Amın Maalouf romanlarında doğu batı çatışması

118  Download (0)

Tam metin

(1)

T.C.

SELÇUK ÜNĠVERSĠTESĠ

SOSYAL BĠLĠMLER ENSTĠTÜSÜ

DOĞU DĠLLERĠ VE EDEBĠYATLARI ANABĠLĠM DALI

ARAP DĠLĠ VE EDEBĠYATI

AMĠN MAALOUF ROMANLARINDA DOĞU-BATI

ÇATIġMASI

SELĠME VAROL

YÜKSEK LĠSANS TEZĠ

PROF. DR AHMET KAZIM ÜRÜN

(2)

T.C.

SELÇUK ÜNĠVERSĠTESĠ

SOSYAL BĠLĠMLER ENSTĠTÜSÜ

DOĞU DĠLLERĠ VE EDEBĠYATLARI ANABĠLĠM DALI

ARAP DĠLĠ VE EDEBĠYATI

AMĠN MAALOUF ROMANLARINDA DOĞU-BATI

ÇATIġMASI

SELĠME VAROL

YÜKSEK LĠSANS TEZĠ

PROF. DR. AHMET KAZIM ÜRÜN

(3)

T.C.

SELÇUK ÜNĠVERSĠTESĠ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü

BĠLĠMSEL ETĠK SAYFASI

Bu tezin proje safhasından sonuçlanmasına kadarki bütün süreçlerde bilimsel etiğe ve akademik kurallara özenle riayet edildiğini, tez içindeki bütün bilgilerin etik davranıĢ ve akademik kurallar çerçevesinde elde edilerek sunulduğunu, ayrıca tez yazım kurallarına uygun olarak hazırlanan bu çalıĢmada baĢkalarının eserlerinden yararlanılması durumunda bilimsel kurallara uygun olarak atıf yapıldığını bildiririm.

Selime VAROL (Ġmza)

(4)

T.C.

SELÇUK ÜNĠVERSĠTESĠ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü

YÜKSEK LĠSANS TEZĠ KABUL FORMU

Selime VAROL tarafından hazırlanan Amin Maalouf Romanlarında Doğu-Batı ÇatıĢması baĢlıklı bu çalıĢma …/…/2019 tarihinde yapılan savunma sınavı sonucunda oybirliği/oyçokluğu ile baĢarılı bulunarak, jürimiz tarafından yüksek lisans tezi olarak kabul edilmiĢtir.

Ünvanı, Adı Soyadı BaĢkan Ġmza

Ünvanı, Adı Soyadı Üye Ġmza

(5)

ÖNSÖZ

Emin Ma‟luf‟un eserleri bağlamında Doğu-Batı çatıĢmasını incelediğimiz çalıĢmanın temel metodolojisi, literatür taraması ve betimsel içerik analiz yöntemi üzerine inĢa edilmiĢtir. ÇalıĢmada kullanılan fiĢlenmiĢ veriler Ma‟luf‟un Türkçeye çevrilmiĢ on altı eseri üzerinden gerçekleĢtirilmiĢtir.

Bu çalıĢma ile Emin Ma‟luf‟un eserlerinde yer alan Doğu-Batı çatıĢması değerlendirilmiĢtir. Ġlk bölümde Doğu-Batı çatıĢmasının tarihi temelleri ve günümüze bakan yanıyla somut dinamiklerine yer verilmiĢtir. Ġkinci bölümde ise son dönem Arap edebiyatına genel bir çerçevede bakılarak Emin Ma‟luf‟un hayatı ve edebi Ģahsiyeti üzerinde durulmuĢtur. Son bölümde ise genel bir değerlendirme yapılarak çalıĢma nihayete erdirilmiĢtir.

Tez konusunun belirlenmesinden tezin son aĢamasına gelinceye kadar, en zor anımda bana ıĢık tutan, bu süreci en güzel Ģekilde tamamlamam için yol gösteren tez danıĢmanım, saygıdeğer hocam Prof. Dr. Ahmet Kazım Ürün‟e çok teĢekkür ediyorum.

Bu zorlu süreçte daima yanımda olup desteklerini esirgemeyen baĢta annem Asiye VAROL olmak üzere; babam Ömer VAROL ve kardeĢlerime, minik dâhilerim Mustafa Asaf ve Muhammed Akif‟e, manevi desteklerinden dolayı tüm dostlarıma çok teĢekkür ediyorum.

Selime VAROL 2019

(6)

iv

T.C.

SELÇUK ÜNĠVERSĠTESĠ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü

Ö

ğre

nci

ni

n

Adı Soyadı Selime VAROL

Numarası

Ana Bilim/Bilim Dalı

Doğu Dilleri ve Edebiyatları/Arap Dili ve Edebiyatı Programı Tezli Yüksek Lisans Doktora

DanıĢmanı Prof. Dr. Ahmet Kazım ÜRÜN

Tezin Adı Amin Maalouf Romanlarında Doğu- Batı ÇatıĢması

ÖZET

Her iki medeniyete bakan yönüyle Doğu-Batı çatıĢması, somut bir olgu olarak tarihsel süreçte ilk kez haçlı seferleriyle baĢlamıĢtır. SavaĢ eksenli baĢlayıp oryantalist bir soyut ütopyaya dönüĢen Doğu-Batı çatıĢması, modernleĢme ile giderek alt boyutlarını geniĢletmiĢ ve günümüze gelindiğinde ise sosyal, siyasi, ekonomik, eğitim, dil, din ve evrensel ahlak ilkeleri gibi birçok alanda kendini hissettiren bir çerçeve halini almıĢtır. Günümüze bakan yanıyla bu çatıĢmanın Doğu karĢısında, Batı medeniyetinin olumsuz bir tarihi bilinçaltından beslendiği görülmüĢtür. Nitekim yaĢanan savaĢlar, nefret algıları ve özellikle Ġslamofobi bu bilinçaltının en yıkıcı olan yanı olmuĢtur.

Bunlardan hareketle hazırlanan bu çalıĢma ile Emin Ma‟luf‟un eserlerinde yer alan Doğu-Batı çatıĢması değerlendirilmiĢtir. Ġlk bölümde Doğu-Doğu-Batı çatıĢmasının tarihi temelleri ve günümüze bakan yanıyla somut dinamiklerine yer verilmiĢtir. Ġkinci bölümde ise son dönem Arap edebiyatına genel bir çerçevede bakılarak Emin Ma‟luf‟un hayatı ve edebi Ģahsiyeti üzerinde durulmuĢtur.

ÇalıĢmanın üçüncü bölümünde Emin Ma‟luf‟un eserlerinde geçen Doğu-Batı çatıĢması unsurları konularına göre tasnif edilerek değerlendirilmiĢtir. ÇatıĢma unsurları sosyal, kültürel siyasi, ekonomik, psikolojik ve dini boyutta sınıflandırılarak incelenmiĢtir. Bu değerlendirmeler yapılırken Ma‟luf‟un Doğu ve Batı Medeniyetinin kendi ile olan çatıĢmalarına da yer verilmiĢtir. Son bölümde ise genel bir değerlendirme yapılarak çalıĢma nihayete erdirilmiĢtir.

Anahtar Kelimeler: Emin Ma‟luf, Doğu-Batı, Doğu-Batı ÇatıĢması, Modern Arap

(7)

v

T.C.

SELÇUK ÜNĠVERSĠTESĠ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü

Ö

ğre

nci

ni

n

Adı Soyadı Selime VAROL

Numarası

Ana Bilim/Bilim

Dalı Doğu Dilleri ve Edebiyatları/Arap Dili ve Edebiyatı

Programı Tezli Yüksek Lisans Doktora DanıĢmanı

Tezin Adı EAST AND WEST CONFLİCT İN AMİN MAALOUF’S NOVELS

SUMMARY

In the aspect of facing both civilizations, the east-west conflict started with the crusades for the first time in the historical process as a concrete fact. The east-west conflict, which started with war-based and urnedin to an orientalist abstract utopia, gradually increased it subdimensions with modernization, and at the present time it became a frame work that felt itself in man yare as such as social, political, economic, education, language, religion and universal moral principles. When we look at the presentit is seen that this conflict against the east side is fed negative history subconscious of the western civilization. As a matter of fact, wars that are experienced hate perceptions and especially Islamophobia have been the most destructive side of this subconscious.

Based on these studies, the East-West conflict in the works of Amin Maalouf are evaluated. In the first chapter, the historical foundations of the East-West conflict and its concrete Dynamics are considered. In the second part, thinking outside the box to the last period of Arabic literature Amin Maalouf‟s life and literary personality are mentioned.

In the third part of the study, the elements of east-west conflict in Amin Maalouf‟s works are classified and evaluated according to their subjects. The factors of the conflict that are classified into social, cultural, political, economic, psychological and religious dimensions are examined. While these evaluations were made, the conflicts between the Eastern and Western civilization of Maalouf were also included. In the last section, the study was finalized by making a general evaluation.

(8)

vi

ĠÇĠNDEKĠLER

BĠLĠMSEL ETĠK SAYFASI ... Ġ YÜKSEK LĠSANS TEZĠ KABUL FORMU ... ĠĠ ÖNSÖZ ... ĠĠĠ ÖZET ...ĠV SUMMARY ... V ĠÇĠNDEKĠLER ...VĠ KISALTMALAR ... VĠĠĠ GĠRĠġ ... 1

A) SON DÖNEM MODERN ARAP EDEBĠYATI’NA GENEL BĠR BAKIġ ... 4

B) DOĞU-BATI ÇATIġMASININ TARĠHSEL TEMELLERĠ VE GÜNÜMÜZE YANSIMALARI ... 7

1.Haçlı Seferleri ... 7

2. Sanayi Devrimi ... 9

3. ModernleĢme ve Sömürgecilik ... 10

4. Ġslamofobi ... 12

5. Oryantalist BakıĢ Açısı ... 14

6. Sosyokültürel YaĢam KoĢulları ... 17

BĠRĠNCĠ BÖLÜM EMĠN MA’LUF VE EDEBĠ ġAHSĠYETĠ 1.1. Emin Ma‟luf‟un Hayatı ... 19

1.2. Emin Ma‟luf‟un Edebi ġahsiyeti ... 19

1.3. Emin Ma‟luf‟un Eserleri... 22

1.3.1. Arapların Gözünden Haçlı Seferleri ... 23

1.3.2 Afrikalı Leo ... 24

1.3.3. Semerkant ... 26

1.3.4. IĢık Bahçeleri ... 27

1.3.5. Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl ... 28

1.3.6. Tanios Kayası ... 28

1.3.7. Doğunun Limanları ... 29

(9)

vii

1.3.9. Yüzüncü Ad: Baldassare'nin Yolculuğu ... 31

1.3.10. Uzaktan AĢk ... 32

1.3.12. Yolların BaĢlangıcı ... 33

1.3.13. Adriana Mater... 33

1.3.14. Çivisi ÇıkmıĢ Dünya ... 34

1.3.15. 29 Numaralı Koltuğun Hikâyesi- Fransa Tarihinin Dört Yüzyılı ... 34

1.3.16. Doğudan Uzakta ... 34

ĠKĠNCĠ BÖLÜM EMĠN MA’LUF’UN ROMANLARINDA DOĞU- BATI ÇATIġMASI 2.1. Sosyal ve Kültürel ÇatıĢmalar ... 36

