İki ekol arasında zikredilmesi gereken bir başka farklılık ise yeniden yaratma (i‘âde) üzerinedir. İki ekolün teklifin son bulduğu kıyameti (daha teknik ifadesiyle fenâ

In document İBNÜ’L-MELÂHİMÎ’NİN KELÂM SİSTEMİNDE TEVHİD ANLAYIŞI (Page 38-47)

kavramına) bakışlarındaki farklılık, yeniden yaratmanın mahiyeti hakkındaki görüşlerine de yansımıştır. Behşemîler fenâyı bütün varlıkların yokluğa dönmesi olarak algıladıklarından, yeniden yaratmanın da tekrar yokluktan olacağını ileri sürmüşlerdir.

Buna karşın Hüseynîler, ma‘dûmun şeyiyyetini kabul etmedikleri için buna uygun olarak, yokluğun varlıklar arasındaki tüm farkları kaldıracağını dolayısıyla yeniden yaratılan varlığın ilk defa yaratılan gibi olmayacağını ileri sürerler. Bu sebeple fenânın

      

80 İki ekol arasındaki “aslah” konusu hakkındaki farklı mülahazalar için bk. Koloğlu, “Son Dönem Mutezilesi’nde Aslah: Hüseyniyye Ekolünün Dünyevî Aslah Konusuna Yaklaşımı”, İslâm Araştırmaları Dergisi, c. 39, s. 2 (2018), 7-27.

81 Kerâmet konusunda iki ekol arasındaki ayrışma hakkında detaylı bilgi için bk. Bektaş, Mutezile Kelâmında Keramet, s. 230-233.

yokluğa karışmak değil de, parçalara ayrılmak olduğunu, yeniden yaratmanın da bu ayrılmış parçaların tekrar bir araya getirilmesi (cem‘) olduğunu söylemişlerdir.82

Özet halinde aktardığımız Hüseyniyye ve Behşemiyye ekolleri arasındaki görüş ayrılıklarının detaylarını ilgili konuların işlenmesi esnasında takip etmemiz mümkündür.

IV

İbnü’l-Melâhimî, Hüseyniyye ekolünün görüşlerinin tamamını günümüze taşıyan tek “safkan” Mutezilî olması hasebiyle, kelâm doktrininin en önemli konularından birini oluşturan tevhîd konusunda iki ekol (Hüseyniyye ve Behşemiyye) arasındaki farklılıkları da en temelde onun eserlerinden öğrenmek gayet mantıklı bir yaklaşım olacaktır. Diğer taraftan modern akademiada Behşemiyye ekolü üzerine daha fazla çalışma yapıldığı, bu sebeple de Behşemiyye’nin görüşlerinin daha fazla tanındığı, buna mukabil Hüseyniyye ekolü hakkındaki çalışmaların yeterli seviyede olmadığı da söylenebilir. Bu nedenle hem Hüseyniyye ekolünün daha da tanınması hem de Behşemiyye ekolü ile arasındaki farkların daha da belirgin ve detaylı olarak ortaya konulabilmesine imkân vermesi açısından çalışmamızda İbnü’l-Melâhimî’yi temel alarak, iki ekol arasındaki tevhid konusundaki farklıkları İbnü’l-Melâhimî temelinde incelemeyi uygun gördük.

Çalışmamız İbnü’l-Melâhimî’nin tevhid konusundaki görüşlerini temel olarak ele almayı amaçladığından Onun kelâm alanında te’lif ettiği el-Mu‘temed fî usulü’d-dîn ve el-Fâik fî usulü’d-dîn adlı eserleri temel kaynaklarımızı oluşturmuştur. Diğer bir eseri olan Tuhfetü’l-mütekellimîn fi’r-redd ale’l-felâsife özellikle felsefecilerin görüşlerinin değerlendirildiği yerlerde müracaat ettiğimiz diğer bir kaynaktır. Öncelikle onun tevhid konusu başta olmak üzere kelâmî meseleleri anlama ve izah etme hususundaki metodolojisini kavramak ilk amacımız olmuştur. Böylelikle bir Hüseynî olarak meselelere bakışını, çözümünü öğrenerek kendisini kelâm ilim dünyasında farklı kılan özelliklerini ortaya koyma imkânımız söz konusu olmuştur.

