamında kendisini anlamlandırma ve konumlandırmasını işaret eden ontolojik güvenlik de makro güvenlik içinde önemli bir yere sahiptir. İkincisi, devletin ontolojik güvenliği, kendisine yönelik sadece kapsayıcı bir biyografik anlatı üretmesiyle ortaya çıkmaz. Devlet, kendisi için tasavvur ettiği tarihsel anlatıya uygun bedensel eylemler de üretmek zorundadır. Üçüncüsü, Sovyetler Birliği sonrası süreçte Rus dış politikasını belirleyen en önemli konuların başında ontolojik güvenliğin tesis edilmeye çalışılması gelmiştir.

Son olarak, bu tezde yorumsamacı ve açıklayıcı bir yöntem kullanılacaktır.

Ontolojik güvenlik, her şeyden önce fiziksel olanın dahi sosyal/toplumsal olanla rabıtasını gözetmektedir. Ayrıca, ontolojik güvenlik elle tutulur somut bir göstergeye sahip olmadığı için bireylerin ve insan topluluklarının, sosyal/toplumsal kabulüne dayanmaktadır. Toplumsal alan ise Layer’ın (2014: 78) da ifade ettiği üzere bizatihi

(21)

insanlar arası etkileşimlerin neticesinde inşa edilen ve bu etkileşimler yoluyla sürekli olarak yeniden üretilen bir alandır. Bu sebeple insan-özne olmadan toplumsal/sosyal alan anlaşılamaz. Dolayısıyla toplumsal hayat ve sosyal eylem, insanların tecrübe ettikleri ve onlar açısından anlam ifade eden durumlara bakılarak anlaşılabilir. Zira insanlar büyük ölçüde toplumsal eylemlerini gözeten bilinçli ve rasyonel varlıklardır (Layer, 2014: 84-85). Bu nedenle sosyal eylemin altında yatan anlamı mercek altına almak önemlidir. Aksi halde, Hoffmann’ın da belirttiği gibi “yalnızca davranış kalıplarına bakan, ancak aktörlerin kendilerinin ve birbirlerinin davranışlarına verdiği anlamı dışarıda bırakan siyaset [bilimi] öğrencisi, bir gölge uzmanına dönüşür.” (1967:

57).

Bu anlamlandırmanın yorumsanması ve açıklanması noktasında incelenen aktörün kullandığı dile odaklanmak gerekir. Çünkü bireyin ontolojik güvenliği söz konusu olduğunda onun kullandığı dil üzerinden bir anlamlandırma ve açıklama yapılabilir. Zira Gadamer (1976: 103), “anlaşılabilen varlık dildir”, Heidegger (1978:

217) ise “dil varlığın evidir” derken dilin varoluşsal zeminine dikkat çekmişlerdir. Bu minvalde, dil sadece nesnelerin yerini tutan işaret ve semboller sistemi değil, aksine

“dünya-içinde-varoluş” biçiminin ifadesidir (Giddens, 2013: 80). Söz konusu devlet olduğunda ise liderlerin, siyasal ve toplumsal elitlerin ve o devletin üzerinde yükseldiği toplumun içinde yer alan bireylerin anlam-değer dünyaları ve kullandıkları dil; devlete yönelik tahayyül ettikleri tarihsel anlatıyı, eylemlerine yönelik gerekçelendirmeyi ve ontolojik anlamda kendilerini güvende hissetme düzeylerini anlama ve açıklama açısından önem arz etmektedir. Bu nedenle devletin kendisini anlamlandırma, eylemini gerekçelendirme ve ontolojik anlamda güvende hissetme düzeyi açıklanırken devletin kullandığı dile dikkat etmek gerekir.

Mamafih Rusya’nın kendisine atfettiği biyografik anlatıyı, o anlatının işaret ettiği anlam-değer dünyasını, buradan neşet eden eylemlerin gerekçelendirilmesini ve

(22)

ontolojik güvenlik algısının hissedilme derecesini anlamak ve açıklamak için Rusya’nın dilini göz önüne almak gerekecektir. Burada Rusya’nın dilinden kasıt, incelenen dönemlerde Rusya’da başkanlık, başbakanlık, bakanlık gibi üst düzey görevde bulunmuş kişiler; diğer toplumsal ve siyasal elitler; toplumun içinden sürecin dinamiklerini yansıtan bireysel sesler ve devletin yayınlamış olduğu resmi belgelerdir.

Rusya’nın ontolojik güvenliğinin kaçınılmaz olarak Rusya’nın kendi dilinden yola çıkarak anlamlandırılmaya ve açıklanmaya çalışılması -özellikle dış politika sahası incelenirken- meselelere Rusya tarafından bakılıyormuşçasına bir izlenim ortaya çıkartabilir. Tek taraflılık tuzağına düşmek gibi algılanabilecek bu durum, ontolojik güvenlik yaklaşımının kendi doğasından kaynaklanmaktadır. Çünkü tezin olgusal kısmı, Rusya’nın varoluşsal dinamiklerini ve bu dinamiklerin olaylara yansımalarını yine Rusya’nın kendi algılama ve anlamlandırmaları ekseninde açıklamaya çalışacaktır.

