3. TARİHSEL SÜREÇTE KIRSAL MEKÂN TEMSİLLERİ

3.2. Kapitalizm Döngüsünde Kırsal Mekân Temsilleri

3.2.4. Ulus Devlet-Ulusötesi Sermaye Diyalektiğinde Kırsal Mekân Temsili

102

sanayiye aktarılmasına bağlı olduğunu hatırlamakla başlayalım. Tarımsal nüfus yeni sanayileşme dalgası için ucuz emek kaynağı sağladıklarından bunların “modernleşme”

arayışı açısından güçlü bir silah kaynağı olduğu ortaya çıkmıştı. 1950 yılında Almanya’da iş gücünün %23’ü, Fransa’da %31’i, İtalya’da %44’ü ve Japonya’da %49’u tarımda istihdam ediliyordu. 2000 yılına gelindiğinde hepsinin, tarımsal nüfusu %5’in altına düştü.

19. yüzyılda ve 20. yüzyılın erken dönemlerinde kitlesel işsizlik ortaya çıktığında sermaye kentteki proleterleri tekrar toprağa göndererek veya kolonilere yollayarak baş ediyordu.

Geleneksel merkezdeki köylülüğün ortadan kaldırılması üzerine bir de aynı dönemde sömürgeci genişlemenin sınırlarına erişilince sermaye elindeki geleneksel toparlanma mekanizmalarını kendi kendisine kaldırmış oldu (Benanav ve Cleg, 2010: 585).

Amerika'da gerek kentsel sanayileşme düzeyi gerekse yeşil devrim ile birlikte kırsal sanayileşme düzeyi kır kent ayrımının ötesinde, artık kırsal hinterlandın kent tarafından yutulduğunu göstermiştir. Kırsal hinterlandın kent tarafından yutulması ile birlikte mal akışını sağlayan ilişkiler ağı görünmez kılınmıştır. Kırsal, kent pazarlarıyla olan bağını güçlendirdikçe, kentin belleğinden silinmeye başlamıştır. Kent pazarları, hem kent ile kır arasında yakınlaşan ilişkiyi beslerken, hem de bu ilişkinin kendisini mümkün kılan doğal varlıklara borcu gizlemiştir. Tahıl tarlalarda, kereste ormanlarda, et meralarda üretilirken, kent pazarları yoğunlaşıp onu besleyen hinterlant genişledikçe, kente gelen malların kökenini görememek kolaylaşmıştır. Kentin kırsalla olan ticaret ilişkisi karartıldıkça, kentin onu çevreleyen kırsal sayesinde var olduğu da unutulmuştur (Connerton, 2011; 53).

3.2.4. Ulus Devlet-Ulusötesi Sermaye Diyalektiğinde Kırsal Mekân Temsili

103 esnek koşullara tabi olmasına neden olmaktadır. Ayrıca ekonomik maliyetlerin üretim taahhütleriyle içselleştirilmesi ulus devletlerin, uluslararası ticari akışlara bağımlılığını azaltmaktadır.

Ancak, kapitalizmin gelişimi, düzenlenmiş piyasalar ve içselleştirilmiş ekonomik maliyetlerle çelişmektedir. Zira piyasanın işleyişinden ayırdığımız kapitalizmin işleyişi-gelişimi daha büyük kâr hadlerinin yer aldığı üretim maliyetlerinin dışsallaştırılmasıyla ilgilidir. Dolayısıyla piyasanın dışındadır ancak her yeniden üretim sürecinde piyasanın yeniden düzenlemesinde temsil ilişkileri bağlamında bir itici güç oluşturur ve tekrar piyasanın dışındaki ekonomik maliyetlerin sürekli dışsallaşma eğiliminde olduğu yüksek kâr hadlerine yönelir. Devletin konumu bu durumdan pek bağımsız değildir. İçselleştirerek katılaştırdığı ekonomik maliyetleri dışsallaştırarak hem mübadele alanından çekilmeye başlar hem de birinci ekonomik çevrimde taahhüt ettiği üretim maliyetlerini, ikinci çevrime konu olan köprü, yol, tünel vs. gibi sermayenin hareket hızını arttıracak altyapının tesisine yönelik dışsal maliyetleri üstlenmeye aktarır. Devlet bu bağlamda hem ikinci çevrim dolayısıyla mekân temsilini üretmekte, hem ikinci çevrimde taahhüt edilen altyapının tesis edilmesi dolayısıyla birinci çevrimin gerçekleşeceği genel çerçeveyi çizmekte ki bu hemen hemen piyasa alanına tekabül etmekte, hem de üretim maliyetlerini içselleştirmenin katılaştırdığı yüksek kâr hadlerinin bulunduğu alanları sermaye birikimine yavaş yavaş bırakarak, kapitalizmin yeniden üretiminde ve işleyişinde doğrudan, piyasanın işleyişinde ise dolaylı bir rol oynamaktadır.

