Türklerde ve Batı’da Coğrafyayı Atfedilen Kimlik

In document Balkanlaşma ve Balkanlar'da Türk kimliği (Makedonya ve Kosova örneği) (Page 71-75)

2. KİMLİK VE KİMLİĞİN İNŞASI

2.4. Türklerde ve Batı’da Coğrafyayı Atfedilen Kimlik

şeklinde telakki edilmiştir. Bu anlayış ve gelenek sayesinde yeryüzünde kurulmuş olan imparatorluklar içerisinde Türkler sömürgeci karakter taşımayan yegâne millet olmuştur (Güngör, 2010: 135-141).

Son tahlilde kimlik ve ötekiyle kurulan ilişkiler farklı medeniyetlerin Tanrı, insan ve bilgiye dair sahip oldukları farklı idraklere ve hükümlere binaen şekillenmiştir.

Türklerin öteki ile olan ilişkilerinde şeyleştirme ve yok sayma değil ötekinin garipliğine karşı tıpkı Yaradan’ın insana olan merhametinde olduğu gibi merhamet şeklinde tezahür eden bir ilişki biçimi gelişmiştir. Mazlumun ve mağdurun yanında olma; hamiliğini üstlenme durumu söz konusu olmuştur. Ötekine duyulan merhametin yanı sıra Türk kültürünün nizam-ı âlem idealinin prensipleri çerçevesinde disiplini ve düzeni sağlama durumu da söz konusu olmuştur. Bu düzen başıboşluğa, özgürlük adına anarşiye müsaade etmemiştir.

atavatan olarak kabul etmektedir. Bu algılama atalarının vatan haline getirdikleri topraklarda yine atalarından tevarüs eden bir mekân algılamasının sonucu olarak gelişmiştir.

Farklı milletler tarafından yeni coğrafyalara düzenlenen akınların mantığı zihniyet temelli farklılaşmalara göre şekillenmiştir. Bunun sonucunda ise coğrafyaya atfedilen mana ve kimlik farklı tasavvurlar ve hükümler ekseninde belirginleşmiştir. Oryantalist yazın bir yana, Türkçe kaynaklarda ve Türk araştırmacılar tarafından yapılan bazı çalışmalarda da kolonizatör, emperyal ve koloni gibi tabirler Devlet-i Aliye’nin fetihleriyle ilişkilendirilmiştir. Çalışmalardaki genel niyet bir tarafa bırakıldığında, yüzeysel okumalar Türklerin fetih anlayışının Batı’da oluşan tarihi mantığa benzer bir şekilde geliştiği algısına sebep olabilir. Bu bakımdan Türklerde oluşan vatan ve mekân algısına açıklık getirmek gerekmektedir.

Türkler bir coğrafyayı fethettikleri ve o bölgeye yerleştikleri zaman batılı sömürge geleneğinde olduğu gibi coğrafyanın nimetlerine talip olmamışlardır. Aksine zahmetlerine katlanarak bizzat yeni coğrafyayı vatan edinmekle, maddi ve manevi imar/inşa faaliyetleriyle bir şeyler elde etmek niyetinin aksine fethettikleri yeni coğrafyalara düzen getirmişlerdir.

Batılı yazarlar gazayı ve gaziliği haydutlukla ilişkilendirerek Osmanlı Devletinde sırf ganimet hesabıyla gazaya çıkıldığı iddiasında bulunmuşlardır. Oysaki gazinin niyetinde dini hayır düşüncesi, İslam Dini ve Müslüman halk için savaşmak riyadan ve tamâdan uzak halis bir niyete sahip olmak gazanın temel esasları arasında kabul edilmiştir (İnalcık, 2009: 25). Türkler idare ettikleri coğrafyalarda îlây-ı kelimetullah veya ilahi mesuliyet duygularıyla hareket etmişlerdir. Seküler, emperyal ve sömürgeci duygularla topraklarına yeni topraklar katmak yerine İslam medeniyetinin maddi manevi nimetlerini insanlığın istifadesine sunmak adına fetihler gerçekleştirmişlerdir (Akgündüz & Öztürk, 1999: 357-58). Bu cihat bazılarının sandığı gibi istismar ve talan koşusu değil müsamaha, huzur ve adalet tesisi için göze alınmıştır (Taşer, 1991: 34).