Kısaca ifade etmek gerekirse süreçlerin Rusya açısından ne şekilde anlamlandırıldığını açıklama çabası, aynı anlam dünyasının paylaşıldığı ya da süreçlere etki eden farklı etkenlerin olmadığı şeklinde yorumlanmamalıdır.

(23)

BİRİNCİ BÖLÜM

BİR DIŞ POLİTİKA TEORİSİ OLARAK ONTOLOJİK GÜVENLİK

Tezin bu bölümünde ontolojik güvenlik yaklaşımı, Laing ve Giddens’tan yola çıkılarak devlet düzeyinde yeniden modellenecektir. Her ne kadar kavramın öncülleri olarak Laing ve Giddens’ın çalışmaları esas alınacak olsa da ontolojik güvenliği uluslararası ilişkiler bağlamında ele alan çalışmalardan da sıklıkla faydalanılacakır. Bu bağlamda Laing ve Giddens’ın ontolojik güvenlik kavramlaştırmasında başat unsurlar olan ve -beden hariç olmak üzere- uluslararası ilişkiler yazınında da ele alınan düşünümsellik, kaygı, rutinler, biyografik anlatı ve beden ayrı ayrı ele alınacaktır. Fakat şu husus en baştan vurgulanmalıdır ki ontolojik güvenliğin temel yapı taşı olan düşünümsellik, kaygı, rutinler, biyografik anlatı ve beden birbirlerinden bağımsız katmanlar değillerdir. Her bir kavram, bütüncül bir ontolojik güvenlik yaklaşımında, diğer bütün kavramlara doğrudan veya dolaylı olarak eklemlenmekte ve bir arada bulunmaktadır. Bu doğrultuda her ne kadar her bir kavram ayrı olarak ele alınacak olsa da diğer kavramların içinde de sıklıkla değinilecektir. Bu nedenle kavramlara yönelik bazı açıklamalar, sıkça ve farklı bölümlerde tekrarlanmak ve yeniden hatırlatılmak durumunda kalacaktır.

1.1. Varoluşsal Bir Kaynak Olarak Düşünümsellik

Bütün insanlar, sosyal birer fail olarak hayatın akışı içinde kendilerini ve dış dünyayı düşünümsel biçimde sürekli olarak gözetirler. Sosyal eylem döngüsünün, “bir insan olmak gerçekte her zaman, şu veya bu betimleme altında, hem ne yaptığını hem de onu niçin yaptığını bilmektir” öncülüyle başladığını belirten Giddens (2014: 53), düşünümselliği eylemin merkezine yerleştirmektedir. Hayatın akışı içinde üretilen ve

(24)

sonra yeniden-üretilen toplumsal mutabakatlar, toplumsal yaşamın farklı ortamları içinde yer alabilmenin ayrılmaz bir parçası olarak düşünümsel anlamda gözetim altında tutulurlar. Bu boyutuyla düşünümsellik bireye, kim olduğu, nereden gelip nereye gittiği, neyi, niçin yaptığı ve bir sonraki adımda ne yapması gerektiği gibi sorulara zihninde cevaplar bulabileceği bir araç olarak hizmet eder.

Birey, kendi içine katlanarak derin bir düşünme haliyle bu gözetimi kendisi farkında olmasa da her an gerçekleştirir. Buradaki düşünme, hayatın akışı içindeki bireyin farkında olmak zorunda olduğu anlık bir düşünme değildir. Kişinin çoğunlukla anlık olarak farkında olmadığı ve fakat yukarıdaki sorulara cevap bulduğunu daimi olarak hissettiği ve buna göre eylem ortaya koyduğu bir kendini gözetim halidir. Bu sayede birey, var-olduğu hissinin kendisine verdiği heyecanla fail olmanın gereklerini yerine getirmeye hazır olmaktadır. Düşünümselliğin insan için ontolojik bir dayanak noktası olduğunu Descartes, çağlar öncesinden “düşünüyorum öyleyse varım ya da mevcudum” diyerek ortaya koymuştur. Descartes’a göre kişinin kendi varlığına ilişkin farkındalığını belirginleştiren şey düşünebiliyor olmasıdır: “Bir anlık da olsa düşünmekten vazgeçmiş olsaydım, o sırada bedenim, dünya ve şimdiye kadar gerçek olduğunu hayal ettiğim her şey yine var olduğu halde, o süre zarfında beni var olmak zorunda olduğuma inandıracak hiçbir nedenim olmayacaktı.” (2013: 97). Bu bağlamda, düşünmeye –kişinin kendi iç dünyasını gözetmesine- ontolojik bir anlam yükleyen Descartes’a göre, bedenin ve çevrenin varlığı ancak kişinin kendi varlığını düşünümsel olarak kavramasıyla anlam kazanır. Bu manada kişinin düşünerek kavradığı varlığı, diğer bütün var-olanlardan farklılaşarak kişiye müstakil bir benlik hissi temin ettiği için tözsel bir nitelik taşır. Dahası, düşünümsellik aracılığıyla kavranılan ve fark edilen varlık, diğer bütün soyut (Tanrı vb.) ve somut (doğa vb.) olgu ve olayların da var- olduklarını kavramanın ilk basamağı olur. Dolayısıyla, ben ve ben-olmayan ayrımının

(25)

varoluşsal anlamda sıkı bir şekilde kavranması, kişinin kendi içine katlanarak düşünmesini ifade eden düşünümsel gözetimle mümkün olur.

