2. KİMLİK VE KİMLİĞİN İNŞASI

2.1. Kimlik Ve Öteki

Güvenç, kimlik ve öteki ilişkisi bağlamında, “Ötekilerin kimliği veya neliği ile ilgili görüşlerimiz, başkalarına atfettiğimiz nitelik ve özellikler –kimlik değil–

imgelerdir (image/imaj)” sözüyle imge kavramına dikkat çeker (1995: 24). Bu ayrım bize ötekiyle kurulan ilişkide ortaya çıkan ötekileştirme eyleminin ardında yatan önyargı ve stereotipleri anlama kolaylığı sağlar.

İnsanlar bazı ırklara, kültürlere, toplumsal gruplara karşı ait oldukları toplumun, dini ya da ideolojik grubun (cemaatin) gözlüğünden bakmaya eğilimlidirler. Ait olunan

grubun “ötekilere” dair kendine özgü okuma, anlama biçimleri ve kaynakları vardır. Bu durum olaylar karşısındaki duruşun, tepki ve yargıların kısmen de olsa önceden belli bir çerçeve içerisinde şekillendiği anlamına gelir. Önyargıların oluşumunda sosyal grupların stereotip görüşlerine vurguda bulunan Mendras’a göre “Bir Alman stereotipi (bir Yahudi, siyahî vb. için) hiçbir kişisel deneyimle örtüşmez: Toplumda oluşmuş ve yayılmış, gerçeğin algılanmasında seçiciliği ön plana çıkaran bir imajdır” (2009: 82).

“Ötekileştirme” çoğu kez stereotipler ve önyargılar vasıtasıyla gerçekleştirilir.

Ötekileştirme gurup üyeleri arasında kendini beğenme, rahatlama ve arınma gibi bazı hislerin oluşmasında etkilidir (Bilgin, 2007: 180). Bauman’ın ifadesiyle “Kişinin kendi gurubunun renkleri huzur verici ve iç açıcı iken, düşman imgesi donuk ve korkutucu renklerle boyanmıştır” (2008: 57). Burada kastedilen düşman imgesi bireylerin imgelerinde oluşan ya da ait olunan grup tarafından daha önceden oluşturulmuş olan tahayyül ürünü imajlardır.

“Bazı insanların dünyayı keskin ve uzlaşmaz zıtlara göre algılamaya ve kendilerinden farklı olan ya da görünen herkese derin bir kin beslemeye özellikle yatkın oldukları çok sık görülmektedir.” Bu tür bir yönelim ırkçılığı ve yabancı olan her şeye düşmanlık anlamına gelen ‘zenofobi’yi ortaya çıkarabilmektedir (Bauman, 2008: 59).

Herhangi bir etnik grubun mensupları diğer gruplarca sergilenen belli miktarlarda dışlama, kabul etmeme ve önyargılı yaklaşımlar şeklinde tezahür eden bazı muamellere maruz kalabilmektedir. Bu ayrımcılık çok basit seviyede yalnızca bir farkın mevcudiyetini tanımak gibi bir durumdan, yoğun nefret ve tepki gösterilerine uzanan bir aşamaya kadar ilerleyebilmektedir. Bu tür davranışların arkasındaki saikler sadece basit bir grup birliği ruhuyla hareket edilmesiyle ilişkilendirilebileceği gibi “kör olmuş ve kör edici bir grup egoizmini” de ele verebilir. Bununla birlikte farklılığın kabul gördüğü karmaşık toplumlar içerisinde bile “onlar” ve “biz” ya da iç-grup dış-grup gibi ayrımlar kaçınılmaz bir şekilde ortaya çıkabilmektedir. Bu ayrımın temelinde grup birliği ve gruba sadakat gibi hisler vardır. Çünkü “onlar”dan ayrı tutulan “biz”e karşı bir sıcaklık hissinin tesis edilmesi gerekmektedir (Türkdoğan, 2013: 41).

Bir ülke sınırları içerisindeki misafir işçilerin, savaşlardan kaçan mültecilerin veya bir devlet içerisindeki azınlık statüsündeki grupların bazı talepleri hâkim millet tarafından düzeni tehdit edici olarak görülebilir. Böylece zaten ön yargıları ve stereotipleri hazır bulunan dominant grup üyeleri arasında iç-grup, dış-grup veya biz ve

onlar gibi ayrımlar belirgin hale gelir.

Bauman bu durumu Norbert Elias’ın “yerleşikler ve dışarlıklılar” teorisiyle açıklar. “Dışarlıklıların içeriye akın etmesi, yeni gelenlerle eski sakinler arasındaki farklılık ne kadar belli belirsiz olsa bile, her zaman yerleşik nüfusun hayat tarzına bir kafa tutuş demektir.” Yerleşiklerin yeni gelenlere yer açması ve dışarlıklıların da kendilerine yer bulmaları gerekmektedir. Sonuçta bir gerilim ortaya çıkar ve normal şartlarda pek de önemsenmeyecek olan bazı silik farklar belirginleşmeye ve her iki grup tarafından da abartılmaya başlar. Artık o basit farklar dikkat çekmeye ve birlikte yaşayabilmenin çıkmazları haline dönüşür. Her iki tarafta da endişe ve düşmanca duygular ortaya çıkar. Yerleşikler açısından bakıldığında onları haklı kılacak ve ön yargıları sebebiyle harekete geçmelerini sağlayacak daha fazla kaynakları vardır.