1970'li yılların ortalarından itibaren gelişmiş kapitalist ülkelerde yaşanan krizle birlikte, modernleşme paradigması sona ermiş ve tüm dünyayı kapsayan bir değişim süreci oluşmaya başlamıştır. Bu değişim, küresel sermayenin, ulus devletlerin ötesinde yerele yönelerek, kendi hareket, pazar ve birikim alanlarını örgütlemesini kapsamıştır (Ergun vd.

2013; 40). Modernleşme paradigmasında, yerel ölçek, ulus devletin mekânsal bütünlüğünün birer parçası olarak tanımlanırken, küreselleşmeyle birlikte bu yerellikler ülke bütünlüğünden neredeyse kopmuş ve kendileri bağımsız olarak küreselleşme sürecine katılmaya başlamıştır. Küresele dâhil olma konusu yerel ölçekteki rekabetin artışıyla sağlanmıştır. Bu rekabet küresel sermayenin hangi yerel mekâna çekileceğine dâhil bir rekabettir. Böyle bir rekabet ortamında her bir yerellik, kendi mekânını sermaye için en

104 uygun ve kârlı hale dönüştürecek uluslararası örgütlerin yapısal değişim programlarından yararlanmıştır (Kaynar, 2015; 11). Bu programlar kapsamında üstün özellikler geliştiren bölgeler daha büyük ölçekli kapitalist faaliyetler için önemli cazibe merkezleri oluşturmuştur (Harvey, 2014; 203).

Sürecin başlangıcında, hala ulus devlet mekanizmaları esnek birikimin gereksinim duyduğu serbest ticaret sürecinin önündeki engellerin, yapısal uyum programlarıyla kaldırılması konusunda önemli bir araçtır. Fakat bu durum, 19. yüzyıldaki ulusal piyasaların inşası gibi küresel piyasaların standartlaştırılmasına ve tek düze haline getirilmesine kadar sürmüştür (Robinson ve Harris, 2000; 28, 29). Küresel piyasa kendini yeniden inşa ederken küreselleşme sürecinde ulusötesi sermaye sınıfı da, küreselleşme gereklerine uygun olarak, yeniden inşa edilmiştir. Bu bağlamda ulusötesi sermaye sınıfı, birbirine kenetlenmiş dört ana fraksiyondan oluşmuştur. Bu fraksiyonlar, ulusötesi şirket fraksiyonlarının sahipleri ve kontrol edenler, devlet fraksiyonunda küreselleşen bürokratlar ve politikacılar, teknik fraksiyonda küreselleşen profesyoneller, tüketici fraksiyonunda medya ve tüccarlar olarak kategorilendirilmiştir (Sklair, 2002; 145).

Sürecin başlangıcında gerçekleşen teknolojik devrim, kitle medyasının kontrolünü artan bir şekilde ele geçirerek dönüştürmüştür. Teknolojik dönüşüm, ulus ve uluslararası ilişkileri, yerel ve küresel olarak yeniden kavramsallaştırarak nitel olarak kozmopolitliğin yeni türlerini mümkün kılmıştır. Küresel çapta yayılan teknolojik dönüşüm son olarak, ulusötesi toplumsal mekânların oluşmasını sağlamıştır (Sklair, 2006; 30). Süreç öncesi, sınıflar arası ilişkiler ulus devletler aracılığıyla gerçekleştirilirken, küreselleşme sürecinde ulus devlet kapitalizmi yerelde örgütleme bağlamında yapısal olarak sarsılmış, sınıflar arası ilişkiler artık ulusötesi kapitalist sınıf ve ulusötesi emek gücü dolayımında gerçekleşmiştir (Robinson ve Harris, 2000; 12). Süreç, Washington uzlaşmasından itibaren, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu gibi kuruluşların düzenlemeleriyle, Kuzey-Güney arasındaki eşitsiz gelişmeleri arttırmıştır. Dolayısıyla endüstrileşmiş Kuzey burjuvazisinin, endüstiriyel gelişimini tamamlamamış Güney'in emek gücüne erişimi kolaylaşmıştır (Arrighi vd., 2003;