2.1.1. Doğulu ve Batılı Kadın - Erkek Kimliği ... 38

2.1.2. Doğu Aile yapısı ve Batı‟daki Mahremiyetin ĠfĢası ... 45

2.1.3. Batı Ġdeasında Doğu YaĢamları ... 48

2.1.4. Doğu ile Batı Arasında KalmıĢ Sosyal Doğu Çıkmazlığı ... 52

2.1.5. Küresel Tek Dil Diktesi ve Doğunun Arapçası ... 57

2.1.6. Modern Batı Eğitimi KarĢısında Gerileyen Doğu Eğitimi ... 61

2.2. Siyasi ve Ekonomik ÇatıĢmalar... 62

2.2.1. Arap Kimliği Sorunu ... 63

2.2.2. Doğu Eksenli Sömürgecilik AnlayıĢı ... 66

2.2.3. Güncellenen Batı Tarihi KarĢısında Tekerrür Eden Doğu Tarihi ... 72

2.2.4. Doğulu Gözde DeğiĢen Batı Kimliği ... 74

2.3. Psikolojik ÇatıĢmalar... 77

2.3.1. Batı KarĢısında Doğu Öz EleĢtirisi ... 77

2.3.2. Doğu‟nun Tabiat-Ġnsan ĠliĢkisi ve Bir Tüketim Argümanı Olarak Batı‟nın Tabiatı ... 78

2.3.3. Batı KarĢısında Utanılan Aidiyet Kimliği ... 81

2.4. Dini ÇatıĢmalar ... 90

2.4.1. Cihad-Misyonerlik... 94

2.4.2. Hilal-Haç ... 97

SONUÇ ... 99

(10)

viii

KISALTMALAR

age. : Adı Geçen Eser

agm. : Adı Geçen Makale

c. : Cilt

d. : Doğum Tarihi

DĠA. : Diyanet Ġslam Ansiklopedisi

öl. : Ölüm Tarihi

S. : Sayı

(11)

1

GĠRĠġ

Doğu ve Batı kavramları coğrafi bir yön olmalarının yanında sosyal, kültürel ve siyaset gibi alanlarda bir medeniyet çerçevesini temsil etmektedir. Ġlk olarak bu kavramların kullanıldığı tarihler Eski Yunan ve Roma dönemlerine denk gelmektedir. Ġlk defa Eski Yunan ve Roma dönemlerinde kullanılan Doğu ve Batı kavramlarına asıl medeniyet misyonu yükleyenler ise Avrupalılardır. Avrupalıların kendi kültürlerine Batı, kendi dıĢındaki coğrafyalara da Doğu kavramını vermesi Doğu-Batı çatıĢmasının temellerini oluĢturmuĢtur. Avrupalılar bu kavramlara yükledikleri değerlerle birlikte bir mücadele ruhunu da baĢlatmıĢlardır (Sakal, 2016: 2).

Somut olarak tarih sahnesinde bu mücadele ruhunun somut bir çatıĢmaya dönüĢmesi kutsal toprakları fethetme adına bir araya gelen haçlılarla baĢlamıĢtır. Kudüs‟ü bir Hristiyan toprağı yapmayı hedefleyen bir hareket gibi görünse de haçlı Seferleri‟nin Latin Hristiyanların ekonomik bunalımlarının bir sonucu olabileceği görüĢü de dikkat çeken tespitler arasında yer almaktadır.

Haçlılarla baĢlayan çatıĢma ortamı Ortadoğu merkezi etrafında bütün Doğu toplumları üzerinde büyüyerek devam etmiĢtir. Sanayi devrimi ile buharlı gemilerin kullanılması ve denizaĢırı ticaretin geliĢmesiyle bu çatıĢma ortamı Afrika, Asya kıtalarına doğru geniĢlemiĢtir. Bu bölgelerde ticari emellerini koruma adına iĢgal edilen topraklarda Doğu-Batı çatıĢması bir medeniyet çatıĢması haline gelmiĢtir. Bu çatıĢmayı hızlandıranlar ise baĢta Ġngiltere, Fransa, Ġtalya ve Almanya gibi Avrupalı devletler olmuĢtur.

Sanayi devriminin ardından geliĢen diğer bir Doğu-Batı çatıĢmasındaki algı oryantalizm (Ģarkiyat) olmuĢtur. Entelektüel ve sanatsal bir algı olarak ortaya çıkan oryantalizm, bir Batılının Doğu‟ya tamamen Batılı bir gözle bakması olarak nitelenmiĢtir. Fantastik hayal ütopyalarıyla geliĢen oryantalizm, Doğu‟yu ötekileĢtirmeyi hedeflemiĢ, özellikle Doğu kimliği üzerinden “yabanilik” ve “mahremiyetin ifĢası” olguları Doğu toplumları adına birer tema haline getirilmiĢtir.

(12)

2

19. yüzyılla birlikte hızlanan teknolojik geliĢmeler, oryantalizmin Doğu algısını daha iktisadi bir çerçeveye itmiĢtir. Özellikle, Avrupalıların yeni kaynak arayıĢı temelinde iĢgalci ve sömürgeci tavırlarıyla Doğu coğrafyası ile olan çatıĢması somut savaĢlara sahne olmuĢtur. SavaĢlarla birlikte Doğu Medeniyetinin mağduriyetleri ve gördükleri zulümler, Batı kimliğinin tarihi bir sabıkası haline gelmiĢtir. Ortadoğu, Kuzey Afrika, Kızıldeniz, Yemen, Aden Körfezi, Basra Körfezi, Avusturalya ve Hindistan bu dönemin Doğu-Batı çatıĢmasının en ağır merkezleri haline geldiği görülmüĢtür.

20. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde ise Doğu-Batı çatıĢması daha çok Arap ülkeleri ile Batı arasındaki birçok savaĢla cereyan eder hala gelmiĢtir. Bu doğrultuda Batı adına temel aktörler ABD ve bölgedeki temsilcisi olan Ġsrail üzerinden geliĢmiĢtir. SavaĢların ardından yaĢanan göçler Doğu kimliğini batıya taĢımıĢtır. Bu göçlerde dikkat çeken ise göç edenlerin büyük oranının belli bir aristokrat kesimin ve çeĢitli münevver insanların olması olarak görülmüĢtür.

Bu göç edenlerden de birisi olan Emin Ma‟luf, küçük çocuğu ve ikinci çocuğuna hamile eĢiyle birlikte Lübnan SavaĢı‟nda Ġsrail bombardımanı sırasında saklandığı bodrumda kalıp “öldürme” veya “göç edip geleceğini kurtarma” ikilemini yaĢar ve Fransa‟ya göç eder. Eserlerinde kimi zaman bu ikilemi yüzünden daima suçluluk hissettiği de görülmektedir.

Ma‟luf‟un eserleri bağlamında Doğu-Batı çatıĢmasını incelediğimiz bu çalıĢmanın temel metodolojisi, literatür taraması ve betimsel içerik analiz yöntemi üzerine inĢa edilmiĢtir. ÇalıĢmada kullanılan fiĢlenmiĢ veriler Ma‟luf‟un Türkçe‟ye çevrilmiĢ 16 eseri üzerinden gerçekleĢtirilmiĢtir.

Eserlerden elde edilen veriler doğrultusunda ilgili konu tasnifi yapılarak üç ayrı bağlamda değerlendirmeler yapılmıĢtır. Ġlk olarak Doğu-Batı çatıĢması sosyal ve kültürel bağlamda değerlendirilmiĢ; kadın-erkek kimliği, aile, mahremiyet, göç, dil ve eğitim, hoĢgörü olguları ele alınmıĢtır. Ġkinci olarak siyasi ve ekonomik bağlamda değerlendirilmiĢ; Arap müsrifliği, iĢgalci Batı ideası, Ġsrail sorunu, sömürgecilik ve her iki medeniyete de bakan yanıyla yönetim Ģekilleri incelenmiĢtir. Üçüncü olarak

(13)

3

Doğu-Batı çatıĢmasının Ģekillendirdiği tabiat algısı, Ġslamofobi, Batının merhamet duygusundan uzak tavrı, bir teselli refleksi olarak tarihe ve kadere sığınan Doğu kimlikleri konuları ele alınmıĢtır. Son olarak da dini bağlamında cihad, misyonerlik, hilal ve haç konuları etrafında geliĢen Doğu-Batı çatıĢmasına ıĢık tutulmuĢtur.

Tüm bunlarla birlikte Ma‟luf‟un sadece Doğu-Batı ile olan çatıĢma unsurlarının yanı sıra Doğu‟nun ve Batı‟nın kendiyle olan çatıĢmalarına da yer verilmiĢtir. Bir Hıristiyan Arap gözüyle tüm bu çatıĢma unsurlarını ortaya koyan Ma‟luf‟un objektif tutumları da bu çalıĢma ile aktarılmıĢtır.

(14)

4

A) SON DÖNEM MODERN ARAP EDEBĠYATI’NA GENEL BĠR BAKIġ

Modern Arap edebiyatının temelleri 18. asrın sonları ile baĢlamaktadır. Batıyla olan ilk temas yeri bağlamında Modern Arap edebiyatı 1798 yılında Napolyon'un Mısır'ı iĢgal etmesiyle birlikte baĢlamıĢtır. Bu süreçten sonra Arap edebiyatı Batı ile olan etkileĢim sürecini hızlandırmıĢtır. 19. yüzyılda modernleĢme süreci Arap edebiyatının çağdaĢ bir Ģekilde yeni üslup ve tavırlar etrafında geliĢim göstermesini tesis etmiĢtir. Özellikle Tanzimat‟ın ilanından sonra BatılılaĢma süreci bağlamında Arap Ģair ve yazarlar Batı edebiyatını yakından takip etme fırsatı bulmuĢtur. Batıya yöneliĢle birlikte modern Arap edebi metinlerinde en çok dikkat çeken tema olarak “Doğu-Batı çatıĢması” ve “gurbette bir Müslüman algısı” dikkat çekmiĢtir. Sonraki dönemlerde entelektüel ideada sosyalist algının etkisiyle daha mukaddesatçı eğilimden uzaklaĢarak marjinal yaklaĢımlar sergilenmiĢtir. Özellikle özgürlüklerin kısıtlanması ve hak mahrumiyetlerini yaĢayan Doğu kimliği sorunsalı modern Arap edebiyatı içerisinde de azımsanmayacak derecede yer almaktadır (Arslan, 2016: 31- 57; Yılmaz, 2017: 253- 261).

