İbnü’l-Melâhimî’nin âlemin bir muhdisinin ispatı bağlamında aktardığı bir başka delil, biz insanların yaptığı fiillerin fâili oluşumuzu temel alarak âlemin de bir fâili olması gerektiğine dair delildir. Bu delil, Behşemî kelâmcılar tarafından sıkça kullanılan

      

407 Mu‘temed, s. 169: 9-170: 6.

408 Mu‘temed, s. 170: 7-15.

“şâhid âlemin gâib âleme kıyas” metodunun en bâriz bir örneğidir.409 Bu delile göre biz insanlar nasıl yaptığımız tasarruflarımızın fâili isek, âlemin de fâili Allah Teâlâ’dır. Bu istidlâl tarzında aynen fıkıh usûlünde hüküm çıkarmada kullanılan kıyasta olduğu gibi dört öğenin bulunması gerekecektir. Bilindiği üzere bir kıyasta asıl, fer’, hüküm ve hükmün illeti olmak üzere dört öğe bulunmaktadır. Bu durumda ele alınan delilin “asıl”

öğesi insanın tasarrufu olan fiiller, fer’ öğesi âlem olmaktadır. Hüküm öğesini bir muhdise olan ihtiyaç oluştururken, kıyastaki illet ise hudûsun kendisi olmaktadır.410

Bu delil, hareket ve sükûndan oluşan fiillerimizin ispatından Allah Teâlâ’nın âlemin yaratıcısı olduğunu ortaya koymayı amaçlar. Bu delil ile asıl öğeyi oluşturan tasarruflarımız durumundaki fiillerimizin bize muhtaç olması hükmünün ortaya konulması amaçlanmaktadır. Buna göre biz insanlarda sağlıklı bir şekilde fiilin yapılması doğrultusunda bir motiv oluşmuşsa, o fiilin meydana gelmesi gerekir. Yok, eğer bizde fiilin işlenmemesi hususunda engelleyici bir unsur olarak sârif oluşmuşsa bu durumda da fiilin gerçekleşmemesi gerekecektir. Sonuç olarak motivin fiilin yapılması yönünde etkin olması ve sârifin de olmaması durumunda bu fiili gerçekleştiririz. Çünkü işlenen fiiller başka bir fâil tarafından yapılması veya kendiliğinden meydana gelmesi durumunda bunu kerih görürüz. Dolayısıyla biz insanlar ancak yaptığımız fiillerden hoşnut oluruz. Katkımızın olmadığı bir fiil bizi memnun etmeyecektir. Bu nedenle bir fiili ancak biz gerçekleştirirsek o fiilin bize ait olduğunu kesin olarak biliriz.411 Dolayısıyla nasıl ki yaptığımız fiiller bizim eserimiz ve tasarrufumuz ise içinde yaşadığımız bu âlem de Allah Teâlâ’nın bir muhdis olarak hudûs yoluyla yani yokluktan yarattığı bir eseridir.

      

409 Mecmû‘, I, 69: 18-70: 14. Râzî, bu delilin Ebü’l-Hüseyin el-Basrî tarafından eleştirildiğini belirtir.

Ebü’l-Hüseyin el-Basrî, Allah Teâlâ’nın varlığının insanların fiillerine kıyas edilerek ortaya konulmasını doğru bulmaz. Çünkü bir müessire ihtiyaç duymanın mümkün olduğu bilgisi zorunlu olup, kıyasla ortaya konulacak bir bilgi değildir. Bu nedenle Allah Teâlâ’nın varlığı insanların fiillerine kıyasla değil, vacip-câiz ayrımını (kısme) esas alan ve vacip-câizin bir müessire ihtiyaç duymasının zorunlu olduğu fikrini destekleyen bir metot ile ispatlanabilir. Bk. Râzî, Riyâz, s. 288.

410 Mu‘temed, s. 172: 7-10; ayrıca bk. Fahreddîn er-Râzî, Metâlib, I, 210; Necrânî, Kâmil, s. 156: 6-12.

Mutezile kelâmında kullanılan şâhidi gaibe kıyas metodu esasında fıkıh ilminde geçerli olan kıyastır.

