2. TURİZM KIRSAL MEKÂN İLİŞKİSİ BAĞLAMINDA KÖYLÜLÜK VE

2.1. Mekân, “Trialektik Yaklaşım Bağlamında Mekânın Üretimi” ve

2.1.1. Mekân

Toplum bilimlerinde, toplumsal olguları ve olayları açıklama girişimlerinde kullanılan kavramlardaki değişkenlik sıkça rastlanan bir durumdur. Ancak bu durum bilim insanının objektif değer yargılarından yoksun olmasından veya toplum bilimcilerin, toplumsal olgu ve olayları açıklamasındaki ihtilaftan ya da tikelcilik ve evrenselcilik arasındaki açmazdan kaynaklanmaz. Aksine kavramların dil terminolojisi içerisindeki hareketliliği, özgünlüğü ve değişkenliği bilim insanının benliğini etkiler. Başka bir neden, toplum bilimcinin gündelik hayatın aşağı ve yukarı boyutları arasında sıkışması olabilir.

Ancak benlik tecrübe edilen toplumsal olgu ve olaylardan oluşan bir süreçtir. Dolayısıyla toplumsal tecrübelerin doğrultusunda bilim insanının benliğinin oluşması ve yeniden üretimi

30 söz konusudur. Toplumsal olgu ve olayları açıkladığı kavramsal çerçevenin oluşması da, bu sürecin bir parçasıdır. Mekân kavramının kullanımında da kesin bir uzlaşı yoktur. Yer, mahal, mekân, uzam ve bölge gibi farklılaşmalar vardır. Dolayısıyla araştırmanın bu alt başlığında, yukarıda açıklanan eksende mekân kavramı, yazarların kullandığı kavramlara referans verilerek açıklanmakta, mutlak mekân ve toplumsal mekân anlayışı üzerinde durulmaktadır.

Genel anlamda yer sözcüğü, coğrafik bölgenin herhangi bir parçası veya konumu olarak tanımlanır. Alan, bölge ve konum sözcükleriyle hemen hemen eş anlamlıdır. Bununla birlikte beşeri coğrafya veya beşeri bilimlerdeki kullanımı yer sözcüğüne daha geniş bir anlam atfeder. Yer sözcüğü, beşeri bilimlerde, dünya yüzeyinin insan tarafından işlenmiş ve dönüştürülmüş parçası olarak tanımlanır. Mahal sözcüğü, toplumsal etkileşim için genellikle eş zamanlı aktörleri içeren bir ortam veya bağlam olarak tanımlanmaktadır. Mekânı bilme genellikle, coğrafi bilginin üretilmesiyle el ele gider. Tarihsel olarak, insanlar, toplumsal olguların-olayların yerlerini haritalandırmaya özen göstermiştir. Mekân kabaca bu olgu ve olaylara ev sahipliği yapan yerdir. Uzam kavramı, dünya üzerinde yaşamın kurulmasında ve idaresinde mekânın ilişkilendirildiği moddur. Bölge ise, bir toplumsal grup, birey veya kurum tarafından, yerlere ve kişilere erişimi sınırlandırmak ve kontrol etmek amacıyla organize edilen ve yönetilen bitişik alandır (Gregory vd.,2009 ;539, 424, 707, 715-716,746).

Genel olarak toplum bilimcilerin, mekânı içerimleyen kavramları bariz bir ayrıma tutmaktan ziyade birbirine ikame ederek kullanması söz konusudur. Örneğin, Harvey (2015b;

2015c; 2015d; 2015e) genellikle yer, mekân, ortam, mamur çevre ve uzam kelimelerini birbirine ikame eder. Lefevbre (2016; 2015c 2015d) yer, mesken ve mekân kelimelerini sıkça birbirinin yerine kullanır. Connerton (2014), mahal, mesken ve mekân kavramları arasında keskin bir ayrım gözetmez. Smith (2008; 2005) yer, mekân ve uzam sözcüklerini sıkça birbirine ikame eder. Dolayısıyla kavramların birbirine referans verilerek kullanım tarzlarından anlaşılan, beşeri bilimlerde verili veya belirli kalıplar halinde okuyucuya sunulan bir kavramsal çerçeveden söz etmenin mümkün olmadığıdır. Ayrıca Lefevbre'e göre, tüm farklı mekânsal görüngüler, arazi, bölge, yer, mekân ve benzeri gibi benzer mekân veya mekânsallaşma diyalektik yapısının parçası olarak anlaşılmalıdır. Uzlaşımsal açıdan parçalı disiplin anlayışına dayalı çözümlemelerin sonucu olarak bu farklı görüngüler ayrıştırılmış

