• Sonuç bulunamadı

ÜNİTE SOSYAL HİZMET TARİHİ İÇİNDEKİLER HEDEFLER OSMANLI DA SOSYAL HİZMETLERİN GELİŞİMİ VE KURUMSAL YAPI I

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "ÜNİTE SOSYAL HİZMET TARİHİ İÇİNDEKİLER HEDEFLER OSMANLI DA SOSYAL HİZMETLERİN GELİŞİMİ VE KURUMSAL YAPI I"

Copied!
29
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

İÇİ NDEKİ LE R • Osmanlı’nın Toplumsal Yapısı

• Osmanlı Devleti’nin Sosyal Koruma Anlayışı

• Osmanlılarda Klasik Sosyal Hizmet Kurumları

• Sosyal Hizmet Amaçlı Vakıf Eserleri

• Sosyal Dayanışma Amaçlı Esnaf Teşkilatları

HEDE FL ER

• Bu üniteyi çalıştıktan sonra;

• Osmanlı’nın toplumsal yapısını anlayabilecek,

• Osmanlı toplumunun sosyal dayanışmasını kavrayabilecek,

• Osmanlıların sağlık kurumlarını tanıyabilecek,

• Tekkelerin sosyal hizmet fonksiyonlarını izah edebilecek,

• Kervansarayların sosyal hizmetlerini anlatabileceksiniz.

ÜNİTE

7

OSMANLI’DA SOSYAL HİZMETLERİN GELİŞİMİ VE KURUMSAL YAPI I

SOSYAL HİZMET

TARİHİ

(2)

Osmanlı’da Sosyal Hizmetlerin Gelişimi ve Kurumsal Yapı I

13. yüzyılın sonlarında kurulan Osmanlı Devleti’nin sosyal koruma sistemlerini,

“klasik dönem” (nizam-ı kadim) ve yenileşme (nizam-ı cedid) dönemi

olarak iki bölümde incelemek mümkündür.

GİRİŞ

Osmanlı Devletinin sosyal hizmet uygulamaları, Selçuklu Devleti’nin devamı niteliğinde gelişmiştir. Osmanlı Devleti’nin sosyal hizmet anlayışının kökleri, İslam dinîne ve örfe dayandığı için, uygulamaları da Batı’dan epey farklı bir şekilde gelişmiştir. Özellikle toplumun sosyoekonomik yapısı Batı’dan farklı olduğundan sosyal hizmetlerle ilgili politikalar, gerektiğinde hem devletin öncülüğünde hem de vakıflarda olduğu gibi sivil örgütlenme bilinciyle ortaya çıkmıştır. İlk sosyal hizmet uygulamaları Orhan Gazi tarafından başlatılmıştır. 1324 yılında Orhan Gazi; İznik, Mekece ve Sakarya’da medreseler ve küçük çapta külliyeler inşa ettirmiştir.

Külliyelerde genelde cami, darüşşifa (birmarhane-hastane), imarethane, tabhane gibi birçok sosyal hizmet kurumu yer almaktaydı. Külliyeler dâhil hemen bütün sosyal hizmet kurumları, vakıf statüsünde ortaya çıkmıştır. Gerek Padişah, gerekse zengin tebaa, gönüllülük esasına dayanarak vakıf statüsünde kurdukları sosyal kurumlar aracılığıyla sosyal hizmetler sunmuşlardır. 13. yüzyılın sonlarında kurulan Osmanlı Devleti’nin sosyal koruma sistemlerini, “klasik dönem” (nizam-ı kadim) ve yenileşme (nizam-ı cedid) dönemi olarak iki bölümde incelemek mümkündür.

Klasik dönem, Selçukluları da içine alacak şekilde Türklerin Anadolu’yu yurt edinmeye başladıkları 11. yüzyıldan 18. yüzyıl sonlarına kadar devam eden yedi yüzyıllık devredir. Yenileşme dönemi ise, 1790 yılından Osmanlı siyasi varlığının sona erdiği 1923 yılına kadar devam etmektedir (Tabakoğlu, 1999:18). Başka bir ifadeyle Osmanlı Devleti’nin sosyal koruma sistemini Tanzimat öncesi ve Tanzimat sonrası şeklinde, iki bölümde ele almak mümkündür. Bu bölümde ağırlıklı olarak devlet mekanizmasının içinde direkt olarak yer almamış olan Tanzimat öncesi sosyal hizmet kurumları ve işlevleri tanıtılacaktır.

OSMANLI’NIN TOPLUMSAL YAPISI

Osmanlı’nın sosyal devlet anlayışını ve uyguladığı sosyal politikaları anlayabilmek için Osmanlı toplumunun sosyal yapısını bilmekte fayda vardır.

Osmanlı toplumunu iki modelden yola çıkarak açıklayabiliriz (Seyyar, 2008:323):

1. Birinci modele göre Osmanlı toplumu, değişik sosyal tabakalardan meydana gelmekteydi. Bu bağlamda dört ana tabakadan bahsetmek mümkündür. Birincisi kılıç sahipleri (ordu), ikincisi kalem sahipleri (ulema- âlimler), üçüncüsü hars (tarla sürme) ve zanaat sahipleri (köylü-çiftçi- rençper), dördüncüsü ise hirfet (meslek, işletmecilik) ve ticaret sahipleridir (esnaf, ehl-i hirfet, erbab-ı hirfet).

2. İkinci modelde ise toplum, askerîler (yönetenler) ve reaya (yönetilenler) olmak üzere iki ana gruptan oluşmaktadır.

(3)

Osmanlı’da Sosyal Hizmetlerin Gelişimi ve Kurumsal Yapı I

Osmanlı Devleti; sosyal koruma sistemini, genelde İslami ve ahlaki

değerlere, örf ve âdetlere dayandırarak

oluşturmuştur.

Askerî sınıf, saltanat beratı ile padişahın kendisine dinî veya idari yetki tanıdığı kimselerdir. Osmanlı devletinde idari sisteme bağlı olarak bugünkü anlamda hem askerlik hizmeti yapanlar hem de memur statüsünde bulunanlar, bu sınıfı teşkil etmişlerdir. Askerî sınıf içinde üç büyük grup yer almaktaydı. Bunların başında seyfiye sınıfı gelmekteydi. Sadrazamlar, vezirler, beylerbeyleri, sancak beyleri gibi yüksek örfi görevliler ve kapı kulları ve tımarlı sipahiler gibi ordu mensupları, seyfiye sınıfına girmekteydiler. İlmiyye sınıfı ulemadan yani şeyhülislam, kazasker ve müderrisler gibi ilmi görevlilerden meydana gelmekteydi. Kalemiyye sınıfı ise nişancı, reisülküttap ve defterdar gibi büro işlerini gören muamelat görevlilerinden oluşmaktaydı.

Osmanlı toplum yapısı içinde reaya sınıfı ise askerî zümre dışında kalan, üretici olan, ticaretle uğraşan, vergi veren, yerleşik veya yarı yerleşik halk zümresini ifade etmektedir. Bu kesim, idareye hiçbir şekilde katılamayan, bir başka ifade ile idare edilen ve geçimlerini tarım ve sanayi alanında üretim yapmak veya ticaretle uğraşmak suretiyle temin eden Müslüman ve gayrimüslim tebaadan meydana gelen geniş halk kitlesidir. Şehirliler, köylüler, çiftçiler, meslek sahipleri, esnaf ve göçebe aşiretleri (konar-göçerler) bu kategoriye girmektedir. Tanzimat'tan önce Osmanlı Devletinin Müslüman olmayan tebaasına reaya denilmekteydi.

OSMANLI DEVLETİ’NİN KLASİK SOSYAL KORUMA HİZMETLERİ VE KURUMLARI

Osmanlı Devleti; sosyal koruma sistemini, genelde İslami ve ahlaki değerlere, örf ve âdetlere dayandırarak oluşturmuştur. Osmanlı Devletinin kuruluşuyla (1299) başlayan klasik dönem, 1839 Tanzimat Fermanının ilanına kadar devam eden dönemdir. Bu dönemde kendi içinde değişime uğrayan birçok sosyal hizmet içerikli kurum oluşturulmuştur. Genel hatlarıyla bu dönemde ön plana çıkan sosyal koruma sistemini kurumsal boyutuyla üç kategoride değerlendirebiliriz (Seyyar, 2007:704):

1. Fertlere Yönelik Sosyal Koruma Hizmetleri ve Kurumları: Fertlerin bireysel sosyal güvenliği daha çok geleneksel aile münasebetleri çerçevesinde sağlanmaktaydı. Aile reisi, aile fertlerinin geçimini temin etmekle yükümlüydü. Bunu yerine getirmediği zaman hukukî yollardan ifası yoluna gidilebilmekteydi. Boşanma veya ölüm durumlarında da nafaka ve mehir mükellefiyeti devam etmekteydi. Ancak, aile yükümlülüklerinin (masraflarının) artması ile olağanüstü sosyal hâllerde kişilerin sosyal sorumluluğu sadece yakın aile çevresi ile sınırlı kalmamaktadır. Bu durumlarda sosyal yük, derece derece toplumun daha geniş bir kesimi

(4)

Osmanlı’da Sosyal Hizmetlerin Gelişimi ve Kurumsal Yapı I

Osmanlı toplumunda ferdiyetçilikten ziyade

cemaatçilik hâkimdi.

tarafından paylaşılmaktadır. Bunların başında zenginler gelmekteydi.

Osmanlı Devleti’nde muhtaç toplumsal kesimlerin sosyal güvenliğinin sağlanmasında zengin Müslümanların sosyal duyarlılığı önemli bir yer almıştır. Nitekim İslam dinînin emrettiği zekât, fitre, kurban kesme, adak, ve sadakalar gibi maddi ibadet türleri, zengin Müslümanlar tarafından yerine getirilmiş ve toplumda sosyal barış ve adalet büyük çapta sağlanabilmiştir. Sosyal duyarlılığın bir yansıması olan avarız vakıfları ve akile müessesesi toplumsal dayanışma açısından önemli bir rol

üstlenmiştir.

2. Belir Bir Toplumsal Gruba Yönelik Sosyal Koruma Hizmetleri ve Kurumları:

Osmanlı toplumunda ferdiyetçilikten ziyade cemaatçilik hâkimdi. Bu anlayışın bir neticesi olarak, belli sosyal gruba mensup fertler arasında dayanışma yaygınlık kazanmış ve çeşitli şekillerde kurumsal bir yapıya kavuşmuştur. Bu kapsamda ahilik teşkilatından bahsedilebileceği gibi lonca teşkilatının oluşturduğu teavün sandıklarının önemine vurgu yapılabilir.

3. Muhtaç Kesimlere Yönelik Sosyal Koruma Hizmetleri ve Kurumları:

Toplumun geneline sosyal hizmetler götüren ve muhtaçlara sosyal yardımda bulunan vakıflar, asırlar boyunca Osmanlı Devleti’nin klasik sosyal güvenlik sistemini oluşturmuştur. Kişilerin sosyal risklere maruz kalmaları hâlinde genelde gönüllü katılıma dayalı vakıf sisteminin

himayesi altına alınmaktaydı. Sağladığı sosyal hizmetler, sosyal yardımlar, sağlık ve eğitim hizmetleri açısından vakıf sistemi, muhtaçların yanında hâlkın büyük bir kesimine karşılıksız olarak hizmetler götürmekteydi.