Fıkıh usûlündeki kıyas, hakkında nass bulunmayan bir meselenin hükmünü, aralarındaki ortak illet dolayısıyla hakkında nass bulunmayan baka bir meselenin hükmüne bağlamaktır. Bu kıyas dört öğeden oluşur: Asl (hükmün kaynağı), fer‘, hüküm ve ortak illet. Bk. Muhammed Ebû Zehrâ, İslâm Hukuku Metodolojisi (Fıkıh Usûlü) (çv. Abdülkadir Şener), Ankara: Fecr Yayınevi, 1986, s. 197.

411 Mu‘temed, s. 172: 10-17.

 

İKİNCİ BÖLÜM İLÂHÎ SIFATLAR

İslam düşüncesinde “tevhîd” yani Allah Teâlâ’nın ulûhiyette ve rübubiyyette birliği meselesi aklî ve naklî delillerle ortaya konulmuş, bu anlayış prensip olarak inanç esaslarının merkezinde yer almış ve inanç ilkeleri açısından vazgeçilmez olarak kabul edilmiştir.412 Bu nedenle kelâmcılar Allah Teâlâ’nın bir ve tek olduğunu ortaya koymayı amaçlayan birçok bilgi ve delil ortaya koymuşlardır. Dolayısıyla tevhîd konusunda kendilerini diğer mezheplere nazaran daha hassas olduğunu iddia eden ve bundan dolayı kendilerini “Ehlü’t-tevhîd ve’l-adl” olarak isimlendirmeyi tercih eden413 Mutezilî kelâmcılar doğal olarak Allah Teâlâ’nın bir ve tek olması ilkesine yoğunlaşmışlardır. Şüphesiz Allah Teâlâ’nın bir ve tek olması O’nu, diğer bütün varlıklardan mutlak olarak ayırmakla mümkün olacaktır. Böyle bir ayırımı yapabilmek ise O’nun hakkında konuşmamızı, O’nu tanımamızı sağlayan sıfatlar üzerinden mümkün olabilir.

Sıfat kelimesinin lügat anlamının zâtın bilinmesi kapsamına (zâtı bilmeyi sağlayan) giren isbatî (olumlu olarak ifade edilen) veya nefyî (olumsuz olarak ifade edilen) olgular şeklinde tanımlanabileceğini söyleyen İbnü’l-Melâhimî’ye göre, sıfatın tanımı hususundaki Mutezilî yaklaşımlar aynı anlamı içeren farklı ifade tarzlarıdır.

Dolayısıyla sıfatı zâta ait bir hâl veya zâta ait bir hüküm yahutta zâta atfedilen veya ondan nefyedilen bir fiil olarak tanımlayan ifadeler aynı manayı içerir. Ancak Hüseynîler olarak kendilerinin sıfatlar hakkında hüküm tabirini tercih edip kullandıklarını ve sıfatların Allah Teâlâ’nın kâdir, alîm, hay oluşunun bilinmesi kapsamına giren hükümler olarak tanımladıklarını ifade eder.414 İbnü’l-Melâhimî, sıfatların ma‘nâ, hâl veya hüküm olarak tanımlanırken aslında bu kavramlar arasında farklı kelimeler ile ifade edilmelerinin dışında herhangi bir fark olmadığını; her kelâmcının bağlı olduğu ekolün/mezhebin ilkeleri doğrultusunda sıfatları tanımlayıp izah ettiklerini söyler.415 Şüphesiz bu ifadeler, mezhep ve fırkaların Allah Teâlâ’nın zatı ve sıfatları arasındaki bağlantı hakkında dile getirdikleri izah ve açıklamaları kendi sistematiklerine göre yaptıklarını, nihaî noktada sıfat hakkındaki tüm tanımlamaların doğru olduğunun bir Mutezile kelâmcısı tarafından yapılan itirafıdır.