Arap Ģair ve yazarların Batıya açılan yüzü genellikle Fransa ile baĢlamıĢtır. Napolyon‟a kadar dayanan tarihsel sürecin ardından ilerleyen dönemlerde Arap edebiyatı ile Fransa arasında ciddi bir iliĢki olduğu eserlerden yola çıkılarak belirtilebilir. ÇeĢitli siyasi yatkınlıklar ve diplomatik ılımlılıklarla Fransa Doğu kimliğindeki gurbet Bununla birlikte birçok sebepten ötürü Arap Ģair ve yazarlar tarafından göç edilebilecek uygun bir yer olarak Fransa'nın tercih edilmesi de bu tarihsel yatkınlığın bir meyvesi olarak değerlendirilebilir. Bu göçler neticesinde kaleme alınan eserlerde Fransa'da “bir Müslüman gurbeti” konusunu etkili olarak kullanılmıĢtır (Arslan, 2018: 140- 162).

Son dönem Arap edebiyatına bakıldığında kemikleĢmiĢ geleneğin aksine daha modern ve daha entelektüel bir algının olduğu ortadadır. 1950 sonrası en çok tercih edilen konular arasında Filistin problemi ve Doğu Batı çatıĢması yer almıĢtır. Arap edebiyatı 1950'den sonra yeni bir edebi tavır ile artık eskiye nazaran haklıyı veya haksızı arama çabasına girmeden tarihsel konuları daha yansız bir Ģekilde kurgulayıp

(15)

5

aktarmayı baĢarmıĢtır. Özellikle seçilen temalara bakıldığında tarihsel süreçte yeri olan birçok unsurun kurgusal bir Ģekilde aktarıldığını görmek mümkündür. Son dönem Arap edebiyatı içerisinde Filistin problemini konu alan Ģair ve yazarlar arasında karĢımıza çıkan ilk isimler “Mahmut DerviĢ”, “Nizar Kabbani” ve “Emel Dunkul”dur. Bu Ģair ve yazarlar Ġsrail'in iĢgalci ve zalimane tavırlarını eleĢtirirken Filistin'in yaĢamıĢ olduğu hak mahrumiyetlerini edebi bir Ģekilde aktarmaya hedeflemiĢlerdir (Landau, 1994: 23; Ürün, 2015: 116).

Daha muhafazakâr ve Ġslami bir ideoloji ile tema ve konularını bu çizgide Ģekillendiren son dönem Arap yazar ve Ģairlerine bakıldığında ise en çok dikkat çeken isimler arasında “Cemalettin Afgani” ve “Muhammed Abduh” gelmektedir. Yine bu isimlerin doğrultusunda daha sonraki dönemlere bakıldığında “ReĢit Rıza”, “Seyyid Kutup” gibi Ģahsiyetleri görmek mümkündür (Civelek, 2000: 85- 99).

Tüm bunlarla birlikte Ġslami tefekkürle eserlerini kaleme alan en önemli yazarlar arasında hiç Ģüphesiz “Ali Ahmet Bakesir” gelmektedir. Özellikle son dönem modern Arap edebiyatı içerisinde Sosyalist düĢüncenin hâkim olduğu eserler ortaya koyan yazar ve Ģairler arasında en çok tercih edilen konuların baĢında “Batı değerleri karĢısında Doğu ile olan iliĢki” ve “Doğunun içinde bulunmuĢ olduğu kötü tablo ile Ġslam'ın yanlıĢ aktarılması” yer almıĢtır. Bu temalar doğrultusunda eserlerini ortaya koyan yazarlarını baĢında “Cemal el-Ğıtani” gelmektedir. Yine bu çerçevede eserlerinin Ģekillendiren yazarlar arasında “Melike Mukaddem” ve “Asiye Cebbar” öne çıkmıĢtır (Adalar, 2007: 61- 81).

AĢk ve hissi konuları içselleĢtiren son dönem Arap edipleri arasında Necip Mahfuz‟un yanı sıra “Yûsuf es-Sibâ‟î” ve “Muhammed Abdu'l-Halîm Abdullah” gibi yazarları görmek mümkündür. Kadın ve aĢk konularını, geleneğin aksine daha Ģeffaf bir Ģekilde ele alan baĢarılı Ģair Nizâr Kabbânî de dikkat çekenler arasında yer almaktadır. Kadın ve Arap toplumunda kadının yeri ile ilgili eserlere bakıldığında ise en baĢta Heykel, gelmektedir. Arap toplumunda kadının yanlıĢ algılanmasını eleĢtiren ve sosyal hayatta kadının nasıl olması gerektiği hakkında sanat ideasını Ģekillendiren “Muhammed Huseyn Heykel”in “Zeyneb” adlı eseri Arap toplumunda

(16)

6

sosyal hayattaki kadının problemlerini konu alan oldukça önemli bir eser olarak karĢımıza çıkmaktadır.

Tevfiku‟l-Hakim, Yusuf es-Sıbaî, Yusuf Ġdris gibi edebiyatçılar, Doğu-Batı çatıĢmasını eserlerinde zikretmiĢlerdir. Batılı değerlerin Doğu toplumları üzerinde etkisini ve Doğulu toplumların buna karĢı gösterdikleri direnci eserlerinde iĢlemiĢlerdir. Tevfiku‟l-Hakim, Usfûrun Mine‟Ģ-ġark (Doğudan Bir Serçe) adlı eserinde, romanın baĢ kahramanı ve okurken kendisini temsil ettiğini düĢündüğümüz Muhsin karakterinin Mısır Kültürü ile Fransız kültürü arasında yaĢadıklarını konu edinir. Roman, az karakter ve az hareket sergileyen bir yolla, maneviyatçı Doğu ile maddeci Batı arasındaki tezadı iyi gören bir çalıĢma olarak değerlendirilir. Ahmed Emin b. Ġbrahim et-Tabbâh, Batı düĢünce ve tenkit metodunu eserlerinde uygulamıĢ, oryantalizmin etkisinde kalmıĢtır. En önemli eserlerinden birisi de eĢ-ġark ve‟l-Ğarb‟dır. (Ürün, 2016: 135)

Türk Edebiyatında da benzer temayı iĢleyen yazarlarımızdan Peyami Safa ve Ahmet Hamdi Tanpınar öne çıkar. Peyami Safa‟nın Fatih-Harbiye adlı eseri buna en güzel örnek olarak gösterilebilir. Yazar, Tanzimat‟tan kopup gelen, Milli Mücadelede ve sonraki yıllarda alevlenen BatılılaĢma hareketlerinin Türk tipindeki ve cemiyetindeki etkilerini ortaya koyar.

KuĢak çatıĢması ve nesiller arası geçiĢte yaĢanan problemlere dair kaleme alınan ilk eser niteliğindeki Necîb Mahfûz'un “Şeceretu'l-Bûs (Umutsuzluk Ağacı)” dikkat çekmektedir. Yine aynı doğrultuda “Abdu‟l-Hamid Cevde es-Sahhar”ın kaleme aldığı, “Fi‟ş-Şâri‟i‟l-Cedîd (Yeni Caddede)” adlı eseri önemli bir yerde durmaktadır (Ürün, 2016: 131-144.)

Gurbet ve hicret konularını ele almalarıyla dikkat çeken yazar ve Ģairler arasında “Cibran Halil Cubrân”, “Mihail Nu‟ayma”, “Emin er-Reyhânî”, “Nesîb Arida”, “Ġlya Ebû Mâdî” ve “Fevzî Ma‟lûf” gibi isimler gelmektedir. Bu isimlerin kaleme aldığı eserlerin olay örgüleri vatanından çeĢitli sebeplerle göç etmek zorunda kalan ve gurbete giden yalnız Doğu kimlikli Arap bireyler üzerine inĢa edilmiĢtir. Olay örgülerinde gurbet mekânı olarak genellikle Amerika tercih edilmiĢtir.

(17)

7

Özellikle 1950 sonrası son dönem modern Arap edebiyatının asıl çerçevesini oluĢturan Ģair ve yazarların öne çıkanlarını Ģu Ģekilde sıralamak mümkündür:

“Emin Ma‟luf, Adonis, Nazik el Melaike, Zekeriyya Tamir, Refik Şami, Hanna Mina, Abdurrahman Munif, RadvaAşur, Enis Mansur, Taha Vadi, Cemal Mahcub, Tayyib Salih, Muhammed Dib, Muhammed Şukri, Muhammed Berrade” (Ürün, 2015: 137;

Ġmanquliyeva, 2007: 56).

B) DOĞU-BATI ÇATIġMASININ TARĠHSEL TEMELLERĠ VE GÜNÜMÜZE YANSIMALARI

1.Haçlı Seferleri

Tarihsel süreçte Haçlı seferlerine genel olarak bakıldığında Avrupalı Hristiyan devletlerin Hz. Ġsa'nın doğduğu ve yaĢamını sürdürdüğü yer olarak kabul edilen Filistin topraklarını Müslümanların elinden alma çabası üzerine geliĢen tarihi bir olay olarak karĢımıza çıkmaktadır. Ġlk etapta bakıldığında savaĢ mahiyeti taĢıyan Haçlı Seferleri, dini sebeplerin yanında bazı siyasi ve ekonomik bunalımların da neticesinde geliĢen bir vaka haline gelmiĢtir. 1095 ile 1270 seneleri arasında askeri hareketlilik olarak devam eden Haçlı Seferleri, Ortadoğu coğrafyasında ve Ġslam coğrafyasında büyük bir önem taĢımaktadır. 27 Kasım 1095 senesinde Papa II. Urbanus tarafından kutsal toprakları kurtarma adına yapılan “Hristiyan birliği çağrısı” ile Haçlı Seferleri baĢlamıĢtır. Haçlı seferlerinin imgesel temeli dini bir sebep niteliğinde ĢekillenmiĢtir. Birçok Avrupalı Hristiyan birliklerden oluĢan Haçlılar, “Ehli Salib”, “Salibiyyun” ismiyle bilinse de genel olarak “Franklar” Ģeklinde isimlendirilmiĢlerdir (Demirkent, 1996: 525; Smith: 2004: 16).