31 olsalar da, birleşik kuramsal bir yapı içerisinde bir araya getirilmeye ihtiyaç duyarlar (Urry, 2015; 47). Bu noktada önemli olan, insan veya toplum kavramlarının mekân kavramı içerisinde ne ifade ettiğinin anlamlandırılmasıdır. Bu yüzden mutlak mekân ve toplumsal mekân arasındaki epistemolojik değişimi anlamlandırmak gerekir.

Mekâna ilişkin çözümlemeler, temelde iki ana yaklaşım biçimi arasında salınmıştır.

Birinci grup, mekânı toplumbilimsel bir kuramdan hareketle açıklama iddiasında olmayıp, toplumbilimden arındırıp teknikçi bir bakış açısı ile ele alan yaklaşımları içerir. İkinci grup, toplum bilimsel bir kuramı özel bir alana mekanik bir biçimde aktaran yaklaşımları içermektedir. Mekân yazınında, bu ilişkiler açıklanırken ya işlevselci bir yöntem benimsenmiş, ya da bu ilişkileri iktisadın genel denge ve rasyonalite kuramlarını kullanarak birey ve ekonomik birim davranışlarına indirgeyen, zaman zaman bireysel etkinlikler sistemi çözümlemelerine başvuran bir çözümlerine başvuran bir yaklaşım biçimi seçilmiş, ya da marksist bir çerçeve kullanılmaya çalışılmıştır. Ancak mekânı çözümleme ne yalnızca toplumsal ilişkilerin belirlediği gibi temelde doğru ancak yetersiz bir görüşe itmeli, ne de mekâna toplumsal yapıdan özerk bir nesnellik atfeden doğalcı görüşlere yaklaştırmalıdır.

(Keskinok, 1988; 67, 68).

İlk mekân kavramsallaştırmalarında mekânın mutlaklığı söz konusudur. Mutlak mekân algısına göre, doğa ve mekân insan algılarına dışsal öğelerdir. Bu mekân sadece insan algısının dışındaki mekân olarak değil, ayrıca insan etkinliklerine de, kendi üzerindeki nesnelere de dışsal olarak tanımlanır. Mutlak mekân algısı, mekânın doğası gereği verili bir gerçeklik olduğu konusunda ısrarcıdır. Mekân, dinamizmden ve dönüşümden yoksundur ve zamanda bir sürekli bir sabitlik gösterir (Smith, 2008; 94-95).

Descartes, mekân kavramının ve özgürleşmesinin belirleyici bir evresi olarak görülmektedir. Batı tarihçilerine göre, mekânın ve zamanın kategorilerinin parçası olduğunu ileri süren Aristotelesçi geleneğe son veren Descartes'tır. Aristotelesçi geleneğe göre, hissedilir olguları anlamlandırmayı ve sınıflandırmayı mekân ve zaman sağlamaktadır. Fakat statüler belirsizdir. Bu anlamda bu hissedilebilir olguları sınıflandırmanın ampirik tarzları olarak ya da bedendeki organların verilerinden üstün, yüksek genellemelerdir. Kartezyen akılla birlikte mekân mutlak olanın alanına girer (Lefevbre, 2015e; 33).

32 Mutlak mekân, sabit ve hareketsizdir. Newton'un ve Descartes'ın tanımlamasındaki mekân böyledir. Bu anlayışta mekân, önceden varolan, hareket ettirilemeyen, süreklilik gösteren ve değişmeyen bir çerçeve olarak algılanır. Böyle bir mekânı kafamızda canlandırmanın en kolay yolu onu bir ızgara olarak düşünmektir. Bu çerçeve içerisinde, her bir nesnenin ne olduğu açıkça saptanabilir. Olaylar ve süreçler tam olarak betimlenebilir. İlk aşamada, içerisinde hiçbir madde yokmuş gibi anlaşılır. Öklit geometrisinin en kolay uyum sağlayabileceği mekân budur. Standart hale getirilmiş ölçme ve hesaplamaya açıktır. Yer bölümlü haritanın, Newton mekaniğinin ve bu mekanikten türeyen mühendislik uygulamalarının mekânıdır bu. Bireyleşmenin öncelikli mekânı budur. Descartes'in ifadesiyle, yer kaplayan varlıktır. Münferit şahıslar ve şeyler, mutlak mekân ve zamanda işgal ettikleri biricik konuma bakılarak açıkça saptanabilir. Ölçüm ve hesaplanabilirlik için böyle bir düşünce çok elverişidir. Descartes'ın düşüncesindeki mühendis, kendisini dünyanın hâkimiymiş gibi hisseder. Bu dünya, belirsizliklerin ve muğlaklıkların prensipte silinip atılabileceği, insan aklının yürüttüğü hesaplamaların sınır tanımaksızın serpilebileceği mutlak mekânın dünyasıdır (Harvey, 2015b; 158-159).