Vakıflar bünyesinde faaliyet gösteren imaret, aşevi ve darüşşifa gibi birçok sosyal tesis bu bağlamda ele alınabilir.

Avarız Vakıfları

Avarız, Osmanlı Devleti’nde, özellikle savaş zamanlarında, vergilendirilebilir hanelerden (avarız hanesi), yani kazanç elde eden aile reisinden alınan bir vergi türüydü. Bu vergiden çalışamayacak durumunda olan özürlüler, düşkünler, acezeler, yetimler ve dullar kısmen veya tamamıyla muaf tutulurdu. Bazı zenginler ve hayır sahipleri, kendi mahâllelerinde yaşayan komşularını bu vergi yükünden kurtarmak için avarız vakıfları kurmuşlardır. Vakıf gelirleri, mahâllenin ödeyeceği avarız vergisi için kullanılırdı. Vergi alınmadığı veya yeterli kaynağın bulunduğu dönemlerde ise vakıf gelirleri, mahâllenin ihtiyaçları için kullanılırdı. Avarız

vergisinin, Tanzimat’la birlikte kaldırılması ile avarız vakıflarının gelirleri, bütünüyle mahâlle hizmetleri için sarf edilmiştir. Dolayısıyla avarız vakıfları, mahâllenin sosyal ihtiyaçlarını karşılayan bir kurum hâline dönüşmüştür. Vakfın paraları, avarız sandıklarında saklanırdı. 1876-1877 Osmanlı Rus Harbi’nden sonra hükümet tarafından bu sandıklar kaldırılmıştır. Osmanlı Devleti’nde köy ve mahâllelerde, hâlkın ve özellikle muhtaçların birtakım temel ihtiyaçlarının karşılanması, bu vakıflar aracılığıyla gerçekleşmiştir. Vakfın gelirleri, köy veya mahâlle hâlkından

(5)

Osmanlı’da Sosyal Hizmetlerin Gelişimi ve Kurumsal Yapı I

yangın, deprem, su baskını, salgın hastalık gibi afetlere uğrayanların yanında fakir, işsiz, sakat, dul ve yetimler için harcanırdı. Vakfın gelirleri, kimsesiz kızların evlendirilmesi, sahipsiz cenazelerin masraflarının karşılanması, iş hayatına atılmak isteyen genç ve işsizlere faizsiz kredi temin etmek maksadıyla da kullanılmıştır.

Ayrıca yol, su, kaldırım, mektep gibi ortak ihtiyaçların finansmanı için de kullanılmaktaydı. Avarız vakıfları, Belediye Kanununun 110. maddesi gereğince 1930 yılında belediyelere intikal ettirilmiştir (Özbilgin, 2004:341), (Seyyar-Genç- 2010:58).

Akile Kurumu (Kefalet Sistemi)

İslam ceza ve sosyal hukukuna göre akile, grup üyelerinden (cemaatten) birinin, hata veya kasıt şüphesi ile bir cinayet işlemesi hâlinde, vereceği diyetin veya

“ğurre” denilen tazminatın, usulü dairesince, grup üyelerinin içinde paylaştırılarak ödenmesidir. Buna göre akile müessesesi, özellikle kişinin adam öldürme, yaralama veya herhangi bir suç teşkil eden bir fiilinden dolayı yargı yoluyla mahkûm edildiği diyetin (tazminatın) ödenmesinde, kendisiyle birlikte yakın sosyal çevresi de mali nitelikte bir sosyal dayanışmaya girmektedir. Akile sistemi, sosyal hayatı da olumlu yönde etkilemektedir. Kişinin karşılaştığı sosyoekonomik sıkıntıların

giderilmesinde, yakın sosyal çevrenin de kolektif bir şekilde sosyal sorumluluk duyması, akile sistemi ile mümkün hâle gelmektedir. Buna göre mahâlle hâlkının birbiri için kefil olduğu ve birbirlerinin davranışlarından sorumlu olduğu bir sosyal sistemdir akile. Uygulamada, kişinin akilesi olarak yakın akraba çevresi, oturduğu köy ya da mahâllenin hâlkı veya mensubu olduğu esnaf teşkilatı kabul edilmiştir. Bu yönüyle akile, esnafın komşu esnafa, işverenin yanında çalışana, han sahibinin müşterilerine, mahâlle sakinlerinin birbirlerine kefil olduğu bir sosyal sistemdir. Bu sosyal sistemde, bir taraftan dayanışma modeli oluşturulmakta, diğer taraftan da herkesin birbirinin gözü kulağı olması hasebiyle, sivil alanda sosyal kontrol mekanizması da işletilmektedir (Seyyar, 2008:12).

Ahiyan-ı Rum (Ahilik Teşkilatı)

Ahiyan-ı Rum (Ahilik Birliği) olarak da bilinen ahilik teşkilatı, Selçuklu ve Osmanlı toplumunda tarım dışı üretim kesimini meydana getiren, Türk toplumunun ekonomik ve sosyokültürel hayatını tanzim eden, esnaf ve zanaatkâr zümresinin içinde örgütlenen dinî-mesleki-sosyal bir kurumdur. Ahilik teşkilatı, bir mesleğe bağlı ve bir arada yaşayan insanlar arasında sosyal, ekonomik ve kültürel düzeni sağlamak maksadıyla kurulun, özellikle Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde sosyal hayatta etkili olan önemli bir yaygın eğitim kurumudur. Ahi Birlikleri hakkında ilk bilgiler, 1300 yılında Anadolu'yu dolaşan Faslı dünya seyyahı İbni Batuta'nın anlattıklarına dayanmaktadır. Ahilik, Anadolu'ya İran ve Horasan'dan gelen Türkler

(6)

Osmanlı’da Sosyal Hizmetlerin Gelişimi ve Kurumsal Yapı I

Esnaf ve zanaatkâr zümresinin içinde

örgütlenen dini- mesleki-sosyal bir

kurumdur.

Ahilik, bir meslek örgütlenmesi olmakla beraber han, hamam ve

medrese gibi sosyal hizmet kurumlarının da

oluşmasına öncülük etmiştir.

tarafından köylere varıncaya kadar hâlka indirilmiştir. Bu teşkilatlanma, aslında yeni gelen göçebe Türk esnafının, yerli tüccar ve sanatkâr karşısında

tutunabilmeleri ve birbirleri arasında bir sosyal dayanışma sağlamaları dolayısıyla gerçekleşmiştir.

Anadolu'da ahilik teşkilatının kurucusu olarak Ahi Evren (1172-1282), Anadolu Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubâd'ın çağdaşıdır. Ahi Evren, tasavvuf ehli olduğu gibi debbağlık (dericilik) mesleğinin babası olarak da bilinmektedir. Sanatı ve mesleği güzel ahlâkla ahenkli bir şekilde birleştirerek, ahiliği tesis eden Ahi Evren, Ahilik teşkilatına iktisadi, sosyal ve siyasi bir boyut kazandırmıştır. Kırşehir ve çevre vilayetlerinde önceleri yalnız debbağlıkla iştigal edenlerin bir loncası mahiyetinde olan Ahilik, teşkilatlanmaları yaygınlaştıkça hemcinslerinin ötesinde insanlığa sosyal hizmet götürmede, muhtaçlara yardım etmede önemli bir sosyal fonksiyon yerine getirmeye başlamıştır. Kurdukları esnaf sandığı (yardım sandıkları) ve yâran (dostlar) odaları ile hem şehir esnafının sıkıntılarına çare hem köylülerin işlerine hem de muhtaçlara yardımcı olmuşlardır. Anadolu'da zayıflayan Selçuklu idaresinin son zamanlarında, Moğol baskısının kırıldığı şehirlerde, küçük site devletçikleri teşkil ederek, siyasi bir kimlik kazanmışlardır. Ahi Evren'in ölümünden sonra, daha geniş bir çevreye yayılan ahilik, Orta Anadolu'da etkisini arttırarak devam etmiştir.

Ahi Teşkilatının Ahi Baba ve şeyhleri, iç idari işlerinde çok mühim siyasi vazifeler yaptıkları gibi, devlet adamları ve askerî komutanlarla da ilişki kurmuşlardır.

Osmanlı Devleti’nin kurulmasında ahilik teşkilatı önemli bir yere sahip olmuştur.

Nitekim Osman Gazi’nin kayınpederi Şeyh Edebali, ahi birliğine mensup nüfuzlu, varlıklı ve mütevazı bir âlimdi. Bunun yanında Osmanlı hükümdarı Orhan Gazi’nin ahiliği kabul ederek "ihtiyâru'd-din" lakabını alması ve Ahi Baba'dan şet kuşanması oldukça anlamlıdır (Seyyar, 2008:3-4), (İTO, 2006:53-56).

Ahilik, bir meslek örgütlenmesi olmakla beraber han, hamam ve medrese gibi sosyal hizmet kurumlarının da oluşmasına öncülük etmiştir. Gençlerin meslek edinmeleri ve askerî hizmetler alanında gittikçe arka plana düşen ahilik teşkilatı, özellikle II. Murat ve Fatih dönemlerinden itibaren daha çok hayırsever esnaf kuruluşları hâline dönüşmüştür. Ahilik teşkilatı, gedik (lonca) hâline dönüştüğü 1727 yılına kadar Anadolu halkının sanat, ekonomi ve sosyal düzenine yön vermiştir. Gedik, belli bir zanaatla uğraşım hakkını, o zanaatın ustalarının yed-i tasarrufuna bırakan, yani kanunen onların yetkisine teslim eden tekele ve imtiyaza dayanan bir sistemdi. 18. yüzyılda gayrimüslimlerin ticaret alanında daha çok etkin olmalarıyla birlikte ahilik teşkilatı, dinî ve soysal hizmetler açısından etkinliğini yitirmiştir. Sanat kolları ve sanatkârların artmasıyla birlikte farklı dinlerden meslek sahiplerinin bir araya gelmesiyle yeni bir meslek örgütü olarak loncaları

kurmuşlardır (Abay-Ceylan, 2011:6).

(7)

Osmanlı’da Sosyal Hizmetlerin Gelişimi ve Kurumsal Yapı I

Bacıyan-ı Rum; Ahiyan-ı Rum’un dışında Anadolu’da kadınlar tarafından oluşturulan

örgütlü bir sosyal gruptur.

