Cisimlerin Hudûsu Konusunda Felsefî Yaklaşımlar

Belgede İBNÜ’L-MELÂHİMÎ’NİN KELÂM SİSTEMİNDE TEVHİD ANLAYIŞI (sayfa 158-162)

3. Felsefecilerin başlangıcı olmayan hâdislerin var olduğu yönünde ileri sürdükleri bir başka delil, yaratılan ilk hâdis ile Allah Teâlâ arasında var kabul edilen

1.3.2. Cisimlerin Hudûsu Konusunda Felsefî Yaklaşımlar

İbnü’l-Melâhimî, cisimlerin hudûsu bağlamındaki felsefeciler ile kelâmcılar arasındaki tartışma konularını aktardıktan sonra kelâmcıların hudûs anlayışını reddederek varlıkların meydana gelişini farklı izah ve deliller ile ortaya koymaya çalışan felsefî yaklaşımların kritiklerini yapar. Doğal olarak bir kelâmcı olarak hudûs deliline muhalif felsefecilerin görüşlerini eleştirir. Onun bu çerçevede görüşlerini değerlendirdiği ve eleştirdiği felsefî yaklaşımlar şunlardır:

1. İbnü’l-Melâhimî, ilk olarak tabiat felsefelerini “heyûla”350 kavramına dayandıran felsefecilerin (ashabu’l-heyûlâ) düşüncelerini değerlendirir. Bu felsefecilere göre, heyûla olarak adlandırılan ve âlemin kendisinden meydana geldiği ilk madde, kadîm olmanın yanında bir başlangıcı da yoktur. Varlık anlayışlarının merkezinde heyûlânın bulunduğu felsefeciler, bir şeyin hudûsu için o şeyin öncesinde mutlaka başka bir şeyin olması gerektiği ilkesini savunurlar. Bu ilkeye göre bir şeyin hudûsunun akledilebilmesi/düşünülebilmesi için o şeyin mutlaka başka bir şeyden meydana gelmesi gerekir.351 Buna göre ecrâm (âlemi oluşturan maddeler) muhdes olsaydı yani yoktan

      

350 Heyûlâ, âlemin ilk maddesi anlamında felsefe ve kelâm terimidir. Felsefede her tabii cismi meydana getiren iki ilkeden (madde ve sûret) biri olan heyûlâ “tamamen belirsiz, cisme ârız olan değişmeyi kabul edici kuvve halinde olan bir cevher” şeklinde tarif edilmiştir. Bu cevherin tek başına fiilî varlığı yoktur.

Zira fiilî var oluşu sûret temsil eder ve esasen tabii varlık maddede gerçekleşen sûrettir. Aristocu ve Yeni Eflâtuncu anlamıyla heyûlâ, İslâm felsefe geleneğinde Kindî’den itibaren önemli bir yer tutmuştur.

Kindî’nin tarifine göre heyûlâ “sûretleri taşıyan, edilgin, cevherî güç”tür. İbn. Sinâ’ya göre heyûlâ, yer kaplamayan, konumu (vaz‘) bulunmayan, duyularla algılanamayan aklî bir cevherdir; fiilî varlığı ancak cismanî sûretle birleşerek, başka bir deyişle cismi oluşturarak kazanır. Heyûlâ, sûretten soyutlanamaz.

Kendi başına kâimdir (bk. İbn Sinâ, ‘Uyûnü’l-hikme (nşr. Abdurrahman Bedevî), Beyrut: Vekaletü’l-Matbuat – Dâru’l-kalem, 1980, s. 48; a. mlf., Necât, s. 239-242).

Aristocu felsefeye bağlılığıyla tanınan İbn Rüşd’e göre heyûlâ varlığın meydana gelmesini sağlayan ezelî bir ilkedir. Varlık fiil halini belirlediğine göre ondan önce bir kuvve ve bir imkân halinin bulunması gerekir; işte bu ezelî imkâna filozof heyûlâ demekte, heyûlâyı oluş ve bozuluşun sebebi veya temeli saymaktadır (bk. Ebü’l-Velîd Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd el-Kurtubî, Tehâfütü’t-Tehâfüt (nşr. Süleyman Dünyâ), Kahire: 1980, I, 197-198). Heyûla hakkında ayrıca bk. Abdurrahman Bedevî, Aristû ‘inde’l-‘Arab, Beyrut: Dârü’l-kalem, 1980, s. 129-143; Mahmut Kaya, İslam Kaynakları Işığında Aristoteles ve Felsefesi, İstanbul: Ekin Yayınları, 1983, s. 212-215.; Osman Karadeniz,

”Heyûlâ”, DİA, XVII, 294-295.