Mekân bir dönem matematikçilerin çözümleme alanına girmiştir. Matematikçiler, felsefeden kopmuş bir bilim ve bilimsellik anlayışının tarafındadır. Bu çözümleme alanı, Öklidçi olmayan mekânlar, eğimli mekânlar, x boyutlu ve hatta sonsuz boyutlu mekânlar gibi birçok kategorinin bulunduğu bir liste gibidir. Çok genel ve uzmanlaşmış olan matematik dil, bu sayısız mekânı kesin bir biçimde ayırt edip sınıflandırır. Matematik ile gerçek arasındaki ilişki, doğal bir sürecin sonucu değildir. Ancak bu dolaylı ilişkisellik matematik ve gerçek arasında açılan uçurumu önceler. Bu yüzden mekân mefhumunun aydınlatılması tekrar felsefecinin vazifesi haline gelir (Lefvbre, 2015e; 34).

Bir toplumsal mekânın dört boyutu vardır ya da gayet belirli koşullara uyduğunda, sonsuz sayıda boyutu vardır. Boyut kesin bir şekilde tanımlanır. Diğer yandan matematikçi mekânı üç boyutun ötesinde tahayyül edebileceğini, ama biçimlendiremeyeceğini bilir.

Matematiksel hesapların fiziksel gerçeklikle uyumu, hepsi çözülmüş olmayan bazı problemler ortaya koyar. Biçimciliği reddetme ya da sınırlandırma bahanesi altında, toplum bilimcinin tek tek insani birimlere özgürlük derecesi atfetmesini ya da olasılıklar alanını belirleyen ve olasılıkların bu kümede dağılımını sabitleyen hipotezlerden yola çıkılarak,

33 herhangi bir insani olayı olası kılınabilir bir kümeye dâhil etmesini men edebilirmiyiz? Tam tersi, toplum bilimci, bu mülahazaların kaynağının biçimsellik olmadığını, söz konusu gerçekliği ortadan kaldırmak yerine bu gerçekliğe açıldığını biliyor olmalıdır (Lefevbre, 2015c; 159-160).

Harvey (2015e; 279) mutlak mekân algısının sınırladığı mekân kavramının ötesinde, mekânsal açıdan aslında oldukça geniş bir çözümleme alanının var olduğunu, doğru araçlar kullanıldığı zaman, mekânda gerçekleşen her tür akışın incelenmesi için ortak çerçeveler oluşturulmasının mümkün olduğunu belirtmektedir. Mekânsal yapıların bütün öğeleri, fenomenlerin nasıl yayıldığını vesüreçlerin zamanla mekân içinde ve mekândan faydalanarak nasıl yayıldığının anlaşılmasında bütünleyici bir rol üstlenmektedir. Dolayısıyla mekân mutlaklıktan ziyade, dinamik ve devinim halinde, fiziksel, ekolojik, toplumsal ve politik-ekonomik hayatın inşasında aktif bir an olarak anlaşılmalıdır.

Mekâna, toplumsallık düzleminden bakış açısında mutlak mekân, toprağın ve diğer sınırlı varlıkların, özel mülkiyetiyle oluşan dışlayıcı mekândır. Sınırları çizilmiş mekânlar, iktidarın muhafaza edildiği kaplar olarak kavramsallaştırılabilir. Bu türden mekânlar, açık seçik bir şekilde zamandan ayırt edilebilir. Mekânın düzeni, sonsuz bir geleceğe uzanan düz bir çizgi boyunca gelişen mutlak zamandan ayrı bir şeydir. Bu açıdan bakıldığında tarihte coğrafyadan ayrı bir şey olarak görülmek durumundadır. Özellikle Kant'ın görüşleri bu yöndedir. Yani Kant, mekân ve zamanın bilgisini sentetik a priorinin sezgisi zeminine oturtmuş ve bu noktada Newton'dan ayrılmış, ancak, mekân ile zaman arasına çekilen Newton'cu ayrımı pratikte benimsemiştir (Harvey, 2015b; 158-159).