Toplumsal eylem döngüsünün öncülü olan düşünümsellik aynı zamanda o döngünün bir parçası olduğu için, sebep olduğu ve istikrar kazandırdığı eylemlerin zaman ve uzam içinde sürekliliğine de ihtiyaç duyar. Bu sebeple insan olmak, bir yandan ortaya konulan eylemler için gerekçeleri olan, diğer yandan da talep edildiğinde bu gerekçeleri rasyonel olarak açımlayabilecek, amaçlı hareket eden bir fail olmak demektir (Giddens, 1999: 43). Bireyden ortaya koyduğu eyleme ilişkin bir gerekçe veya gerekçeler sunması istenildiğinde (ya da kendisi bu ihtiyacı hissettiğinde) eylemin zamansal-sürekliliği (duréesi), bireyin düşünümsel bir gözetim anı ile parantez içine alınır (Giddens, 1999:123). Böylece fail, ortaya koyduğu ya da koymaya hazırlandığı eylemi düşünümsel boyutta rasyonelleştirerek eyleminin sürekliliğini ve dolayısıyla kendine ait var olma hissini temin etmiş olur. Bu noktada etkinliğin düşünümsel gözetimi, anlık bir olaydan ziyade bir süreç olarak failin doğuştan sahip olduğu bir yeterlilik şeklinde değerlendirilmesi gereken rasyonelleştirmeye bağlıdır (Giddens, 1999: 43).

Bütün insan eylemlerini tanımlayıcı bir özelliğe sahip olan düşünümsellik, bireyin ortaya koyduğu bütün eylemlere uyguladığı bir mekanizmadır. Aktör, eyleminin birçok boyutunu düşünerek hareket eder. Böylece düşünümsellik eyleme nedensel olarak bağlanır. Bütün insanlar rutin olarak yaptıkları eylemlerin nedenlerine, bu eylemlerin ayrılmaz bir parçası olacak şekilde bağlı kalırlar (Giddens, 2016: 42). Çünkü birey, bir sonraki aşamada ortaya koyacağı eylemin usul ve esasını, bu gözetimden elde ettiği çıkarımlarla belirler. Mead’e göre insanlar, toplumsal hayattaki uyaranlara karşı o uyaranların ne anlama geldiğini ve onlara mevcutta uygulanacak en uygun tepkinin ne olacağını düşünerek davranırlar (Layer, 2014: 80). Zihin ve benlik bireye, bir eylemi ortaya koymadan önce o eylemin muhtemel sonuçlarını, karşı-olgusal durumlarla

(26)

birlikte gözetmesi imkanını verir (Layer, 2014: 80). Böylece birey, kendi geçmişine katlanarak düşünümsel şekilde elde ettiği bilgilerle gelecek eylemini talep edildiğinde açıklanabilir rasyonel bir zemine oturtmuş olur. Mead’in ortaya koyduğu düşünümsel özne, kendi eylem grafiğini belirleme noktasında fazlaca özerktir. Bu nedenle de düşünümsellik, davranışsalcıların ya da yapısalcıların aksine toplumsal hayatta bireyin failliğine genişçe bir alan açar. Dolayısıyla düşünümsellik aktöre, yapı karşısında edilgen bir pozisyondan ziyade kendi eyleminin sebebi olan etkin bir fail olma imkanı vermesi bakımından önem taşımaktadır.

Bireyin kendi benliği ve onun eylemlerine ilişkin tek başına gerçekleştirdiği düşünümsel dikkat, birden fazla bireyin farklı bağlamlarda biraya gelmeleriyle, ilgili bağlamın niteliğine göre değişen, ortak bir gözetime dönüşür. Giddens’ın (1999: 120)

“toplanmalar” dediği bir araya gelmelerin bağlamlarından kast edilen, iki veya daha fazla kişiyi bir araya getiren zaman-uzam içindeki “şeritler” veya “bantlar”dır. Bu şerit ve bantlar; iş, aile, komşuluk, din-mezhep, sınıf ve millet gibi iki kişiden milyonlarca kişiye kadar genişleyebilen toplumsal kümelerdir. Bu kümelerde toplanan insanlar, ilgili topluluğun varlığına ve eylemlerine ilişkin ortak bir şekilde düşünümsel gözetim gerçekleştirirler. Dolayısıyla topluluk, ortaya koyduğu eyleme, o eylemin nedenleri üzerinden bağlı kalır.