      

412 Râzî, Metâlib, I, 113.

413 Koloğlu, Kelâm Tarihine Giriş, s. 72.

414 Mu‘temed, s. 182: 1-6.

415 Fâik, s. 32: 16-18.

İbnü’l-Melâhimî sıfat konusuna girişte öncelikle sıfatların temellendirmesini yapmaya çalışır. Burada amaç kişinin Allah Teâlâ’nın ilk hangi sıfatını bilebileceğini ortaya koymaktır. Bu ise bizlerin Allah Teâlâ hakkında ilk neyi bildiğimiz sorusunun cevabıyla alâkalıdır. Zira biz Allah Teâlâ hakkında ilk bildiğimiz olgudan hareketle O’nun bilebileceğimiz ilk sıfatına ulaşırız. Bu bağlamda İbnü’l-Melâhimî öncelikle Allah Teâlâ hakkında bildiğimiz ilk şeyin ne olduğu sorusunu irdeler ve bu konuda doktrindeki farklı görüşleri aktarır. Sözgelimi Ebü’l-Hüzeyl el-Allâf, Allah Teâlâ hakkında bilinmesi gereken ilk bilgi için “O’nun cisimlerin muhdisi olduğunu bilmektir” demiştir. Benzer şekilde Ebû Ali el-Cübbâî de O’nun hakkındaki bilinmesi gereken ilk bilginin “O’nun cisimlerin muhdisi olduğunu ve cisimlerin de muhdis olmadığını bilmek” olduğunu söylemiştir. Ebû Ali yaptığı bu yorum ile bu konuda diğer kelamcılardan, her ne kadar konunun özüne taalluk etmese de, farklı bir tavır takınmıştır. O, bu hususta Allah Teâlâ’nın cisimlerin muhdisini bilmenin yanında cisimlerin muhdis olmadıklarını da bilmemiz gerektiğini ifade etmiştir.416 Ebû Hâşim ise ilk bilgi için “O’nu zât sıfatı üzere ve zâtıyla kâdir olduğunu bilmek” şeklinde görüş belirtmiştir. İbnü’l-Melâhimî, Allah Teâlâ hakkında bilinmesi gereken ilk bilgi hakkında Kâdî Abdülcebbâr’ın Ebü’l-Hüzeyl el-Allâf’ın görüşünü tercih ettiğini, Ebü’l-Hüseyin el-Basrî’nin ise Ebû Hâşim’in görüşünü benimsediğini de ekler.417 Kendisi ise bu konuda üstâdından farklı düşünerek Kâdî Abdülcebbâr’ın Allah Teâlâ hakkında bilinmesi gereken ilk bilgi olarak kabul ettiği “O’nun âlemin muhdisi olduğunu bilinmesi” şeklindeki görüşünü benimsemiştir.418

Bu yönüyle İbnü’l-Melâhimî Allah Teâlâ hakkında öncelikle O’nun yaratan oluşunun (muhdis) bilinebileceğini söylemektedir. Pek tabi yaratma ancak bir kudretin eseri olabileceğine göre, insanın aklıyla ulaşabileceği ilk sıfat da ortaya çıkmaktadır:

Kudret. Nitekim İbnü’l-Melâhimî de Allah Teâlâ’nın sıfatları içinde ilk bilinmesi

      

416 Nitekim İbn Metteveyh onun klâsik hudûs delilinin öncüllerini yeterli görmediğini aktarır ve Ebû Ali’nin konu hakkında şöyle dediğini söyler: Cisimlerin kendilerinden başka muhdisi olduğunu bilmedikçe Allah Teâlâ hakkında bunu (hâdisleri yaratanın O olduğunu) bilmemiz yeterli olmaz. Çünkü cisimlerin yaratıcısının kendisinden başka bir şey olmadığını bilmediğimizde, onların kendisini veya başka bir cismin onu yarattığı câiz görülebilir, böylelikle cisimleri yaratanının Allah Teâlâ olduğu bilgisi gerçekleşmez. Bk. Mecmû‘, I, 68: 9-12.