Lefevbre mekânın temel meselesini ortaya koyarken, fiziksel, düşünsel ve toplumsal alanların çözülmesine olanak veren üniter bir mekân kuramının gerekliliğinden bahseder.

Daha sonra bu kuramın dayanacağı nosyonun ne olabileceğini tartışan yazar, kuramın ne mekânın fiziksel niteliğinden yola çıkılarak fizikten, ne de felsefi niteliğinden ayrı tutulabileceğini belirtmektedir. Oysa geriye Hegel'in deyimiyle somut evrensel olan, üretim ve üretme eylemleri kalmaktadır. Lefevbre Marx'ın yazılarından çıkarsadığı dolaysız sonuç mekânın toplumsal bir ürün olduğudur (Doğan, 2007; 98).

34 Toplumsal mekân konusunda öznel veçhelerle nesnel veçheler birbirinden ayrılır.

Öznel olarak, toplumsal mekân, grubun ve grup içinde bireyin çevresidir. Bireylerin ortasında bulundukları ve içinde yaşadıkları ufuktur. Ufukların kapsamı, gruplarla, durumlarıyla tikel faaliyetlerle birlikte değişir. Nesnel olarak, yaygın kabul gören toplumsal hareketlilik mefhumu toplumsal mekân mefhumuyla çakışmaz. Tek başına ele alındığında, toplumsal hareketlilik bir soyutlama olarak kalır. Ağları ve basamakları gerektirir ve kalıcı bir fenomen oluşturduğu sürece, bu ağ ve basamaklar boyunca oluşur (Lefevbre, 2015c; 245).

Yıldız ve Alaeddinoğlu'na (2011; 845) göre, insan hemcinslerinden ve çevresinden yalıtılmış olarak yaşayabilen bir varlık değildir. İnsanların ilişki ve etkileşimlerinin sonucu olarak ortaya çıkan söz konusu ilişkiler, mekân olarak nitelenen bir düzlemde gerçekleşir.

İçinde yaşayanlar tarafından algılanan ve değerlendirilen bir düzlem olan mekân, sadece salt geometrik değil, ayrıca toplumsal, ekonomik, psikolojik ve politik boyutları da olan kompleks bir sistemdir. Dolayısıyla mekân, varlık dünyasında fiziksel olarak sürekli yaratılırken, zihin dünyasında da sürekli biçimlenen bir olgudur. Harvey'e (2015b; 228) göre, toplumsal mekân, sadece varlığın hakikatin mahali değildir, aynı zamanda kapitalizmin yırtıcı ve yıkıcı güçleri karşısında bilinç oluşturma sürecinin ve örgütlenmenin kilit mahalidir.

Maddenin, fiziksel mekândan tamamen soyutlanması, fiziksel mekândan farklı mekân türlerinin olabileceği fikrini tetiklemiştir. Fiziksel mekân somutlaştırıldığında, ardında daha sonra zamanla toplumsal mekân gibi kavramlarla doldurulan bir kavramsal mekân bırakmıştır. Mekân ve madde birbirinden soyutlanamaması, insanın materyal faaliyetlerinin, fiziksel mekândan soyutlanıp kavramsallaştırılamamasına neden olmuştur.

Fakat beşeri faaliyetlerin mekânı, materyal nesnelerden ve beşeri faaliyetleri kısıtlayan olaylardan ayrı tutulamayacağı için mutlak mekân kavramı toplumsal mekânı içerimlemekten bir nevi aciz kalmıştır. Elbette, toplumsal faaliyetin hala mutlak mekânda meydana geldiği düşünülebilir. Ancak mutlak olarak bu mekân, beşeri mekân faaliyetlerini içermez. Mutlak mekândan göreli ayrışma, bir toplumsal mekânın, fiziksel mekândan ayrılabilmesi için gerekli araçları sağlar. Dolayısıyla toplumsal mekân, bağımsız ve kendisine dışsal olan ilk doğaya değil de, beşeri faaliyetlerin mekânı olan ikinci doğaya ilişkindir (Smith, 2008; 98).