Bir devlet içinde, özellikle de modernitenin ürünü olan ulus-devletlerde, ulus olma bağlamında bir arada bulunan insanlar, bir arada yaşamanın gereği olarak daimi bir ortak düşünümsel gözetim süreci yürütürler. Kim oldukları, nereden gelip, nereye gittikleri, neyi, ne için yaptıkları gibi sorular, vatandaşlar, yöneticiler ve elitler tarafından düşünümsel olarak sürekli gözetilir. Devletin ve toplumun eylemleri, bu ortak düşünümsel dikkat tarafından izlenir. Bu sayede topluluk, kendisinin ötekilerden farklı, müstakil, tözsel bir varlık olarak dünya-içinde var olduğunu hisseder.

(27)

Devleti yöneten siyasal elit ve daha genelde toplumun tamamı, her gün yeniden üretilen eylemeleri karşı-olgusal durumlarla karşılaştırarak gözetim altında tutar.

Böylece devletin bir sonraki adımına ve geleceği için en uygun davranışın ve eylemin ne olacağına karar verilir. Yukarıda insan olmanın amaçlı bir fail olmak olduğu ifade edilmişti. Benzer şekilde devlet/toplum olmak da gerçekleştirilen eylemlere ilişkin talep edildiğinde rasyonelleştirilmiş açıklamalara dayanan amaçlara sahip olmayı gerektirir.

Devletin eylem sistematiğinin niçin diğer sonsuz sayıdaki alternatiften farklı olduğu sorusu, ancak ilgili eylemlere dair geliştirilen düşünümsel gözetimle cevaplanabilir.

Ayrıca devletin, tıpkı bireyde olduğu gibi, kendi eyleminin sebebinin ve kaynağının bizatihi kendisi olabilmesi, daimi bir düşünümselliği gerektirir. Bir sonraki adıma zemin oluşturan düşünümsellik sayesinde devlet, başına geleceklere kendisi karar verebilir ve uluslararası sistemde kendine ait özerk bir alanı muhafaza edebilir. Böylece devletin sistem içindeki failliğinin önü açılır. Devletin ortaya koyacağı eylemin dışarıdan verili bir zorlamadan ziyade kendi varlığından ve içinden kaynaklanabilmesi düşünümsel kapasite ile mümkün olur.2 Devletin ontolojik güvenliği, o devletin düşünümsel kabiliyeti ile doğru orantılı bir seyir izlemektedir (Steele, 2008: 70). Devlet, yöneticileri ve elitleri vasıtasıyla, gerçekleştirdiği düşünümsel dikkatle gerek iç gerekse dış politikada hangi durumda hangi eylemi ve tepkiyi ortaya koyabileceğini, imkânlarının hangisine yetebildiğini, karşı-olgusal birçok seçeneği gözeterek belirler.

Böylece devlet, diğer bütün ihtimalleri parantezin içine alıp kendisine uygun olduğunu düşündüğü eylemini ortaya koyar ve failliğini devam ettirir.

Devletin içinde, çok defa, stratejik konumda bulunanların toplumu ve devleti meydana getiren dizgesel koşullarda değişiklik yapmak veya onları devam ettirmek

2 Devletin eylemine kaynaklık eden unsurlardan biri düşünümsel gözetim kapasitesi diğeri de maddi kapasitedir. Maddi kapasite ve yetenek olmadan düşünümselliğin sonuçları uygulanma imkanı bulamaz. Diğer yandan maddi kapasite ne kadar yüksek olursa olsun, ona istikamet verecek bir düşünümsellik olmadan netice alınması imkansıza yakındır. Devletin eylemine kaynaklık eden maddi kabiliyetler bu bölümün sonunda ele alınacağı için burada şimdilik sadece devletin düşünümsel

(28)

konusunda düşünümsel gözetim üzerine yoğunlaşacakları “bilgi süzme süreçleri” ortaya çıkmaktadır (Giddens, 1999: 72). Çoğunlukla devlet başkanı, yürütme temsilcileri, kanaat önderleri ve aydınlar gibi aktörleri işaret eden stratejik konumda olanlar, bilgi süzme süreçlerini düşünümsel bir dikkate tabi tutarak devletin ve toplumun gidişatına ilişkin sorgulamalar gerçekleştirirler. Her ne kadar düşünümsellik anlık değil, sürekli olsa da çoğunlukla olağanüstü durumlar şeklinde ortaya çıkan bilgi süzme süreçlerinde, kendisini daha fazla belli eder. Söz konusu olağanüstü şartların nedenlerine ve sonuçlarına ilişkin gerçekleşen düşünümsel sorgulama, devleti ve toplumu oluşturan dizgelerde değişiklikler yaparak onları yarına taşıma görevi de görür.

Sosyal ve ekonomik bunalımlar ile iç ve dış politikadaki derin krizler, toplumun ve elitlerin kendi varoluşları üzerine düşünümsel olarak odaklanıp mevcut durumu sorguladıkları ve geleceğe dair planlamalar yaptıkları devlet içindeki bilgi süzme süreçlerinin en önemlileridir. Toplumun geneline yayılan ve devletin her türlü eylemine bitişen siyasi, sosyal ve ekonomik bunalım dönemleri, içinde yaşadıkları toplumun sözcüleri konumunda olan stratejik aktörlere söz konusu bunalımın nedenleri, şartları ve neticeleri üzerine düşünümsel gözetim imkânı sunarlar. Böylece stratejik konumda olan aktörler, bunalımdan çıkış ve toparlanma konusunda hangi eylem(ler)in gerekli olduğuna dair elde ettikleri bilgileri düşünümsel bir dikkatle süzerler ve topluma aktarırlar.