351 Mu‘temed, s. 159: 19-20. Kelâmın yoktan yaratmayı savunan delillerinin karşısında İslam felsefesi geleneği her sonradan ortaya çıkan (hadis) varlıktan önce mantıken bir maddenin olması gerektiğini benimser. Başka bir ifadeyle geriye giden hâdis olayların bir noktada kendini önceleyen bir madde olmadan kesilmesinin mümkün olmadığını, maddenin ezelî olması ilkesine dayanak kabul etmişlerdir bk.

Kaya, İbn Sînâ’nın Kelâma Etkisi, s. 50-57. İslâm felsefî geleneğinin ilham aldığı Yunan düşüncesine göre yoktan yaratma düşüncesi saçmadır. Yoktan hiçbir şey meydana gelmediğinden “yaratma”, ancak

“tesir etme” anlamındadır. Platon’da Tanrı Demiurgos, Aristo’da “Salt Form” kadim olan heyûla’ya tesir ederek evreni meydana getirmiştir. Bk. Hüseyin Aydın, İlim Felsefe ve Din Açısından Yaratılış ve Gâyelilik (Teleoloji), Ankara: DİB Yayınları, 2012, s. 54.

yaratılmış olsaydı, hiçbir şey olmaksızın meydana gelmesi söz konusu olurdu. Çünkü böylesi bir durumda “hiçten ancak hiç çıkar (ex nihilo nihil)” prensibinin gereği olarak âlem kendisinin öncesinde yokluk bulunan bir hâdis olmuş olsaydı, yokluktan yani hiçbir şeyden yaratılmış olması gerekecektir. Oysa bir şeyin hiçbir şeyden yani yokluktan yaratılması imkânsızdır. Dolayısıyla yaratma kelâmcıların iddia ettiği gibi yokluktan olmamıştır. Yaratmanın yokluktan olmadığını söyleyen felsefecilere göre yaratıcı durumundaki muhdis, bir şeye etki ederek müessir o şeyi yaratır. Bu yüzden muhdis olan yaratıcının âlemi yaratmasının öncesinde mutlaka yaratmak üzere etkide bulunacağı bir maddenin (=heyûla) bulunması gerekir.352

Hiçbir şey olmaksızın yaratmanın mümkün olmadığını ortaya koymak üzere heyûla kavramına dayalı olarak âlemin oluşumunu açıklayan felsefeciler353 düşüncelerini ispatlamak ve anlatmak için bir evin inşasını örnek olarak verirler. Nasıl ki bir evin inşâsı için işçiye, toprağa ve evin dekorunda kullanılmak üzere birçok malzemeye ihtiyaç var ise âlemin meydana gelebilmesi için bir maddenin olmasına ihtiyaç vardır. Bir evin malzemesiz (malzeme ev ve duvarların heyûlası konumundadır.) yapımı (hudûsu) düşünülmediği gibi âlemdeki tüm eşyanın hammaddesi olan (=heyûlâ) olmaksızın meydana gelebilmesi mümkün değildir. Buna göre heyûlâ, kâdirin müessir olarak tesir ettiği şeydir. Kâdir varlık yani müessir tarafından kendisine tesir edilen bir şeyin yani heyûlânın olması gerekir. Ayrıca heyûlâda müessir olan kâdir tarafından kendisine yapılan tesiri kabul edecek kuvvenin354 de bulunması gerekir.355

      

352 Koloğlu, Felsefe Eleştirisi, s. 147; Heyûlâ terimi hakkında âlemin kendisinden yaratıldığı ilk madde olduğu yönündeki bilgi, İbn Sînâ tarafından da paylaşılmıştır. Bk. İbn Sînâ, eş-Şifâ: Mantık/Burhan (nşr.

Ebü’l-Alâ el-Âfîfî), Kahire: 1965, s. 159.