16).

Küreselleşme sürecinin analizi, genel anlamda iki kutuplu olarak yerel-küresel

105 (Sklair, 2006), ulusötesi kapitalist sınıf-ulusötesi emek gücü (Robinson ve Harris, 2000) ve Kuzey burjuvazisi-Güney emek gücü (Arrighi vd. 2003) gibi kavramlarla tanımlansa da sürecin bir kutbunda yer alan ulusötesi sermayenin yerelle etkileşiminin, diğer kutbuna araştırmamız çerçevesinde kırsal mekânın yerleştirilmesi mümkündür.

Söz konusu bu süreci çözümleyen Urry’e göre (2015; 119-124), küreselleşme yatırım faaliyetlerinde yereller arası rekabet süreci yaratırken emek piyasasının, kent-kent veya lent-kır arasındaki hareketliliğini de artırmıştır. Bu hareketlilik kentsel emek piyasasının içindeki merkezsizleşmeden ve bu pazarlar arasındaki yoğunluk değişiminden de kaynaklanmaktadır.

Son yıllardaki nüfus hareketliliğinde üç özellik tanımlanabilmektedir. Bunlardan ilki konut değişiminin çok hızlı gerçekleşmesidir, ikincisi, bu oluşumun belirli bir yerel ekonominin içine ve dışına göç akışı ile de ilgili olmasıdır. Üçüncüsü ise, nüfusun kentsel alanlardan, daha az kentsel, daha çok kırsal alanlara yönelmesidir ki, bu sadece emek talebindeki değişimlerden kaynaklanmamaktadır. Sivil toplumun artan özelleştirilmesinden ya da işgücünün yeniden üretiminin kentten bağımsızlaşmasına dayanmaktadır. Ayrıca günümüz zaman-mekân ilişkisi bu eğilimleri olanaklı kılmaktadır. Bu sayede bireyler, kentlerde veya kırsal alanlarda kendi iş gücünü yeniden üretebilecekleri yerleri seçebilmektedir.

Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, ulaşım ve eğitim kırsal hayatın dönüşümüne önemli ölçüde etki etmiştir. Tüketim kültürü tüm zamanların en yüksek seviyesine erişmiş, enformasyon teknolojileri ve kitle iletişim araçları kırsal ve küresel pazar arasında etkileşimi sağlamıştır. Modern tarzda yaşam standartları, ilişkiler, arzular ve beklentiler geleneksel kırsal yapıları esnekleştirmiştir (Johnson, 2005; 40). Süreçle birlikte kırsal alanlar, uzak, ayrışmış ve pre-kapitalist mekân ilişkilerinin örgütlendiği yerlerden ziyade küresel ekonomiye adapte edilmiştir. Süreç kırsalı, sermaye akışı, kültür ve ideoloji döngüleriyle bütünleştirmiştir. Artık sabit bir gelenek alanından ziyade, dönüşüm ve melezleşme sürecinin merkezine yerleşmiştir (Aguayo, 2008; 542; Woods, 2007; 502). Uygun hinterlantta yer alan kırsallar, daha yüksek küresel ve ekonomik değerler sağlarken, hinterlandı zayıf olan kırsallar, politik yapı üzerinde daha az etkili olma eğilimi göstermektedir. Yine de hinterlandın güçlü veya zayıf olması, gündelik hayat pratiklerinde kollektiflikten, bireyci kâr-odaklı beklentilere dönüşümü engellememektedir (Yaro, 2013; 423). İlave olarak kentlerin ve kent çeperlerinin genişlemesi, kırsalın, kentsel peyzaj alanında erimesine neden

106 olmaktadır (McChartyhy, 2008; 131, 132).