Ahilik Teşkilatı, tüzük kurallarına göre işlemekteydi. Kurumun ahlaki ilkeleri, İslam toplumlarında öteden beri bilinen teorik olarak iyi insan olma özelliklerini kapsayan fütüvvetnamelerden alınmıştır. Fütüvvetname; ahi birliklerine giriş, çalışma ve terfi şartlarını, bekâr gençlerin (çırakların) dikkat etmeleri gereken ahlaki kaideleri ve törenleri tanzim eden ahi yönetmeliğidir. Fütüvvetnamelerde geçen en önemli kaideler başlıca şunlardır (Seyyar, 2008:144):

1. Ahi Birliğine giriş şartları ile ilgili esaslar:

Allah’ın varlığına ve birliğine iman.

Hz. Muhammet’in resullüğünü kabul ve sünnetlere riayet.

Ehlullah (tarikat ehli) ile sohbet ve onlara muhabbet.

2. Temel mesleki-ticari anlayış ile ilgili kaideler:

Hâlk için azami üretim, nefsi için asgari üretim. Yani başkalarının hakkını ön planda tutmak.

İş ahlakı ile ilgili kaidelere riayet etmek (Örn.: hileli mal veya hizmet

üretmemek ve kimseye hileli mal satmamak; alış verişte yalan söylememek;

ölçü ve tartıda adil olmak)

Tüketicileri korumak.

3. Hem çalışma, hem de sosyal hayatta İnsan-ı Kamil portresi sergilemek.

Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları Teşkilatı)

Bacıyan-ı Rum, Fatma Bacı isminde ve Hacı Bektaşi Veli’ye (1209-1271) yakınlığı ile bilinen tasavvuf ehli bir kadının önderliğinde kurulan modern anlamda bir sivil toplum kuruluşudur. Türk tarihinde ilk kez Âşıkpaşazâde'nin 13. yüzyıl Anadolu'sunda varlığından bahsettiği Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) Teşkilatı, Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda önemli bir rol üstlenmiştir (Âşıkpaşazâde, 1332:222).

Bacıyan-ı Rum; Ahiyan-ı Rum’un dışında Anadolu’da kadınlar tarafından oluşturulan örgütlü bir sosyal gruptur. “Bacı”, Türk dilinde abla, kız kardeş anlamına geldiği için, “Bacıyan-ı Rum” da Rum (Anadolu) diyarında kurulmuş bir

“Bacılar Birliği”, yani “Kadınlar Teşkilatı” anlamına da gelmektedir. Ahi Birlikleri şemsiyesi altında kurulan bu kadın örgütleri, Ahi zaviyelerinde faaliyet

gösterirlerdi. Sosyal hizmet faaliyetlerini kısaca şu şekilde sıralayabiliriz (Seyyar, 2008:31):

1. Ahi Birliklerinin kadın kolları olarak yetim ve kimsesiz kızları himaye altına almak ve sosyal destek hizmetlerinde bulunmak

(8)

Osmanlı’da Sosyal Hizmetlerin Gelişimi ve Kurumsal Yapı I

Lonca teşkilatı, sanayi öncesi toplumlarda hem üretim hacmi, ürün kalitesi ve fiyatları

denetleyen hem de meslekî eğitimi planlayıp yürüten, zanaatçı örgüttür.

Ör n ek

•Keçecilik; Örgücülük; Kilim dokuma; Oya dantelcilik; Kumaş imalatı; Hâlı;

Nakışçılık.

2. Kızların terbiyesini ve eğitimini sağlamak

3. Yaşlı ve kimsesiz kadınların sosyal bakım hizmetlerini üstlenmek 4. Genç ve fakir kızları evlendirmek

5. Ahi zaviyelerine gelen misafirlere yemek hazırlamak

6. Savaş zamanında ordunun ihtiyacı olan elbise ve savaş malzemelerinin bakımında ve onarımında yardımcı olmak

7. El sanatları ve beceri kursları düzenlemek 8. Ekonomik yönden katkıda bulunmak

Anadolu Bacıları erkek dervişler ve ahiler gibi iskân faaliyetlerinde de

bulunarak bu amaçla değişik bölgelerde “Kız Bacı”, “Sakari Hatun” ve “Hacı Fatma Zaviyeleri” isimleri altında çeşitli zaviyeler açmışlardı. Bacıyan-ı Rum mensuplarına ait bu kadın zaviyeleri vasıtasıyla kadın Türk dervişleri ordularla birlikte fetihlere de katılmışlardır (Barkan, 1942:302).

Lonca Teşkilatı

Lonca, Osmanlı Devleti’ndeki bir merkezde, aynı mesleği icra eden esnaf ve sanatkârın, meslekî dayanışma maksadıyla oluşturdukları devlet denetimindeki bir organizasyonun bulunduğu yere verilen isimdir. Osmanlı iktisat düzeninde gedik mensuplarına bağlı esnafın bir araya gelerek, ahi birliğinden esinlenmiş en yaşlı ve sözü geçen üstatlarının ve diğer meslek ileri gelenlerinin, meslekleri ile ilgili meseleleri kendi aralarında görüşmek, karara bağlamak ve hatta bir kısım

uyuşmazlıkları ve davaları hâlletmek için esnaf teşkilatı içinde meydana getirdikleri bir danışma kurulu veya bir toplanma yeridir. Zamanla önce bu esnaf birliklerince yapılan toplantı yerlerine ve daha sonra da bu teşkilatın kendisine lonca denmeye başlanmıştır. Lonca teşkilatı, sanayi öncesi toplumlarda hem üretim hacmi, ürün kalitesi ve fiyatları denetleyen hem de meslekî eğitimi planlayıp yürüten, bu yüzden toplum örgütlenmesinde merkezi bir rol oynayan zanaatçı örgüttür.

Kelimenin İtalyanca “loggia” ve Fransızca “Lege” ile münasebeti, Avrupa ile artan ticari ilişkilerin bir neticesi olarak değerlendirilebilir. Bir esnaf teşekkülü

(9)

Osmanlı’da Sosyal Hizmetlerin Gelişimi ve Kurumsal Yapı I

Teavün sandıkları, ahi birliklerinin ortaya çıkması ile oluşturulan

bir fondur.

olarak loncaların fütüvvet ve ahilikten farkı, tasavvufi cephelerini gitgide arka plana itmeleri ve gayrimüslim tebaa arasında yer alan esnafı da aynı organizasyon

içerisine almalarıdır. Lonca teşkilatı, her türlü dinî merasimden uzak olduğu için, toplantılarda Müslim ve gayrimüslim lerin önde gelen ustaları bir araya gelebilirdi.

Ahi birliklerine bağlı dergah ve zaviyeye karşılık loncaların açılması, Evliya Çelebi'ye göre, 17. Yüzyıl sonrasına rastlar. Bu dönemde sadece İstanbul'da 1109 lonca Teşkilatı bulunmaktaydı. Loncalara girebilme ve görev alabilme hakkı sadece ustalara ve esnafın ihtiyarlarına ait idi. Genç çıraklar ve kalfalar çağırılmadıkça buralara giremezlerdi. Loncalarda esnaf arası sosyal dayanışmayı sağlamak için Esnaf Sandığı sistemi ihdas olunmuştur. 1826'dan sonra yavaş yavaş gözden düşen loncalar, kağıt üzerinde de olsa 1912'ye kadar varlıklarını devam ettirebilmişlerdir.

Çalışma ilişkileri açısından loncaların özelliklerini şu şekilde belirleyebiliriz (Seyyar, 2008:280-281):

1. Aynı çalışma ve hayat şartları, aynı mesleği paylaşmanın getirmiş olduğu dayanışma duygusu ve temeli gelenek ve dinî kaidelere dayanan paternalist münasebetler, çalışma ilişkilerinin genel çerçevesini

oluşturmaktadır.

2. Üretimde iş bölümü gelişmemiştir.

3. Üretim küçük atölyelerde, usta, kalfa ve çırak aynı ortamda birlikte ve sürekli olarak yüz yüze ilişkiler içinde çalışmaktadırlar.

4. Lonca düzeninde emek ve sermaye kesimi bir biçimde ayrılmamış, ortak bir üretimle bütünleşmemiştir.

5. Sendikal örgütlenmeye gerek duyulmamıştır.

Teavün Sandıkları

Sosyal yardım sandıkları, orta sandıklar, esnaf sandığı veya esnaf kesesi olarak da bilinen teavün sandıkları, ahi birliklerinin ortaya çıkması ile oluşturulan bir fondur. Sosyal dayanışma amaçlı olarak bu fondan hastalık, evlenme, doğum, iş kurma, işsizlik, ölüm gibi birtakım sosyal risklere karşı ahi birliğine üye olan kişi ve aile fertlerine ayni ve nakdi yardım sağlanmıştır. Fon; üyelerin aidatı, teşkilata ait mülklerin gelirleri, çıraklıktan kalfalığa veya kalfalıktan ustalığa geçişte ustanın, iş yeri sahibinin verdiği terfi harçları ve bağışlardan oluşmaktaydı. Teavün sandıkları eskiden lonca teşkilatına mensup kişilerin, belirli işkolunda çalışan işçilerin veya esnafın karşılaşabileceği mali veya mesleki risklerden doğan zararlarının telafisine yönelik kurulan karşılıklı yardımlaşma veya sigorta sandıklarıdır. Bir başka ifadeyle, Osmanlı esnafının işbirliğine ve karşılıklı kontrole dayalı bir münasebeti temin eden, muhtaçlık hâlinde yardımlaşmayı öngören, esnaf kesesi, esnaf sandığı veya

(10)

Osmanlı’da Sosyal Hizmetlerin Gelişimi ve Kurumsal Yapı I

Yardım sandıkları, günümüzün primli sosyal sigorta sistemleri

ile benzerlik arz etmektedir.

esnaf vakfı gibi isimlerle anılan sosyal dayanışma sandığıdır. Esnaf sandığının gelirlerini, esnaftan bazı şahısların doğrudan ya da vasiyet yoluyla yaptıkları bağışlar, çıraklıktan kalfalığa ve kalfalıktan ustalığa geçiş esnasında yapılan ödemeler ile haftalık veya aylık periyotlarla yapılan muhtelif tahsilatın yanında, sahip olunan nakit ve gayrimenkullerin işletilmesinden elde edilen hasılat oluşturmaktadır. Fonun fonksiyonları kısaca şunlardır (Seyyar, 2008:565):

1. Malul, sakat ve(ya) muhtaç esnafa maaş bağlamak

2. İş sahibi olmak veya bir iş yeri açmak isteyen yeni ustalara faizsiz kredi vermek

3. Mali sıkıntıya düşmüş esnafa maddi destek sağlamak

Yardım sandıkları, günümüzün primli sosyal sigorta sistemleri ile benzerlik arz etmektedir. Mensupları için bir sosyal güvenlik ve sosyal yardımlaşma kurumu gibi faaliyet göstermekteydi. Muhtaç ve sakat olanlar, mali açıdan desteklendiği gibi, işsiz kalan ya da bir felakete uğrayanlara yardımcı olunmakta, vefat edenlerin cenaze masrafları ile geride bıraktığı çoluk-çocuğunun ihtiyaçları karşılanmaktaydı.