Haçlı Seferleri, Papa tarafından bir hac yolculuğu olarak ifade edilip ibadet mahiyeti taĢıdığı nitelenmiĢtir. Böylelikle Kudüs, bütün Haçlı Hristiyanlarınca hac ibadetinin merkezi haline gelmiĢtir. Ġlk bakıĢta bu topraklara gitmenin bir ibadet görevi olduğunu algılayan Hristiyan camia, bu askeri hareketliliğe ayrı bir kutsiyet

(18)

8

atfetmiĢtir. Dolayısıyla Kudüs'e gitmenin ve Kudüs'ü bir Hristiyan merkezi yapmanın önemi kutsal bir vazife haline gelmiĢtir. Bu yolda ölmenin Ģehitlik olarak anlamlandırılması yine Papa tarafından dile getirilmiĢtir. Papa, elinde bulundurduğu bu güç ile haçlıları giderek “güçlü bir dini kuvvet” halinde vasıflandırmıĢtır (Demirkent, 1997: 1-5).

Haçlı seferlerinin sebeplerini sadece teolojik bir zeminde değerlendirmek eksik bir çerçeve olabilecek niteliktedir. Haçlı kuvvetlerini oluĢturan en büyük güç olan Batı Avrupa halkları; Normanlar ve Frankların papaya en çok sadık olan Hristiyan topluluklar arasında yer aldığı bilinmektedir. Özellikle Normanlar denizaĢırı ticaretleri bağlamında yeni yerleri arayıĢ sürecine girmesi ve ticari olarak kaynak temin etme çabası ile Akdeniz havzasına sahip olma düĢünceleri 11. yüzyılın baĢlarında kendini göstermiĢtir. Dönemi itibariyle Papa'nın “Haçlı Birliği” için yaptığı çağrı ile aynı zaman dilimine tekabül eden bu ekonomik emeller, haçlı seferlerinin arkasında iktisadi sebeplerin de olabileceği düĢüncesini desteklemektedir Kırpık, 2009: 41).

Haçlı seferlerin tarihi süreçteki yeri genel itibariyle böyleyken Ġslam coğrafyası açısından önemi ise Müslüman topluluklara yıkıcı ve olumsuz bir tablo ĢekillendirmiĢ olmasındandır. Haçlı Seferleri sırasında Abbasi hilafetinin ehlisünnet çizgisi ile ve ġii Fatimi hilafeti arasında ayrıĢan Arap coğrafyasındaki Müslüman topluluklar direniĢ bağlamında etkili bir Ģekilde organize edilememiĢ ve bundan dolayı büyük yıkımlar gerçekleĢmiĢtir. Haçlılara karĢı büyük bir zafer elde eden Selahattin Eyyubi'nin Kudüs'te kazanmıĢ olduğu baĢarılar dönemin Müslüman camiası tarafından yakinen takip edilse de bölgede gerektiği kadar destek bulamamıĢtır. Bunun sebebi ise Hilafetin KureyĢ kabilesinden geliyor olması idi. Ancak böyle bir zafer bu kabileden gelen bir halifeye yakıĢırdı. Selahaddin Eyyubi ise KureyĢ kabilesinden gelmiyordu.

Bütün bunların neticesinde ayrıĢan Müslüman topluluklar, haçlıların maddi ve manevi yıkımları ile büyük bunalımların hemen öncesini yaĢamaktaydı. Çünkü Haçlı Seferleri ile yorgun düĢen ve ayrıĢan Müslüman coğrafyası ilerleyen dönemlerde daha toparlanamadan Moğol istilası gibi büyük ve ciddi bir yıkımın

(19)

9

gerçekleĢmesi ile karĢı karĢıya kalmıĢlar ve hiçbir Ģekilde etkili bir direniĢ gösterememiĢlerdir. Böylelikle bölgedeki dini, ilmi ve kültürel merkezler tamamen tahrip edilip ortadan kaldırılma derecesine gelmiĢtir (Düzgün, 2004: 75).

Böylelikle haçlı seferleri, Müslüman coğrafyası ile Hristiyan cephesindeki din, sanat, kültür, sosyal yapı, siyasi ve ekonomik bağlamdaki bütün bloklaĢmanın tarihi süreçteki en temel olgusu olarak algılanması sonucunu doğurmuĢtur. Günümüzde de bu bloklaĢmanın “Kudüs” merkezli olarak halen devam eden olumsuz bir perspektif olduğu malumdur. Küresel bağlamda bir mutabakat sağlanamayan Kudüs‟ün talihsiz tarihi, haçlı seferleri ile baĢlamıĢ ve günümüzde de devam etmektedir. Bu geliĢmeler neticesinde haçlı seferleri, tarihi olarak Müslüman ideada ve Ġslami bilinçaltında bir yıkımın baĢlangıcı olarak kabul edilmiĢtir.

2. Sanayi Devrimi

17. yüzyılın sonuyla birlikte sanayideki geliĢmeler ve buharın iĢlevsel makinelerde kullanılarak sosyal hayatın daha hızlı hale gelmesi, teknolojik geliĢmelerin baĢlangıcını oluĢturmuĢtur. SanayileĢme süreci giderek Batı toplumunun her alanını Ģekillendirmeye baĢlamıĢtır. Sosyal, siyasi, ekonomik ve askeri alandaki sanayileĢme süreci Batı'yı her anlamda güçlü kılar hale getirmiĢtir. Batı toplumunda görülen modern geliĢmeler yeni ihtiyaçları beraberinde getirmiĢtir. Bu ihtiyaçlar ekseriyetle ekonomik zeminde olmuĢtur. Aynı süreçte Ġslam coğrafyasında sanayi alanındaki bu geliĢmeler, yakın takip edilememiĢtir. Din eksenli birçok yanlıĢ yorum ve uygulamalardan ötürü batıdaki geliĢmeler çoğu zaman ötekileĢtirilmiĢ ve sosyal hayat içerisinde takip edilememiĢtir. Bu sebepten ötürüdür ki Müslüman coğrafyasının sanayi anlamındaki geliĢim süreci çok sonraları olmuĢtur.

Batıdaki birçok geliĢmenin yakinen takip edilememesi neticesinde Ġslam coğrafyasındaki birçok devletin akıbeti değiĢmiĢ, bu devletler siyasi ve ekonomik anlamda çöküĢe doğru ilerlemiĢtir. SanayileĢme süreci Müslüman topluluklar bağlamında Osmanlı ile ele alındığında ilk olarak askeri alanda geliĢmelerle baĢlamıĢtır. III. Selim ile baĢlayan askeri alandaki yenileĢme süreci 19. yüzyılda da

(20)

10

farklı bir alana kaymadan yine askeri alanda kendini göstermiĢtir. Tam anlamıyla sanayileĢme bağlamında üretime geçemeyen Osmanlı, Batılı devletler nazarında bir pazar mahiyeti taĢımıĢtır. 19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde ise Batılı devletler tarafından yeni kaynak arayıĢı ve deniz aĢırı ticaret yelpazesini geniĢletme adına baĢlayan sömürgecilik faaliyetleri, Ġslam coğrafyasında büyük bir iĢgal baĢlangıcının sebebi olmuĢtur. SanayileĢme sürecinde geç kalan Doğu bloğu, Batı karĢısında açık bir hedef haline gelmiĢtir. Bunun neticesinde 19. asrın ikinci yarısında Ġngiltere, Fransa, Ġtalya ve Almanya gibi devletler Müslüman topraklarda büyük bir iĢgal politikası izlemeye baĢlayarak kendi kolonilerini oluĢturmaya baĢlamıĢlardır. SanayileĢme süreci Doğu açısından takip edilemeyen ve nihayetinde Batılılar tarafından sömürülen topraklar olarak neticelenmiĢtir.

3. ModernleĢme ve Sömürgecilik

19. yüzyılın ilk çeyreği ile Avrupalı devletler tarafından önem kazanan deniz ticareti, sömürgecilik faaliyetlerini temelini oluĢturmuĢtur. Bu faaliyetler zamanla rekabet boyutuna ulaĢmıĢtır. Özellikle Avrupa ve Hindistan arasındaki deniz ticareti yelpazesine hâkim olmak isteyen Batılı devletler, bu güzergâh üzerinde bulunan birçok bölgeyi iĢgal edip kendine bağlı kolonileri oluĢturmuĢtur. Bununla da kalmayıp bu bölgeleri kendine bağlı özerk devletler haline getirmiĢlerdir. Bu doğrultuda en dikkat çeken bölgeler arasında Doğu Afrika, Akdeniz ve Kızıldeniz havzası yer almaktadır. Özellikle Ġngilizler “Doğu Hindistan ġirketi” ile Doğu Afrika körfezine tamamen hâkim olmuĢtur. Bu bölgede bulunan Somali topraklarının Kızıl denize bakan bölgesini iĢgal ederek kendilerine ait bir devlet kurmuĢlardır. Bu bölgede “Mad Mullah” gibi direniĢçiler olsa da Ġngilizler iĢgalci ve zalimane kıyımlarına devam etmiĢtir.

Fransızlar, Mısır'ı iĢgal etmelerinin ardından Kızıldeniz havzasında kurmuĢ oldukları nüfuzun neticesi itibariyle bölgede ticari yelpazelerini hızlandırmıĢlardır. Kızıldeniz‟de bulunan Cibuti limanını satın alarak kendilerine ait bir toprak haline getiren Fransızlar, bu bölgede varlıklarını giderek arttırmıĢlardır. Ġtalyanlar ise Somali'nin güneyini ve Kızıldeniz sahilinde olan Eritre‟yi iĢgal ederek kendilerine

(21)

11

bağlı bir koloni Devleti oluĢturmuĢ Doğu Afrika Ticaret havzasında İngiliz ve Fransızlarla rekabet halinde mücadele vermiĢtir.

SüveyĢ Kanalı'nın açılması ile bu bölgedeki ticari faaliyetler giderek hız kazanmıĢ artık sömürgeci devletler bütün bir Afrika sahillerini dolanarak Hint Okyanusu'na ulaĢma yerine direk olarak Akdeniz üzerinden SüveyĢ Kanalı‟nı kullanarak Hint Okyanusu'na ulaĢmıĢlardır. Keza SüveyĢ Kanalı‟nın kullanılması, Batılı sömürgeci devletler için ciddi bir masrafın ortadan kalkması anlamına geliyordu. Bütün bunlar yaĢanırken Müslüman coğrafyalarda baĢta Mısır, Somali, Yemen ve Suudi Arabistan bölgeleri direkt olarak Batılı sömürgeci devletler tarafından tahakküm altına alınmıĢtır. Osmanlı Devleti'nin gücünün ciddi oranda azalması Batılı devletlerin bu coğrafyadaki ticari ve siyasi mukavemetlerini daha da arttırmıĢtır.

