M acar Bilimler Akademisi iki ciltlik bir Osmanlı-Türk halk masal ve türküleri kitabı yayımladı. Başarılı m üsteşrik ve Türk dili uz* m anı M acar Hermann Vamböry, eserin önsö zünde şöyle diyor: "Türk halk edebiyatının ,Çok değerli hâzineleri, sokağın tozu pisliği içindeki inciler, mücevherler ve değerli taşlar gibi orada burada duruyor ve hiç kimse bun ları farkedip toplamıyor ve layık olduğu gibi değerlendirilemiyor4'.
F a k a t Türk halk edebiyatının en ilginç ürünleri, şuh bir karaktere sahip m asal dün yasında yetişmiştir. Geneli hakkında bir fikir vermek amacıyla, bu alandan bazılarına dik k a t çekmek istiyoruz.
öncelikle şu rad a “açıl sofram", "altın ve gümüş savuran değirmen”, “vur tokmak" {Ke loğlan, s. 156-1653 gibi motifleriyle, benzer Al m an halk m asallarını anım satan bir masal. Diğer ta ra fta 1001 Gece'deki iki kıskanç kız*
* Bu tanıtma, Federal Almanya'nın Freiburg kentinde çı- . kan 1 Ağustos 1890 tarihli bir gazetede "G.W." imzasıyla yayımlanmıştır. "Osmanische Volksdichtungen" başlığıy- la, 100 yıldsunftzla bir saman öncesinde Almanca yayım lanan ve okuyucunun ilgisini (ekeceğini düşündüğümü! bu yan, Ignacs Kunos'un, o tarihlerde yeni yayımlanan "0**rata-Török Nkpmertk Bt'Nfepdalok" [O em anlı-T ürk Halk Masal ve Türküleri] <lŞ8ft) flserinedlr ve sadece masalları dikkate almıştır, Kuinos un bu eserinden 44 masal, 198? yılında, Aralan Kaynarda j1 m önsözüyle (s.5- 8> yayımlandı (bk*,İgnac* Kunoı, Türk Masallan, Türk çeleştiren Gani Yener, Sosyal Yayınlar, Dünya Klasikleri Çocuk ve Gençlik Dinisi: 19, İstanbul 1987,4901. Resim li); Yener, Kunoa un derlediği masallan Türkçeeinden ve tngJHsce çeviririnden yararlanarak, kendine göre Türkçe* leçtirmij ve yeniden düzenlemiştir. Dolayısıyla dil yönüy le masallar, aeılianftdan ukaklaştmştır. Ancak bi* yine de tanıtmayı hem güncelleştirmek hem de okuyucunun işini kolaylaştırmak amacıyla, metinde belirtilen hueuslaruı kontrolü için, Gani Yener'in bu yayımındaki ilgili sayfala ra göndermede bulunduk. Köşeli parante* içinde verilen «ayfa numaralan ve masal başlıkları bu nüshaya göredir. Ç.N.
** Sİalçuk Üniversitesi Rektörlük Okutmam.
kardeşle sayısız ortak özellikler taşıyan iki m asal daha ve aynı şekilde 1001 Gece’deki Şehzade M ahmut masalında, hayat veren ik sir yer alm akta; bütün bunlar, Grimm Derle m elerindeki iki Alman m asalını çağrıştır m aktadır, -Şimdi T ürk m asalını kısaca göz den geçirelim; Üç kız fakir bir kulübede otur m akta ve biri şöyle konuşm aktadır; "Padişa hın oğlu benimle evlense, ona öyle b ir çadır dokurum ki, bütün ordusu bunun içine sığa bilir", "ortanca kızın sesi duyulur: "Ben ona o kadar çok yemek pişiririm ki, halkının tüm ü bundan doyar ve h a tta a rta r bile"; en küçük kız atılır: "bu da bir şey mi, ben ona altm saç lı çocuklar doğururdum". Padişahın oğlu bun ları duyar ve hemen üçüyle de evlenir, büyük kız ona çadır dokur, ortancası yemeği pişirir, küçük kız da izleyen yıllarda bir üçüz dünya ya getirir, altm saçlı harika üç çocuk, öyle ki onlann güzelliğinden gece aydınlanm ıştır. F akat padişahın oğlu sefere çıkmak zorunda kalır ve kıskanç ablalar altm saçlı çocukları çalarlar ve yerlerine üç enik koyarlar. Padişa hın oğlu evine dönünce çok kızar ve eşini beli ne k adar toprağa gömer ;diğer taraftan, altm saçlı çocukları bir adam yolda bulur, eve gö tü rü r ve büyütür. Bu, bir çok maceradan «on- ra çocukların babalarını ve suçsuz annelerini bulana kadar sü rer ve onlarla m utlu olurlar; kötü ablalar da cezalarını bulurlar.