Yerleşiklerin bu bölgede uzun bir geçmişleri vardır. Dolayısıyla daha fazla hakları vardır. Üstelik bu topraklar onlara atalarından yadigârdır. Böylece “Dışarlıklılar yabancı ve farklı olmakla kalmazlar, orada olmaya hak kazanmamış “istilacılar” ve işgalciler olarak görülürler” (Bauman, 2008: 60).

Bu ilişkiler daha çok bir ülkenin otokton milleti ve o ülkeye sonradan gelen göçmenleri çağrıştırsa da asırladır aynı ortamda birlikte yaşamış farklı grupların otokton olma, daha kadim olma iddialarında da ortaya çıkabilir. Bu durum özellikle Balkanlardaki farklı dini, milli ve etnik grupların tarihi ve sosyolojik gerçeklikleri bakımından da geçerlidir. Özellikle de bir zamanlar dominant kimlik ve kültürün mensupları olan ve sonradan azınlığa dönüşen Balkan Türkleri açısından da önemlidir.

Nitekim kendilerini bölgenin yerleşikleri olarak görenler Osmanlı Devleti’nin bölgedeki kontrolünü kaybetmesiyle birlikte Cita Tursi Azia (Türkler Asya’ya) şarkılarını 1930’larda dışarlıklıları Balkanlar’dan kovma politikasının sloganı haline getirmişlerdir (Zaim, 2005:103).

“Yerleşikler” ve “dışarlıklılar”ın bir şekilde karşılıklı olarak entegrasyonu gerekmektedir. Entegrasyon sağlanamadığı sürece ayrımcılık ve ötekileştirme devam edecek ve ötekilere ait bazı kültürel farklılıklar birlikte yaşayabilmenin çıkmazları haline gelecektir.

Bununla birlikte bazı durumlarda salt kültüralist bir bakışı benimsemek ötekiliği açıklamada yeterli olmayabilir. “Ötekilik” fenomenini salt kültürel bir ontolojiden yola çıkarak anlamaya çalışmak ötekileri ve ötekileştirilenlerin cemiyet hayatındaki

görünümlerini eksik okumak anlamına gelebilir. Bu yüzden ötekileri “…ısrarla ben’den kültürel olarak farklı öteki’ler olarak tanımlamak yerine sosyal, ekonomik ve politik dünyamızın sorunlu üyeleri olarak...” görmek de mümkündür (Mollaer, 2008: 207).

Çünkü bir ülke içerisindeki istihdam gibi ekonomik sorunlar, yerleşik kural ve normların ihlali ötekilerin varlığıyla ilişkilendirilecektir. Zira bunu sağlayacak olan ötekilere ilişkin ön yargılar ve stereotipler de zaten hazır bulunuşluk göstermektedir.

Önyargı ve stereotip kavramları aynı şeyler olmasalar da bir şekilde bazı benzerliklere sahiptir. Her ne kadar araştırmacıların bu iki kavram üzerinde bir fikir birliğine vardıklarını söylemek zor olsa da ısrarla ikisi arasındaki ilişki üzerinde durdukları görülmektedir (Yapıcı, 2004: 14). Önyargı, “Gerçeklik karşısında sınanmamış, daha çok kişinin kendi duygu ve tutumlarına bağlı stereotipleşmiş inançlarla karakterize edilmektedir.” Bir şey ya da kişi hakkında önceden oluşturulmuş bir kanaat ya da yanlılığa da gönderme yapar. Önyargı genellikle negatif bir anlamla özdeşleştirilse de bazen kişilere, gruplara ya da varlıklara dair sahip olduğumuz ön yargılar olumlu özdeşleştirmeleri de içerebilir (Marshall, 2009: 559).

‘Stereotipler’de“bir grup hakkında, genellikle üzerinde uzlaşılmış inançlar” ve “her hangi bir grubun zihinlerde çağrıştırdığı nitelikler”olmak üzere birbirini tamamlayan iki temel vurgu söz konusudur. “Buna göre, bir grup içerisinde bir başka grubun ismi duyulduğu zaman akla gelen stereotiplerin, aslında, o sosyo-kültürel yapıda mevcut olan yargı ve değerlendirmeler olduğunu söyleyebiliriz” (Yapıcı, 2014: 13-14).

Önyargılara dair farklı psikolojik açıklamalar mevcuttur. Adorno vd. ‘Otoriteryen Kişilik’te insanların ön yargılı olma durumunu bazı psikolojik sorunlarla ve bilinçaltı özelliklerle açıklarken bir yandan da ön yargılı insanların yaşamı tehditkâr buldukları ve insanlar arasındaki ilişkileri salt çatışmadan ibaret görmeleriyle açıklamışlardır.

