Türklerde ve Batı’da Ötekiyle İlişki

In document Balkanlaşma ve Balkanlar'da Türk kimliği (Makedonya ve Kosova örneği) (Page 67-71)

2. KİMLİK VE KİMLİĞİN İNŞASI

2.3. Türklerde ve Batı’da Ötekiyle İlişki

Sırplar 14. Yüzyılda Kosova’da Osmanlı Türklerine yenilişlerini bir travma halide nesilden nesile aktarmışlar ve anımsamışlardır. Böylece aidiyet duygusu ve belleğin canlı tutulması sağlanmıştır. Yugoslavya’nın dağılmasının ardından ise Sırpların

“Osmanlı’nın devamı” olarak gördüğü Müslüman unsurlara yönelik başlattıkları şiddet ve soykırım Bosna-Hersek ve Kosova’da yaşanan etnik çatışmalarda “Osmanlı’nın devamını yok etme” şeklinde açığa çıkmıştır (Yılmaz, 2007: 32).

Bu yüzden Tükçe konuşmasalar bile Müslüman olmaları sebebiyle Türk kimliğine yakın olan unsurlar dahi bedel ödemiştir. Balkanlar’da ve Kafkaslarda ana dili Türkçe olmayan unsurlar Türk olarak kahır çekmiş, yerinden yurdundan edilmiş ve son 150 yıllık trajediyi birlikte yaşamışlardır. Girid adasında Hellence konuşan Müslüman Pomak köyleri faşist Bulgar idaresinin zulmüne bazen Türk köylerinden de fazla maruz kalmıştır. Bu bakımdan Türklük bedeli ağır ödenen bir kimlik olmuştur (Ortaylı: 1998:

8). Bununla da kalmamış 20. Yüzyılda Sırplar Bosnalı Müslümanları ve Kosovalı Arnavutları katletmeyi Türk’ü ortadan kaldırmak ve tarihin öcünü almak olarak görmüşlerdir (Mestrovic, 1999: 12).

özgü teolojisi Yaradan’ın merhametini salık vermiş, insanın doğuştan günahkâr değil aksine bütün varlıklar içerisinde en şerefli olan varlık olduğu öğretisini vazetmiştir. Bu anlayışa göre “Yaradan merkezdedir. Ve yaratılana hoşgörü – tolearans değil – Yaradan’dan ötürüdür. Fark kemalatla ifade edilmekte, kemalat için kendini bilmek elzem görülmekte, kemalata erdikçe de hoşgörü artmaktadır” (Tatar, 2008b: 188).

Doğal olarak Türklerin zihin dünyasında ötekiyle kurulan ilişkiler ve ötekini belirleyerek oluşturulan kimlik inşası Batı’da olduğu şekilde nesneleştirme şeklinde kurumsallaşmamıştır. “İnsan insanın kurdudur” kavrayışı ya da aksine insanı insanda huzur bulan; selam ile selamet bulan “insan insanın yurdudur” kavrayışı da farklı zihniyet dünyalarının kendilerine özgü tezahürleridir.

Benzer bir şekilde; Yusuf Has Hacip’in “Kutadgu Bilig” isimli eserinde ve Machiavelli’nin “Prens” isimli eserinde devlet başkanı’nın nasıl olması veya olmaması konusundaki görüşleri tetkik edildiğinde iki farklı Doğu-Batı ya da Türk/İslam-Hristiyan medeniyetleri arasında çok ciddi farklılaşmalar olduğu gözlenmektedir.

Machiavelli’nin (2010) hükümdar’a cimrilik, cömertlik, iyi kalplilik, merhamet, acımasızlık gibi konulardaki tavsiyeleri ve tebaasına karşı nasıl tavırlar takınması gerektiğiYusuf Has Hacip’in görüşleriyle kıyaslandığında neredeyse bir birlerinin anti tezi niteliğindedir. Yusuf Has Hacip (2011) Hükümdar’a tebaasına karşı cömert, iyi kalpli ve merhametli olmayı salıklarken Machiavelli ise yeri gelince cimriliği, merhametsizliği, hilekârlığı tavsiye etmektedir. Günümüzde kötü bir etiket olarak makyavelist sıfatı amaçları uğrunda her şeyi feda eden ve herşeyi mübah görenler için kullanılmaya devam etmektedir.

Yine benzer bir şekilde “ilim kendin bilmektir" ya da ilimi bir sömürü ve şeyleştirme vasıtası haline getirmek de tamamen farklı zihniyetlerden yansıyan kültürel örüntülerdir. Bu bağlamda Batı’da bilgi ve bilime yüklenen işlevin çözümlenmesi hususunda Bacon ve Descartes başvurulması gereken önemli isimlerdendir.