35 Massey'e (2001; 5) göre, toplumsal mekân çoklu kimliklerin mekânıdır. Mekânların kimlikleri hiçbir zaman sabit değildir, aksine genelde çoğul ve ihtilaflıdır. Bu bakımdan, herhangi bir mekânın tikelliği, bu mekânın çevresine hudutlar koyarak, kimliğini ötede bir yerde bulunan ötekinin karşısında aldığı konum üzerinden tanımlayarak inşa edilmemektedir.

Bir mekânın tikelliği tam da bu öte tarafla arasındaki bağlantılar ve ilişkiler karışımının özgüllüğü üzerinde kuruludur. Bu şekilde tanımlanmış mekânlar açık ve geçirgendir. Eğer bir mekânın gerçekten bir takım özellikleri varsa, bunlar her daim melezdir ve belirli bir toplumsal ilişkiler karışımından türerler. Keskinok (2006; 64-65) küreselleşme sürecinde, toplumsal sınıflar ve mekân arasında gerçekleşen kartezyen ayrıma dikkat çekmektedir.

Süreç boyunca öne çıkan yerel ve yerelleşme söylemleri toplumsal sınıfları tarihsel aktörler olmaktan çıkartarak, mekânsal birimler, toplumsal güçler açısından tarafsız bütünlüklere dönüştürmektedir. Sonuçta toplumsal sınıflar, bir yere ait oluş, aidiyet, kentlilik gibi kavramlar aracılığıyla, yer kent ve benzeri biçimler olarak şeyleştirilmektedir. Oysa kapitalizmin tarihi, farklı kültürlerin ve yerellerin homojenleştirilmesi projesinin dolaysız bir sonucudur. Doğan (2007; 119) benzer bir şekilde toplumsal mekânın içine işlemiş, yerele ait ideolojik söylemlerin aslında var olan kapitalist üretim tarzını nasıl örtülü hale getirdiğini açıklamaktadır.

E. P. Thompson, R. Williams gibi Marksist yazarların çalışmalarında, mekânsallığı-zamansallığı değerlendirmeye almanın farklı seviyelerini buluruz. Örneğin Williams'ın

“People of the Black Mountains” adlı romanında mekânın-zamanın ilişkiselliği merkezi konumdadır. Williams mekânın-zamanın ilişkisel oluşunu anlatıyı bir araya toplamak için kullanır. Farklı mekân- zaman anlayışlarından ileri gelen farklı bilme biçimlerini doğrudan vurgular. Eğer yaşamlar ve yerlere ciddi bir arzu duyuluyorsa, yaşamlara ve yerlere kuvvetli bir bağlılık talep edilir. Williams için ilişkisellik dağlarda yürürken can bulur. Bu ilişkisellik türü ise, arşivlerden alınıp inşa edilen ilişkisellikten tamamen farklı bir hassasiyet ve duyguyu merkeze taşır. İnatla yerel olsa da, daha geniş ortak akışa doğru ileri uzanabilir ve bu sayede bir tarafta coğrafya ve yerellik, diğer tarafta ise kozmopolit kaygılar ve türsel varlığımıza ilişkin bir his arasında köprü görevi görebilir (Harvey, 2015e; 210-216).

Kapital'de zaman nicelik ile mekân ise, nitelik ile özdeşleştirilmiştir. İş günü üzerine bölüm bu ayrıma bir dayanak teşkil edebilir. Zira bu bölümde iş günü üzerine olan