1.2. Var-olmaya İlişkin Gerilim ve Fırsat Kaynağı Olarak Kaygı

Bireyi, elitleri ve toplumu düşünümsel gözetime sürükleyen temel motivasyon, içinde yer alınan dünyanın görünenin aksine bir kaos yumağı şeklinde algılanmasıdır.

Bu kaos, gündelik eylem ve söylemin sıradan görünümlerinin ötesinde sürekli ve gizli bir şekilde durmaktadır. Hayatın kaotik yapısı “sadece düzensizlik değil, aynı zamanda

(29)

etmektedir. (Giddens, 2014: 54). Bu kaotik duygu bireyde, sürekli olarak kendini hissettiren bir kaygı durumu ortaya çıkarır. Kaos içerisinde birey, kendisinin, nesnelerin ve diğer kişilerin gerçekliği ve sürekliliği konusunda kaygı taşır.

Bu bağlamda kaygı anlık, somut ve belirgin tehlikelerden ziyade bireyin hayat içindeki sürekliliğine ve gerçekliğine dair geliştirdiği genel güvenlik sisteminin bir parçasıdır. Kaygı, nesnesi olmaması bakımından korkudan farklıdır. Korku, belirgin ve anlık olarak hissedilebilen, nesne görünümünde olan tehlikelere karşı geliştirilen bir tepkiyken “kaygı bireyin duygularının genelleştirilmiş durumudur” (Giddens, 2014:

63). Diğer bir deyişle kaygı, nesnesi kaybolmuş korkudur. Kaygının bir merkezi olmadığı ve bu yüzden de herhangi bir nesneye bağlanmadığı için somut bir karşılığı bulunmamaktadır. Bu nedenle kaygı, belirgin ve merkezi bir nesnesi olan korku gibi dışarıdan değil, kişinin kendi içinden kaynaklanır (Giddens, 2014: 64). Kaygının nesnel/fiziksel bir karşılığı olmadığı için merkezinde de fiziksel yok olma değil, benliğin yok olma endişesi bulunur (Croft & Vaughan-Williams, 2017: 19). Kaygının, korkudan bir diğer farkı da bireyin onu kendi güvenlik sisteminin bütünlüğüne yönelik bir tehlike olarak algılayıp algılamadığında saklıdır (Giddens, 2014: 65).

Freud’a göre kaygının hissedilme derecesi, çoğunlukla bireyin kendisi dışındaki dünyaya dair bilgisine ve onun karşısındaki güçlülük duygusuna bağlıdır (Giddens, 2014: 63). Birey dış dünyaya dair bilgi düzeyini artırdıkça ve bu bilgi birikimi üzerine düşünümsel bir dikkatle yaklaştığında kaygının hissedilme derecesi azalır. Zira düşünümsel gözetimden –farkında olmadan- elde edilen veriler bireye bir saniye sonrasından başlamak üzere geleceğini kurgulaması, kararlarına ve eylemlerine yön vermesi için bir projektör görevi görür. Bundan dolayıdır ki Kierkegaard (2006) kaygıyı bir özgürleşme aracı olarak görür. Kaygı, korkudan farklı olarak nesnesiz olduğu için hayvanlarda değil, insanlarda ortaya çıkar. Bu sebeple de kaygının nesnesi Kierkegaard’a göre “hiçliktir”. Kaygı, dünya-içinde var-olmak ya da hiç olmak üzerine

(30)

kurgulanır (Kierkegaard, 2006: 35). Kierkegaard’ın kavramsallaştırmasından hareketle Giddens (2014: 68), kaygının temelinde, bireyin muhtemel geleceğini karşı-olgusal durumlar üzerinden tahmin etme becerisinin ve hatta mecburiyetinin yattığını ifade eder. Bu doğrultuda kişi, dünya-içinde kendi varlığını bir hiç olarak deneyimlememek için sürekli olarak karşı-olgusal durumlar üzerinden, düşünümsel bir yolla, geleceği tahmin etmek ve ona kendini hazırlamak zorundadır. Kaygının bireye sunduğu özgürleşme imkânı da burada ortaya çıkar. Birey, kaosun ve belirsizliğin felce uğratıcı ya da hapsedici etkisini, kaygının kendisine sunduğu harekete geçme ve kendi kaderini inşa etme motivasyonuyla aşarak özgürce eyleme imkânı bulur. Bu manada Jean Delumeau’dan hareketle David Cambbell (1992: 92), kaygıya neden olan tehlikeleri, dünyayla teması sağlayan, var-olmaya ilişkin bir davet olarak niteleyip, Kierkegaard’a benzer şekilde, onların pozitif anlamda tecrübe edilebileceğini ileri sürer.