Esnafa ait sandıklarda toplanan fonlar, ayrıca ihtiyaç duyan mensuplar için uygun şartlarda bir kredi kaynağı teşkil ettiği gibi sandığın nakit ve gayrimenkullerinden elde edilen gelirler, esnafın ortak ihtiyaçlarına ve icra edilen merasimlerin masraflarına harcanmaktaydı. Bu paralar, esnaf arasında ihtiyacı olanlara veya ticari, sınai faaliyetlerini ilerletmek isteyenlere, bir süre sonra geri ödenmesi şartıyla faizsiz kredi olarak verilirdi. Borç ödendikten sonra, mükellef mali yönden feraha erişmişse, sandığa yardım etmesi, kethüdası tarafından talep edilirdi.

Vakıflar

Vakıflar, Osmanlı Devleti’nde bugün sosyal devletin üzerine almış olduğu pek çok kamu hizmetlerini yürütmüş ve gerekli maddi imkânları da bizzat kendisi sağlamış olan müesseselerdir. Vakıf yoluyla varlıklı, hayırsever kişiler, bilhassa gayrimenkullerin gelirlerini dinî ve sosyal maksatlı hizmetlerin görülmesi için kurmuş oldukları müesseselerin finansmanına tahsis etmekte, bu gaye ile de bu malların mülkiyetini vakıflara devretmekteydiler. Osmanlılar dönemindeki ilk vakıf kurucusu, Orhan Gazi olmuştur. İznik'te ilk Osmanlı medresesini ve imaretini kurarken, onun idaresi için yeterince gelir getirecek gayrimenkul vakfetmiştir.

Orhan Gazi’den başlayarak Osmanlı padişahları, sultanları, vezirleri, emirleri, zengin tebaa ve hatta güçleri nispetinde orta hâlli insanlar da pek çok vakıf müessesesi meydana getirmişlerdir. Vakıf kurmak o kadar önemli ve itibarlı bir müessese idi ki, mali imkân bakımından toplumun en alt seviyesinde bulunanlar ile en üst seviyesinde bulunanlar arasında anlayış bakımından bir farklılık göze

çarpmaz idi. Mesela, iki veya üç göz (oda) evi bulunan yaşlı ve kimsesiz bir kadın

(11)

Osmanlı’da Sosyal Hizmetlerin Gelişimi ve Kurumsal Yapı I

Osmanlı toplumunda vakıfların hizmet götürmediği bir sahayı

görmek mümkün değildir.

bile evinin bir veya iki odasını vakfetmek suretiyle bu anlayışa iştirak eder idi. Böyle yüzlerce orta hâlli insan, geliri azalmış bir vakıf tesisine, ufak ve çok mütevazi de olsa, bir kaynak sağlamak için evlerini, meyveli bahçelerini, tarla ve ziynet eşyası gibi mal varlıklarını Allah rızasını kazanmak için bağışlarlardı (Armağan, 2007:268- 271).

Vakıflar, her türlü dış müdahâleye kapalı olduklarından, hiç kimse ve hatta hükümdarlar bile bunların statülerini değiştirmeye yeltenmezlerdi. Bu yüzden Osmanlı idaresi, vakfı kuranların koydukları şartlara titizlikle riayet ederlerdi.

Vakıflar, kurucusunun arzusuna uygun olarak değişik maksatlar için tesis edilirdi.

Kurucu, tescil ettirdiği şartların, ölümünden sonra da devam etmesini isteyebilirdi.

Bu, hayır sahibinin bir hakkı olarak görülürdü. Şayet, hayır sahipleri için böyle bir yetki çok görülmüş olsa idi, o zaman büyük bir ihtimalle vakıfların, istenilen şekilde ve boyutta devam etmesi sağlanamayacaktı. Bu durumda belki de kişi, kendisinden sonra toplumun hayır ve menfaatine vesile olmayacak bir malı, daha hayatta iken israf edebilirdi. Bunun da bir cemiyet ve toplum için ne denli kötü ve olumsuz şartlar doğuracağı açıktır. Çünkü böyle bir durumda vakıfların yüklendiği nice hizmetler, yerine getirilmeyecekti (Şen, 2002:31-34).

Osmanlı toplumunda vakıfların hizmet götürmediği bir sahayı görmek hemen hemen mümkün değildir. Bununla beraber vakıfların hizmet sahâlarını bir tasnife tâbi tutabiliriz (Seyyar, 2008:607):

1. Dinî hizmetinin ifası için yapılmış olan vakıflar: cami, mescit, tekke, namazgâh vs.

2. Eğitim ve kültürle ilgili vakıflar: mektep, medrese, kütüphane, dâru'l- hadis, dâru'l-kurra vs.

3. Sivil ve askerî sahada hizmet eden vakıflar: ev, saray, kışla, tophane, silah sarayı, bağ-bahçe.

4. Ekonomik sahada hizmet veren vakıflar: çarşı, bedesten (kapalı çarşı), arasta (üstleri örtülü, önleri saçaklı dükkânlardan oluşan çarşı), han, dükkan vs.

5. Su hizmetleri ile ilgili vakıflar: çeşme, sebil, şadırvan, su kemerleri, bentler, hamamlar, kaplıcalar vs.

6. Spor hizmetleri için yapılmış vakıflar: pehlivan ve kemankeş (okçuluk) tekkesi, ok meydanları, spor âbidesi vs.

7. Çevre temizliği ile ilgili vakıflar: Örnek: a) Şehirlerdeki cadde ve sokakların temiz tutulması için yapılan vakıflar. b) Sokaklara atılan tükürük ve balgamlar ile insanı tiksindiren diğer maddelerin üzerine kül

(12)

Osmanlı’da Sosyal Hizmetlerin Gelişimi ve Kurumsal Yapı I

Vakfiyeler, Osmanlı toplumunun sosyal hayat ve kültürüne ait

değişik sosyal olayları ve olguları yansıtmaktadır.

gibi antiseptik ilaçlar döktürülmek suretiyle çirkin manzaralarının ve zararlarının giderilmesi yönünde kurulan vakıflar vs.

8. Hayvanları korumayı öngören vakıflar: Kuş ve leyleklerin yemlerini temin eden ve bunun için para ayıran vakıflar vs.

9. Sosyal hizmetler, sağlık, bakım, barınma, beslenme ve rehabilitasyon ile ilgili vakıf müesseseleri: Darüşşifa, kervansaray, imaret, darülaceze, kör evi, çocuk emzirme yurdu, miskinler tekkesi (cüzzamlılar yurdu) vs.

10. Özel ihtiyaçlar için kurulmuş sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı vakıfları:

Osmanlılar döneminde şahıslar tarafından kurulan vakıflarla, mütevelliler meşgul oluyor, bunlar kadılar vasıtasıyla teftiş ve murakabe ediliyorlardı. Her kadı, kendi mıntıkasındaki vakıfları, emrindeki müfettişlerce teftiş ettirdiği gibi, bazen bizzat kendisi de bunları teftiş ederdi. İstanbul kadısı ise bütün vakıfları teftiş yetkisine sahipti. Sadece İstanbul sur içinde 1520'de faal durumda olan vakıfların sayısı 1.163'tür. Bu sayı, 1578'de 2.773'e ulaşmıştır. 1596 yılında ise vakıfların sayısı 2.868'i bulmuştur. Vakıflar Genel Müdürlüğünün arşivlerinde 26.300 kadar vakfiye olduğu belirtilmektedir.

Örnek

•Fakir, dul, yetim, öksüz ve borçlulara para yardımı yapan vakıflar.

•Öğrencilere elbise ve yemek veren vakıflar.

•Evlenecek genç kızlara çeyiz hazırlayan vakıflar.

•Her günün ihtiyaçları yanı sıra efendileri azarlamasın diye kâse ve bardak gibi kap kaçak kıran hizmetçilere para yardımında bulunan vakıflar.

•Çalışamayacak derecede yaşlanan insanların, mesela kayıkçı ve hamalların bakımını üstlenen vakıflar.

•Çocukların emzirilmesi gayesiyle kurulan vakıflar.

•Oyuncağı bulunmadığı için arkadaşları ile oynayamayan çocuklara oyuncak alınmasını öngören vakıflar.

•Bağışlanan vakıf bahçe ve tarlalara muhtelif cinsten meyve ağaçlarının dikilmesini ve meyvelerin de fakir insanlara dağıtılmasını şart koşan vakıflar vs.

(13)

Osmanlı’da Sosyal Hizmetlerin Gelişimi ve Kurumsal Yapı I

Her vakfın bir vakfiyesinin (vakıf senedinîn) bulunması ve bunun da tescil edilmesi mecburidir. Vakfiyeler, Osmanlı toplumunun sosyal hayat ve kültürüne ait değişik sosyal olayları ve olguları yansıtmaktadır. Mesela, Müslümanların ekonomik ve sosyal hayatlarında önemli rol oynamış olan vakıf tesisinin nasıl çalıştığını, kimlerin bunları idare ettiğini, hangi sosyal grupların vakıf gelirinden istifade ettiği gibi hususları öğrenmemize yardımcı olurlar. Vakfiyelerin en eski tarihi

taşıyanlarından, en yenilerine kadar tetkik edilecek olursa, bunların sosyal, kültür ve medeniyet tarihimizin birçok özelliklerine ışık tutan önemli belgelerdir. Bilhassa hükümdar, bey, zengin ve bunların yakınlarının düzenledikleri vakfiyeler, bu kişilerin hem hayatları, hem de şahsiyetleri hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlar. Bunun dışında, vakfiyeler, birer kurum (müessese) olan vakıfların, ilk elden incelenmesi gereken kaynaklarıdır. Gerek dinî, gerek sosyal, gerek sağlık, gerekse ilmî müesseselerde çalışan insanların hangi işleri yaptıkları, çalışma şartlarının nasıl olduğu bakımından bize bilgi veren yegane kaynak o müessesenin vakfiyesidir.

Gerek fiyat hareketleri, gerekse insanların geçim standartlarını tespit etmemize yardım edecek bilgiler, vakfiye metinlerinde mevcuttur. Bu bakımdan, dönemin sosyal ve iktisadi tarihini yazacaklar için vakfiyeler, başta gelen kaynaklar arasında zikredilebilir. Keza vakfiyeler, şehir tarihçiliği ile uğraşanlar için de birer kaynaktır.

Zira vakıf müessesesi, kurulduğu şehrin bir parçasıdır. Dolayısıyla vakıf

müessesesinin tarihi, o şehrin tarihi ile iç içedir. Özellikle şehrin yerleşim durumu ile hâlkının dağılımı hakkında bilgilerin yer aldığı vakfiyeler, bize, bölgenin coğrafyası, siyasi ve fiziki haritası, hatta iklimi bakımından da bilgi sahibi olma imkânı veren yardımcı vesikalar hüviyetindedir (Seyyar, 2008:604-605).

Osmanlı döneminde hazırlanan vakfiyeler, vakfın büyüklüğüne göre ya hacimli adeta bir defter gibi idi ya da muhtasar (kısa, özetli) ve tek sayfa şeklinde idi. Bu arada rulo şeklinde uzun ve kalın varaklar hâlinde olanlar da bulunmaktadır.