36 mücadeleler bir nicelik olarak saatler üzerine döner ve yapılan sözleşmelerde satın alınan emek gücünün miktarını sadece iş zamanı açısından hesaplayıp belirginleştirir. Niteliksel meseleleri gündeme getiren ise, daha çok çalışma koşullarıdır. Bakımsızlık, yetersiz ışıklandırma, sağlıksız düzenlemeler ve hava kirliliği gibi iş eylemine mekân teşkil eden bütün bu şeyler nitelik başlığı altına düşer, iş gününün kısaltılması üzerine verilen mücadelelerde gündeme gelen nicelik başlığı altında incelenmemektedir. Burada mekânın beden anlamına geldiğini ve Marksist teorinin bir felsefi pozisyon olmaktan daha çok yaşayan ve çalışan bedene yönelik bir dava olduğunu hatırlarsak bu söylenenler daha az paradoksal hale gelir. Bu bakımdan tüketim bedensel, niteliksel ve somut iken, mübadele tinsel, yani fetişistik ve parasaldır. Soyut emek alınıp satılacak bir şey iken her fiziksel işin, her eylem ve jest sisteminin, her bedensel alışkanlıklar bütünlüğünün ve yeryüzündeki her malzemenin, bu malzemelerin dokusunun ve direncinin kendine özgü olma nedeniyle somut emeği genel bir isim altına yerleştirmek pek de mümkün değildir (Jameson, 2012; 135-136).

Kapital'in ilk cildinde Marx üç kilit kavram ileri sürer, bunlar, kullanım değeri, değişim değeri ve değerdir. Kullanım değeriyle ilgili olan her şey mutlan mekân ve zamanın alanında kalır. Münferit işçiler, makinalar, emtialar, fabrika yolları, evler, gerçek emek süreçleri, enerji harcamaları ve benzeri unsurlar teker teker ayrıştırılıp betimlenebilir.

Değişim değeriyle ilgili olan her şey, ilk etapta göreli mekân-zamanda kalır çünkü mübadele emtianın, paranın, sermayenin, işgücünün ve insanların zaman ve mekânda devinimini getirir. Esas olan dolaşım yani sürekli devinimdir. Buna karşılık değer ilişkisel bir kavramdır.

Ona gönderme yapan o halde ilişkisel mekân ve zamandır. Marx'ın belirttiğine göre değer, maddi değildir fakat nesneldir. Emtianın nesnelliğine giren zerre kadar madde yoktur. Bunun sonucu olarak, değer, ne olduğunu betimleyen bir yafta takınıp ortada gezinmez, ilişkiselliğini meta fetişizminin içerisine gizler. Özetle, değerler toplumsal ilişkilerdir ve hiçbir zaman maddi olmasalar da nesneldirler (Harvey, 2015b; 175-176).

Jameson'a (2012; 16) göre, kapitalist mekânsallık söz konusu olduğunda bilgi sağlayıcı gücün aynı anda hem her yerde hem de hiç bir yerde olduğu Spinozacı bir panteizme işaret etmek mümkündür. Diğer taraftan bu gücün bir yandan bünyesine katma bir yandan da soğurma yoluyla durmak bilmez bir genişleme içinde olduğunu söylemek gerekir.

Zamansallığı açısından da sürekli bozulan, ama o döneme ait sorunlarını çözerek değil de

37 gittikçe daha büyük ölçeklere doğru dönüşüme uğrayarak kendi kendisini onaran bir makine olduğunu, zamanı geldiğinde geçmişinin tamamen unutulduğunu ve o kuantum sıçraması anına kadar da kendisine gömülü geleceğin gündeme alınmadığını gözlemlemek yeterlidir.

Connerton'a (2014; 17-20, 23) göre mekân hatırlatma eylemleriyle özdeşleşmiştir çünkü hatırlatma eylemlerinin birçoğu belirli bir mekâna özgüdür. Fakat bu eylemlerin mekâna özgü olma biçimleri değişkenlik gösterir. Bu değişkenlik gündelik hayat, tarihsel ve coğrafik kalıplarındaki farklılaşmadan kaynaklanır ve mekânın benliğine doğrudan yansır.

Yerlerin de tıpkı insanlar gibi birer ismi olması, basit fakat evrensel bir özelliktir. Yer isimleri, yerleri yalnızca sınırlandıran, imgeleyen, toplumsal etkileşimde konumları belirlemek ve müzakere etmek için kullanılan göstergeler değildir. Yer isimleri, bilinen hikâyelerdeki olayları akla getirme konusunda oldukça etkilidir. Örnek niteliğindeki davranışları çağrıştıran, bu yüzden de ahlaki bir yönü olan coğrafyaların anımsatıcıları olarak etkin bir işlev görür. Öyle ki, yalnızca yer isimlerinin bahsinin geçmesi bile bilinen bir hikâyeyi kısa ve öz bir biçimde anlatır. Fakat bu gibi istisnaların dışında yer isimlerinin anlamı bulanıktır. İsim olarak kondukları yerlerin geçmişini kısmen örter, tarihlerini kısmen gizler. Yine de yer isimleri tarih, olaylar, kişiler ve toplumsal faaliyetler hakkında engin bir çağrışım dizisi barındırır. Tarihi anlatılar mekânsal olarak kurgulanıp zamansal düzen olaylarla bağlantılı bölgelerin sıralanışı olarak şekillendirildiğinde, anlatılar da kesinlik kazanmış olur. Bu yüzden yer isimleri, akılda bir sürü işaret ile uzamsal sabitlik bırakır.