417 Mu‘temed, s. 175: 15-20.

418 Mu‘temed, s. 181: 16-19.

gereken sıfatın, Allah Teâlâ’nın kâdir oluşu olduğunu söyler.419 Diğer sıfatlar O’nun kâdir olmasından sonra bilinebilir. Çünkü bir şeyi yapmak, yaratmak kâdir olmakla mümkündür. Kâdir olmak O’nun sağlam/mükemmel fiil yaptığının delilidir.420 O’nun kâdir oluşunu bildikten sonra kadîm olmasının bilinmesi gerekir. Kâdir ve kadîm olduğu ortaya çıkınca âlemi yaratan varlık oluşu yani muhdis olması bilinecektir. Bu sıfatının olması ise O’nun kâdir, âlim ve hay olmasına delil olacaktır. Bu sıfatların bilinmesinin akabinde bu sıfatların zâtında bulunmasını gerektirdiği diğer sıfatların bilgisine ulaşılır. Bu sıfatlar da O’nun semî‘, basîr, müdrik ve mürîd olmasıdır.421 O’nun vücud sıfatına ise, tıpkı hay sıfatına ulaşıldığı gibi ulaşılır. Yani Allah Teâlâ’nın âlim ve kâdir olması, O’nun mevcud olduğunun delilidir. Çünkü âlim ve kâdir olan varlık ancak mevcud olan varlıktır.422

İbnü’l-Melâhimî, Allah Teâlâ’nın mevcud olduğu ortaya çıkınca O’nun kadîm ve zâtıyla zorunlu varlık (vâcibu’l-vücud) olduğunu vurgular. Çünkü hâdis olan şeyler ancak Allah Teâlâ’nın zâtıyla zorunlu olması durumunda nihayetlenir. Hâdis olan şeylerin başlangıç itibariyle sınırlarının olması kaçınılmazdır. Allah Teâlâ’nın zâtıyla mevcut, âlim, kâdir ve hay olduğunu benimseyen Mu’tezili anlayışta bu vasıflar başlangıç itibariyle ezelî olduğu gibi sonsuzluk itibariyle de ebedî özelliğe sahiptir.423

Sıfat hakkındaki temel düşüncesini ortaya koyan İbnü’l-Melâhimî daha sonra sıfatları tasnif etmeye koyulur.424 Mutezile içerisinde farklı sıfat tasnifleri yapılmış olsa

      

419 İbnü’l-Melâhimî, Mu‘temed adlı eserinde Allah Teâlâ’nın ilk bilinmesi gereken sıfatının kâdir oluşu olarak söylemiştir. Aynı eserinde üstadı Ebü’l-Hüseyin el-Basrî’nin görüşü olarak sıfatların sıralanışını kadim ve cisimlerin muhdisi oluşundan başlattığını daha sonra O’nun kâdir, âlim ve hayy oluşunu bilmenin gerektiğini aktarmıştır. İbnü’l-Melâhimî Fâik adlı eserin genel anlamda muhtasar bir eser olması nedeniyle bu konuda da özet bilgi verdiğini dolayısıyla Allah Teâlâ’nın bilinme açısından sıfatlarını kadîm oluştan başlattığını ifade eder. Ancak Mu‘temed adlı eserinde meseleyi genişçe değerlendirdiği için her iki görüşe yer verdiğini ve zikrettiğini belirtir. Bk. Mu‘temed, s. 183: 12-18.

420 Ta‘lîk, s. 156: 11-12; Mecmû‘, I, 11: 2-3.

421 Mu‘temed, s. 182: 21-183: 2; Fâik, s. 32: 19-20.

422 Ta‘lîk, s. 177: 5-6; Mecmû‘, I, 133: 6-8.

423 Fâik, s. 48: 15-18.

424 Kelâm ilminde Allah Teâlâ’nın sıfatları her mezheb hatta aynı mezhep içerisindeki mütekellimlere göre farklı şekillerde tasnif edilmiştir. Kelâm ilminde yapılan farklı sıfat tasnifleri hakkında daha detaylı bilgi için bk. Mevlüt Özler, İslâm Düşüncesinde Tevhîd, İstanbul: Rağbet Yayınları, 2016, s. 125-132;

İlyas Çelebi, “Sıfat”, DİA, XXXVII, 104-10.