Mufassal (tafsilâtlı, ayrıntılı) olanlar, dil ve üslup bakımından edebî değeri yüksek olan eserlerdi. Burada kullanılan dil ve üslûp, gelişi güzel olmaktan ziyade belli bir sistem ve metoda bağlı olarak kullanılmıştır. Bu sebeple vakfiyelerin kendilerine ait özel bir lisanı bulunmaktadır. Vakfiyelerde, Allah'a hamd ve sena, Resulüne salat ve selamdan sonra hayır yapmaya teşvik edici, sadakanın sevabından bahsedici ayet ve hadisler verilirdi. Bazen konuyu daha cazip hâle getirmek, insanı teşvik etmek ve edebî sanat yapmak bakımından ayet, hadis ve şiirlerle de desteklenirdi. Bütün bunlar vakfiyenin mukaddimesi (girişi) kabilinden oldukları için hukuki bünyeden sayılmazlardı.

Vakfiyelerde genellikle şu hususlara yer verilirdi:

1. Vakf olunan malların türleri ve miktarı.

2. Vakf olunan bu malların idare biçimine yönelik talimatlar.

(14)

Osmanlı’da Sosyal Hizmetlerin Gelişimi ve Kurumsal Yapı I

vakfiyede belirtilen hizmetleri yerine getirmeyen idareci ve

görevlilere beddua edilmektedir.

3. Vakıf gelirlerinin, nerelere ve kimlere hangi şekillerde verilip sarf edileceği ile ilgili bilgiler.

4. Vakfın kimler tarafından idare edileceği, müessesede kaç kişinin çalışacağı, bunlara ne miktarda ücret ödeneceği, bu ücretlerin hangi gelirlerden elde edileceği, eşyanın fiyatı gibi konular.

5. Hâkimin (kadı), vakfın sıhhat ve lüzumuna dair olan hükmü.

6. Son bölümünde ise tarih ve kadının mührü bulunur.

Farklı dönemlerde kurulan vakıfların vakfiyelerinde, gerek giriş, gerekse sonuç bölümün pek çok dua bulunur. Vakfiye metinlerinde geçen duaları iki kısma ayırmak mümkündür. Bunlardan biri hayır dua, diğeri de beddua şeklindedir. Vakıf hizmetlerinin yürütülmesinde, doğru ve dürüst çalışan, hizmetin görülmesinde yardımcı olan yönetici ile görevlilere, bu hizmetlerinden dolayı vakıf kurucusunun hayır duada bulunması bir çeşit şükran ve minnet borcu olarak kabul edilir. Bundan başka, vakfiyede belirtilen hizmetleri yerine getirmeyen, ona ihanet eden, onu gayesinin dışında kullanan idareci ve görevlilere de beddua edilmektedir.

Vakfiyenin sonunda bulunan beddua kısmı, düşünen ve basiretli kimseler için tüyler ürpertecek şekildedir. Bu bedduada vakfı kötüye kullanan, onu değiştiren, bilerek ona zarar veren, gelirinin azalmasına sebep olan, haksız olarak onun malından yiyen ve vakfa kötülüğü dokunacak kişiler hedef alınmıştır. Bu beddualar, insanlar için manevi bir tehdit olduğu için, özellikle inançlı insanlar böyle bir bedduaya maruz kalmak istemezler.

Vakfiyeler, kadılık siciline kaydedilip, işlendikten sonra kesinleşirlerdi.

Osmanlılarda vakıf kurucuları, vakfiyelerini İstanbul’da Defterhane’nin bu islerle ilgili bürolarından birine kaydettirirlerdi. Defterhane’de sicillere geçirilmiş olan bu vakfiyeler, bugün Ankara'da Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivinde bulunmaktadır.

Külliye

Bir şehir veya kasabanın nüvesini teşkil eden bir külliye, genelde cami, medrese, kervansaray, kütüphane, imaret, hamam ve hastane gibi insanlara faydalı olan sosyal tesislerden meydana gelen bir komplekstir. Camilerin vazgeçilmez bir uzantısı olan külliyeler hâlkın eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi hizmetlerden kısmen de olsa yararlanabilmesi için oluşturulan yapılardır. Külliyenin kapsamına giren tesislerin azlığı veya çokluğu, vakfın imkânlarına göre

değişmekteydi.

(15)

Osmanlı’da Sosyal Hizmetlerin Gelişimi ve Kurumsal Yapı I

İmaretler, Osmanlı toplumunda fakirler, öğrenciler, yolcular ve

misafirler için inşa edilen sosyal yardımlaşma ve

dayanışma kurumlarıdır.

18. yüzyılın sonlarında sadece İstanbul imaretleri, her gün 30

binden fazla insana yemek veriyordu.

İmaret (Aşevi)

Kelime olarak imaret, harabın zıddı, şen ve abad (imar edilmiş) olmak veya mamurluk anlamlarına gelmektedir. Terim olarak imaret ise öğrencilere, muhtaçlara ve fakirlere yemek pişirilip, karşılıksız olarak dağıtılan mekân veya yerler olarak bilinmektedir.

İmaretler, Selçuklu ve Osmanlı toplumunda fakirler, öğrenciler, yolcular ve misafirler için inşa edilen sosyal yardımlaşma ve dayanışma kurumlarıdır. Genelde bir vakfa bağlı olarak hizmet veren bu hayır kurumlarında, ihtiyaç sahiplerine karşılıksız olarak yemek verilir ve yolcular da buralarda barınabilirdi. Dolayısıyla, özellikle Osmanlı toplum hayatının sosyal gelişmesinde önemli rolü bulunan ve temeli vakıf sistemine dayanan imaretin veya dar manada aşevinin, memleketin kültür ve ekonomik hayatının gelişmesinde de büyük hizmetleri olmuştur. Mesela, imaretler, fakirliği ve açlığı önemli derecede önleyen kurumlar olduğu kadar, birçok kimseye de iş imkânı sağlamaktaydı. Sadece Fatih imaretinde 44 kişi istihdam edilmişti.

Aslında imaretler, geniş anlamıyla sadece aşevinden veya misafirhaneden ibaret değildi. Geniş anlamıyla bir külliye (kompleks) olan ve genelde camilerin çevresinde tesis edilen imaretlerin bünyesinde ayrıca medrese, darüşşifa (hastane), türbe, çeşme, şadırvan, kütüphane ve hamam da bulunmaktaydı.

Kısacası imaret kelimesi, beldelerin fiziken mamur, sosyal yapının da sağlamlığını ifade eden kapsamlı bir kavramdır.

Osmanlılarda medrese öğrencilerin parasız olarak yemek yediği imaretler aynı zamanda o semtin, fakirlerin, muhtaçların, kimsesizlerin, özürlülerin ve gelip-geçen misafirlerin sabah-akşam yemek yedikleri yerlerdi. Yemeğin dışında bu kimselere, ihtiyaçları nispetinde, bazen 10 akçeye kadar varan "diş kirası" adı altında para yardımı yapılmaktaydı. İmaretlerdeki yemeklerin kaliteli olmasına dikkat edilirdi.

Bu konu gerek Fatih, gerekse Kanunî Sultan Süleyman'ın vakfiyelerindeki imaret ile ilgili bölümlerde ifade edildiği gibi, bizzat imaret mütevellisi, bazen de onun imkânlarından ve yardımlarından istifade edenler tarafından dikkatle izlenirdi.

Uygun olmayan ve hijyen şartlarını taşımayan gıdalar, imaret tarafından satın alınmazdı. Aksi takdirde gerekli mercilere şikâyetlerde bulunulurdu. Bu şikâyetler üzerine gerekli tedbirler alınırdı.

Nitekim Zilkade 1177 (Nisan 1764) tarihini taşıyan bir belge, İstanbul'daki bazı imaretlerde "talebe-i ulûm ve fukaray-i müstahakkin" (İlim tahsil eden öğrenciler ve hak sahibi fakirler) için daha önce her gün fırınlarında pişirilen nan-i azizin

(ekmeğin) unu beyaz ve has olduğundan, yenmesi de güzel oluyordu. Fakat bir müddetten beri Değirmen-deresi uncularının verdikleri un karışık olduğundan, yenmesi güzel olmadığından bu fırınların değiştirilmesi ve daha kaliteli un veren

(16)

Osmanlı’da Sosyal Hizmetlerin Gelişimi ve Kurumsal Yapı I

Vakıflar aracılığıyla kurulan Osmanlı sağlık

kurumlarında tıbbi sosyal hizmetler

ücretsiz olarak sunulurdu.

fırınlardan un alınması gerektiği bildirilmektedir. Bu çeşit imaretlerin ilki, 1336 yılında Sultan Orhan tarafından İznik'te kurulmuştur. Orhan Bey, bu imaretin şeyhliğini de, dedesi Edebali'nin müridi olan Hacı Hasan'a verdi. Orhan Gazi, bu ilk imaretin açılış merasiminde bizzat kendisi hizmet etmiş, fakirlere çorba dağıtmış, akşam olunca da imaretin kandillerini bizzat kendisi yakmıştır.

18. yüzyılın sonlarında sadece İstanbul imaretleri, her gün 30 binden fazla insana yemek veriyordu. 19 Rebiül-evvel 1329 tarihinde (20 Mart 1911) çıkarılan bir kanunla İstanbul'daki 20 imaretin 18'i kapatılmıştır; sadece fakirlere bakmak üzere iki tanesi hizmete devam etmiştir. Nihayet farkına varılan bu hata

düzeltilerek, 10 Zilkade 1332 (30 Eylül 1913) de neşredilen başka bir nizamname ile (madde 12) yine talebeye mahsus olmak üzere Fatih, Şehzade, Nur-u Osmaniye ve Valide-i Atik imaretleri tekrar ihya edilmiştir. İmaretler, medreselerin kapatılması ile aslî fonksiyonlarını kaybetmişlerdir. Ancak, bugün de Vakıflar Genel

Müdürlüğüne, SHÇEK’ye, Kızılay’a ve belediyelere, özel dernek veya vakıflara bağlı bazı imaretlerde (aşevlerinde) fakir hâlka ücretsiz olarak sıcak yemek

dağıtılmaktadır (Seyyar, 2002:234), (Şeker, 1987:131), (Singer, 2002:165).

Bimarhane (Bimaristan, Darüşşifa)

Sağlık kurumlarının İslam dünyasında çeşitli adlar aldıkları görülmektedir.

Bunların başında Bimarhane gelmektedir. Selçuklu ve Osmanlı döneminde "bimar"

(hasta) ve "-hane" (ev) veya yer adı yapmakta kullanılan“-istan” kelimelerinden meydana getirilmiş olup, “hasta-hane” ve “hasta-yurdu” anlamlarına gelmektedir.

Bimaristanın dışında en yaygın olan bir diğer sağlık kurulu ise “Darüşşifa” dır.