Türk masalının tipik,bir figürü, hep kar şımıza çıkan "kel" oğlandır; hep olağanüstü bir şeylere ulaşm ak ister; ancak H erkül’ün başarabileceği işlerin üstesinden gelir, istedi ği herşeye sahip olur, m utlu yaşar, h a tta se vinçten saçları bile çıkar [Macurt? s.121-126; Z üm rüdüanka Kuşu, s. 127-140; Keloğlan, s. 155-165; B ahtiyar Beyin Masalı, s.277-283].
.... t... ... ...-....
...
Bir başka tipik varlık da sihirli a t Kamer tay (Ay atı) ve Aygır'dır [Kamertay, s.305-318; Yedi Başlı Ejderha, s.289 vd.]. Eskiden beri at, tüm Türk boylarınca sevildiğinden, bunda şaşılacak birşey yoktur ve T ürk masalındaki cadı bile zam an zaman güzel bir a t kılığına girer.
Türk halk edebiyatında bilmece içeren so ru lar büyük bir rol oynar: Bilmeceyi çözeme yen ölür. Yukarıda değinilen m asalların bi rinde oduncu bir ağacı kestiğinde, ona bir derviş görünür ve şöyle der: "Ayın, yıldızın, gün ve gecenin ne olduğunu bilir misin? Bunu üç gün içinde cevaplayamazsan, işin biter”. Oduncu çaresizdir, fakat kızı im dadına yeti şir: "Derviş padişahın kendisi, ay kral, yıldız vezir, gün iyi insan, gece ise kötü insan" der. Başka bir m asalda Sultanın üç kızını bulu ruz:
Dünden evlenmeyi istem ekte, am a bunu babalarına açıkça söyleyememektedirler. En küçükleri gelir ve babasına biri yamru-yum- ru, diğeri geçkin, üçüncüsü de tam olgun üç kabak Bunar, ve padişahın hocası (bilge) bu nun ne anlam a geldiğini bilir; Üç kabak üç kı zın yaşını ifade etm ektedir. Buna benzer bir şekilde, İran halk destanında Zâl (oğlu Rüs- tem)’a şu bilmece sorulur: "On iki ağaç var ki, her birinin otuz dalı mevcut, İran ülkesinde ne bir fazla ne bir eksik; iki yanşçı var ki, biri ak diğeri kara, durm adan biri öbürünü kova lar ve hiç biri diğerini yakalayamaz; bir ba karsın otuz Büvari gidiyor, daha dikkatle ba karsan biri eksiktir, bir de sayarsın yine otuz olur". On iki ağaç on iki aydır, kıratlı gün, ka- raatlı ise gecedir, otuz süvari ayın otuz gece sidir, eksik olan da yeniay geceBİ... Bilmece nin, kahram anın zekasını kanıtlayan doğru çözümünden, halk masalındaki olayın dönüm noktasına kadar az bir mesafe kalm ıştır; bu rada kendisine atılm ak istenen kem entten, saçma sapan veya iki anlam lı cevaplar ver mek, ancak böylelikle deli divane görünüp, canına kıymak isteyen kişiyi çaresiz bırak m ak suretiyle kurtulur. Padişah Efrâsiyale (efsanevi AStyages), to ru n u Bey H üsrev (Crus)'i mahvetm ek ister ve şunu sorar:
"Günleri ve geceleri nasıl bilirsin? Sürüle rinle ne yaparsın? Keçilerini, koçlarını nasıl
sayarsın?" Hüsrev cevap verir: "Av yok, be nim de ne yayım ne kirişim ne de okum var". Padişah soruya devam eder, ne öğrenm iştir ve kaderi şimdiye dek nasıl olmuştur, öğren mek ister. Torun cevaplar: "Panter görünün ce, yiğidin korkudan ödü kopar". P adişah, İran'ı, Geng şehrini ve babasını anasını sorar; şu cevabı alır: "Dalaşçı köpek vahşi aslanı ye- nemez". Soru devam eder: "İran’a yiğitlerin şahına mı gitmek istersin?" Hüsrev cevap ve rir: "Bir atlı önceki günün gecesinde dağda ve bozkırda önümden geçti”. Padişah bir kez da h a sorar: "Yazı yazmayı Öğrenmek istemez misin? D üşm anlardan öç almayı arzulam az mısm?" Ve torunu şu karşılığı verir:
"Sütün üstünde kaym ak yok, bütün ço- b anlan kırdan kovmak isterdim". Artık padi şah meseleden emindir, güler ve bu delikanlı nın bir uçuk olduğunu söyler. Bey Hüsrev ise daha sonraları, Allah'ın onun dilini bağladığı nı, kafasının iyice karıştığını, böylece padişa hın onu kalpsiz ve kafasız biri sandığını ve oracıkta canına kıym adığını söyleyecektir. Devarfı edelim. Padişah tunçtan bir kaleyi hi leyle fethetmek ister. 160 sandığa yiğitlerin den bir çoğunu saklar, diğer adam ları satıcı lar gibi giyinirler ve sandıkları om uzlarında ja le y e taşırlar, meraklı birine de sırtlarında