353 Bu anlayıştaki felsefeciler varlığın mutlak birden çıkıp bir sıra düzeni içinde evreni oluşturması anlamındaki südûr anlayışını benimsemişlerdir. Sözlükte “doğmak, meydana çıkmak, sâdır olmak, zuhur etmek” anlamında masdar olan sudûr kelimesi felsefe terimi olarak kâinatın meydana gelişini yorumlamak üzere tasarlanan, yoktan ve hiçten yaratma inancından farklı olduğu ileri sürülen teoriyi ifade eder. Sudûr yerine “akmak, fışkırmak, taşmak” manasındaki feyz de kullanılır. Batı dillerinde sudûr procession, feyz ise emanation terimleriyle ifade edilir. Semavî dinler tarafından evrenin Allah’ın mutlak irade ve kudretiyle sonradan ve yoktan yaratıldığına dair verilen bilgilerin birtakım mantıkî açmazlara sebep olduğu gerekçesiyle Fârâbî ve İbn Sînâ gibi filozoflar, evrenin ortaya çıkışını çelişkilerden uzak ve daha anlaşılabilir bir sistemle açıklamak üzere kaynağını Plotin’den alan sudûr teorisini benimsemişlerdir.

Bk. Mahmut Kaya, “Sudûr”, DİA, XXXVII, 467-468; Sudûr teorisi hakkında daha geniş bilgi için ayrıca bk. Hüseyin Atay, Farabi ve İbn Sina’ya Göre Yaratma, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 2001, s.

103-116.

354 Kuvvet, maddî ve mânevî, psikolojik, fikrî, ahlâkî vb. yönlerden etkide bulunma, bir tesire karşı direnme gücü ve yeteneği anlamında felsefe terimidir. İslâm felsefesinde kuvvet kavramı ağırlıklı olarak Aristocu anlayış çerçevesinde açıklanmıştır. Buna göre ister iradeli ister iradesiz olsun, başka bir şeyde meydana gelen değişikliğin ilkesine (mebde) kuvvet denir. Tehânevî mebde ile kastedilen şeyin etkin  

İbnü’l-Melâhimî, felsefecilerin “Bir şeyin hudûsu, o şeyin öncesinde başka bir şey olmaksızın anlaşılamaz/akledilemez” ifadesine yoğunlaşarak bu ifadenin kelâmcılar açısından nasıl anlaşıldığını izah ederek konuya girer. Ona göre felsefeciler bu ifade ile bir şeyin kâdirin müdahalesi olmaksızın kendiliğinden yaratılmış olmasının mümkün olmadığını kastediyorlarsa bu anlam doğrudur. İbnü’l-Melâhimî, felsefecilerin bir şeyin öncesinde başka bir şey olmaksızın hudûsunun anlaşılamaması ifadesine bir şeyin fâil olmaksızın kendiliğinden yaratılmasının mümkün olmadığı yönünde anlam yüklemelerini olumlu karşılar ve onaylar. Eğer bu ifadeyle bir şeyin kendisinin (zatının) olmayan bir şeyden meydana gelemeyeceği, sadece bir şeyin (zâtın) sıfatının bir şey olmaksızın meydana gelebileceği şeklinde anlam veriyorlarsa bu anlamın ise yanlış olduğunu ifade eder. Başka bir deyişle bir şeye ait sıfat öncesinde hiçbir şey olmaksızın ortaya çıkabilirken, bir şeyin kendisinin öncesinde herhangi bir şey olmaksızın ortaya çıkabileceği kastediliyorsa bu anlamın yanlış olacağını söyler. Zira sûret356 ve sıfatın varlığa gelmesi tasavvur edilebildiği gibi, bir şeyin kendisinin varlığa gelmesi de tasavvur edilebilir.357 Yani var olan bir şeye yeni bir sıfatın, yeni bir sûretin (şeklin) kazandırılması ne kadar mantıklı ise, o sıfatın yahut suretin konusu olan maddenin de        sebep olduğunu belirtir. Çünkü kuvvet etki edene de fi‘liyye), etkilenene de (el-kuvvetü’l-infiâliyye) ait olabilir. Değişikliğin ilkesi etki edende (fâil) “etkin kuvvet”, etkiyi kabul edende ise (münfail) “edilgin kuvvet” diye adlandırılır. Aristocu geleneğe göre her cisim biri güç, diğeri fiil halinde bulunan iki şeyden yani madde ve sûretten oluşur. Madde cismin bilkuvve, sûret ise bilfiil dayanağıdır.