“Sağlık yurdu” demek olan Darüşşifadan başka aynı manada kullanılan diğer adları şöyle sıralayabiliriz: Dârü’s-Sıhha, Dâru’l-Afiye, Darü’r-Reha, Darü’t-Tıp, Maristan, Bimarhane, Taphane, Nekahathâne, Şifaiyye gibi hastaların tedavi edildikleri yerlerdir.

Bulaşıcı hastalıkları önlemek için gelen yolcuların bir müddet şehir hâlkından tecrit edilerek müşahede altına alındıkları yerler için “tecrit-hâne” ya da

“karantina-hâne” tabirleri kullanılmıştır. İslam dünyasında, hâlk yararına veya vakıf esasına göre kurulan Darüşşifalar’ın yanında sonraları tıp medreseleri (Darü’t-tıp) de açılmıştır. Abbasiler devrinde başlayan bu kurumların büyük örneğini Tolonoğlu Ahmet’in Mısır’da 875 tarihinde yaptığı Darüşşifa teşkil etmektedir. Selçuklular döneminde gelişen bu hastanelerin en önemlileri Şam’da, Bağdat’ta, Mardin ve Musul’da açılan Darüşşifalardır. Selçuklular ve Osmanlılar döneminde Anadolu’da yapılan önemli Darüşşifalar arasında Kayseri’de Gevher Nesibe (1206), Sivas’ta İzzettin Keykavus şifahanesi (1217), Divriği’de Turan Melik Darüşşifası, (1228), Konya Darüşşifası (1219-1236), Çankırıda Atabey Cemalettin Ferruh (1235), Bursa’da Yıldırım (1399), İstanbul’da Fatih (1470), Manisa’da Hafsa Sultan (1538),

(17)

Osmanlı’da Sosyal Hizmetlerin Gelişimi ve Kurumsal Yapı I

Miskinler tekkesi, bulaşıcı hastalıklara müptela olan kimseleri,

toplumdaki sağlıklı insanlardan ayırmak

için kurulmuştur.

Edirne’de Bayezid (1488), İstanbul’da Haseki Hürrem Sultan (1550) ve yine İstanbul’da Sultan Ahmet (1617) Darüşşifaları önde gelen hastanelerdir. Genelde vakıflar aracılığıyla kurulan Osmanlı sağlık kurumlarında tıbbi sosyal hizmetler ücretsiz olarak sunulurdu. Din, dil ve cinsiyet ayrımı yapılmaksızın herkese aynı nitelikte sağlık hizmetleri verilirdi. İstanbul’da 16. yüzyılın sonlarında her biri 150- 300 hasta alabilen 119 hastane sağlık hizmetleri vermekteydi (Seyyar, 2008:51), (Özbilgin, 2004:342).

Tabhane (Nekahathane)

Tabhane; güç, kuvvet anlamlarına gelen “tab” ve ev anlamına gelen “hane”

kelimelerinden meydana gelmektedir. Hastalara güç ve kuvvet bulma imkânı sağlayan bu evler, özellikle hastalık veya ameliyat sonrası dönemler için kişilerin istirahatını ve doğru beslenmelerini sağlamaktaydı. Aslında tabhaneler; Osmanlı klasik dönemi külliyelerinde, bakıma muhtaç olanlar, hastane tedavisi sonrası nekahet devresi yaşayanlar ve taşradan gelen yolcuların ilk günlerinde istirahat etmeleri için yapılan çok fonksiyonlu sosyal hizmet kurumlarıdır. Bir şehre gelen fakir ve işsiz kimseler, o şehirdeki işleri bitinceye kadar veya bir iş buluncaya kadar genelde hanlarda veya tabhanelerde üç güne kadar ücretsiz olarak yatıp kalkma, yiyip içme imkânına sahiptiler Tabhaneler, imaretlerin (aşevlerinin) yanında tesis edilirdi. Böylece tabhanede kalan misafirlere imaret mutfağından özel yemek getirilirdi. (Seyyar, 2002:582). (Erkan, 2005:56).

Miskinhane

Miskinler tekkesi veya miskinler zaviyesi, kapalı ve etrafı çevrili karantina yeri veya özel hastane fonksiyonu gören bimarhaneydi. Miskinhane olarak da bilinen bu sosyal kuruluş bulaşıcı hastalıklara müptela olan kimseleri, toplumdaki sağlıklı insanlardan ayırmak için kurulmuştur. Tarikat bağlantılı tekkeden tamamen farklı bir yapıda olan bu yerde, tedavisi henüz bulunamamış cüzzamlılar yaşamaktaydı.

Osmanlı döneminde en tanınmış miskinhane, Üsküdar'daki Karacaahmet Mezarlığı kenarında yapılan miskinler tekkesi idi. Evkaf Nezareti (Vakıflar Bakanlığı)

tarafından finanse edilen miskinhanelerdeki hastalara, her gün iki çift "fodla"

(ekmek) ile çorba, akşamları da yine çorbanın yanında pilav ve et verilirdi. Pazartesi ve perşembe geceleri ayrıca tatlı olarak pilav ile zerde verilirdi (Seyyar, 2008:305).

Tekke ve Zaviye

Kelime olarak tekke dayanma, dayanacak yer anlamına gelmektedir. Terim olarak tekke, herhangi bir tarikata mensup dervişlerin oturup kalkmaları ve çoğu zaman gruplar hâlinde ibadet, bireysel bazda tefekkür ve tezekkür yapmaları için inşa edilen binaların adıdır.

(18)

Osmanlı’da Sosyal Hizmetlerin Gelişimi ve Kurumsal Yapı I

Türk dünyasının çeşitli yerlerinden gelen derviş, tacir, hacı ve

yolcuların konaklamaları ve belirli

bir müddet dinlenmeleri zaviyelerde sağlanırdı.

Tekkeler, İslam sosyal ve kültür tarihinde tasavvuf düşüncesinin, anlayış ve terbiyesinin derinleştirildiği, insanların, dünya hayatının çeşitli zorlukları ve sıkıntıları ile yorulan ruhlarını dinlendirmek ve boş zamanlarını ibadet ve zikir ile geçirmek için gittikleri yerlerdir. Bu yönüyle tekkeler, manevi sosyal hizmet sunan rehabilitasyon merkezleriydi. Tekkeler, dervişlerin devamlı olarak ikamet ettikleri ve tarikata intisap edenlerin, zikir ve merasimi toplu olarak yaptıkları manevi

rehabilitasyon merkezleriydi.

Tasavvuf düşüncesinin anlayış ve terbiyesinin işlendiği, derinleştirildiği ve hâlka takdim edildiği tekkeye zaviye, hankâh ve dergâh gibi isimler de

verilmekteydi. Zaviyeler, daha çok şehir ve kasabaların ücra köşelerinde kurulan ve tekkelere göre daha küçük olan tarikat şubeleriydi. Bu anlamda zaviye, küçük oda demektir. Tarikatların merkezlerine, daha fazla tekke, asitane, hankâh veya dergâh denilmekteydi. Zaviyeler, büyük yerleşim alanlarının dışında, kasabalarda, köylerde ve yollar üzerine açılmaktaydı. Burada vazifeli şeyhlere zaviyedar, buralarda ikamet eden dervişlere de zaviyenişin denirdi. Zaviyelerin sosyal görevleri, zaviye

vakfiyelerinde belirlenmekteydi. Türk dünyasının çeşitli yerlerinden gelen derviş, tacir, hacı ve yolcuların konaklamaları ve belirli bir müddet dinlenmeleri

zaviyelerde sağlanırdı. Genelde zaviyelerde, yolcuların zaruri ihtiyaçları üç gün boyunca meccanen (karşılıksız olarak) karşılanırdı.

Mimari yapı olarak tekkelerin bölümleri ve özellikleri şu şekildeydi (Seyyar, 2008:569):

1. Semahane: Semahaneler, zikir ve ibadet etmek için hazırlanmış özel sofalardır. Bunların şekli, bağlı oldukları tarikata göre değişmektedir.

Mevlevilerde dönmeyi kolaylaştıracak şekilde ortası yuvarlak bir meydan şeklinde yapılır idi. Semahaneler aynı zamanda birer mescit vazifesi de görmekteydiler. Bu sebeple mihrapları da bulunur.

2. Türbe: Genellikle tekkelerin içinde bir veya birkaç kişinin türbesi bulunur ki bunlar, tekke şeyhleri ile yakınlarına aittirler.

3. Çilehane: Bazı tekkelerde çilehane denilen ve genelde loş ışıklı olan bölüm vardır. Dervişler burada çile çekip derece kazanırlar.

4. Derviş odaları: Tekkelerin de camiler gibi birer avlusu vardır. Oraya bir kapıdan girilir. Avlunun etrafında, medreselerde olduğu gibi sıra ile dizilmiş odalar bulunur. Önlerinde revak (üstü örtülü, önü açık) bulunan bu odalara hücre denir. Dervişler ayrı ayrı bu odalarda yatıp kalkarlar.

5. Selamlık: Şeyh efendinîn dairesidir. Buna meydan evi de denir.

Misafirler burada kabul edilir. Burası aynı zamanda yemek yenen yerdir.

(19)

Osmanlı’da Sosyal Hizmetlerin Gelişimi ve Kurumsal Yapı I

Tekkeler, Türklerin Anadolu'ya yerleşmelerinde ve

Anadolu'nun İslâmlaştırılmasında

önemli bir rol almışlardır.

6. Harem: Şeyhin ailesi ile birlikte oturduğu ikametgâhıdır. Burasının dışarıdan da bir kapısı vardır.

7. Mutfak ve Kiler: Dervişlerin, yemeklerini yapmak ve erzaklarını saklamak için avlunun uygun bir yerine yapılan bölümlerdir.

8. Kahve Ocağı: Kahve pişirilen ve şeyhin hizmetinde olanların bulundukları yerdir.

Daha fazla şeyhler ve tarikat mensupları tarafından kurulan tekkeler, Türklerin Anadolu'ya yerleşmelerinde ve Anadolu'nun İslamlaştırılmasında önemli bir rol almışlardır. Tamamıyla vakıflara bağlı olan tekkeler, insanlara manevi yardımı hedeflemişlerdi. Devlet, çeşitli yollarla bunlara maddi destek sağlamaktaydı.

Tekkeler, klasik fonksiyonlarının dışında psikolojik, pedagojik ve tıbbî meselelere varıncaya kadar sosyal hayatın birçok alanında önemli hizmetlerde bulunmuşlardır.

Osmanlı sosyal tarihi açısından tekkelerin icra ettikleri fonksiyonlarını şöylece özetlemek mümkün (Seyyar, 2002:568-569):

1. Tekkeler, özellikle kuruluş yıllarında kendi şeyhleri tarafından seçilen bölgelerde tebliğ maksadıyla kuruluyordu. Bundan dolayı onlar, etraflarındaki insanların manevi ihtiyaçlarını temin ederek bölgelerinin insanlarına sahip çıkmaktaydılar. Böylece, Kur’an’ın tavsiye ettiği bir metot olan hikmet ve güzel öğütle insanları dine ve hakikate çağırmakta idiler.