Süreçle birlikte tarımsal yapıların işleyişindeki değişimleri ise, “tarım dışı faktörler”

ve “teknoloji ve bilim”deki değişmeler olarak ele almak mümkündür. Tarımsal dönüşüm, özellikle 1970 dünya ekonomik krizi ve sonrası dönemde yeniden yapılanma süreciyle doğrudan ilişkilidir. Uluslararasılaşma ve ulusal piyasaları düzenlemede devletin rolünün azalması, ulusal tarım sektörlerinin küresel tarım ve sanayi kompleksine gittikçe artan ölçülerde eklemlenmesini beraberinde getirmiştir (Keyder ve Yenal, 2003; 361). Bu doğrultuda tarım politikaları doğrudan veya dolaylı olarak yapısal uyum programlarıyla uluslararası kurumların etkisine alınmıştır (Şahinöz, 2014; 411, 412). 1970 sonrası politikalarla birlikte tarımın piyasalaşma süreci, tıpkı 15. yüzyıl İngiltere'si ve sonraki köylülüğün tasfiye süreçlerinde olduğu gibi, köylülerin, kendilerini yeniden üretebilmelerini sağlayan araçlardan yoksun bırakılması, kırsal emeğin sömürüsü ve kırsaldaki üretim ilişkilerinin doğrudan piyasaya bağımlılığı çerçevesinde gerçekleştiği söylenebilir (Brenner, 2002b, Chatterjee, 1993; Hobsbawm, 1995).

Marsden ve Little (1990), endüstriyel gıda sistemindeki toplum, ekonomi ve politika gibi çeşitli tarım dışı faktörleri bir araya getirerek, Birleşik Krallık’ta gıda üretimi ve perakende sektörlerindeki gelişmelerin, sistemin geri kalan mekanizmalarını gün geçtikçe etkisi altına aldığından bahsetmektedir. Benzer bir şekilde Ward (1990), Birleşik Krallık'taki gıda zincirinin tarım dışı sektörlerinde faaliyet gösteren kilit firmaların kurumsal özelliklerini tanımlayarak bu konuya paralel bir açıklama getirir. McCorriston ve Sheldon (1989), tarımsal girdi zincirinin sonuna, tarımsal ekonomi perspektifinden yaklaşmaktadır. Avrupa Komisyonu üyeliğinin bu girdiler üzerindeki etkisinin varsayımsal bir tahminini yapmak için artık bir ölçme yöntemi kullanarak, katılımın tarımsal tedarik endüstrileri arasında ihracat pazarlarının genişlemesine yol açtığını göstermektedir. Birbirini tamamlayıcı, ancak oldukça farklı olan açıklamaları, çiftçilik ile gıda sisteminin diğer sektörleri arasındaki, değerin dolaşımını kolaylaştıran kredi ilişkilerine odaklanır. Harrison (1989), tarımda kredi kullanımı ve İngiltere çiftçiliğinde artan borçluluk sorunu hakkında değerli veriler sunar. Marsden vd.

(1990), benzer şekilde İngiltere’ye odaklanıp, borçluluk düzeyine ilişkin soruna paralel olarak, son on yılın tarımsal kredi ile ilgili olan bankacılık ve sanayi sermayesinin önemli ölçüde yeniden düzenlendiğini vurgulamaktadır. Söz konusu bu durum, belirli girdilerin satın

107 alınmasına bağlı olarak çiftçilere örtülü destek olarak kredi biçimleri sağlamak için finansal ittifaklar oluşturulmasını içermektedir.