İlk madde bilkuvve her şey olabilir. Buna karşılık bir çocuk sadece adam olabilir, yani bilfiil çocuk olan aynı zamanda bilkuvve adamdır. Bk. İbn Rüşd, Tefsiru mâ ba’de’t-tabîa (nşr. Maurice Bouyges), Beyrut:

Daru'l-Meşrik, 1990, s. 577-593; İbn Sînâ, eş-Şifâ‘ (İlâhiyyât I), s. 171-178; Muhammed b. Ali el-Fârûkî et-Tehânevî, Keşşâfü ıstılâhâti’l-fünûn ve’l-'ulüm (nşr. Ali Dehrûc), Beyrut: Mektebetü Lübnan Nâşirûn, 1996, II, 12-30; Kasım Turhan, “Kuvvet”, DİA, XXVII, 504-506.

355 Mu‘temed, s. 159: 19-160:1. Bu konuda felsefecileri eleştirmiş olan Gazzâli mesele ile alakalı felsefecilerin yaratmaya bakışlarını şu şekilde formüle etmiştir. Onun ifadeleriyle âlemin yaratılışının

“heyûla” denilen ilk madde olduğunu ileri süren felsefî anlayışa göre, yaratılan her şeyin öncesinde bir maddenin bulunması gerekir. Hâdis olan bir şeyin bu maddeden müstağni olarak varlığa gelmesi söz konusu olamaz. Bu durumda ilk madde hâdis değil, ezelî olacaktır. Hâdis olan şey heyûla durumundaki maddenin taşıdığı sûret, araz ve niteliklerdir. Bk. Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâlî, Tehâfütü’l-Felâsife (nşr. Maurice Bouyges), Beyrut: Imprimerie Catholique, 1927, s. 68-69.

356 Sûret, duyu veya akılla algılanan bir şeyi o şey yapan öz ve ilke anlamında felsefe terimidir.

Sözlükte “şekil, biçim, benzer ve örnek” anlamına gelen sûret kelimesi felsefe terimi olarak bir şeyin mahiyeti, onu o şey yapan özdür. İbn Sînâ bu konuda beş ayrı tarif vermekteyse de en yaygını “bulunduğu şeyi güç halinden fiil alanına çıkaran cevher” şeklinde olanıdır. Bk. Ebû Yusuf Ya’kûb b. İshak el-Kindî, Resâil-Felsefî Risâleler (trc. Mahmut Kaya), İstanbul: 2006, s. 186; Abdülemîr el-A‘sem, el-Mustalâhûl-Felsefî ‘İnde’l-‘Arab, Beyrut: 1997, s. 243-244; İbn Sînâ, eş-Şifâ/ İlâhiyyât, I, 80-89; a.mlf., Necât, s.

237-239; Mahmut Kaya, “Sûret” , DİA, XXXVII, 539-540.

Varlığın ilkesini madde (heyûlâ) ve sûret (form) diye kabul eden Aristo’ya göre varlık maddede gerçekleşen sûretten ibarettir. Bk. Aristoteles, Metafizik (çev. Ahmet Arslan), İzmir: Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1993, s. 157-163.

357 Mu‘temed, s. 160: 1-5; ayrıca bk. Tuhfe, s. 36: 14-15.

ortaya konulması da o derece anlaşılabilir yani mantıklıdır. Çünkü teorik olarak tüm bu olgular vücuda gelme açısında aynı şeylerdir.358

Felsefeciler yaşadığımız şahid âlemde meydana gelen olayların incelenmesi durumunda bir şeyin başka bir şey olmaksızın yaratıldığına dair benzer bir olayın bulunamamasını kendi görüşlerine delil olarak gösterirler. İbnü’l-Melâhimî ise, felsefecilerin görüşlerine delil olarak çevremizdeki olayları delil olarak göstermelerine itibar edilmemesi gerektiğini belirtir. Çünkü ona göre, iktisâbî olarak bilinmesi gereken bir konuda itibar edilmesi gereken bilgi, örnek olarak gösterilen olay değil, delilinin kendisi olacaktır. Zira delil, gözlemden başka bir şeydir. Dolayısıyla biz insanlar varlıkların vücuda gelişlerinin mahiyetini örnek olayı gözlemleyerek değil de, delilden yola çıkarak elde ettiğimiz kesbî bilgi ile öğrenebiliriz.359 Dolayısıyla felsefecilerin iddia ettikleri “bir şey olmaksızın bir şeyin meydana gelmesi” ile ilgili şâhid âlemdeki örnek bir olayı gözlem yaparak doğru bilgiye ulaşamayız. Bu husustaki itibar edilmesi gereken bilgi, deliller ile ortaya konulan kesbi bilgidir.