Radical Space adlı kitabında Margaret Kohn, mekânın siyasette oynadığı rolü keşfetmeye koyulur. Kohn özellikle, dönüştürücü nitelikteki siyasi tasarıların ifade edilişinde mekânın ne şekillerde iş gördüğüyle ilgilenir. Kohn, madun sınıfların nasıl olup da çoğu zaman elverişsiz koşullar altında "kamu hayatında bağlantı noktası görevi görmüş olan siyasi mekânlar meydana getirmiş olduğu" sorusuna yöneltir. Örneğin 20. yüzyılın başlarında birçok Avrupa kentinde kurulan halk evlerinin, sınıf iktidarının egemen biçimleri karşısında radikal sosyalist demokrasinin ülkülerini ve uygulamalarını nasıl pratikte ve simgesel düzeyde şekillendirdiğini inceler. Kohn'a göre mekân, bireylerin ve toplumsal kesimlerin, şeylerin düzeni içindeki yerlerini anlama biçimlerine etki eder. Mekânsal düzenlemeler, olumsal biçimleri itiraza açık olmaktan ziyade değişmez görünen kalıcı bir peyzaja dönüştürerek, toplumsal ilişkileri doğallaştırır. Siyasi mekânlar, yeni kimliklerin ve

38 pratiklerin serpilebileceği ayrı bir yer oluşturarak toplumsal dönüşümü kolaylaştırır. Tıpkı Lefevbre gibi, Kohn da mekânın bedensel simgesel ve bilişsel boyutları olduğunu teslim eder. İlişkiselliğe ise özel ilgi gösterir. Mekânın anlamı büyük ölçüde simgesel değeriyle belirlenir. Bir yer, hikâyelerin, hatıraların ve rüyaların yerlerini belirlemenin yoludur, geçmişi bugüne bağlar ve geleceğe yansıtır (Harvey, 2015b; 185-186).

Castells'in mekânı kavramsallaştırması, toplumsal ilişkilerden mekânsal ilişkilere, mekânsal ilişkilerden toplumsal ilişkilere doğru iki yönlü olarak seyreder. Ancak böyle bir yöntem kuramsal düzeydeki toplumsal ilişkilerin yasaları ile görgül düzeydeki kent mekânı arasında kuramsal karşıtlığı ortadan kaldırabilecek bir mekân kavramsallaştırmasının ön gereklerini yerine getirebilir. Althusser'den etkilenen Castells mekânı en genelde, cismin işgal ettiği bir bütün olarak görmekte ve mekân biçimini ve oluşumunu açıklayabilmek için maddenin tarihine gerek duymaktadır. Yapılara aşırı vurgusu nedeniyle Althusserci okula yapılan eleştirilere saklı tutmak koşuluyla, Castells'in mekânı çözümlemelerine yönelik çalışmalara içinde özgün bir yer kazandığı söylenebilir. Castells'in çıkış noktası, mekânın doğa tarafından belirlendiği yaklaşımı ile mekânın salt kültür tarafından belirlendiği düşüncesi arasındaki ideolojik karşıtlığı ortadan kaldıracak, ikisini bir sorunsal içerisinde birleştirecek bir kuramsal çerçevenin oluşturulmasına yöneliktir (Keskinok, 1988; 68).

Şengül (2001; 11-12) mekânda, sermaye çevrimi mantığı görüşünü Harvey'e, sınıf temelli bakış açısını Castells'e referans vererek incelemektedir. Harvey kentsel süreçlerin özgünlüğünü, sermayenin dolaşım sürecinde kentsel yapılı çevrenin oynadığı özel rolü vurgularken, Castells, kolektif tüketimi ve onun çevresindeki mücadeleleri kent sorununun odağına koymaktadır. Harvey'e göre kapitalistler arasındaki sürekli rekabet, bir aşırı birikim bunalımına neden olur. Birinci çevrimde, biriken sermayenin talep doygunluğu sistematik olarak krizi önceler. Yatırımların birincil döngüden ikinci çevrime aktarılmasıyla kriz geçici olarak bertaraf edilir. Bu süreçte sermayenin, gelişmişten azgelişmiş alana yönelmesi esastır.