      

82 Koloğlu, “Fenâ: Son Dönem Mutezilesinde Teklifin Sonlandırılması Üzerine Tartışmalar”, Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, c. 18, sy. 1 (2009), 425-471; a. mlf., “Mutezile Kelâmında Yeniden Yaratma (i‘âde)”, Usûl: İslâmî Araştırmalar, c. 9, sy. 1 (2008), 7-40; ayrıca bk. Schmidtke, a.g.e., s. 216-217. 

Eserlerinde Behşemî ekolün düşüncelerini kritik etmesi nedeniyle bu ekolün tevhid konusundaki düşüncelerine ulaşmamız bizim için önem arz ettiğinden Mutezile’nin klasik kaynaklarına başvurarak araştırmamıza konu olan bilgilere ilk elden ulaştık. Bu hususta başta Kâdî Abdülcebbâr olmak üzere birçok Behşemî kelâmcının eserlerinin ilim dünyasına kazandırılmış olması bizim için büyük bir şans olmuştur.

Başvurduğumuz eserlerin başında Kâdî Abdülcebbâr’ın el-Muğnî fî ebvâbi't-tevhîd ve'l- adl adlı eseri gelir. Diğer kaynak eserimiz Kâdî’nin “Mankdîm Şeşdîv” lakabıyla bilinen öğrencisi Ebü’l-Hüseyin Ahmed b. Ebû Hâşim Muhammed Hüseynî el-Kazvînî tarafından kaleme alınan ve Abdülkerim Osman’ın Kâdî Abdülcebbâr’a izâfe ederek neşrettiği Ta‘lik alâ şerhi’l-usûli’l-hamse adlı eser olmuştur. Behşemiyye’nin ve Kâdî Abdülcebbâr’ın görüşlerini yansıtan yine öğrencilerinden İbn Metteveyh tarafından kaleme alınan Kitâbü’l-mecmû‘ fi’l-muhît bi't-teklif ve et-Tezkire fî ahkâmi'l-cevâhir ve'l-a'râz adlı eserler bu konuda başvuru kaynaklarımız olmuştur. Tabi burada özellikle Behşemî ve Hüseynî ekolleri arasındaki görüş ayrılıklarına özgü olarak kaleme alınmış Necrânî’nin el-Kâmil fi’l-istiksâ belaganâ min kelâmi’l-kudemâ ve Fahreddîn Râzî’nin er-Riyâzu’l-mûnika fî ârâi ehli’l-ilm adlı eserlerinden faydalandığımızı da zikretmemiz gerekir. Bu iki eser özellikle iki ekolün ayrıştıkları görüşler açısından bize rehber olmuştur.

İbnü’l-Melâhimî’nin görüşlerini eleştirdiği mezheplerden biri de Eş‘ârîlik’tir.

Başta Eş‘arî olmak üzere Mâtüridî ve diğer Sünnî kelâmcıların eserlerinden eleştiriye konu olan meselelerle ilgili görüşlerine ulaştık. Böylelikle tevhid konusu bağlamında ele alınan Allah Teâlâ’nın sıfatları, zât-sıfat ilişkisi gibi meseleler karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Sonuçta bir taraftan Mutezile mezhebinin iki ekolü olan Behşemî ve Hüseynî ekollerinin meselelere bakış açıları kritik edilirken, diğer taraftan Mutezilî ile Sünnî anlayışlarının ortaya koyduğu düşünceler mukayeseli olarak kritik edilmiştir.