Commins (1990, 46), tarımın yeniden yapılandırılmasının farklı boyutlarını

“sermayenin makro-ekonomik güçlerinde” bulur ve ileri sanayileşmiş ülkelerin tarımda

“prodüsksiyonist” paradigmadan, “post-prodüksiyonist” paradigmaya geçiş süreciyle birlikte, devlet müdahalesindeki değişimlere giderek daha fazla bağımlı hale geldiğini savunur. Devletin teması çok çeşitli çalışmaların merkezinde yer alır ve coğrafyacıların tarımsal politik ekonominin gelişimine önemli katkılarda bulundukları bir alandır. Özellikle dikkat çeken husus, tarımın devletin düzensizleştirilmesinin dramatik etkilerinin görüldüğü ve yeniden yapılanma sürecinde devletin rolüne dair bazı aydınlatıcı analizlerin yer aldığı Avustralya ve Yeni Zelanda'da da yapılan çalışmalardır. Örneğin Le Heron (1989), hükümet politikasının Yeni Zelanda hayvancılığındaki politik ekonomideki merkezi rolünü inceleyerek, bu sektörün 1960-1984 yılları arasında yeniden düzenlemesini takiben bir gerilemenin başlangıcı olarak genişlemesine odaklanmıştır. Cloke (1989), benzer bir şekilde Yeni Zelanda'daki devletin düzenleme sürecini ve bunun tarım sektörüne etkilerini incelemek için bu analize paralel sonuçlara ulaşmaktadır. Lawrence (1990), Avustralya'da tarım ve kırın toplumsal değişiminin yeniden yapılandırılmaya dâhil edilmesinin paralel bir değerlendirmesini sunmaktadır. Yeniden yapılandırmanın tarım işletmelerini, yerel tarım hanelerinin yok olması pahasına teşvik ettiğini, bu yüzden kırsal topluluk yapılarını istikrarsızlaştırdığını ve ülke kırlarının yaşanabilirliğinin azaldığını savunmaktadır. Benzer durumlar Peterson (1990) tarafından İsveç kırsalında tarımsal yapılar üzerinde saptanmıştır.

Gelişmekte olan ülkelerin oldukça farklı bir bakış açısına göre, bir dizi yazar, sanayisizleşme teorilerinin ya da tarımda “post-prodüktivizm” teorilerinin genellemelerine karşı argümanlar geliştirmiştir. Örneğin, Burmeister (1990), Kore'de tarımsal üretimin sanayileşmesinde, devlet ve ulusötesi sermayenin nasıl daha etkili hale geldiği tartışmaktadır.

Aynı şekilde Tarrant (1990), gıda açığı bulunan ülkelerde devlet müdahalesine ve politika gündemine yönelik zorunlulukların, üretimle ilgili olduğu gibi arz ve tüketim ile de ilgili olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Uluslararası gıda ticaretinin çok daha kritik bir örneği olarak Tubiana (1990), savaş sonrası ticaret rejimindeki mevcut çalkantının esas olarak güneyde gıda pazarlarını açmak isteyen, kuzeye dayalı kurumsal tarımsal çıkarların bir

108 yansıması olduğunu savunmaktadır.

Devlet aynı zamanda teknolojinin, tarımdaki krize etkisini ele alan araştırmaların ana temasında yer almaktadır. Bu bağlamda özellikle, araştırmaların odak noktasının sermaye, devlet ve bilim kurumlarının ve uygulamalarının iç içe geçmesi olduğu görülmektedir. Busch vd. (1989), teknolojik değişimleri tarımsal ürün sistemlerinin ve komplekslerin gelecekteki yeniden yapılandırılmasının araştırmalarının merkezine yerleştirirken, araştırmacılar teknolojik gelişmelerin politik ekonomisini ve küresel tarımın bilimselleşmesini ileri sürmüştür. Bu temaya paralel bir şekilde Kenney vd. (1989) ABD'de orta batı tarımına ilişkin olarak, savaş sonrası durumun kavramsallaştırılması için Fordist sosyal ve teknolojik üretim ilişkileri fikrini kullanarak, daha spesifik bir şekilde devlet, bilim ve teknolojik araştırma ve geliştirme süreci arasındaki finansal ve kurumsal bağlantılara odaklanmaktadır. Munton vd.

(1990), ABD ve İngiltere deneyimlerini karşılaştırır. Bu araştırma, tarımın yeniden yapılandırılmasında bilimin rolünün karşılaştırılmasına dayanmaktadır. Bebbington ve Carney (1990), coğrafyanın neden büyük ölçüde uluslararası tarımsal araştırma merkezlerinin disipliner profilinin dışında bırakıldığını ve potansiyel katkısının teorik ve pratik sonuçlarının tarımsal bilimin gelişimi bağlamında bir değerlendirmesini ele almaktadır.