Batılı devletlerin Müslüman Topraklar üzerindeki sömürge faaliyetleri ve ĠĢgalci politikaları neticesinde ortaya çıkan birçok elim hadise 20. yüzyılın ortalarına dek devam etmiĢtir. Genel olarak bakıldığında ticari emellerini gerçekleĢtirme adına yeni kaynak arayıĢı içerisine giren Batı, Afrika‟dan baĢlayarak bütün Ortadoğu ve Arap coğrafyasında zalimane iĢgaller gerçekleĢtirmiĢtir. Yemen, Basra, Suudi Arabistan, Hindistan, Kızıldeniz, bölgelerinde Ġngilizler; Batı Afrika, Cezayir, Fas ve Cibuti bölgelerinde Fransızlar; Güney Somali, Eritre, Libya, Tunus, bölgelerinde Ġtalyanlar Müslümanlar üzerinde tahakküm kurmuĢ ve halen devam eden Batı nefretinin tohumlarını atmıĢlardır.

II. Dünya SavaĢı'nın ardından bu bölgelerdeki sömürge faaliyetlerinin tamamen ortadan resmi olarak kalkması bölgede ayrıĢmaya sebep olmuĢtur. Bir taraftan Batı Cephesi'ne alıĢan ve onsuz yapılamayacağı fikrine kapılan ideoloji ile tamamen bu ideolojiye karĢı çıkan iki ayrı Doğu profili ortaya çıkmıĢtır. Netice olarak büyük iç savaĢlar yaĢanmıĢ ve birçok devlet sınırları harita üzerinde sürekli olarak değiĢmiĢtir. Bununla birlikte İslam topraklarında yer alan teokratik yönetimler tam olarak adaleti tesis edememiĢ ve toplumu hızla ayrıĢtırmıĢtır. Böylelikle de mevcut halktan sert refleksler almıĢtır.

(22)

12

Sömürgecilik süreci, bütün bu hadiselerle Batılı devletlerin ileriye dönük planlarının bir meyvesi olarak dile getirilmiĢtir. Aslında resmi olarak gözle görülür bir sömürgecilik olmasa bile arka planda hala Batı sömürgeciliğinin devam ettiği bilinmektedir. 2000‟li yılların ardından modern bir sıçrama sürecine giren Ġslam coğrafyası, bütün bu yaĢanan Batı sömürgesini analiz ederek Batıya olan bakıĢ açısını siyasi anlamda sertleĢtirme tavrı sergilese de, birçok yönüyle Batıya bağlı olması neticesinde bu tavrı çok fazla etkili olmamıĢtır. Doğu ve Batı bloğunda bu sömürgeci faaliyetler tarihsel süreç içinde İslami ideada daima sert bir menfi bilinçaltının ortaya çıkmasına sebep olmuĢtur. Doğu algısında bu bilinçaltı bir sosyal aktarım düzeyine ulaĢmıĢ ve bireylerin iletiĢim kanalında Batı tasnifi daima zulmeden ve sömüren bir vasıfla ele alınmıĢtır (Maalouf, 2017c: 63-64).

4. Ġslamofobi

Ġslamofobi kavramı ile karıĢtırılan ya da benzer manada kullanılan anti- islamizm “olumsuz önyargılarla Müslümanlara karĢı duyulan nefret, korku, aĢağılama ve ithamlar” olarak tanımlanmaktadır (Canatan, 2007: 22).

Dünya dinlerinin, kültürlerinin ve uygarlıklarının tek tip olmadıkları bilinen bir gerçektir. Batı dünyasında meydana getirilen “Ġslamofobi” ve “anti- islamizm” kurgusal düzeyde Batı halklarında önemli bir algı yaratma çabası olarak ön plana çıkmaktadır. Bu anlayıĢ, Batı‟nın her yönden olumlu ancak Doğu‟nun her yönden olumsuz olduğu anlayıĢına dayanır. Aslında klasik oryantalist bir görüĢe dayanan bu kurgu farklı dinlerin ve farklı kültürlerin dünya gerçekleriyle uyuĢmadığını ve kesinlikle bir arada barıĢ içinde yaĢayamayacakları tezine dayanır. Dolayısıyla Huntington‟un açıkça belirttiği bir uygarlık yani medeniyet çatıĢmasını ifade eden ideolojik ve politik bir yaklaĢımdır (Huntington, 2004: 29).

Anti-Ġslamizm, Ġkinci Dünya SavaĢı sürecinde görülen ırkçı bir ayrımcılık çeĢididir. Ancak günümüzde ırkçılığın yasalarla cezalandırılıyor olması bu ayrımcılığın “modern ırkçılık” ve “kültürel dıĢlama” halini almasına neden olmuĢtur. Ayrıca ırkçılıktan kültürel ötekileĢtirmeye doğru bir geçiĢi ifade eden anti-Ġslamizm kavramı kullanılmaya baĢlanmıĢtır. Irkçı düĢünce saf bir “üstün ırk” ile “aĢağı ırk”

(23)

13

olmak üzere iki farklı ırk tipi ortaya koyar. Bu sınıflandırma da ötekileĢme kavramının temelini oluĢturur (Çetinkaya, 2009: 15).

Anti-Ġslamistler de bu çerçevede farklı, saf dinler ve kültürlerin olduğunu kabul ederek bunları üstün ya da aĢağı olarak tasnif ederler. Bu tür ayrımcılık önceleri yalnızca aĢırıcı gruplarda görülürken, daha sonra geniĢ halk kitlelerini de etkileyerek yayılır. Önceleri anti-islamist olan bu hareket daha sonra Ġslamofobi‟ye dönüĢür. Bir diğer ifadeyle ideolojik ve politik bir ayrımcılık, daha sonra sosyolojik bir olguya halini alır. Anti-Ġslamizm böylelikle Ġslamofobi‟yi Doğurur ve insanlar bunun çok kültürlü bir toplumda ne kadar sakıncalı bir tutum olabileceğini anlayamaz.

Ġslamofobi kavramına geçmeden önce kavramı oluĢturan bir kelime olan “fobi” kelimesinin anlamına kısaca değinilecektir. Etimolojik anlamda fobi veya fobia kelimesi, Yunan mitolojisindeki dehĢet tanrısına verilen “Phobos” ismine dayanır (Canatan, 2007: 82).

Amerika'da İkiz Kulelere düzenlenen saldırının ardından geçmiĢe nazaran daha belirgin olarak küresel bağlamda ortaya çıkan İslam ve Müslüman nefret algısı hızla yükselmiĢtir. Bunun neticesi olarak birçok bölgede Müslümanların din ve vicdan özgürlüğü ellerinden alınmıĢ, mabetleri kapatılmıĢ, kılık ve kıyafetlerine müdahale edilmiĢtir. Böylelikle ortaya çıkan Ġslamofobi Amerika'dan baĢlayarak Avrupa'ya sıçramıĢ ve netice olarak “Doğulu Müslüman kimliği” hak mahrumiyeti yaĢamıĢtır. Sadece din ve vicdan özgürlüğünün engellenmesi ile kalmayan hak mahrumiyetleri eğitim sağlık iĢ hayatı ve sosyal yaĢam gibi her alanda giderek artmıĢtır.

Devletlerin geliĢtirmiĢ olduğu bu Ġslamofobi refleksi giderek toplumun en alt tabakasına kadar ulaĢmıĢtır. Birçok ırkçı saldırıların neticesinde can ve mal kaybına uğrayan Doğu Ġslam profili Batıya olan menfi bilinçaltını daha da yükseltmiĢ Haçlı seferlerinden baĢlayarak modern döneme kadar olan Doğu Batı çatıĢması içerisinde Batı kimliği Doğuya karĢı sürekli olarak yıpratıcı tavırlarını güncellenmiĢtir. Fakat Doğu kimliği ise bazı istisnai durumlar olmakla birlikte Batıya aynı çerçevede bir yol

(24)

14

izlemeye gidememiĢtir. Bunun temel sebebi olarak da gerekli siyasi ve ekonomik mukavemetin Doğu profilinde olmayıĢı etkili olmuĢtur. Tüm bunlardan hareketle Ġslamofobiyi silahsız bir haçlı savaĢı olarak nitelendirerek neticeye bağlamak mümkündür (Özcan, 2007: 58).

5. Oryantalist BakıĢ Açısı

Oryantalizm, kelime anlamı itibari ile “bir Batılının Batılı bir gözle Doğuya bakıĢı” olarak ifade edilmektedir. Oryantalist bakıĢ açısına göre Doğu coğrafyası sözgelimi “köhneleĢmiĢ eski geleneklerini” güncelleyememiĢ ve sürekli olarak keyfine düĢkün bir sosyal yaĢam standardı belirleyen bir yakıĢtırma ile ele alınmıĢtır. Bu doğrultuda özellikle sanat bağlamında ele alınan eserler bunu destekleyici niteliktedir. Bütün oryantalist resimlere bakıldığında Doğu coğrafyası, savaĢçı ve cinsellik imgeleriyle yorumlanmıĢtır. Oryantalist bakıĢ açısı, Doğu yaĢamını kendi yorumuyla gerçekten uzak bir Ģekilde hayatın olağan akıĢı dıĢında aksettirmiĢtir. Bütün bunlar Doğu adına objektiflikten uzak genellemelerin yapılması sonucunu DoğurmuĢ bunun neticesi olarak da Batıya olan tavır daha sert bir yapı kazanmıĢtır. Oryantalist algı, ideal yaĢam formunu Batı olarak gösterirken Doğu'yu daima ilkel ve medeniyet tasavvurundan çok uzak bir noktada ele almıĢtır (Göregen, 2017: 32- 42).

Oryantalist bakıĢ açısı Doğuda bireyin yaĢamı bağlamında gerçekleĢen her olayı olduğundan farklı yansıtmıĢ ve küresel anlamda da bu Ģekilde yanlıĢ algılanmasına sebep olmuĢtur. Bütün bunlar Doğu bloğu tarafından sahip olunan mahalli unsurları aĢağılama ve yok sayma olarak algılandığından Doğu ve Batı arasında oryantalist bakıĢ açısı mevcut Batı algısını daha da kemikleĢmiĢ olumsuz bir tablo haline getirmiĢtir (Ürkmen, 2018: 155).