Dış dünyaya ilişkin bir boyuta sahip olsa da kaygı, temelde var-oluşla ilgili olarak bireyin kendi içinden kaynaklanır. Buradan hareketle, düşünümsel gözetimde olduğu gibi, kaygı da bireyin failliğinin dışarıdan değil, bizatihi kendisinden kaynaklandığının ve geniş bir alana sahip olduğunun bir göstergesi olarak karşımıza çıkar. Zira eğer Wendt ve diğer yapısalcıların iddia ettiği gibi aktörün failliği çok sınırlı olmuş olsaydı, birey kaygı duyma gereği hissetmezdi (Steele, 2008: 33). Eğer aktörün eylemlerine çoğunlukla dışarıdan –yapı tarafından- istikamet verilseydi, birey bir sonraki adımına ilişkin kaygı duymaz ve karşı-olgusal düşünümsel bir gözetimle kaçınılmaz olarak kabul edeceği eyleme hazırlık yapmazdı.

Kaygının hissedilme derecesi bireyden devlet seviyesine çıkıldığında karmaşık ve açıklanması zor bir hâl alır (Croft & Vaughan-Williams, 2017: 19). Kaygı, bireyde bizatihi kendisi tarafından hissedilen ve düşünümsel gözetim ile kontrol altına alınan bir duygu durumu olarak ortaya çıkarken bireyin aksine biyolojik bir varlığı sahip olmayan devlet için böyle bir duygunun hissedilmesi ve düşünümsel şekilde gözetilmesi

(31)

mümkün görünmez. Her ne kadar devlet, devasa bir aygıt olarak kendi var-oluşuna ve hayatın kaotik yapısına dair bir kaygı durumu hissetmese de devleti meydana getiren bireylerin tek tek ya da topluluk olarak hissettikleri var-oluşsal kaygılar, ortak düşünümsel gözetim vasıtasıyla devletin eylemine yön verecek gerçeklik algıları meydana getirirler. Ayrıca yukarıda ifade edilen, toplum içinde stratejik konumda bulunan aktörlerin devlet ve toplum adına hissettikleri kaygılar da devletin kaygısı hanesine yazılması gereken türdendir.

Kaygı-tıpkı bireylerde olduğu gibi- devlete de özerklik ve özgürleşme fırsatı sunar. Devlet, içinde etkin olduğu uluslararası sistemin kaotik/anarşik yapısı içinde bir sonraki adımının ne olması gerektiğine dair karşı-olgusal her türlü alternatifi masaya koyup, kendisine en uygun olanı seçerek karar verir. Bu bağlamda, devlet de tıpkı birey gibi muhatap olacağı geleceği önceden kestirmek ve gerekli önlemleri almak durumundadır. Kaygı, devlete kendi geleceğini inşa etme imkânı vermesinden dolayı olumlu anlamda bir katkı sunar. Kendi geleceğini, kaygının motive edici gücüyle inşa eden devlet, uluslararası sistem içinde yapının zorlayıcı ve kısıtlayıcı etkilerini azaltarak kendi failliğini ön plana çıkartır.

1.3. Varlığın Devamlılığının Görünen Yüzü Olarak Rutinler

Bireyde ve devlette ortaya çıkan kaygının, düşünümsel gözetim vasıtasıyla hayata dair düzenlilik ve sürekliliklere ilişkin bir farkındalık oluşturularak kontrol altına alınmaya çalışıldığı yukarıda ifade edildi. Bireyin kaygısını kontrol altına alarak yönetilebilir bir seviye çekmesi, hayata ilişkin süreklilik ve düzenliliklerin en önemli göstergesi olan rutinler vasıtasıyla mümkün olur. Bu nedenle birey, ilk görünüşte kaos yumağı olan gündelik hayatın genel manzarasından dolayı ortaya çıkan kaygısını, o karmaşanın içinde var olan rutinleri düşünümsel olarak fark edip devam ettirerek

(32)

gerektirirken, düşünümsellik de son tahlilde eylemleri zaman-uzam içinde aynı kılan etkinliklerin devamlılığıyla mümkündür (Giddens, 1999: 43). Bu bağlamda düşünümsellik ve rutinler hem iç içe geçmiş biçimde hem de karşılıklı olarak bir arada bulunurlar.

İnsanlar, gerçekleştirdikleri eylemlerin şartlarını, o eylemlerin birer özelliği olarak düşünümsel biçimde gözetirler ve bu gözetim çoğunlukla sözel özellikler barındırır. Bireyler eylemlerinin gerekçeleri hakkında talep edilmesi durumunda sözel açıklamalar getirebilirler (Giddens, 2014: 53). Diğer bir deyişle, insanlar gerçekleştirdikleri eyleme ilişkin sözel bir bilince yaslanan bilgililiğe sahiptirler. Fakat insanın bir fail olarak bilgililiği sadece söylemsel bilinciyle sınırlı değildir. Hayatın genel akışı içinde bireyler, eylemlerini çoğunlukla yaslandıkları rutinlere dâhil olan pratik bilinç düzeyinde ortaya koyarlar (Giddens, 2014: 54). Kişinin rutine ilişkin bilgililiği anlamına gelen pratik bilinç, düşünümsel dikkatin bir unsurudur. Pratik bilinç vasıtasıyla insanlar, gerçekleştirdikleri rutin eylemin doğasına ilişkin bir kaygı hissetmeden hareket ederler.