Söz konusu bu araştırmaların çoğu, biyoteknolojiye tarımsal teknolojik gelişmelerin belirli bir örneği olarak atıfta bulunurken, diğerleri ise biyoteknolojiyi, gıda tüketiminin yanı sıra, gıda tüketimini parçalayan üretim ilişkileri için dönüştürücü bir potansiyele sahip olduğunu düşünmektedir. Molnar ve Kinnucan (1989), biyoteknolojileri ve söz konusu teknolojik gelişmelerin tarımsal yeniden yapılanma konusundaki önemlerini, “yeni tarım devrimi” olarak adlandırırken, yeniden yapılanma konusunda biyoteknolojinin merkezi bir rol oynadığını iddia etmektedir. Goodman ve Wilkinson (1990), tarım ürünleri sistemindeki biyoteknolojideki araştırma ve yenilik kalıplarına, yeniden yapılandırma sürecinde kapsamı daha dar bir bakış açısı geliştirmektedir. Ortaya konan temel kaygılardan biri, bu tür teknolojilere toplumsal erişim ve politik denetimdeki eşitsizliklerdir. Bu, gelişmekte olan ülkelerde yeşil devrim teknolojilerinin yayılmasını çevreleyen uzun süredir devam eden tartışmaları anımsatan bir temaya hemen hemen benzerdir. Örneğin, Monsanto, Dupont ve Sygento gibi dev ulusötesi şirketler dünya tohum ve ilaç ticaretinin %50'sinden fazlasını

109 elinde bulundurmaktadır. Tohum ve ilaç piyasasında faaliyet gösteren on ulusötesi şirket ise, piyasanın %75 hâkimidir. Dolayısıyla uluslararası organizasyonların, küçük köylüyü mono-kültür ürünlerin yetiştirmesine özenli teşviki, büyük şirketlerin piyasadaki tekelci konumuna doğrudan katkı sağlamaktadır (Başkaya, 2016; 82, 90). Veya tarım biyolojisinde yatay olarak genişlemeye devam eden tekelci şirketler, Monsanto-Bayern ortaklığının gelişimi gibi, dikey olarak kimya endüstrisinden şirketlerle birleşerek tarım piyasasında rekabet güçlerini arttırmaya çalışmaktadır (Neate, 14.09.2016). Dolayısıyla mevcut tarım krizinin teknolojik çözümü daha çok tarım ve gıda sanayii tekellerinin hareket alanını genişleten imkânlar sunmaktadır zira Fitzsimmons’a (1990, 9) göre, “mevcut tarım krizinin teknolojik 'çözümü', karmaşık bir mekânsal ve toplumsal ilişkiler kümesinin, yeniden yapılandırılmasının temsilidir”.

110 4. TÜRKİYE’NİN TOPLUMSAL TARİHİNDEKİ KIRSAL MEKÂN

TEMSİLLERİ VE BOZÜK-KAZIKLI KÖYLERİNDE GEÇİM ALANLARININ TÜKETİMİNİN TRİYALEKTİK ÇÖZÜMLEMESİ

Araştırmanın bu başlığında kapitalizmin toplumsal tarihindeki değişimlere bağlı olarak Türkiye’de kırsal mekân temsillerinin üretimindeki kapitalizmin işleyişinin farklılaşması bağlamında dönüşüm aşamaları tartışılmaktadır. İkinci olarak Bozbük ve Kazıklı köylerinde geçim alanlarının tüketimi sürecindeki değişimin toplumsal mekânın üretimindeki ve toplumsal tarihin akışındaki triyalektik ritimlere uygun olarak çözümlenmesi amaçlanmıştır.

4.1. Akdeniz’in Toplumsal Tarihinin Türkiye ve Muğla Yöresi Ölçeğinde

In document Türkiye'de kırsal dönüşümü mekânsallaştırmak: Muğla ili Bozbük ve Kazıklı köylerinde turizm ekseninde mekânın tüketimi, köylülük ve geçim kaynakları (Page 116-124)