Ġslamofobinin nedenlerini anlayabilmek için oryantalizm meselesine de değinilmelidir. Bu noktada, Edward Said‟e göre Doğu, Batı‟nın “öteki” sidir (Kızıl, 2007: 145). Doğu, Batı‟nın kültürel, sosyal ve ekonomik kaynaklarının olduğu yerdir. Batılı zihninde Batılı bilincini oluĢturabilmek için Doğu karĢıtlığından baĢka seçenek yoktur (Köse, ve Küçük, 2015: 110). Batı, modernleĢme adıyla projesini kutsallıktan çıkarıp, ideolojik vasıtalarla Batı dıĢındaki toplumlara götürerek kendisi

(25)

15

için tehdit olarak gördüğü Ġslam‟ı hedef alır. Bu noktada karĢı karĢıya getirilmeye çalıĢılan iki medeniyet bulunmaktadır. Bunlar, Ġslam ve Batı medeniyetleridir (Süphandağı, 2004: 15-17).

Sözde Ġslam adına yapılan bu saldırılar, Ġslam karĢıtları için bulunmaz bir fırsat olmuĢ ve kendi halklarını ikna etmelerine olanak sağlamıĢtır. Bu olaydan sonra Ġslam‟a karĢı bir haçlı savaĢı baĢlatılmıĢ ve siyasetçiler ve yazarlardan oluĢan kanaat önderi birçok kiĢi halkı yatıĢtırmak yerine daha da kıĢkırtarak yangına körükle gitmeyi tercih etmiĢlerdir. Bu kasıtlı yapılan düĢmanlığın, iki dini karĢı karĢıya getirmenin bir sonucu olarak baĢta Araplar olmak üzere bütün Müslümanların hayatı bir günde değiĢmiĢ ve hemen hemen hepsi Batı toplumu için bir hedef haline getirilmiĢlerdir (Börekci ve Oğuzhan Börekci, 2010: 7).

Kökleri çok öncelere uzanmakla birlikte Ġslamofobinin, Batı‟nın kendini inĢa sürecinde bilinçli olarak bir öteki yaratmak maksadıyla güncel tuttuğu bir kavram olduğu görülmektedir. Tarihsel süreçte Müslüman nüfusun Avrupa içlerine kadar girmesi Batı‟nın bu anlayıĢını körüklemiĢtir. Ġki medeniyetin de dünya hâkimiyeti anlayıĢına sahip olması bu iki medeniyeti çoğu kez karĢı karĢıya getirmiĢtir.

20. yüzyılın sonu, 21. yüzyılın baĢlarında Soğuk savaĢ sonrası dengeler Müslümanlar aleyhinde değiĢmiĢtir. Komünist Sovyet rejiminin çöküĢüyle Batı‟nın asırlık ötekisi olan Ġslam yeniden gündeme taĢınmıĢtır.

20. yüzyılın son çeyreği ile Ġslam coğrafyasında yaĢanan savaĢlar, Doğu- Batı arasında tarihi nefret algısını daha da yüksek bir noktaya getirmiĢtir. Özellikle Afganistan, Irak, Körfez ülkeleri ve Lübnan bölgelerinde yaĢanan savaĢlar neticesinde Müslüman topluluklar büyük bir kıyım ve mağduriyet yaĢamıĢlardır. Bu bağlamda hak mağduriyetleri ve geri dönüĢü olmayan sağlık problemleri bu bölgelerdeki Batı profiline olan olumsuz tavrı daha da ĢiddetlendirmiĢtir. Bununla birlikte bölgede savaĢların temel sebepleri arasında Ġslam‟la bağlantısı olmayan ama Ġslami söylemlere sahip olan terörist grupların teĢekkül etmesi ve bu gruplara karĢı “özgürlük getirme” çabası ile müdahale eden Batılı güçler yer almaktadır. Bölgede

(26)

16

birçok zulmün ve mağduriyetin müsebbibi haline gelmiĢlerdir. Bu durum da Batı ve Doğu çizgisinde ılıman bir iklimi ortadan kaldırmıĢtır.

Terör örgütlerinin ortaya çıkması ile Ġslamofobi kavramın canlı tutulmasında medyanın büyük etkisi olmuĢ, çarpıtılan Ġslam figürleriyle birlikte Ġslam ve terör, Ġslami fundamentalizm, radikal Ġslam gibi kavramlar medyada sıkça dile getirilmiĢtir. Televizyon, telefon veya internet yoluyla Batı‟ya tanıtılan Müslümanlar çoğu kez zihinlerde bir tehdit algısı oluĢturmuĢtur. Günümüzde Irak‟ta ve Suriye‟de binlerce insan katledilirken ilgi göstermeyen medyanın ĠġĠD‟in ortaya çıkmasıyla “radikal Müslümanlar” üzerine odaklanması ve ĠġĠD‟in sebep olduğu ölümlere ilgi göstermesi de Ġslam tehdidi, Müslüman terörist gibi algılar yaratmaya çalıĢılmasının bir neticesi olarak görülebilir. Böylelikle medya, yabancı olanı toplum nazarında düĢman ve tehdit olarak göstermiĢtir.

ÇağdaĢ Hıristiyan Batı dünyasının Ġslam‟a ve Müslümanlara iliĢkin tutumunun temelinde manipülatif bilgi içeriğinin olduğu söylenilebilir. Giderek görünür olmaya ve sıradanlaĢmaya baĢlayan bir eğilime tekabül eden Ġslâmofobi olgusu da, uzun bir tarihsel süreç içerisinde oluĢmuĢ bu manipülatif bilgi içeriğine dayalı anonim bilinçaltının dıĢa vurduğu teo-politik nitelikli ötekileĢtirmeden ve Ġslam karĢıtlığından baĢka bir Ģey değildir (Kızılkaya 2012: 637-638).

Afganistan ve Irak savaĢlarında görüleceği üzere bölgede özgürlük getirme vaadi ve demokrasi söylemleri ile müdahale eden Batılılar, bölgede yer alan Müslüman halkın nefretini kazanmıĢtır. Tamamen emperyalist düĢüncelerle izlenen politikalar, Müslüman cenah üzerinde olumsuz bir intiba bırakmıĢtır. Batı müdahalelerinin hızlı bir Ģekilde Müslüman topraklarına ulaĢmasının altında yatan asıl sebep ise Doğudaki tefrika olarak nitelendirilmiĢtir. Bölgedeki rejimlerin bir aile saltanatı içerisinde olmaları ve toplumsal barıĢı sağlayamamıĢ olmalarından dolayı ortaya çıkan iç karıĢıklıklar bu iĢgalci politikaları hızlandırmıĢtır.

Bütün bu yaĢananlar bölgede Müslümanların ciddi oranda sosyal ve ekonomik olarak zarar görmesine sebep olmuĢtur. Bu mağduriyetlerin ardından bir nefret refleksi olarak çeĢitli illegal terör grupları görülmeye baĢlanmıĢtır. Batılılardan

(27)

17

zulüm gören; eğitim seviyesi düĢük, zarar verme potansiyeli yüksek bireyler etrafında çeĢitli güçlerin yardımıyla bu terör grupları insan hayatını hedef alan katliamlarla yükselmiĢtir. Fakat bu terör grupları ortaya çıkıĢı itibari ile Batıdan çok, Doğuya ve Ġslam dinine zarar vermiĢtir. Böylelikle bu terör gruplarının da Batılıların bir projesi olup olmadığı hâlihazırda tartıĢılagelen konular arasında yer almaktadır.

6. Sosyokültürel YaĢam KoĢulları

Doğu ile Batı çatıĢması arasında en temel algı çatıĢması sosyal normlar ve bu normların bir alt boyutu olarak mahremiyetin ifĢası bloğu yer almıĢtır. Doğu kimliği, aile ve mahremiyet konusunda İslam dininin gerekliliğini yerine getirecek kadar hassas bir yerde yer alırken Batı, mahremiyetin ifĢasını sosyal bir gereklilik haline getirmiĢtir. Bu mahremiyet kelimesi sadece kıyafet olarak algılanmamalıdır. Kadın- erkek iliĢkisi; anne-baba iliĢkisi; özel yaĢam, ebeveyn-çocuk iliĢkisi bağlamında değerlendirilmelidir. Doğu algısında kadın ve erkek kimliği bazı belirgin mahremiyet algısı içerir. Fakat bu algı Batı kimliğinde yer almamaktadır. Daha açık bir ifadeyle Batı kimliğinde kadın ve erkek çizgisi yaĢamı itibariyle birbirinden ayrılmaz. Batı kimliğindeki mahremiyetin ifĢası aslında sosyal bir konu olarak değil; dini zemini olan bir husus olarak ele almak gerekir. Hristiyanlıkta iĢlenen günahın affı için günah çıkarmak gerekir. Bu ise günahkâr ile peder arasında geçer. Pedere iĢlenen günah anlatılır en mahremi konular bile hiç çekinmeden ifade edilir ve ardından pederden iĢlenen günah için af dilenir. Hristiyanlıkta bu usul sosyal yapı içerisinde de izler taĢımaktadır. Doğu algısında ise iĢlenen günah, Allah ile kul arasında kalmalıdır ve tek tövbe makamı Allah'tır. Bu algı içerisinde Doğu kimliği mahremiyeti kapatma üzerine inĢa edilmiĢtir. Kusurları ifĢa etmeme ve kapatma noktasında Batı kimliğine nazaran daha yapıcı bir mahremi noktada yer alır. Modern yaĢam içerisinde özel yaĢamın gizliliği ve mahremiyet algısı Batı kimliğinde oldukça silikleĢmiĢtir.

Evrensel ilkeler bağlamında ideal birey davranıĢları bölgesel veya kimliksel bir değiĢiklik göstermez. Doğruluk, iyilik, dürüstlük, yardımseverlik, saygı ve hoĢgörü evrensel değerler arasında yer alır. Toplumları birbirinden ayırt eden asıl unsurlar evrensel değerlerin alt boyutunda Ģekillenen aile yapısı ve toplumsal normlardır. Doğu aile yapısında ebeveyn- çocuk iliĢkileri daha tutucu bir yapıda iken

(28)

18

Batı kimliğinde bu tutuculuk daha soyut bir yapıda yer alır. Doğu Batı çatıĢması içerisinde en temel ayrıĢmalardan birisi de hiç Ģüphesiz aile kavramının değeri, uzun soluklu oluĢu ve nikâh akdidir. Bu hususlar Doğu portföyünde daha mukaddes bir çerçeve bağlamında değerlendirilir.