Yaşanılan sorunların ve zorlukların müsebbibi olarak başkalarını sorumlu tutmak, bireylerin ve grupların iç çatışmalarını çözmelerini sağlayan bir savunma mekanizması oluşturur. Dış düşmanın varlığıyla grup içi kaynaşma kolaylaşır ve pekişir.

Yoksunluğun tetiklediği saldırganlık duyguları ise savunmasız günah keçilerini hedef alır. Bu sırada uygulanan şiddet ise daha sonra, olumsuz yargılar ve stereotiplerle akılcı hale getirilir (Schnapper, 2005: 136-37).

Sennet de benzer bir şekilde şehir hayatında ‘yabancılar’ın nasıl bir tehdit unsuruna dönüştürüldüğünü “yıkıcı gemeinschaft” kavramıyla açıklar. “Cemaat

duygusu”, “biz şuuru” ya da “kolektif benlik” gerçek ya da hayali olarak yaratılan ortak bir düşmanın varlığıyla pekişir. Bağlılığın sağlanması bir anlamda “öteki”ni dışlayarak gerçekleştirilir. Böylece bireysellikler ve farklılıkları büyük ölçüde ortadan kaldırmak mümkün hale gelir. Kısacası bu kolektif tutum “Sizin ve kardeşinizin ancak ortak bir düşmanınız olursa gerçek kardeşlik ruhunu hissedebilirsiniz” cümlesinde ifadesini bulur (Bozkurt, 2012: 89). Bu aşamada yabancılar ‘yıkıcı gemeinschaft’ın günah keçileri haline gelir.

Görüldüğü üzere “biz” ve karşısında “öteki”nin yaratılması toplumsal bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir grubun üyelerinin başka bir grup ve üyeleri hakkında genellikle olumsuz imajlarla dolu olan bir grup önyargısı geliştirdiği görülmektedir.

Araştırmalar önyargıların daha çocukluk çağından itibaren okul öncesi dönemde aile içerisinde öğrenilmeye başladığını göstermektedir. Tarih yazıcılığı da bu bakımdan önemli bir etkendir ve entnikmerkezciliğin bundaki etkisi çok büyüktür. Bu yüzden ırkçılık, soykırım, cinsiyetçilik, tekkültürcülük ve yabancı düşmanlığı gibi pek çok olumsuz toplumsal akımı ötekinin yaratılması süreçleri üzerinden temellendirmek mümkün gözükmektedir. Ötekinin olmadığı bir toplum inşası mümkün değildir. Üstelik öteki sadece çatışmaya değil, yaratıcılığın mekanizmalarını oluşturan özenme gibi duygulara, yarışma ve işbirliği gibi olumlu ilişkilere de kaynaklık edebilir. Bu bakımdan ötekisiz bir toplum tasavvurunun aksine anlamlı olan arayış sosyal hayatta çatışma ve dışlayıcı olmayan “öteki” anlayışlarının nasıl inşa edileceğidir. Bu hususta ilk başlanması gereken şey ise ötekileri üreten bireylerin üstünlük iddiasından vazgeçmeleridir (Tekeli, 1998: 1-3).

Bilgin (2007:179-180) ötekinin işlevi konusunda ayrı bir hususa dikkat çekmektedir. Öteki’nin ötekiliğe hapsedilmesi gerekir. Bu durum tehlikeli bir suçlunun hapse konulmasının ardından duyulan rahatlık ve güven duygusuna benzemektedir.

Fakat ötekinin egzotizm ihtiyacını karşılamak gibi bir işlevi de vardır. Öteki farklı renkleriyle, sesleriyle ara sıra egzotizm ihtiyacını gideren bir uğrak yeri; lakin nihayetinde bir başka yer olarak kalmalıdır. Bu sosyal düşünce açısından ötekinin kendine has doğal bir özelliği veya özü olduğuna göre, onu kendi yerinde tutmak gerekmektedir.

Özetle ifade edilecek olursa kimlik(ler) ‘ben’den ya da ‘biz’den olanlar veya

‘öteki’nden ya da ‘ötekiler’den olanlar içerisinde konumlanma ve konumlandırılma

şeklinde bir takım stereotip ve önyargıları da referans alabilen imgelerle birlikte bir dizi keşif ve inşa süreçlerine tabidirler. Kimliğin inşa süreçlerinde ‘öteki’nin mevcudiyeti inkâr edilemez. Fakat olmazsa olmaz görmek yerine ötekilik tasavvrularını ehilleştirmek ve çatışmadan kaçınmak mümkündür. Bu hususta üstünlük iddialarından vazgeçemek ve entosantrizmin dozajını ayarlayabilmek önemlidir. Böylece ötekiyle sürdürülen etkileşimler araya mesafeler koymak yerine tanışıklığı ve tanış olmanın imkânlarını meydana getirecektir. Kimlik ve öteki ilişkisinin anlaşılmasında farklı medeniyetlerin Tanrı, evren ve insan tasavvurlarını anlayabilmek oldukça önemlidir.

In document Balkanlaşma ve Balkanlar'da Türk kimliği (Makedonya ve Kosova örneği) (Page 59-64)