Dolayısıyla sermaye bağlamında yapılı çevrenin üretilmesi ve yok edilmesi eş zamanlı ilerler ve birikim açısından çelişkili bir süreç üretir. Özetle, sermayenin kentleşmesi, emeğin yeniden üretimi ve kentsel bilincin genelde sermaye mantığıyla, özelde ise dolaşım süreciyle açıklanabileceği Harvey'in odak noktasıdır.

39 Castells'e göre, siyasal sistem, kentsel mekânı tahakküm ve meşrulaştırma işlevleri yoluyla örgütlerken, ideolojik sistem ise bir işaretler ağı ile mekânı damgalamaktadır. Ancak mekânın özgünlüğü ekonomik alanla ilintilidir. Bu alan içinde Castells, üretim daha üst düzeylerde örgütlendiği için kentsel mekânı tanımlamak amacıyla tüketim uğrağına başvurmaktadır. Buradan yola çıkarak da, kentsel toplumsal kuramın, tüketimin kolektif olarak örgütlenmesi, dolayısıyla da emek gücünün yeniden üretiminin çözümlenmesi ile ilgilenmesi sonucuna varır. Ancak Castells, tüketim dışı süreçlerin kent bağlamında gerçekleşmediği savını ileri sürmez. Onun savı, yalnızca tüketim uğrağının kent düzeyine özgü olduğudur. Bu durumda kentsel örgütlenme mekânsal formların basit bir örgütlenmesi değildir, bu formlar daha çok, hane halklarının günlük tüketim örüntülerinin kolektif olarak ele alınması süreçlerinin ifadesidir. Dolayısıyla kapitalist üretim tarzı ile kentsel gelişme arasındaki temel bağ, kenti özgün kıldığı varsayılan kolektif tüketim yoluyla kurulmaktadır (Şengül, 2001; 14).

Castells'de mekân, ekonomik, politik ve ideolojik sistemlerin ve elemanlarının birleşimi ve bunlardan yola çıkarak toplumsal pratiğin şekillendirilmesi olarak açıklanmaktadır. Ekonomik sistem temel ve son kertede belirleyici, politik sistem ise, düzenleyici olarak görülmektedir. İdeolojik sistemde simgesel mekânsal yapılarda vurgulanmaktadır. Çözümlemenin başlangıç aşaması olarak, toplumsal yapının mekâna yansıması düşüncesi temel alınmakta ve mekânın, elemanlar düzeyinde üretim araçları ve ilişkiler düzeyinde mülkiyet ilişkileri gibi kapitalist öğeleri reddedilmektedir. Ancak bunların mekâna doğrudan yansıması kabul edilmezken, mekân düzeyinde başat olan tüm elemanların yapısal bir bütünlük içinde anlamları olduğu ve bunların özgül tarihsel özellikler taşıdığı düşüncesi temel alınmaktadır. Dolayısıyla Castells'e göre, bu elemanların özgül nitelikleri ve farklı eklemlenişleri her mekân için ayrı bir çözümleme gerektirir (Keskinok, 1988; 68).

Urry (2015; 12) Castells'le benzeşen bir çizgide mekânı, tüketim örüntüleriyle kavramsallaştırmaya çalışır. Urry'nin birinci savına göre mekân, artan bir biçimde, malların ve hizmetlerin karşılaştırıldığı, değerlendirildiği, satın alındığı ve kullanıldığı merkezler olarak yeniden yapılandırılır. İkincisi, mekânların peyzajı görsel olarak turist bakışıyla tüketilmektedir. Üçüncüsü, mekânlar gerçek anlamda tüketilmektedir, insanların bir mekâna dair anlamlı bulduğu şeyler (endüstri, tarih, binalar, yazın, çevre) zaman içinde kullanılarak

In document Türkiye'de kırsal dönüşümü mekânsallaştırmak: Muğla ili Bozbük ve Kazıklı köylerinde turizm ekseninde mekânın tüketimi, köylülük ve geçim kaynakları (Page 43-56)