Çalışmamız bir giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında Mutezile’nin doğuşundan itibaren Hüseyniyye’nin oluşum sürecine kadar geçen mezhep içi gelişmeler ele alınmıştır. İbnü’l-Melâhimî’nin ilham aldığı Ebü’l-Hüseyin el-Basrî’nin ilmî pozisyonu ve Behşemî anlayıştan farklı tavır sergilemesine giden süreç içerisinde felsefeden etkileşimlerinden bahsedilmiştir. İbnü’l-Melâhimî’nin hayatı, etkilendiği ilmî çevre ve ortaya koyduğu eserleriyle İslâm dünyasının değişik bölgelerindeki yaptığı etki üzerinde durulmuştur. Kelâm ilmine kazandırdığı eserleri hakkında tanıtıcı kısa bilgiler

aktarılmıştır. Henüz İslâm dünyası tarafından fark edilen bir kelâmcı olan İbnü’l-Melâhimî ve görüşleri üzerinde yapılan ilmî çalışmalarla ilgili bilgiler verilmiştir.

Birinci bölümde Hüseyniyye’nin Behşemiyye ekolünden temel ayrışma konularından biri olan arazların yani ma‘nâların tek başına gerçekliklerinin olmadığına ilişkin tenkit ve görüşleri işlenmiştir. Bu bağlamda her iki ekol arasında ma‘nâ kavramı etrafında şekillenen tartışmalar aktarılmıştır. Cisimlerin arazlara (=ma‘nâlar) dayalı olarak izah edilmesinin âlemin hudûsunu yeteri kadar açıklayamadığını, zihinlerde istifham bıraktığını söyleyen Hüseynîler’in bunu revize ederek hudûs delilini ma‘nâ kavramı yerine doğrudan nedensellik ilkesine dayandıran anlayışı ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu bölümde hareketin yani cisimdeki değişikliklerin ma‘nâ sebebiyle mi yoksa doğrudan fâil sayesinde mi gerçekleştirildiğine dair bakış açıları mukayeseli olarak değerlendirilmiştir.

İkinci bölümde Allah Teâlâ’nın sıfatları ve sıfatların tasnifi ele alınmıştır. İbnü’l-Melâhimî’nin sıfatları birer ma‘nâ olarak telakki eden Eş‘arî anlayışı ve hâl olarak telakki eden Behşemî anlayışına yönelik eleştirileri aktarılmıştır. Sıfatların ma‘nâ veya hâl olarak değerlendirilmesinin yanlışlıklarını ortaya koymaya çalışan İbnü’l-Melâhimî’nin bu husustaki çözüm önerisi izah edilmiştir. Sıfatların Allah Teâlâ’nın zâtından bağımsız ve gerçeklikleri olmayan, zâtın zorunlu olarak ortaya koyduğu hükümler oluşu ele alınmıştır. Daha sonra sıfat konusu ile bağlantılı Kur’an’ın yaratılmışlığı ve Allah Teâlâ’nın görülmesi gibi ihtilaflı meseleler ele alınmış ve Ehl-i Sünnet ile yaşanan görüş ayrılıklarının yanında Mutezilî kelâmcıların kendi aralarındaki ayrışmalar değerlendirilmiştir.

Üçüncü ve son bölümde İbnü’l-Melâhimî’nin İslâm dünyasında Allah inancını tehdit eden inanç ve felsefî anlayışlarına yönelik tenkitleri ele alınmıştır. Tenkitten önce din ve fırkaların benimsedikleri Allah inançları ortaya konulmuş, bilahare İslâm dininin getirdiği tevhid anlayışına aykırı yönleri ifade edilerek eleştirilmiştir.

Tez çalışmamız ele aldığımız konularla ilgili ortaya konulan görüşlerin ve genel bir değerlendirmenin yer aldığı sonuç kısmıyla bitirilmiştir.