Henüz kelâmda derin fikir ayrılıklarının oluşmadığı ilk dönemde Ebû Hanîfe (150/767) sıfatları zâtî ve fiilî olmak üzere ikiye ayırmış ve iki kısma giren sıfatları tek tek belirtmiştir. Ona göre hem zâtî hem de fiilî sıfatlar ezelîdir. Bk. Ebû Hanife Nu’man b. Sâbit, el-Fıkhu’l-ekber (nşr. ve çev. Mustafa Öz, İmam-ı Azam 'ın Beş Eseri içinde), İstanbul: Kalem Yayıncılık, 1981. s. 66.

 

da425 sıfatların genel olarak “zâti sıfatlar” ve “fiilî sıfatlar” olmak üzere ikili tasnif yapıldığı söylenebilir.426 İbnü’l-Melâhimî ise Allah Teâlâ’ya ait sıfatları üç ana bölüme ayırarak değerlendirir:

1. Zâtta bulunması gereken olumlu (sübûtî) sıfatlar 2. Zâtta bulunmaması gereken olumsuz (nefyî) sıfatlar 3. Fiilî sıfatlar427

İlk bölümdeki sübûtî sıfatlar Allah Teâlâ’nın zâtına yönelik olan zâtî sıfatlardır.

Bu sıfatlar iki kısma ayrılır:

a) Zâtının varlığının devamını ifade eden sıfatlar (kadîm oluşu) b) Zâtına taalluk eden sıfatlar (kâdir ve âlim oluşu)

İkinci bölümü oluşturan nefyî (olumsuz) sıfatlar da ikiye ayrılır:

a) Zâtının benzerinin veya zıttının olmadığını ifade eden sıfatlar b) Zâtından nefyedilen sıfatlar

       Ehl-i Sünnet’ten Ebu’l-Muîn en-Nesefî de sıfatları taksim hususunda Ebû Hanîfe gibi düşünmektedir. O da sıfatları zâtî ve fiilî olmak üzere iki kısma ayırır. Bk. Ebu'l-Mu‘în Meymûn b. Muhammed en-Nesefî, Bahru’l-Kelâm fî Akâidi Ehli’l-İslâm: İslâm İnançları ve Mezhepler Arasındaki Görüş Farkları, (çev.

Cemil Akpınar), Konya, ts., s. 35-36.

Ehl-i Sünnet’in iki imamı; Eş’arî (324/936) ve Mâturîdî (333/944) de sıfatların herhangi bir taksim edilmesi görülmemekle birlikte birçok kelâmcı sıfatları ikili bir sınıflandırmaya tabi tutmuştur. Meselâ Cüveynî sıfatları nefsî (zâtî) ve manevî sıfatlar olarak ikiye ayırır. Bk. İmâmü’l-Harameyn el-Cüveynî, Kitâbü’l-İrşâd ilâ kavâtıi’l-edille fî usûli’l-İ’tikâd (nşr. Muhammed Yusuf Musa), Kahire: Mektebetü’l-Hanci, 1950, s. 30.

Cüveynî’ye hocalık yapmış olan Bâkıllânî (403/1013) ve Beyhâkî (458/1066) de sıfatları zâtî ve fiilî sıfatlar olmak üzere ikiye ayırarak incelemişlerdir. Bk. Ebû Bekr Muhammed b. Tayyib b. Muhammed el-Basrî el-Bâkıllânî, Kitâbü’t-Temhîd (nşr. R. J. McCarthy), Beyrut: el-Mektebetü’ş-Şarkiyye, 1957, s. 262-263; Ebû Bekr Ahmed b. el-Hüseyn el-Beyhâkî, el-İ‘tikâd alâ Mezhebi’s-Selefi Ehli’s-Sünneti ve’l-Cemâ‘a, Beyrut: Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye, 1984, s. 26.