Tarihte birer cihan devleti haline gelen Selçuklu ve Osmanlı Devletleri sömürgeciliği ve asimilasyonu yapanları gördüğü hâlde bunu doğru bulmamış, adalet ve ahlâkı hâkim kılma hedefini benimsemişlerdir (Tural, 2009: 1-2).

Araştırma evreni özelinde kendilerini İlirya kökenleriyle bölgenin otokton milleti olarak gören Arnavutların tarihte Slavlarla ve Osmanlılarla kurdukları ilişkilere

bakıldığında da Türklerin muamelelerindeki farklılık çok net bir şekilde tarihin şahitliğiyle ispat edilmektedir.

5. ve 6. Yüzyıllarda Balkanlara göç eden Slavlar, 6. yüzyıl sonrasında İliryalıların yaşadıkları topraklarda yayılmaya başlamışlardır. Slav göçleri tarımla uğraşan İliryalıların etnik yapısını o derecede etkilemiştir ki yapılmış birçok çalışmada 6. Yüzyıl ile 12. Yüzyıl arasında Arnavutların tarih sahnesinden kayboldukları sık sık dile getirilmektedir (Bozbora, 2013: 259). Slavların Balkanlara yerleşmesiyle birlikte Arnavutların sık sık saldırılara maruz kaldıkları ve Slavlarla olan ilişkilerinin sorunlu olduğu da bilinmektedir. Osmanlıların Balkanları fethetmesinin ardından ise durum değişmiş ve toplu olarak İslâm’ı kabul eden ilk millet Arnavutlar olmuştur. İslâm’ın kabulü Arnavutların Yunan ve Slav hegemonyasından büyük öçlüde kurtulmalarını ve böylece muhtemel bir asimilasyon karşısında direnç kazanmalarını sağlamıştır (İdriz ve Uysal, 2009: 595).

1453’te İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethedilmesinin ardından Bizansın sonu gelmiş ve Balkan tarihinde Osmanlı dönemi damgasını vurmuştur. Aslında Türklerin ilk olarak Avrupa’ya geçişi 1354 yılında Gazi Süleyman Paşa tarafından Gelibolu’nun fethedilmesiyle birlikte gerçekleştirilmiş ve bunu yaklaşık 350 yıl süren Orta Avrupa içlerine doğru süreklilik arz eden bir ilerleme takip etmiştir. Balkan tarihinde Osmanlı dönemimin başlaması Kosovalı Arnavutlar için hayati önem taşımıştır. Osmanlı yönetimi altında Sırpların bir kısmı Kosova’yı terkederken Arnavutların sayısı gittikçe artmıştır. Genel olarak Arnavutların İslamı benimsemeleri sonucunda, çıkarları Osmanlı imparatorluğunun çıkarları ve sürekliliği ile özdeşleşen bir Arnavut nüfusu ortaya çıkmıştır. 623 yıl yaşamış olan Osmanlı Devleti’ndeki 292 sadrazamın 28’i Arnavut asıllıdır (Türbedar, 2013: 137). Açıkça görüldüğü üzere Türklerin fethedilen coğrafyalardaki insanlara karşı muameleleri nesneleştirme ve yok sayma şeklinde gerçekleşmemiştir.

Bu bakımdan Türklerin fetih gayelerini bulundukları topraklara sığmayan bir milletin yeni yerler işgal etmesi gibi bir çabayla veya basit bir göç hadisesiyle izah etmek doğru değildir. Her ne kadar demografik unsurun beraberinde getirdiği zorunlulukla birlikte geniş bir coğrafyaya yayılma ihtiyacı aşikâr olsa da, bu unsuru tek belirleyici faktör olarak açıklamak mümkün değildir. Zira tarihi gerçeklerle de sabit olduğu üzere; yegâne hedefi işgal olan milletlerin yerleştikleri coğrafyalarda

geliştirdikleri siyasî sistemler ve toplumsal yapılar ile Türklerin idare sistemleri arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır. Bu farklılıların en dikkate değer olanı ise “yerleşilen toprağı geçici bir mekân veya sadece kuru bir toprak parçası; orada yaşayanları da sömürülmesi veya köleleştirilmesi gereken varlıklar olarak görmemektir”. Türkler yeni toprakları ‘vatan’ ve bu topraklarda yaşayanları ise adaletle yönetilmesi gereken ‘insan’