Çalışmamızda tez hakkında öngörülen kuralların uygulanmasının dışında yaptığımız bazı hususları belirtmekte fayda olacaktır. Kaynak gösterilen eser isimlerinin başındaki harf-i tarif (ﻝﺍ) takısı, ilgili eserin ilk dipnot dışındaki dipnotlarda kaynak

olarak tekrarlanması durumunda kullanılmamıştır. Ayrıca dipnotlarda Mutezilî eserler kaynak olarak verilirken ilgili bilginin geçtiği sayfa ve satır numaraları belirtilirken, diğer eserlerin dipnotlarda kaynak olarak verilmesi esnasında sadece sayfa numaralarının gösterilmesi ile yetinilmiştir.

   

BİRİNCİ BÖLÜM İSBÂT-I VÂCİP

Mutezile kelâmını oluşturan beş ilkeden biri olan “tevhîd” ilk ve en önemli ilkedir. Bu ilke, ana tema olarak Allah Teâlâ’nın zâtının, ulûhiyete aykırı olabilecek tüm özelliklerden ve ihtimallerden uzak olmasının gerekliliğine dayanır. Kelâm ilminde âlemi yaratan bir yaratıcının varlığını ispatlamak amacıyla kullanılan en önemli delillerden biri olan hudûs delili83 Mutezile kelâmında tevhîd ilkesinin anlam ve içeriğinin düşünce alanında ortaya konulmasında önemli bir yer tutar. Bu delil sayesinde hem insanların aklında ve kalbinde Allah Teâlâ’nın varlığı ve birliği inancının pekiştirilmesi amaçlanmış, hem de tevhîd inancına aykırı birtakım düşüncelere karşı savunma yapılmıştır.

Hüseynîler arazların tek başına gerçekliklerini kabul etmedikleri, daha teknik ifadeyle “arazların ma‘nâ olmadığını” söyledikleri için, daha önceki kelâm geleneğinde baskın olan arazların gerçek birer varlık olduğu görüşüne dayalı olarak geliştirilen klâsik hudûs delilinden sapmışlardır.84 Onların bu yola tevessül etmelerinde felsefeciler tarafından kelâmcıların benimsediği araz-cevher anlayışındaki cevherin dolayısıyla cismin varlığını arazlara bağıntılı olarak ortaya koymalarına yönelik eleştirilerinin büyük etkisi olmuştur. Bu konudaki eleştirinin temelinde arazların (=ma‘nâların) tek başlarına gerçekliklerinin olmaması bulunmaktadır. Çünkü felsefeciler gerçekliği olan       

83 Hudûs kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de yer almamakla birlikte aynı kökten gelen çeşitli türevler otuz altı âyette geçmekte, ancak bunların çoğu “söz, kıssa, rüya, efsane” gibi hudûsun terim anlamıyla ilgisi olmayan mânalar içermektedir. Beş âyette ise aynı kökten türeyen kelimeler “icat etmek, yeniden meydana getirmek” şeklinde hudûs terimine yakın anlamlar ifade etmektedir. Ancak bütün bir kâinat ile ondaki nesne ve olayların yaratılışını Allah Teâlâ’ya izâfe eden, dolayısıyla O’nun varlığını kanıtlayan

“halk”, “ca‘l” ve “sun‘”,“bedî‘”, “fâtır” vb. kelimeler birçok âyette geçmektedir. Hudûs kavramı çeşitli hadis rivayetlerinde hem sözlük anlamında hem de Allah Teâlâ’ya nispet edilmiş olarak yer almakta ancak Kur’ân-ı Kerîm’de olduğu gibi hadislerde de bu kavram bir isbât-ı vâcib delili olarak geçmemektedir. Bk. Ebü’l-Fazl Cemâlüddin Muhammed b. Mükerrem b. Manzûr, Lisânü’l-‘Arab, “hds”, Beyrut: Dâru Sâdır, 1990, II, 131; Ebü’l-Kâsım Hüseyn b. Muhammed b. Mufaddal er-Râgıb el-İsfahânî, Müfredâtü elfâzi’l-Kur’ân (nşr. Safvân Adnân Dâvûdî), “hds”, Dımaşk: Dâru’l-Kalem, 1996;

Muhammed Fuâd Abdülbâkî, el-Mu‘cemü’l-Müfehres li-elfâzi’l-Kur’âni’l-Kerîm, “bd‘a”, “c‘al”, “ftr”,

“hds”, İstanbul: Çağrı yayınları, 1990.