ki bu sandıklarda zor bela akıllarını taşıdık larını söylerler -burada 1001 Gece'deki Ali Baba ve kırk haram ileri hatırlayalım. Şüphe siz halk masalı daha çocuksu ele alır konusu nu. Bir zam anlar, bir delikanlı ile bir cadının kızı birbirine aşık olurlar; cadının evde olma dığı bir anı bekleyip kaçarlar. F akat yolda kız bir geri bakar ki, .annesi onlan takip etm ekte dir, korkar. Ama boşuna palmiyeler altında dolaşmamış, boşuna bir cadının kızı olmamış tır; o da büyücülük öğrenmiştir ve Önce sevdi ğine, sonra da kendine bir dokunur; o an sev diğini bir bahçe, kendini bahçıvan yapar. Ca dı gelir, bahçıvana oradan bir delikanlıyla kı zın geçip geçmediğini sorar; bahçıvan cevap verir: "Pırasam henüz büyümedi, d ah a çok küçük". Cadı, "pırasanı değil, bir delikanlıyla kızın geçip geçmediğini soruyorum" der, fakat sahte bahçıvan ona şu bilgiyi verir: 'Yeşillik desen henüz hiç ekmedim, iki ay sonra belki hazır olur, o zaman gelirsin". Cadı bahçıvanın
sadece saçmaladığın! farkeder ve geri döner; kızsa kendisini ve sevdiğini eski haline dön dürür. Bu esnada cadı geri basar, kaçaklan görünce, cadı kazanm a biner ve kırbacını yı lana çevirir ve kaçönlann ardına düşer. Kız hem en yine döner, yeni tehlikeyi savuştur* m ak için iki yeni dokunuşla delikanhğı fırın, kendini de fınncı haline getirir. Yıldmm gibi gelen cadı: "Fınncı usta, buralarda bir deli* kanlıyla kız gördün mü?” diye sorunca, fınncı "ekmeklerim henüz pişmedi, iki saat sonra yi ne gelip bakabilirsin'' der. Cadı dişlerini gıçır* d atarak , "kuzum ekmeğini ilem iy o ru m , bir kızla delikanlıyı öğrenm ek istiyorum" der. Akıllı fm ncı ise şöyle konuşur: "Ben de acık tım, bırak İyice pişireyim de, sonra yeriz". Ca dı yine aldanır, böyle aptal biriyle uğraşma* m n faydasız olduğunu görür ve geri uçar gi der. Bir sihirli dokunuşla fırın ve fırıncı tek r a r delikanlıyla kız oluverir. Maalesef cadı yi ne geri bakar, kaçaklan farkedince, o zaman iki kez nasıl aldatıldığını anlar, büyük bir öf keyle peşlerinden fırlar, Delikanlı, cadının kı zı ne yapacağını bilm ektedir; sevdiğini göle çevirir, kendisi de altm b ir ördek olup gölde yüzmeye durur. Cadı ördeği yakalam ak için gölün sağında ve solunda koşar, am a nafile. En sonunda hiddetten köpürerek evine döner, kızı da onu bir daha görmez.
' Şimdi başka bir m asalı alalım. Bir odun cunun, hep istediğinin tersini yappn kötü bir kan sı vardır.'G ünün birinde oduna gider, ka rısı da peşinde aceleylo yürürken derin bir kuyuya düşer. Oduncu, nihayet kanındır, di yerek ona acır ve kuyudan aşağı bir ip salar, fakat ipi y u k a n çektiğinde, ucunda şeytanın sallandığım görür, şeytan, o kötü kadının ya nından kurtulduğu için çok sevinmektedir. Oduncuya, m ükafat olarak bir padişahın kızı nın içine gireceğini ve sadece onun emriyle o radan çıkacağını söyler. B unu da yapar. Sonra h er tarafa, padişah kızının ağır hasta olduğuna, kim onu iyileştirirse kızı kendine eş o larak alabileceğine d air hab er salınır. O duncu gelir, kızı iyileştirir. Sadece kızı eş alm akla kalmaz, çeyiz olarak padişahın ülke sinin yansına shaip olur. Ondan sonra komşu ülkenin padişahı da ricada bulunur, onun kı zının içinde şeytan vardır, onu kurtarm asını
ister. Oduncu gider, şeytana sadece, kansının kuyudan k u ru ld u ğ u n u ve buraya gelmekte olduğunu söyler; şeytan korkar, padişahın kı zını derhal terkedip, pencereden uçar gider, bir daha da görünmez. Oduncu bu kızı da kendine eş alır [Kuyu İfriti, s.397-404].