Bacon ve Descartes insanoğlunun tabiatın sahibi ve efendisi olup, tabiatı ve dünyanın doğal kaynaklarını dinamik bir şekilde insanlığın faydası için kullanılması gerektiğini dile getirmişlerdir. Doğanın insanın hâkimiyetine tabi olduğu mefhumu otoritesini İncil’den de almıştır ve Ortaçağda bu görüş müessir olmuştur. Bacon’ın

“doğa perçeminden yakalanmalı” sözünde ifadesini bulan hedef doğanın hâkimi olabilmek için bilgiyi elinde bulundurmak ya da bilgiyi kontrol edebilmekle

mümkündür (McClellan III ve Dorn, 2006: 247-248). Descartes ve Bacon’ın hedef gösterdiği anlamda doğaya hükmetme arzusunda doğa ve insan ilişkisi barışık olmaktan uzaktır. Doğaya hükmetmenin yolu bilgiyi elinde bulundurmaktan ve bilgiyi kontrol altında tutmakla ilişkilendirilmiştir. Bunun farkında olan Batılı uluslar yarışırcasına bilgi toplama faaliyetine girişmişlerdir.

Avrupalıların dünyanın başka bölgelerini egemenlik altına almak amacıyla sistemli olarak bilgi toplama faaliyetlerinin uzunca bir geçmişi vardır (Burke, 2004:

125-126). Bu niyetlerle Batılı milletler tarafından gerçekleştirilen coğrafi keşifler sömürgeciliğe kapı aralamıştır. İnsana ve insan emeğine dair ortaya çıkan sömürgecilik anlayışının ardındaki temel motivasyon bir slogan halinde “Tanrı, Altın, Zafer” (God, Gold, Glory) şeklinde ifadesini bulmuştur (Spielvogel, 2005: 408). Her ne kadar bu söylemde “Tanrı” sözcüğü ilk olarak zikredilse de keşiflerin ardından gerçekleştirilen kölelik ve sömürgecilik düzeninde, Cesaire’in (2005: 66-67) de belirttiği üzere; İncil’i öğretmek, Tanrı’nın yüceltilmesi, cehaletin, tiranlıkların ve hastalıkların ortadan kaldırılması, hukukun sağlam temellere oturtulması gibi iyi niyetli herhangi bir çaba görülmemiştir. Marco Polo gibi kâşiflerden hiçbirisi keşif için çıktığı topraklara daha üstün bir düzen götürecekleri gibi bir imada bulunmamışlardır.

Edward Said’in oryantalizm olarak kavramsallaştırdığı Batı’nın Doğu’ya dair sahip olduğu bilgi formları da Doğu’nun “öteki” olarak belirlenmesi ve sömürülmeye müstahak bir nesne olarak görülmesi sebebiyle aynı işleve hizmet etmiştir. “Dünyanın koca bir bölgesini betimlemeye yönelik” Doğu’ya dair üretilmiş olan edebiyattan manzara betimlemelerine kadar; estetik, sosyoloji, iktisat, filoloji, antropoloji ve tarih gibi pek çok alanda yapılandırılan bilgi kalıpları“bu bölgenin sömürge fethine uğramasına eşlik eden bir girişim” haline gelmiştir (Said, 2010: 358). Bu bakımdan coğrafi keşiflerin yanı sıra oryantalizm sömürgeciliğin ‘lokomotif ideoloji’si olmuştur (Öztürk, 2012: 37). Böylece “bilgi” insanı ve insan emeğini sömürmenin vasıtası olarak kullanılmıştır. Bilimsel çalışmalarla sömürülesi nesneye karşı üretilen tezler desteklenmeye ve sömürgeciliğin meşrulaştırılmasına hizmet edilmiştir.