2. Tekkeler, fetih ve iskân politikasının en önemli vasıtalarındandı. Zira Anadolu'nun batı taraflarına yerleşmekte olan birçok şeyh ve derviş muhacir, gazilerle birlikte memleket açmak ve fütuhat yapmakla meşgul olurken, bir kısmı da o civardaki köylere veya tamamen boş ve tenha yerlere yerleşmekteydi. Köy veya boş araziye yerleşenler, bu yerlerde müritleri ile birlikte ziraat ve hayvan yetiştirmekle meşgul idiler. Bunlar, özellikle boş topraklar üzerinde zaviye kurmaktaydılar. Bu sayede buralar kısa bir zamanda din, kültür ve imar merkezleri hâline gelmekteydi. Bu zaviyelerin, ordulardan önce gelip hudut boylarına yerleşmeleri, Müslüman orduların harekâtını kolaylaştırmaktaydı.

Bundan başka Osmanlılar, fetihlerden önce istedikleri yerlere dervişler göndermekteydiler. Coğrafi yönden bölgeyi iyi bilen tekke şeyhleri, maddi olarak da özellikle sevk ve idare açısından fethe hazır olan Müslüman ordulara yardımda bulunabilmekteydiler.

3. Bundan başka tekkelerin, köylerin gelişmesinde ve köy hâlkının

sosyokültürel yönden ilerlemesinde de büyük katkıları olmaktaydı. Tekke şeyhleri, 13. yüzyıldan itibaren köy insanının sosyal hayatına nüfuz etmiş

(20)

Osmanlı’da Sosyal Hizmetlerin Gelişimi ve Kurumsal Yapı I

Tekke ve zaviyeler, ruh ve sinir hastalıkları için tedavi merkezi olarak

da kullanılmaktaydı.

Tekke ve zaviyeler, 30 Kasım 1925 tarih ve 877

sayılı kanunla kapatılmıştır.

ve köylere tarikat usûl ve âdetlerini yerleştirebilmişlerdir. Böylece bunlar da, şehirlerdeki ahi birlikleri gibi kuvvetli bir manevi birlik kazanmışlardı.

4. Tekke ve zaviyelerin bir kısmı, devlet tarafından, bilhassa yolculuk için tehlikeli olan yerlerde tesis ediliyordu. Bu bakımdan, dağlarda, korkunç boğaz ve geçitlerde tesis edilen tekkeler, askerî sevk ve idareyi

kolaylaştırmak, ticarete engel olabilecek eşkıya gibi kimselere engel olmak için birer jandarma karakolu vazifesi görmekteydiler. Böylece tekkeler, kar ve yağmurlu günlerde de ticari sevkiyatta bulunanlara birer sığınak oluyorlardı.

5. Çok geniş topraklara sahip olan Osmanlı Devleti'nin, merkeze olan uzaklıkları dolayısıyla, otoritenin zaaf gösterdiği yerlerde doğabilecek isyanlarına karşı, böyle yerlere maaş vermek suretiyle devamlı bir zabıta kuvveti yerleştireceğine, orada bir zaviyenin kurulmasını daha faydalı görmekteydi. Devlet, tekke vasıtasıyla sosyal barışı ve millî birliği tesis etmek düşüncesindeydi.

6. Meskûn mahâllelerde kurulan dergâhların gördüğü önemli

hizmetlerden biri de temel inanç ve kültürün, hâlk arasındaki birlik ve sağlıklı bir haberleşmenin sağlanması idi. Günümüz yayın organları tarafından verilen hizmet, o dönemde cami ve tekkeler vasıtasıyla yerine getirilmekteydi.

7. Tekke ve zaviyeler, zaman zaman ruh ve sinir hastalıkları için tedavi merkezi olarak da kullanılmaktaydı. Ruh ve sinir hastalıklarına yakalananlar, psikolojik rahatsızlığı bulunan ve çeşitli sebeplere bağlı olarak bunalıma giren insanlar için bir şifa yurdu idi. Çünkü burada dua, telkin ve irşat yolu ile ruh ve akıl hastaları tedavi edilmekteydi. Tekke şeyhlerinin bir kısmının da gerçek anlamda hekim (tabip) olduğunu düşündüğümüz zaman, tekkelerin inter disipliner (hem maddi, hem de ruhi rahatsızlıkları bir arada tedavi edebilen) bir hastane olduğunu söyleyebiliriz.

8. Sosyokültürel yönden hâlka hizmet veren hâlk eğitim merkezleri idi.

Tekke müziği ve edebiyatının yanında güreş ve atıcılık gibi sportif faaliyetlerde bulunmaktaydılar. (Örn.: Atıcılar Tekkesi: Devrinde, Okçuluk Federasyonu fonksiyonundaki bir teşkilatlanma). Psikolojik, pedagojik ve tıbbî problemlere varıncaya kadar geniş bir sosyal hizmet sahasına sahip olan tekke, o devrin mektebi, hastanesi, spor okulu, moral kaynağı, dinlenme kampı, güzel sanatlar akademisi, edebiyat ve fikir ocağı idi.

(21)

Osmanlı’da Sosyal Hizmetlerin Gelişimi ve Kurumsal Yapı I

Bazı özel tekkeler, şiddet gören kadınları

da sosyal koruma kapsamına almaktaydı.

Yüzyıllar boyunca sosyal hizmet alanında değişik faaliyetlerde bulunmuş olan tekke ve zaviyeler, 30 Kasım 1925 tarih ve 877 sayılı kanunla kapatılmıştır.

Kadın Sığınma Tekkesi

Tekkeler, değişik sosyal kesimlerin sorunlarıyla da yakından ilgilenmekteydiler.

Bu bağlamda tekkeler, sosyal hizmet sunan özel kurumlardı. Bazı özel tekkeler, şiddet gören kadınları da sosyal koruma kapsamına almaktaydı. Osmanlı

Devleti’nde kadınlara yönelik ilk sığınma evi 18. yüzyılda İstanbul Eyüp'te açılmıştır.

“Hatuniye Dergâhı” veya “Karılar Tekkesi” olarak bilinen sığınma evinde şiddet gören ve zor durumda olan kadınlara zanaat öğretilip onların kendi ayakları üzerinde durmaları sağlanmaktaydı. Ayrıca burada kimsesiz ve sahipsiz kadınlar barınabildikleri gibi psikolojik rahatsızlıkları olan yaşlı kadınlara da tedavi

hizmetleri verilmekteydi. Sadece kadınlar için sosyal hizmet sunan bu dergâh, yaşlı kadınlar için bir huzurevi görevi görmekteydi. Yüz kadını ağırlayabilme kapasitesine sahip olan bu dergâha, 18-80 yaşındaki bütün kadınlar alınabilmekteydi. 2000 metrekarelik bir alanda kurulu bu mekân, kadın sığınma evi olmadan önce bir Mevlevi tekkesi görevi yapmaktaydı. Rivayete göre 18. yüzyılın başlarında Hoca Hüsamettin tarafından yapılan bu dergâh, daha sonra sığınma evi olarak

kullanılmıştır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu dergâhı 2010 yılında restore etmiş ve mekâna Hoca Hüsamettin Tekkesi adını vermiştir. Tekkenin bulunduğu mekânda Osmanlı'da kadınlar için kullanılan çiçekli kırık mezar taşları da bulunmaktadır (Dinç, 2009), (Şentürk, 2011:14).

Han ve Kervansaray

Aslı, Farsça "kârbân" olan kervan, günümüz nakil vasıtalarının veya toplu taşıma araçlarının sağladığı imkânlardan mahrum bulunulduğu bir devirde at, katır ve develerle bir memleketten diğerine ticaret eşyası taşıyan kafilelere denir.

Kervansaray ise geçmişte tacirlerin konaklama, istirahat, yemek yeme gibi her türlü ihtiyacını ve güvenliğini sağlamak maksadıyla çoğunlukla şehir merkezleri dışında veya çevrelerinde yol güzergahların üzerinde inşa edilen sosyal barınma

merkezidir.

Selçuklu döneminde daha çok "han" veya "ribat" (sınır karakolu) olarak anılan kervansaraylar, Selçuklu ve Osmanlı Devleti’nde "şehir dışı hanları" olarak ticaret ve konaklama işlevini yerine getirmekteydi. Büyük kervansaraylara han denilmekte ise de genelde bu ad, şehir içindeki küçük kervansaraylar için kullanılırdı. Hanlar, ekseriyetle bir büyük avlu etrafında iki katlı olarak yapılmış binalardır. Hanın sokak tarafındaki cephesinde büyük bir kapısı bulunurdu. Bu kapının iki tarafında

genellikle bir kahvehane, bir nalbant ve araba tamircisi bulunurdu. Kapıdan, üstü açık geniş bir avluya girilirdi. Bu avlunun karşı tarafında ahırlar ve önünde arabaları

(22)

Osmanlı’da Sosyal Hizmetlerin Gelişimi ve Kurumsal Yapı I

Kervansaray inşa geleneği, Orta Asya'da

doğmuş, İran'da gelişmiş ve Anadolu Selçukluları ile birlikte

Osmanlı devletinde nihaî şeklini alarak zirveye ulaşmıştır.

Osmanlı döneminde ticaret erbabının mal ve can güvenliği, tamamen

devletin himayesi altında bulunmaktaydı.

koymak için bir sundurma ile denkleri ve eşyayı koymaya mahsus odalar olurdu. Bir taraftan taştan yapılmış bir merdivenle yukarıdaki gezinti yerine çıkılırdı. Burası bir revakla örtülü idi. Burada bulunan müstakil odalarda yolcular istirahata çekilirdi.

Her odada bir ocak bulunurdu. Bazı hanların ortasında bir şadırvan ve hayvanları sulamak için yalaklar da olurdu. Ayrıca, büyük hanlarda küçük bir mescit de bulunurdu. Bugün bile hanları yol güzergâhlarında ya da şehir içinde görmemiz mümkündür. Kervanların esas hedefi şehirlerdi, dolayısıyla bunlara şehirlerde daha çok ihtiyaçları vardı. Bunun için de şehirlerde ihtiyaca göre irili ufaklı pek çok han inşa edilirdi. Buralarda yolcular kaldığı gibi, herhangi bir iş için şehre gelmiş olanlarla bekârlar da birer oda tutmak suretiyle kalabilirlerdi. Kadınlar, hanlara yalnız başlarına ne gece ne de gündüzleri girebilirlerdi. Ya han kahyası ya da odabaşçısı, onlara refakat ederek istedikleri kişi ile görüştürürlerdi.

Gelelim yine şehir dışındaki büyük hanlara yani kervansaraylara. Uzaktan bakılınca bir kaleyi andıran kervansaraylar, İslam dünyasında daha önce kurulan ribatların bir devamıdır. Ribat, İslam âleminde ilk defa Türkistan'da inkişaf ettiği zannedilmektedir. Selçukluların, birçok anane ile birlikte bunu da Türkistan'dan getirdikleri düşünülmektedir. Bu yüzden Anadolu'daki ilk kervansaraylara, II. Kılıç Arslan (1115-1192) zamanında rastlanmaktadır. Artık bu başlangıçtan sonra özellikle Konya-Kayseri yolu üzerinde pek çok sayıda kervansaray inşa edilmiştir.