D aha başka Arap m otifleri de, din ve inanç unsurlanyla birlikte T ürk halk edebi yatına girmiştir, örneğin Anka kuşu, bir ba karsın kuşlann, bir bakarsın perilerin krali çesi olur; k an a tla n züjnrüt tüylerle kaplıdır, İsmini herkes bilir, am a kendisini gören ol- manjıştır. Sıkıntının en fazla arttığı bir anda, Anka'dan elde edilen b ir tüy yakılırsa, bu si hirli kuş görünür ve yardım getirir (başka bir m asalda bir güvercinin mücevher tüyü aynı işlevi görür) [Zümrüdüanka Kuşu, s. 127-140].
Anka, eski İran mitolojisinde B araghna veya Bârenyana'ya tekabül eder; kuyruğunu kırbaç gibi kullanır. Söz konusu olan bir baş ka kuş da, İran kahram anlık efsanesindeki Simurg'dur, Çaânö Mwegö denilen bu hayvan bir kartaldır, arada b ir aydınlığın erlerine de düşmanlık yapm akla birlikte, daha çok kendi çocuklanyla büyüttüğü Zarın ailesinin yanın da yer alır. Görüldüğü gibi, 1001 Gece'deki Sinbad'm gezilerindeki Leylek kuşu ile belli bir aile benzerliği vardır.
Masalda kuş dili de önemlidir [K andehar Padişahın Kızı, s.41fi-427 Rüzgâr Dev, s. 189- 205], Kuşlar sadece in sa n la n n dilini konuş m azlar (örn. 1001 Gece’deki B ubbul-hazâr adındaki bin tü rlü ses çıkaran ardıç bülbülü ve Bubbul-el-siyâk adındaki dertli bülbül), aynı zamanda özel, yalnızca bu sırra vakıf ki şilerce anlaşılan bir dile de sahiptirler.
Aynı şekilde Arap halk inancındaki ve halk masalındaki Cin de Türk halk edebiyatı na girmiştir. Cinler yerde gezer, havada uçar, mezarlıklarda toplanırlar veya ocak başların da çöreklenirler; ateşten doğar, ateşle, yıldız la yok olurlar. Fânileri havadan uzak ülkele re kaçınrlar, sonra yine geri getirirler, sev diklerini h er tü rlü tehlikeye k arşı korurlar, çeşitli kılıklara girebilir, h a tta canavar ola rak görünebilirler, kötüleri korkutur ve ceza- landınr, iyileri ise ödüllendirirler. T ürk halk m a sallan n d a A raplar kara, çirkin ve kötü dür: korkunç kocaman ağızlarıyla Arap kızla
rı, alt dudağı yârleri, ü st dudağı gökleri süpü ren A rap cinleri vardır. Em ırubrigas denilen m asal kâhini kadın ve Mercan (kırmızı inci) kadın Arap kökenlidir.
İran y aratılış efsanelerinin ve halk mana lının etkisi h er yerde görülebilir. Türk halk m asalları da, kendi ülkelerinde, kendi padi- ş a h la n yönetiminde yaşayan perilere yer ver m ektedir [bkz örn. Turunç Perileri, s,73-86; Üç Peri Kızı, s.93-114}.
İnsan kılığına girm işlerse, yeşil kıyafet ta şırlar ve kalın peçeler takarlar. Geziye çık m ışlarsa güvercin olurlar, İnsan onları, güç ler", "yediler" ve "kırklar" halinde görür, in san sevgisi yüreklerine yabancı kaldığı sürece peri olarak kalırlar.