olarak telakki etmişlerdir. Üstelik yeni yerlere göç eden fertler basit bir nicelikten ibaret değildir. “Onlar bedenleriyle birlikte örf, adet, inanç, töre, dil, meslek vb. unsurlardan müteşekkil bütünüyle zihniyetlerini ve nizamlarını da taşımışlardır. Başka bir ifadeyle taşınan da inşa edilen de medeniyettir” (Tatar, 2017: 13-14).

Batı tarzı sömürgeci anlayış ile Türklerin fetih zihniyeti arasındaki farkın ayırdına varabilmek için sömürgeciliğin gerçek anlamını ne olduğunun kavranması gerekmektedir. Sömürgeciliğin tanımında “yerleşmek” kavramı esas alınmaktadır.

Oxford İngilizce Sözlüğü’nde (2009);

“Yeni bir ülkedeki bir yerleşke… yeni bir yöreye yerleşen, ana yurtlarına tabi halde ya da onunla bağlantısını koruyarak bir topluluk oluşturan bir grup insan; yerleşimi ilk olarak gerçekleştirenlerin soyu ve ardılları tarafından bu şekilde oluşturulan topluluk anayurtla bağlantıyı koruduğu sürece bu yerleşime “colonia” denir.”

Latince “colonia” (çiftlik, yerleşke) sözcüğünden türetilmiş olan “kolonyalizm”

(sömürgecilik) kelimesinin anlamındaki muğlâklığa dikkat çeke Loomba’ya (2000: 18-19) göre bu şekilde yapılmış olan bir tanım “…farklı halklar arasındaki bir karşılaşma ya da fetih ve tahakkümü çağrıştıracak herhangi bir imayı kolonyalizm sözcüğünden boşaltmış” olur. Bu şekilde yapılan bir tanımlamanın sömürgeciliğin işleyiş esaslarını, niyet ve gerçeklerini tam manasıyla yansıtmadığı aşikârdır. Zira “Bu tanımın kolonileştirmecilerden başka hiçbir halktan, koloniler kurulmadan önce o yerlerde zaten yaşıyor olabilecek insanlardan en küçük şekilde söz etmemesi oldukça dikkat çekicidir.”

Kolonyalizme yüklenen yerleşme ya da “çiftlikleşirme” gibi anlamlar, Türklerin toprağa atfettikleri “vatan” kavramından uzaktır. Esasında kolonyalizme yüklenen bu anlam “ana vatan” ve “koloni” arasındaki ayrıma dayanmaktadır. Bu anlayış vatanın

“dünyanın geri kalan diğer topraklarının tamamından tercihli ve üstün olan, uğruna can feda edilen, edilmesi gereken, kutlu toprak” olduğu imasında bulunurken koloniye

ise ayrı bir anlam atfetmektedir. Aslında bu ayrım bir sömürgecinin kolonisini “vatan”

olarak değil, bir “ticari işletme” olarak görmesinden kaynaklanmaktadır. Sömürgeci zihniyetin kolonisini vatanlaştırmak gibi bir düşüncesi olmadığı için, işgal edilen coğrafyadaki kaynaklar sonuna kadar sömürülür ve kârlı olmaktan çıktığında da ise o bölge terkedilir (Hocaoğlu, 2003: 284).

Türklerin bu konudaki tavrı ise nev-i şahsına münhasırdır. Türkler fethettikleri toprakları ana yurtlarına eklenmiş tali-ikincil bir ülke olarak görmemişlerdir. Fethedilen yöreye yerleşmişler ve o yöreyi yeni ana yurtları olarak nitelendirmişlerdir. Böylelikle uzun geçmişleri süresince defalarca yurt değişmişlerdir. Bunun sonucunda da farklı coğrafyalarda birçok yeni Türkeli yahut Türkîli ortaya çıkmıştır (Duralı, 2014: 31).

In document Balkanlaşma ve Balkanlar'da Türk kimliği (Makedonya ve Kosova örneği) (Page 71-75)