İbnü’l-Melâhimî, felsefecilerin heyûlâ hakkındaki eleştirisini bu kavramın mahiyeti üzerinden ortaya koymaya çalışır. Felsefeciler heyûla kavramını atomların birleşerek (terkib) cisimleri meydana getirmesinden önceki tüm sıfatlardan arınmış bir özelliğe sahip olduğunu iddia ederler. Bu durumda felsefecilerin var olduğunu iddia ettikleri “heyûla” adlı ilk madde, sıfatlardan arındırılmış olacağından terkibe girmemiş özelliktedir. Ancak tabiatta terkip halinde olmayan tüm sıfatlardan uzak bu özellikte bir maddenin bir benzeri mevcut değildir. Dolayısıyla felsefecilerin kurguladığı heyûla adlı bir maddenin âlemde bir örneğinin bulunmaması nedeniyle böylesi bir madde üzerinde gözlem yapılması ve buna dair bir bilginin oluşması da mümkün olmayacaktır. Bu nedenle felsefecilerin heyûla kavramı ile ilgili söyledikleri, gerçekliği bulunmayan ve makûl olmaktan uzak şeylerdir. Çünkü felsefeciler hiçbir yönde bulunmayan, birbirinden ayrılmamış (iftirak olmamış) ve bir araya gelip birleşmemiş (içtima       

358 Orhan Şener Koloğlu’na göre, İbnü’l-Melâhimî’nin verdiği bu cevap felsefecilerin itirazını tam olarak karşılamamaktadır. Nitekim felsefeciler var olmayan bir şeyden var etmeyi kastederken, İbnü’l-Melâhimî bunu var olan bir şeyin yeni bir hâle, sıfata sokulmasıyla kıyaslamıştır. Muhtemelen onun vurgulamak istediği şey, yeterli kudret olmadığında var olan bir maddeye bile yeni bir sıfatın kazandırılmasının aklen açıklanamayacağıdır. Dolayısıyla bunun makul oluşu kudretin yeterliliğine bağlı olduğuna göre, fâil yeterli kudrete sahip ise maddeyi yokluktan da var edebilir. İbnü’l-Melâhimî’nin felsefecilerin bu itirazına Allah Teâlâ’nın kudretini temel alarak karşı çıktığı söylenebilir. Bk. Koloğlu, Felsefe Eleştirisi, s. 149.

359 Mu‘temed, s. 160: 5-6.

olmamış) özelliklere sahip olan bir maddenin heyûlâ olduğunu ve tüm varlığın algılanamayan (makûl olmayan) bu maddeden meydana geldiğini ortaya koymak istemişlerdir.360

İbnü’l-Melâhimî, felsefecilerin bir şeyin vücud bulmasını sağlayan bir müessirin olması gerçeğinden hareketle kâdir olan Allah Teâlâ’nın sadece bir müessir olduğu yönündeki ifadelerini değerlendirirken, Allah Teâlâ’nın bir müessir olduğunu ancak O’nun bir müessir olarak tesirinin bazen bir şeyin kendisine yönelik olabileceği gibi bazen de o şeyin sıfatına da yönelik olabileceğini belirtir. Ona göre, Allah Teâlâ’nın tesirinin sadece bir şeyin sıfatına yönelik olabileceği şeklindeki felsefecilerin itirazı burhandan361 uzak bir iddiadır. Nitekim biz insanlar Kadir Teâlâ’nın kudretinin bir şeyin hem kendisine hem de o şeyin sıfatlarına tesir ettiğini biliriz ve O’nun hem bir şeye hem de o şeyin sıfatına tesirinin mahiyetini bu şekilde anlarız.362

2. İbnü’l-Melâhimî’nin görüşlerini eleştirdiği felsefî ekollerden biri de İslam

Belgede İBNÜ’L-MELÂHİMÎ’NİN KELÂM SİSTEMİNDE TEVHİD ANLAYIŞI (sayfa 158-162)

Outline

Benzer Belgeler