İnsanları kaçırırlar, onların kral ve krali çeleri olur, periliği öğretirler. Vay onların bir tavuk sırtındaki saraylarına yaklaşm aya cü re t eden lin in in haline. Perilikten bıkarlarsa, o zam an seçtikleri birinin rüyasına girer, onun kalbine aşk ateşi düşürürler; bu durum da büyülenen kişi, bulana kadar sevgili peri sini arar. Dev, kötü b ir cin olup îran kökenli dir, Kâh insan kılığında, kâh boynuzlu ve mahm uzlu hayvan kılığında görünürler. Ba zılarının, ateşten olduklan için yanm a yakla şılmaz, bazıları ise rüzgârdan olduklan için görünmez; ancak hepsinin bir tılsımı vardır, ve bir insan bunu bilise, güç ve ik tidarlanm kaybederler. M ağaralarda ve saraylarda, ku- yulann dibinde yaşarlar, ve insan etiyle, özel likle de genç kızların etiyle beslenirler. Ço ğunlukla dev gibi heybetlidirler, ancak Mu- hammed Şah, Kızıl Şah veya Şehzade Süley m an gibi bir kahram anın adını duyunca titre meye başlarlar. Bir çoğu, perilerin hizmetin de bulunur, onlann bahçelerini beklerler.
Kendilerine düşmanca yaklaşanlann düş m anı, dostça y a k la şa n la n n dostu olurlar. A naları ise şeytan lan n büyük ustası, büyü lenm işlerin korüyucusu olan Dev Anası'dır [bkz.öm. Sümbüllü Köşk, s. 15-23; Sihirli Gül, s.66-72; Devoğlu, s. 115-120;
Ejderha Kuyusu, s. 171-180; Sihirli Aynk, s.379-3861. Şayet maceraya atılan yiğidin yo luna çıkar da, o da anacığım demezse, işi bi tiktir. Ona dostça yaklaşan kişiyi çocuğu gibi gözetir, yaptığı her işte yardımcı olur ve h at
ta kendi yavrulannı bile feda eder. En tehli keli dev, Rüzgâr Devi’dir [Rüzgâr Dev, s. ISO1' 205]; h er türlü silaha karşı dayanıklıdır, kim seye görünmez ve rüzgârdan hızlıdır. Bir boz dev, bir tırnaksız dev, bir de hamamın kubbe si kadar büyük zincirli dev vardır, bu sonun cusunun boynuzlan çam ağacı hoyundadır [devler için aynca bkz. jöm. Atın Oğlu, s.223* 241; Kara Dev ile Kızıl Dev, s.329-339; Üç Pe ri Kızı, s.93-114].
Aynı şekilde, insana daha çok rüyada gö- rünçn, iyi öğütler veren, kahram ana, kötüye karşı giriştiği shvaşta yardım eden ve her türlü sihir sanatında u sta olan aksakalh P ir de îran kökenlidir [Kandehar Padişahının Kı zı, s.41B-427J. öğrencileri çoğunlukla uzak ül kelerden güvercin kılığında ona uçan, ondan büyü yapmayı öğrenen ve Pirin adım ve yeri ni bilen sevdiklerine ellerini uzatan sultan kızlandır. Derviş de insana rüyasında görü n ü r (İran m asallannda, m üslüm an m asalla- n n d a olduğu gibi dilenci baba kılığında değil de, fakir ve m uhtaç biri olarak karşım ıza çı kar); o prens ve prensesleri birbirine aşık eder, tehlikede iseler, hem en yanlarındadır ve onlara sihirli değneğiyle ve iğneleriyle, kö tü cinleri yenm eleri için yardım eder. K ısır kraliçe, derviş ona sihirli bir elma vermişse doğurur; fakir bir delikanlıya başından birkaç saç teli verir ve ona, tehlike am nda bunlan y ak a rsa yardım edeceğine söz verir; kendi adını verdiği çocuğu da ömrü boyunca korur.
îran ta n n efsanelerinden daha başka var lıklar da T ürk m asalına geçmiştir, örn eğ in insanlarla ve diğer cinlerle ebediyen mücade le eden ve genç kızlan avlayan ejderha {bkz. örn. E jderha'K uyusu, s. 171-180; Yedi Başlı Ejderha, s.285>297] ve yalan dolan peşindeki büyücü kansı. Burada bir tahm in yapmamıza m üsade edilsin. E ski îra n çivi y a z ıla n n d a Drauga yalanı "durudz yalanı”, Yeni Farsça- da Durugh yalanı" demektir, fakat eski fars- çada [»altbaktrisch: Antik dönemde, Persle- rin hakimiyetinde olan Amu-Derya bölgesi di li; Ç.N.] Drutza, sadece kötü ve y a la n a k a n lar, büyücüler anlamındadır. Alman ta n n ef sanesindeki Drude veya Trude aynı isimden çıkmış olamaz mı?