Bireyin hayatın karmaşık ve kaotik yapısı içinde gündelik hayatta daimi ve ardışık bir eylem rutinine sahip olduğu bilgisini sunan pratik bilinç, ontolojik güvenlik duygusunun bilişsel ve duygusal dayanak noktasıdır. Bu noktada rutin, hayatın akışında karşılaşılan uyaranlara karşı sergilenen otomatik ve alışılageldik yanıtlar şeklinde ortaya çıkar (Mitzen, 2006a: 273). İnsanlar, gündelik hayatta en basit bir soruya cevap vermek veya sıradan bir eylemi gerçekleştirmek için sınırsız sayıdaki alternatif cevap veya eylemi parantez içine almak zorunda kalırlar (Giddens, 2014: 54-55). Gündelik hayat, bireylere herhangi bir eylem veya söz söylemek için bile sayısız alternatif imkanı sunduğu için kaygı üreten bir kaos durumundadır. Birey, sınırsız alternatif arasından bir veya birkaçını seçerek eylem veya söz ortaya koyabilmek için pratik bilincinin kendisine yol göstericiliğinde, düşünümsel olarak, geri kalan bütün seçenekleri

(33)

parantezin içinde bırakır. Böylece birey, hayatın dağınık ve karmaşık doğasında kendi bireysel yolu anlamına gelen rutinlerini oluşturur. Düzenli şekilde bazı soruların masadan kaldırılması neticesinde oluşan rutin sayesinde birey, etrafındaki tehdit çevresini de bilişsel bir kontrole tabi tutar (Mitzen, 2006a: 273). Ayrıca oluşan rutinler, zaman içinde, bireyin daimi olarak göz önünde bulundurmadığı ve fakat eylem esnasında bireyi sürekli yönlendiren pratik bir bilincin gelişmesine vesile olmaktadır.

Rutinler bir yandan ortaya konulan eylemlerin ardışıklığıyla oluşurken, diğer yandan da düşünümsel gözetim ve pratik bilinç sayesinde ileride ortaya çıkacak eylemlerin de nedeni olmaktadır.

Rutinler ayrıca, pratik bilinç sayesinde her gün yeniden ürettiğimiz bir çerçevede bütünlüklü ve istikrarlı –dolayısıyla öngörülebilir- bir dünya içinde var olma duygumuzu güvenceye alır. Gündelik hayatın akışında ötekiler ve maddi dünya ile ilgili ortaya çıkan sorular, doğrulukları sorgulanmadan paranteze alınır. Bu sorgulamayı gündelik hayatta bilinçli olarak yapanlar ya felsefi analizciler ya da psikolojik sorunları olanlardır (Giddens, 2014: 55). Rutinler bu anlamda, gündelik hayatta karşılaşılan olağan-dışılıkların bilinç düzeyinde varoluşsal kaygılara dönüşmesini, onları parantez içine alarak engeller. Dolayısıyla rutin, var-oluşsal anlamda ortaya çıkabilecek sorulara pratik düzeyde “cevaplar sunan” bir zemini temin etmektedir (Giddens, 2014: 56).

Bu nedenle rutinler, sadece gündelik pratiklerin istikrarı anlamına gelmezler.

Bireyin dünya-içindeki varlığıyla ilgili kendisini kaygıya sevk eden birçok varoluşsal sorunun cevabı da rutinler sayesinde elde edilir. Bireyin kim olduğu, nereye ait olduğu, nereden gelip nereye gittiğine dair zihninde sürekli kendisini hissettiren sorular, rutinler sayesinde sürekli cevaplandığı için birey, varoluşsal kaygılarını da kontrol etme fırsatı elde eder. Gündelik hayatın her bir rutini, bireye kim olduğunu sürekli hissettirir.

Gündelik hayatın giyinme, yeme-içme, konuşma, inanış, evlilik ve benzeri çok farklı alanlarına ait rutinleri takip eden birey, bu sayede kendisinin dünya-içindeki yerini de

(34)

bilişsel ve duygusal olarak kavrayabilir. Bu nedenle de birey, rutinlerine kendisini hayatın karmaşasından kurtardığına inanarak güvenir.