Sömürgeci ülkeler sömürü toplumlarına dair bazı kültürel araştırmaları desteklemiş, teşvik etmiş ve bu tür araştırmalara önem vermiştir. Hatta bazı ülkeler sömürgelerde istihdam edilmek üzere vazifelendirdikleri kişileri Etnoloji ve Antropoloji gibi bazı sahalarda 4-5 yıllık bir eğitime tabi tuttuktan sonra sömürge bölgelerine

göndermiştir (Turhan, 2010: 22-23). Bilgi sayesinde farklılıkların keşfedilmesiyle birlikte “Biz” ve “ötekiler” algısının oluşumu da Batılı kimliğin inşasında oldukça önemli bir rol oynamıştır. Yerliler hakkındaki betimlemelerde farklılıklar o kadar çok vurgulanmıştır ki insan türüne ait olan ortak bir özellik neredeyse yok denecek kadar azdır. Batı dünyası kendi kimliğini inşa ederken farklılığı adeta varoluşunun temel dinamiği haline getirmiştir. Tabiî veya inşa edilmiş olan farklılıklar hep iki ayrı zıt dünyanın unsurları şeklinde resmedilmiştir. “Resmin koyuluğu arttıkça, zıt olanların ötelenmesini de arttırmış ve kapatılması mümkün olmayacak şekilde, mesafe gittikçe açılmıştır. Batılı kimlik kesinliğini ifadeyle hükmünü geçerli kılmak için farklılıkları ötekiliğe dönüştürmüştür”(Tatar, 2014:100).

Batılı sömürgeci milletlerin sömürgeci uygulamaları, Batının hem kendi kimlik inşasında hem de sömürülmeye müstahak gördükleri ötekilerin kimliğinin belirlenmesinde ırkçılık zemininde iki zıt kutpun ortaya çıkmasını sağlamıştır. Batı zihniyeti bu kutuplaşmada “Her türlü takdire layık bir kendi, karşısında ise en acımasız tahkire müstahak bir öteki zümresi” (Tatar, 2012: 435) inşa etmiştir.

Batının ötekinin aynasında şekillenen kimlik inşasındaki tutum ve davranışları kendisine dair yüceltici, ötekine yönelik ise aşağılayıcı bir tarzda gelişmiştir (Tatar, 2014: 91). Böylece Batı’da ırkçılık ideolojisi ortaya çıkmış ve sonuç olarak da Batı sömürgecilik için gerekli olan güç ve meşruiyeti ırkçılık ideolojisiyle elde etmiştir (Tatar: 2008: 250-251). Yaradan’dan ötürü yaratılanı hoş görme idraki ise Türk kültüründe tamamen farklı bir öteki anlayışını inşa etmiştir.

Türklerin mümeyyiz vasıflarından birisi olan hoşgörü büyük bir nispette hâkimiyet duygusuna bağlı olmuştur. Psikolojik araştırmalara göre müsamahasızlık büyük ölçüde emniyet duygusunun yokluğundan ileri gelmektedir. Bu bakımdan bir kimse karşısındakinden kötülük gelebileceğine inanması halinde müsamahasız olabilmektedir. Türkler ise azınlıklara kendi sayelerinde rahata kavuşan insanlar nazarıyla bakmış ve hâkim oldukları devirlerde bunlardan bir tehlike görmemişlerdir.

İslam dini benimsenmeden önce de Türklerin hâkimiyet geleneği ve idraki ilahi bir kaynaktan ileri gelmiştir. Bu bakımdan İslam öncesi devrin hâkimiyet ideali İslam’la birikte gelen yeni kıymet hükümleriyle uzlaştılımıştır. Türk hâkimiyet anlayışı yeni dinin gaza ve cihad prensipleri etrafında da ilahi kaynağını bulmuştur. Fetihlerin gayesi Tanrı’nın yüce adını her tarafa duyurmak ve İslam’ın üstünlüğünü fiilen yürütmek

şeklinde telakki edilmiştir. Bu anlayış ve gelenek sayesinde yeryüzünde kurulmuş olan imparatorluklar içerisinde Türkler sömürgeci karakter taşımayan yegâne millet olmuştur (Güngör, 2010: 135-141).

Son tahlilde kimlik ve ötekiyle kurulan ilişkiler farklı medeniyetlerin Tanrı, insan ve bilgiye dair sahip oldukları farklı idraklere ve hükümlere binaen şekillenmiştir.

Türklerin öteki ile olan ilişkilerinde şeyleştirme ve yok sayma değil ötekinin garipliğine karşı tıpkı Yaradan’ın insana olan merhametinde olduğu gibi merhamet şeklinde tezahür eden bir ilişki biçimi gelişmiştir. Mazlumun ve mağdurun yanında olma; hamiliğini üstlenme durumu söz konusu olmuştur. Ötekine duyulan merhametin yanı sıra Türk kültürünün nizam-ı âlem idealinin prensipleri çerçevesinde disiplini ve düzeni sağlama durumu da söz konusu olmuştur. Bu düzen başıboşluğa, özgürlük adına anarşiye müsaade etmemiştir.

In document Balkanlaşma ve Balkanlar'da Türk kimliği (Makedonya ve Kosova örneği) (Page 67-71)