2000'li yıllarla birlikte yeraltı kaynakları bakımından zengin bir coğrafyaya sahip olan Arap bölgesi elde ettiği maddi kazanımlar neticesinde Batı ile olan duruĢunu daha ılımlı hale getirmiĢ bunun temel sebebi olarak da iktisadi çıkarların etkili olduğunu ifade etmiĢtir. Bu ılımlı tavırlar neticesinde toplumsal etkileĢim süreci hızlanmıĢ ve kültürel yozlaĢma da beraberinde gelmiĢtir. Batıya giden Doğu kimliği Batı'yı yakından tanımıĢ; Batının eğitimini almıĢ fakat bunlarla birlikte Batı kimliği ile de yozlaĢmıĢtır. Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri baĢta olmak üzere yer altı kaynakları zengin olan Arap coğrafyaları iktisadi olarak büyük oranda gelir elde etmiĢ ve Batı ile olan yakınlıklarını artırmıĢtır. Modern bağlamda tamamı ile Arap coğrafyasına kayan Doğu kimliği, “gösteriĢ meraklısı petrol zengini”, “israflık abidesi” ve “keyfine düĢkün” vasıflarıyla değerlendirilir hale gelmiĢtir. Bunun neticesinde de kendi mahalli öz değerlerinden uzaklaĢıp popüler kültürü yakalama telaĢesi ile Doğu kimliğine daha farklı bir çerçeveye ulaĢmıĢtır. Özellikle 2000'li yıllardan sonra dünyaya gelen genç nesillerde bu kimliği genel olarak görmek mümkündür. Kuzey Afrika'nın en Batısında yer alan Fas'tan Ġran sınırına kadar olan bütün Arap Müslüman devletlerinde anadil olarak Ġngilizce, Fransızca ve Ġtalyanca resmi olarak kabul edilmiĢtir. Böylelikle Batı, çeĢitli iktisadi modern geliĢmelerle Doğu kimliğini daha Batı çerçevesine yaklaĢtırmayı baĢarmıĢtır.

(29)

19

BĠRĠNCĠ BÖLÜM

EMĠN MA’LUF VE EDEBĠ ġAHSĠYETĠ

1.1. Emin Ma’luf’un Hayatı

Emin Ma‟luf, 1948 yılında Beyrut'ta dünyaya gelmiĢtir. Annesi Hristiyan bir Süryani, babası da Katolik Bir Hristiyan‟dır. Çocukluk dönemini ve ilköğretim düzeyindeki eğitimini Beyrut'ta Fransız bir okulda tamamlamıĢtır. Anne ve babası gazetecilikle iĢtigal etmiĢtir. Bu geleneği devam ettirerek ilerleyen süreçlerde Emin Ma‟luf da Beyrut'taki “En-Nahar” adlı bir gazetede çalıĢacaktır. Sosyoloji ve iktisat alanında üniversite tahsilini bitirmesine rağmen tercihini yazarlıktan yana kullanmıĢtır. Ülkesinde çıkan iç savaĢ sebebiyle yurt dıĢına çıkmak zorunda kalan Ma‟luf, ailesiyle birlikte Fransa‟ya göç etmiĢtir. 1976'da Fransa'ya geçen yazar halen burada yaĢamaktadır. Emin Ma‟luf un Türk tarihine olan hassasiyeti evveliyatı ile ilgili bir olgu olarak kaĢımıza çıkmaktadır. Ġstanbul'a kadar dayanan bir aile kökeni bulunan Ma‟luf‟un anneannesi Ġstanbul'da doğmuĢ olup burada hayatını sürdürmüĢtür. Yine dayısı olan Marun en-NakkaĢ 20. yüzyılın baĢında Ġstanbul‟da tiyatro oyunculuğu yapan bir isimdir. Bunlardan dolayı Ma‟luf, Ġstanbul‟u ve Türk coğrafyasını yakinen takip edip eserlerinde ele almıĢtır.

1.2. Emin Ma’luf’un Edebi ġahsiyeti

Eserlerini Fransızca yazmayı tercih eden Emin Ma‟luf genellikle Doğu unsurlarını ele almıĢtır. Bu bağlamda 1976'dan beri bulunmuĢ olduğu Fransa'da Doğuyu bir Doğulunun gözüyle anlatma fırsatını yakalamıĢtır. Eserlerinde iĢlemiĢ olduğu konulara bakıldığında genellikle “Doğunun köhneleĢmiĢ tembelliği”, “yanlıĢ algılanan Ġslam algısını” ve “Doğunun tarihi” üzerine birçok olay örgüsü oluĢturduğu görülmüĢtür. Doğulu bir Ģahsiyet olarak kaleme aldığı eserler son dönem modern Arap edebiyatının yeni yüzü olarak ĢekillenmiĢtir. Doğu coğrafyasında daha açık ifadeyle “Müslümanların coğrafyasında” Hristiyan bir yazar olarak bir Müslümandan farksız bir Doğulu kimliği ortaya koymuĢtur. Bu noktada modernleĢme süreci içerisinde Müslümanların ve Müslüman coğrafyasının içinde bulunduğu durumları iyi analiz eden Emin Ma‟luf, hiçbir zaman Doğu ve Batı insanı diye iki tarafın haklı

(30)

20

veya haksız Ģeklinde değerlendirmeden olanı olduğu gibi anlatma tasarrufunu baĢarmıĢ ve bütün bunları eserlerinde oldukça güzel bir Ģekilde kurgulamıĢtır.

Lübnan'da iç savaĢın çıkması ile ailesiyle Fransa'ya göç eden yazar ilk bakıĢta mücadeleci bir kimliğe sahip olmaması öngörüsünde bulunulsa da aslında Fransa'ya gidiĢini tamamen insan yaĢamına verdiği değerle açıklamıĢtır. Bu hadiseyi içselleĢtirdiği eserlerinde net bir Ģekilde ortadadır. Ancak insan ölümüne sebebiyet vermekten baĢka bir sonucu olmayan “savaĢan mücadele ruhu” ile kendini kıyaslayarak Ģu Ģekilde ifade etmiĢtir:

“Kısacası onu erdemleri mahvetti; beni ise kusurlarım kurtardı. Yakınlarını korumak, atalarının ona miras bıraktıklarını elinde tutmak için yırtıcı bir hayvan gibi savaştı. Ben bunu yapmadım. Benim yetiştiğim sanatçı ailesinde aşılanan erdemler bunlar değildi. Ne o fiziksel cesarete, ne o vazife duygusuna ne de o sadakate sahiptim. İlk katliamlar başlar başlamaz çekip gittim, kaçtım; ellerim temiz kaldı. Namuslu bir kaçak olarak kazandığım tabansızca bir imtiyazdı bu.” (Maalouf, 2017:18).

Ma‟luf, eserlerinde dünyaya sadece bir çerçeveden bakılamayacağını vurgular. Dünyanın bir bütündü olduğunu ifade eden yazar, dünyanın üstünlüklerle övünülecek veya bir panayır gibi üstünleri izlenecek ve takdir edecek bir yapıda olmadığının da altını çizer:

“Çok uzun zamandan beri tarihteki büyük hareketlerin geniş çapta uzağında kalmış toplumlardan söz etmiyorum sadece, Batı'dan ve Doğu'dan, Kuzey'den ve Güney'den, hepsi de kendilerine has özelliklere sahip sayısız topluluktan söz ediyorum. Benim anlayışıma göre, birini ya da ötekini gelişmesinin bir anında dondurmak, hele onu bir panayır seyirliği haline çevirmek söz konusu değil; ortak bilgi ve etkinlikler mirasımızı, olanca çeşitliliği içinde ve Provence'tan Borneo'ya, Louisiana'dan Amazon'a kadar bütün gökler altında korumak söz konusu; bütün insanlara bugünün

(31)

21

dünyasında dolu dolu yaşama, ne kendi özel belleklerini, ne de onurlarını yitirmeden teknik, sosyal, entelektüel gelişmelerden dolu dolu yararlanabilme olanağının verilmesi söz konusu.”(Maalouf,

2017c: 75 )

Ayrıca etnik kimlik problemine değinen Ma‟luf bu düĢüncelerini Ģu Ģekilde ifade etmiĢtir:

"Seçmek durumunda bırakılıyorlar, zorlanıyorlar dedim. Kim tarafından mı? Sadece her çeşidinden fanatikler ve yabancı düşmanları değil, sizin ve benim tarafımdan da, aramızdaki herkes tarafından. Gerçekten de hepimizin içinde kök salmış bu düşünce ve ifade alışkanlıkları yüzünden, bütün bir kimliği, öfkeyle ilan edilen tek bir aidiyete indirgeyen o dar, o sığ, yobaz, kolaycı yaklaşım yüzünden.” (Maalouf, 2017c: 9).

Ma‟luf Batı ve Orta Doğu‟nun geliĢiminde ve bunun ikisi arasında nasıl bir çatıĢmaya yol açtığındaki farklılıklara dikkat çeker. Eserlerine genel olarak bakıldığında “Hristiyanlığın doğası gereği iyi olduğu” ve “Ġslam'ın doğasında kötülük olduğu” fikrine adeta meydan okuyan Ma‟luf, Hristiyanlığın çağdaĢ hoĢgörüsünün yüzyıllarca süren Ģiddetten kaynaklandığını gösterir. Ġslam'ın Ģiddete olan mevcut eğiliminin daha sakin ve uzun süredir kayda değer bir hoĢgörü döneminin Batı tarafından algılanamamasından kaynaklı bir refleks olduğu üzerinde tespitler yapar.

Ma‟luf, bu tespitini yaparken dünya egemenliğinin teknik araçları mevcut olduğunda Batının iktidara geldiğine dikkat çekmektedir. Onun eserlerinde Orta Doğu fakir ve eğitimsizliği ile Batının zengin ve güçlü durumu karĢısında ezildiğine dair tespitler yer almaktadır. Kimlik sorunsalını üç evrede toplayan yazar, bu evreleri “bağımsızlık”, tiranlığa “dönüĢmeyen çoğunluk demokrasisi” ve “din özgürlüğü” Ģeklinde tasnif etmektedir.

“Dünyanın her yerinde demokratların rolü artık çoğunluğun tercihlerini en ön plana çıkartmak değil, gerekirse çoğunluk kuralına

(32)

22

karşı, ezilenlerin haklarına saygı duyulmasını sağlamak olmalıdır. Demokraside kutsal olan, mekanizmalar değil, değerlerdir. Mutlaka ve en küçük bir ödün vermeden saygı gösterilmesi gereken şey, insanların, inançları ve renkleri ne olursa olsun, sayısal önemleri ne olursa olsun, kadın, erkek ve çocuk, bütün insanların onurudur; oylama biçimi bu zorunluluğa uygun hale getirilmelidir” (Maalouf,

2017c: 96).