Matüridilikte Allah Teâlâ’nın sıfatları sekiz olarak kabul edilirken, Eş’arilikte tekvin müstakil bir sıfat olarak kabul edilmez ve zâtî sıfatlar yedi olarak benimsenir. Bk. Şeyhîzâde Gelibolulu Abdurrahîm b. Ali el-Amâsî, Kitâbü nazmi’l-ferâid ve cem’i’l-fevâid, Kahire: el-Matbaatü’l-Edebiyye, 1899, s. 17; İsmail Hakkı İzmirli, Yeni İlm-i Kelâm, İstanbul, 1340-1343, II, 122; Metin Yurdagür, Allah’ın Sıfatları – Esmâü’l-Hüsnâ, İstanbul: Marifet Yayınları, 1984, s. 211. 

425Abdülkerîm Osman, Nazariyyetü’t-teklif: Ârâü’l-Kâdî Abdilcebbâri’l-kelâmiyye, Beyrut: Müessesetü‘r-risâle, 1971, s. 194-196, Bu eserde Kâdî Abdülcebbâr’ın Allah Teâlâ’ya ait sıfatları yedi sınıfa ayırarak incelediği söz konusu edilmiştir.

Kâdî Abdülcebbâr’ın Allah Teâlâ’nın sıfatları hakkındaki görüşleri için bk. Mehmet Fatih Özerol, Son Devir Mutezile Kelâmcısı Kâdî Abdülcebbâr’a Göre Allah’ın Sıfatları (yüksek lisans tezi), Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1993, Bursa, s. 25-65.

426 Koloğlu, Cübbâîler, s. 224.

427 Mu‘temed, s. 182: 11-20.

Zâtından nefyedilmesi gereken sıfatlar da ikiye ayrılır:

a) Makûl olmayan/algılanamayan (mâiyet gibi) sıfatlar b) Makûl olan/algılanabilen sıfatlar

Zâtından nefyedilmesi gereken algılanabilir/makûl olan sıfatlar da ikiye ayrılır:

a) Zâtî sıfatlarının zıtlarının nefyedildiği sıfatlar (cehâlet ve âciz olma)

b) Zâtından nefyedilen muhdes sıfatlar (bir yönde kâin olması, bir yöne hulûl etmesi, muhtaç olması, duyu organlarından biriyle idrak etmesi gibi sıfatlar)

Allah Teâlâ’ya ait sıfatların üçüncü bölümünü ise “fiilî sıfatlar” oluşturur. Bu sıfatlar zâtî sıfatlar dışında kalan sıfatlardır. Bu sıfatların başında O’nun mütekellim oluşu, mürîd oluşu gibi sıfatlar gelir.428

 

      

428 İbnü’l-Melâhimî fiilî sıfatlar ile ilgili bilgi verirken bu sıfatlara zâtî sıfat nazarıyla bakan ve değerlendiren Eş’arî ve Mâturidî mezhebinin kelâmcılarından bahsederken “bir kavmin zâti sıfat zannettiği” şeklinde bir ifade kullanır. Bk. Mu‘temed, s. 182: 19-20.

Allah Teala'nın Sıfatları

Zâtta bulunması gereken (sübûtî)

sıfatlar

Zâtına taalluk eden sıfatlar (kâdir ve âlim

oluşu)

Zâtının varlığının devamını ifade eden

sıfatlar (kadîm oluşu)

Zâtta bulunmaması gereken (nefyî)

sıfatlar

Zâtının benzerinin veya zıttının olmadığını ifade

eden sıfatlar

Zâtından nefyedilen sıfatlar

Makûl olmayan/bilinemeye

n (maiyet gibi) sıfatlar

Makûl olan/bilinebilen

sıfatlar

Zâtî sıfatlarının zıtlarının nefyedildiği sıfatlar

(cehâlet ve âciz olma )

Zâtından nefyedilen muhdes sıfatlar Fiilî sıfatlar (mürîd

ve mütekellim oluşu)

Belgede İBNÜ’L-MELÂHİMÎ’NİN KELÂM SİSTEMİNDE TEVHİD ANLAYIŞI (sayfa 182-190)

Outline

Benzer Belgeler