Böylece, kervansaray inşa geleneği, Orta Asya'da doğmuş, İran'da gelişmiş ve Anadolu Selçukluları ile birlikte Osmanlı Devleti’nde nihaî şeklini alarak zirveye ulaşmıştır. Takriben 40 km aralıklarla inşa edilen kervansarayların bulunduğu yollarda, polis karakolları niteliğinde kuruluşlarla da güvenlik ve düzenli ticaret trafiği sağlanmaktaydı. Dolayısıyla derbent, boğaz vs. gibi menzillerde yapılan kervansaraylar sayesinde insanlar, rahatça ve emniyet içinde seyahat

edebiliyorlardı. Yol emniyeti ve huzurunun sağlanması sadece Müslümanlar için geçerli değildi. Yollarda herhangi bir şekilde zarar gören, soyguna uğrayan veya emtiası denizde batan tüccarların malları, gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı Devlet hazinesinden tazmin edilmekteydi. Diğer taraftan, kervan hırsızlarına da en ağır cezalar uygulanmaktaydı. İktisat tarihçileri, sigorta müessesesinin 14. asırda Ceneviz ve Venediklilerle birlikte ortaya çıktığını iddia etmektedirler. Hâlbuki, Selçuklu ve Osmanlı döneminde ticaret erbabının mal ve can güvenliği tamamen devletin himayesi altında bulunmaktaydı.

Genelde sosyal yardımlaşma anlayışı çerçevesinde kurulan ve vakıflara bağlı bulunan kervansarayların kuruluş gayeleri şunlardır (Seyyar, 2002:310):

1. Yol güvenliğini temin etmek: Zengin ticari emtia nakleden kervanlara, hudut boylarından başlamak üzere, tehlikeli bütün bölgelerde gerek düşman çapullarından, gerek eşkıyadan, gerekse diğer baskınlardan korumak için emniyetli ve müstahkem yerler inşa etmek ve bu gayenin

(23)

Osmanlı’da Sosyal Hizmetlerin Gelişimi ve Kurumsal Yapı I

tahakkuku için bunların etrafı kalın ve müstahkem surlarla çevrilmekteydi.

Surlar üzerinde kule ve burçlar inşa edilmek suretiyle, her türlü tehlikeye karsı koyacak bir müdafaa tertibine sahip idi.

2. Yolcuların kondukları veya geceledikleri yerlerde, onların her türlü ihtiyaçlarını temin etmek: İçlerinde yatakhaneleri, aşhaneleri, erzak ambarları, ticari eşyayı koyacak depolar, yolcuların hayvanlarını barındıracak ahırları, samanlıkları, mescitleri, hamamları, şadırvanları, hasta haneleri, eczaneleri, yolcuların ayakkabılarını tamir ve fakir yolculara yenisini yapmak için ayakkabıcıları, nalbantları ve bütün bunların gelir ve masraflarını idare edecek divan (büro) ve memurları vardı. Kervansaraylara ulaşan yolcuların, zengin veya fakir olsun, bütün ihtiyaçları, parasız olarak karşılanmaktaydı. Kervansaraylarda hizmet eden görevlilerin, yolculara karşı göstermeleri gereken hâl ve tutumları vakfiyelerde belirlenmiştir.

Buna göre hizmetliler, tatlı sözlü, güler yüzlü olacak, gelenlere

yorgunluklarını unutturacak derecede nazik davranacaklar ve onlara karşı öyle hareket edecekler ki yolcular, kendilerini âdeta evlerinde

hissedeceklerdir.

3. Ticaretin yaygınlaştırılmasını sağlamak ve nüfus politikası gütmek: Mesela, 13. yüzyılda Suriye, Irak, Doğu Anadolu, Kayseri ve Sivas istikametinde ilerleyen yolların kavşağında bulunan Karatay Kervansarayı civarı böyle bir merkezdi. Kervansarayın inşasından sekiz sene sonra orada 15 dükkân ve kira getiren evlerin bulunması, bu ticari faaliyet hakkında bize bir fikir vermektedir.

4. Otel Hizmeti Sunmak: Batının, para kazanmak gayesiyle ancak 18. yüzyılın ortalarında yaptırabildiği otele karşılık Müslümanlar, birer sosyal hayır kuruluşu olan kervansarayları vasıtasıyla, din farkı gözetmeden herkese barınma hizmeti sağlamışlardır.

Türkiye sınırları içinde bugün 112 Selçuklu ve 221 Osmanlı han ve kervansarayı olmak üzere, toplam 333 kervansarayı bulunmaktadır.

(24)

Osmanlı’da Sosyal Hizmetlerin Gelişimi ve Kurumsal Yapı I

Ö ze t

•“Osmanlı toplumunda sosyal koruma sistemi, İslam dininin toplumsal hayata yönelik dinî telkinlerin etkisiyle karşılıklı yardımlaşma anlayışı ile başlamış ve gelişmiştir. Sosyal dayanışma, temelde aile içi yardımlaşma ile ortaya çıkmış olmakla beraber kendi kendine yeterli olamayan aile fertleri akile müessesi veya hayır vakıflarında görüldüğü gibi duyarlı sosyal çevrenin zorunlu (zekat) ve gönüllü (sadaka) kurumsallaşmış yardımlarıyla da desteklenmiştir. Bunun yanında Osmanlı Devleti’nde değişik dönemlerde esnaf birlikleri (ahiler, loncalar) kurulmuştur. Dayanışma sandıkları aracılığıyla mensuplarına olduğu kadar üye olmayan muhtaç kesimlere de bir takım sosyal risklere karşı belirli ölçüde sosyal koruma mekanizmaları geliştirmişlerdir. Sosyal dayanışmayı öngören teavün sandıkları, birer meslek kuruluşu olan başta ahilik ve bunu takiben esas olarak loncalar içinde başlamıştır. Ahiler, bir sanat ve meslek topluluğu olmakla beraber, tasavvufun kardeşlik ve paylaşma kültüründen beslenerek, sosyal hizmet alanlarında etkin rol üstlenmişledir. Muhtaçlara yardım etmek ve ihtiyaçlarını gidermek; yoksullara, yabancılara, yolculara misafir muamelesi yapıp onlara sofra kurmak ve doyurmak; haksızlığa uğrayanları koruma altına almak; bakıma muhtaç kişilere sosyal bakım hizmetleri sunmak ahiliğin temel kurallarındandır. İlk esnaf kuruluşları olan ve tasavvuf kültürüne dayanan ahi zaviyeleri 15. yüzyıldan itibaren azalmaya başlamış, onların yerini zamanın ihtiyaçlarını daha iyi karşılayabilecek özellikler taşıyan loncalar almıştır. Loncalar kurdukları orta sandığı veya teavün sandığı adı verilen yardım ve dayanışma sandıkları ile üyeleri ve aile fertleri için hastalık, evlenme, doğum, iş kurma, işsizlik, ölüm gibi birtakım sosyal risklere karşı ayni ve nakdi olarak sosyal yardımlar yapmışlardır. Her toplum kendine özgü bir sosyal koruma sistemi geliştirdiği gibi Osmanlı toplumu da “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır” anlayışını benimseyerek, vakıf kültürünün doğmasına vesile olmuştur. Osmanlıların tarihten tevarüs ederek getirdikleri ve zaman içinde ön plana çıkararak geliştirdikleri vakıf kurumu, toplum hayatında sosyal hizmet ve sosyal yardım fonksiyonunu üslenmiştir. Vakıflar özde sosyal dayanışma ve yardımlaşma temeline dayanmaktadır. Selçukludan Osmanlıya Osmanlıdan günümüze kadar vakıflar, sosyal hizmet alanlarında çok önemli işlevler görmüştür. Osmanlı toplumunda hemen bütün sosyal hizmet kuruluşları (bimaristan, imaret, kervansaray vb.) vakıf yoluyla oluşturulmuş ve sosyal hizmet giderleri vakıf kaynakları ile karşılanmıştır.

(25)

Osmanlı’da Sosyal Hizmetlerin Gelişimi ve Kurumsal Yapı I

Değerlendirme sorularını sistemde ilgili ünite başlığı altında yer alan

“bölüm sonu testi”

bölümünde etkileşimli olarak

cevaplayabilirsiniz.

DEĞERLENDİRME SORULARI

1. Osmanlı toplumunun sosyal yapısında yer alan askerî sınıfa aşağıdakilerden hangisi mensup değildi?

a) Sadrazamlar b) Vezirler c) Beylerbeyleri d) Sancak beyleri e) Şeyhülislam

2. Osmanlı Devleti’nde mahâllede yaşayan muhtaçların sosyal ihtiyaçlarını karşılayan kurumun adı nedir?

a) Akile kurumu b) Kefalet sistemi c) Avarız vakfı d) Bacıyan-ı Rum e) Ahi kurumu

3. Ahiyan-ı Rum ne demektir?

a) Rum İmparatorluğu b) Roma kardeşleri c) Ahilik teşkilatı d) Osmanlı vakfı e) Ahilik şifahanesi

4. Ahiyan-ı Rum’a giriş şartlarını ve mesleki ilkeleri ele alan belgenin adı nedir?

a) Nizamname b) Fütüvvetname c) Ruzname d) Teavün Sandığı e) Tekaüt Sandığı

Referanslar

Benzer Belgeler

•Birinci basamak sağlık hizmetlerinin toplumun katılımını sağlayacak şekilde bireylerin yaşadıkları ve çalıştıkları yerlerde koruyucu, tanı koyucu, tedavi

•Bilinmektedir ki psikiyatri tedavi kurumlarında psikiyatrik sosyal hizmetin etkinliği, kurumun özellikleri ve kurumun verdiği hizmetin özellikleri, kurumda yerleşmiş

Eleştirel düşünme grup çalışmasının etkililiğini sınamak amacı ile önce öğrencilere Kökdemir (2003) tarafından geliştirilen Eleştirel Düşünme Eğilimi

Toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması ve kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığa karşı ilk çalışmalar 1987 yılında Sosyal Planlama Genel Müdürlüğü

Yine de ister kamu isterse gönüllü bir kuruluş olsun çalışılan örgütlerin tümünde sosyal hizmet uzmanlarının, mesleğin sosyal adalet misyonuna hizmet eden

Ancak özellikle hukuki statüsü ve bu hukuki statünün sonucu olarak ulaşılan sosyal hizmet yelpazesinin zenginliği açısından İslam toplumlarında ortaya çıkan vakıflar,

kaynaklanmaktadır, belirlenmelidir. •Aracılık etme; sosyal çalışmacı mümkün oldukça yaşlı bireyi evinde alıştığı yaşam alanında tutmaya, yatılı bir kuruma

Özet •Osmanlı döneminde ağırlıklı olarak vakıf mantığıyla yürütülen sosyal hizmetler, daha çok yardım kuruluşları, çocuklar, özürlüler, hastalar ve