Ma‟luf bütün bu entelektüel idea ile romanlarında büyük bir etkinlik sağlamıĢtır. Roman hâkimiyeti hiç Ģüphesiz tartıĢılmaz bir yapıyı içerisinde barındırır. Olay örgüleri yaĢanmıĢ veya yaĢanması muhtemel hadiseler üzerinde daha net ve gerçekçi zaman-mekân iliĢkisi üzerinde bir teknik geliĢtirmiĢtir. Ayrıca tiyatro ve opera ile olan yakın iliĢkisi ve hâkimiyeti bağlamında kaleme aldığı “Uzaktan AĢk”, “Adriana Mater” adlı eserleri önemli bir yerde durmaktadır. Deneme ve tarih bağlamında Ģekillendirdiği ilk eseri olan “Arapların Gözüyle Haçlılar” onun Doğu ideasını ortaya koymaktadır. Tüm bunlarla birlikte Fransızcaya hâkim olması ve Fransız dili ve kültürü üzerine araĢtırmaları yapması hasebiyle 2011 yılında Fransız akademisinde yer alan 29. koltuğa seçilmiĢtir. Daha sonra bu süreci kitaplaĢtıran yazar, eserlerinde Doğuyu daima bir fon olarak kullanmaktan vaz geçmemiĢtir.

1.3. Emin Ma’luf’un Eserleri

Kaleme aldığı eserlere genel olarak bakıldığında tarihsel olarak sırayla Ģu Ģekildedir: “Arapların Gözüyle Haçlılar” (1983), “Afrikalı Leo” (1986),

“Semerkant” (1988), “Işık Bahçeleri” (1991), “Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl”

(1992), “Tanios Kayası” (1993), “Doğunun Limanları” (1996), “Ölümcül

Kimlikler” (1998), “Yüzüncü Ad- Baldassare'nin Yolculuğu" (2000), “Uzaktan Aşk”

(2002), “Yolların Başlangıcı” (2004), “Adriana Mater” (2006), “Çivisi Çıkmış

Dünya” (2009). “29 Numaralı Koltuğun Hikâyesi- Fransa Tarihinin Dört Yüzyılı”

(33)

23

1.3.1. Arapların Gözünden Haçlı Seferleri

Emin Ma‟luf tarafından ilk olarak kaleme alınan “Arapların Gözünden Haçlı Seferleri” 1983 yılında “Les croisades vues par les Arabes” Fransızca olarak kaleme alınmıĢtır. Lübnan kökenli yazar Emin Ma‟luf, bu eserinde Francesco Gabriel‟in

“Arab Historians of the Crusades” eserlerinden esinlenmiĢtir. Gabriel‟in kullandığı

orta çağ kronolojisini eserinin temeline yerleĢtiren Ma‟luf, haçlı seferlerinin Müslüman coğrafyadaki yıkımlarına ıĢık tutmaya çalıĢmıĢtır. Bu tarihi romanda, Batılı kronikler tarafından inkâr edilen birçok kıyımlar, katliamlar ve gerçekler sunulmuĢtur. Kısa zamanda barbarlar haline gelen Haçlıları kutsal topraklarda yapmıĢ oldukları mezalimi bir Arap gözüyle yansıtan Ma‟luf, tarihsel gerçekleri eserin merkezinde tutarak bütün bu olaylara Lübnanlı bir Arap kimliği ile bakmaya çalıĢmıĢtır.

Arapların ana yurtlarının ve kutsal mekânlarının defalarca iĢgal edilmesini ve bu coğrafyanın buna olan tepkisini dile getiren bu eser, yaĢayan insanların hikâyesi daha etkili bir Ģekilde yansıtmaktadır. Özellikle Kudüs için binlerce Hristiyan‟ın kendi evlerinden çok uzak diyarlara gelmesine karmaĢık ve bilinmeyen bir yolculuk olarak bakmak ve sorgulamak Ma‟luf‟un temel problemleri arasında yer almıĢtır. Bu yolculuk bazen onlar için bazen de karĢılarına çıkan Arap Müslümanlar için tam bir ıstıraba dönüĢmüĢtür. Tüm bu doğrultuda kazananın kim olduğuna dair bir muallak duruma iĢaret eden yazar, Frenklerin Müslüman coğrafyada yaĢattıkları kaosu bu eseriyle ortaya koymuĢtur. Bu eserdeki temel aktarım: Ģehirler, idealar ve Müslüman Arap kimliğinin çaresiz, ezilen ve katledilen olay örgüsü üzerine olmuĢtur. Bu durum bütün canlılığı ile adeta yaĢayan ve okuyucuya da yaĢatan Ma‟luf, bu mezalimi Ģu Ģekilde ifade eder:

“Hayatta kalabilenlerin sonuncuları, en beter işleri yapmaktadırlar: Yakınlarının cesetlerini sırtlarında taşımak, onları kabirlere gömmek değil de, belirsiz yerlerde üst üste yığarak yakmak, sonra da kendilerinin katledilme veya köle olarak satılma sıralarının gelmesini beklemek” (Maalouf, 2017: 14).

(34)

24

1.3.2 Afrikalı Leo

Afrikalı Leo (LeoAfricanus), tarihi bir Rönesans gezgini olan Leo Africanus‟un hayatını betimleyen bir eser olup 1986 yılında Fransızca yazılmıĢ, tarihi bir roman niteliği taĢımaktadır. Leo‟nun hayatı eserde tarihsel bir olay örgüsü üzerine inĢa edilerek Papa Leo X, Papa VI. Adrian, Papa VII. Papa, I. Selim ve Kanuni Sultan Süleyman, Boabdil, Songhai Ġmparatorluğu, Ferdinand, I. Francis ve sanatçı Raphael döneminden siyasi ve kültürel izler taĢımaktadır.

Kitap, Leo Africanus'un yaĢamının kilit bir dönemini tanımlamak için dört bölüme ayrılmıĢtır ve her biri, o dönemde medeniyet bağlamında hayatın ana rolünü oynayan kentlerin adını almıĢtır. Bu kentler: Granada, Fas, Kahire ve Roma‟dır.

Eserdeki kahramanlara bakıldığında ilk dikkat çeken ve aynı zamanda kitabın adı olan Afrikalı Leo‟dur. Gerçek adı Hasan Ġbni Muhammed el-Vazzan‟dır. Bu kahraman eserin anlatıcısı olarak karĢımıza çıkmaktadır. Leo‟nun babası Muhammed el-Vazzan, Granada Emirliğinde görevlidir. Annesi ise Selma‟dır. Üvey annesi ise Verda‟dır. Verda‟nın eĢi ise Muhammed Kastilya‟dır. Leo‟nun amcası ise Mervan‟dır. Mervan Fas‟ta önemli bir devlet adamıdır. Diğer kahramanlar ise bir Osmanlı diplomatı olan Harun PaĢa; köle kızı Hiba, çerkes prenses ve aynı zamanda Yavuz Sultan Selim‟in yeğeni Alaaddin‟in dul eĢi olan Nur; Papa Leo, Modena Valisi Ġtalyan Francesco Guicciardini; Papa Clement VII, Leo'yla birlikte yakalanan ve daha sonra Napoli'de baĢarılı bir tüccar olan Usta Abbado.

Ma‟luf, Leo ile Doğu‟yu ve bu bölgedeki Doğu kimliğini sosyal hayatın her alanına inerek iĢlemiĢtir. Kahraman Hasan'ın Doğum sürecinden çocukluğu, gençliği ve oradan da kırk yaĢına gelene kadar geçirdiği zaman dilimi ele alınmıĢtır. Bununla birlikte Leo‟nun Doğu‟dan Batı‟ya doğru ilerleyiĢini, medeniyet tasavvurunu, konuĢtuğu dilleri, seyahat ettiği yerleri, gördüğü din ve inanç sistemlerini, arkadaĢlıklarını ve aĢklarını kapsayan canlı bir olay örgüsü içinde yer aldığı görülmektedir.

Eserde geçen hızlı zaman akıĢı ve genel hatlarıyla olay örgüsü Ģu Ģekilde geliĢir:

(35)

25

Granada safhası; Hasan Granada‟da dünyaya gelir. Ardından Kastilyalılar Granada‟ya saldırır. Kastilyalılar‟ın halka olan zulmü ve dikte ettiği din değiĢtirme uygulamaları baĢlar. Ardından Hasan Fas‟a gider.

Fas safhası; Burada tüccar olan dayısının yanından çalıĢır. Fas kralının kendilerine bir hediye olarak Hiba isimli bir köleyi vermeleri üzerine Hasan âĢık olur. Uzun süren bu aĢkın sonunda kız kardeĢi Meryem babası tarafından zorla zengin bir tüccar olan yaĢlı Zervali‟yle evlenmesini engellemeye çalıĢır. Bu sırada Zervali hakkında çeĢitli dedikodular yayan Hasan, baĢarılı olur ve bu evlilik engellenir. Fakat Zervali kardeĢine iftira atıp hastalanmasına sebep olur. Bu sırada hasanın dayısı vefat eder ve dayısının bütün mal varlığı kendine kalır. Dayısının vasiyeti üzerine Fatma‟yla evlenir. Çok yakın dostu olan horun ise hasta olan kardeĢi Meryem‟e âĢık olur ve kaçırır. Böyle bir evliliğe müsaade eden Hasan Kahire‟ye sürgün edilir.

Kahire safhası; Karısı Fatma ve kölesi âĢık olduğu Hiba‟yı da yanına alıp yola koyulur. Burada Çerkez kızı Nur ile evleniyorlar ardından kaçırılıp Roma‟ya getiriliyorlar.

Roma safhası; Hasan, Papa‟ya bir hediye olarak veriliyor. Papa hasanın adını değiĢtirip “Giovanni Leone de Medici” Ģeklinde yeni bir ad verir. Burada “Maddelena” adlı bir kıza âĢık oluyor. Türkçe, Fransa ve Ġtalyanca dillerini öğrenen Hasan, Osmanlı, Ġtalya ve Fransa arasındaki görüĢmelerde elçilik görevi almaya baĢlıyor. Roma bağlamı da Almanların Lutherci siyasetiyle Avrupa‟da baĢlayan gerginlik ve savaĢ ile sona eriyor.

Ma‟luf, bu eseriyle Doğu Batı sentezini yakalamayı hedeflemiĢtir. Bu doğrultuda eserde geliĢen çok kültürlülük Hasan üzerinden Ģu Ģekilde aktarılır:

“Benim Arapça, Türkçe, Kastilya dili, Berberi dili, İbranice, Latince, sokak İtalyancası konuştuğumu duyacaksınız; çünkü bütün diller ve bütün dualar benim dillerim ve dualarım. Fakat ben hiçbirine ait değilim. Ben yalnızca Tanrı'ya ve dünyaya aidim ve yakında bir gün yine onlara döneceğim” (Maalouf, Afrikalı Leo,

Şekil

Updating...

Referanslar

Benzer konular :