Bireyde rutinlere yönelik oluşan bu inancın kaynağında ne yatmaktadır? Bireyin ontolojik güvenliğinin önemli bir kısmını oluşturan ve benliğin sürekliliği ile dışarıdaki sosyal ve maddi dünyanın düzenliliğine işaret eden rutin, hangi süreçlerin neticesi olarak bireye güven veren bir anlam kazanmaktadır? Bu soruların cevapları, bireyin hayata ilk adımını attığı bebeklik dönemine gidilerek verilmektedir. Gerek Laing’in gerekse de birçok sosyal psikoloji uzmanının çalışmalarından hareketle Giddens’ın ortaya koyduğuna göre, bireyin ontolojik güvenlik duygusunun inşa edilmeye başlanması bebeklik dönemine denk gelmektedir. Bebek anne karnından canlı olarak çıktığı anda biyolojik doğum gerçekleşir. Bebeğin biyolojik doğumu, kendisini kısa bir süre zarfında canlı bir organizma olarak “mekanda bir konumu ve zamanda sürekliliği olan bir varlık olma hissine sahip olacağı ve kendini gerçek ve yaşayan olarak duyumsayacağı” bir süreci başlatır (Laing, 2015: 39). Laing bu süreci, biyolojik doğumu takip eden “varoluşsal doğuş” olarak tanımlar. Varoluşsal doğuşunu kısa sürede elde eden birey:

“… kendi varlığını gerçek, yaşayan ve bütün olarak; olağan koşullar içinde kimliği ve özerkliği hiç şüphede olmayacak kadar dünyanın geri kalanından farklılaşmış olarak; zamanda sürekli bir dizi olarak; içsel bir tutarlılığa, tözselliğe, hakikiliğe ve değere sahip olarak; uzamsal olarak bedeniyle eş- kapsamlı olarak; genelde doğumda ya da civarında başlamış ve ölümle yok olmaya tabi olarak yaşantılayabilir. Böylece o sıkı bir ontolojik güvenlik çekirdeğine sahip olur” (Laing, 2015: 39-40).

Rutinlere olan güven de bireyin bebeklik döneminde başlayan varoluşsal doğuşunun en önemli dizgelerinden biri olarak karşımıza çıkar. Rutin bu süreçte, bireyin dış dünya ile olan ilişkilerinin bir yansıması olarak gelişmeye başlar. Birey, hem ileride ortaya çıkacak varoluşsal hem de gündelik hayatın istikrarına ilişkin kaygılara karşı hayatın başında “duygusal bir aşı” elde eder (Giddens, 2014: 59; 2016: 95).

Bireyin henüz daha bebekken hayatın başında elde ettiği bu aşıyı yapan ise -geleneksel

(35)

geldikten sonra biyolojik bir organizma olarak yaşayabilmesi, tamamıyla ebeveynlerinin onun fiziksel ihtiyaçlarını karşılamasıyla mümkün olur (Giddens, 1999: 99). Beslenme ve diğer fiziksel (sıcak ve soğuktan korunma, altının temizlenmesi ve nesnelerden korunma) ihtiyaçlar bebeğe ebeveynler tarafından temin edilir. Bütün ihtiyaçları dışarıdan karşılanan ve bu sayede organik yaşantısını sürdüren bebek, dışarıdaki dünyaya karşı bir güven duygusu geliştirmeye başlar.

Giddens (2014: 56-57), Erikson ve Winnicot’ı takip ederek, bebekte ortaya çıkan bu güven duygusunu “temel güven” olarak niteler. Temel güven, bireyde ötekiler, maddi-dünya ve benliğe ilişkin bilişsel ve duygusal yönelimin kendini gösterdiği hayatın ilk ana eksenidir. Bebeğin anne-babası üzerinden diğerlerine ve dış dünyaya karşı geliştirdiği temel güven, sadece ötekine güvenme şeklinde değil, aynı zamanda

“kendine güven” biçiminde de gelişir (Giddens, 2016: 95). Başkalarına duyulan güven, daha sonra istikrarlı bir benlik/kimlik gelişimine zemin oluşturan içsel bir güvenilirlik duygusunun gelişimiyle paralel olarak serpilir. Bu nedenle de güven, bireyin hayatının ilk başlarından itibaren “deneyimlerin karşılıklılığı” şeklinde ortaya çıkar (Giddens, 1999: 99-100; 2016: 96).

Bütün ihtiyaçlarının karşılanması için diğerlerinin rutin ilgisine ihtiyaç duyan bebek, rutinlerin kendisine yönelik bir güvenlik alanı oluşturduğu inancını geliştirmeye başlar. Dışarıda, bebeğin anlam veremediği sınırsız sayıda olay cereyan etmektedir.

Fakat bütün bu karmaşa içinde bebeği hayatta tutan ve ona kendisini güvende hissettiren belirli eylem silsileleri mevcuttur. Rutin bir şekilde beslenmesi, belli ölçü ve şekillerde giydirilmesi, belirli aralıklarla temizlenmesi ve çoğunlukla aynı şekilde dinlendirilmesi şeklinde ortaya çıkan rutinler, bebek için kaotik dış dünyada güvenilmesi ve takip edilmesi gereken birer hayat patikası anlamına gelir. Rutinin güvenilirliğine olan inanç, hayatın ilk aşamasında şekil kazanmaya başlar. Böylece, temel güveni üreten rutinler, sosyal hayatı ve benliği de bilinebilir kılar (Mitzen, 2006b: 346).

Şekil

Updating...

Referanslar

Benzer konular :