84 Hüseynîler’in arazların tek başına gerçeklikleri olduğu düşüncesini reddetmelerinin temelinde felsefî düşünceden etkilenmeleri yatmaktadır. Nitekim var olanı (mevcut) ikiye ayıran İbn Sina, arazı "varlığı ve türü kendinde meydana gelmiş başka bir şeyde onun bir parçası gibi olmayacak şekilde ve ondan ayrılması mümkün olmaksızın var olandır" şeklinde tanımlamaktadır (bk. Ebû Ali Hüseyin b. Abdullah b.

Ali b. Sînâ, Kitabu'ş-Şifa, Metafizik I, (çev. Ekrem Demirli – Ömer Türker), İstanbul: Litera Yayıncılık, 2013, s. 53). İslam filozofları tarafından da kabul gören bu tanıma göre araz; 1-bizatihi var olmayan, varlığı bir başkası tarafından (cevher) taşınan, 2-cevherin parçası konumunda bulunmayan, 3-cevherden ayrılması mümkün olmayan yani ayrıldığında varlığından bahsedemeyeceğimiz şeydir. Aristoteles’in, cevherin dışındaki dokuz kategorisine karşılık gelen araz, varlığı doğrudan bir konu (mevzu)ya bağlı olan şeylerdir (a.g.e, s. 54 vd.). Bu da felsefecilerin kelâmcılardan farklı olarak arazları tek başına gerçeklikleri olan olgular, yani ma‘nâ olarak kabul etmedikleri anlamına gelmektedir. Bu sebeple başta İbn Sînâ olmak üzere felsefeciler, söz konusu ilkeye dayanması hasebiyle kelâmcıların hudûs delilini eleştirmişlerdir.

cisimlerin var olabilmek için gerçekliği bulunmayan arazlara muhtaç olmasını eleştirmişlerdir.85 Bu nedenle gerçekliği olmayan arazlara dayalı olarak geliştirilen hudûs delilinin herkes tarafından kabul edilebilir bir delil olmadığını söylemişlerdir. İşte felsefecilerin arazlara ilişkin yaptıkları bu eleştiriler86, Ebü’l-Hüseyin el-Basrî’nin önderliğini yaptığı Hüseynîler’i hudûs delilini başka bir şekilde izah etme yoluna sevk etmiştir. Bu nedenle Behşemîler’in benimsediği hudûs delilinin araza (ma‘nâ) dayalı olarak açıklayan me‘ânî tarikini yetersiz görerek eleştirmişler ve reddetmişlerdir.

Behşemîler arazları gerçeklikleri olan ma‘nâlar (meânî) olarak telakki ederken, Hüseynîler arazları gerçek varlıklar olarak görmeyerek cismin ahkâm ve ahvâlini ortaya koyan sıfatlar olarak kabul etmişlerdir.87

Sonlu cisimlerin kendilerinden ayrılmalarının imkânsız olduğu arazların geriye doğru gidildiğinde sonsuz teselsülü gerektirmesi nedeniyle araza dayalı geleneksel hudûs delilinin bu hususta yetersiz olacağı problemi bazı kelâmcıları bu delil üzerinde yeniden düşünmeye sevk etmiştir.88 Bu kelâmcılardan biri olan Ebü’l-Hüseyin el-Basrî

      

85 Fahreddîn Râzî, İbn Sînâ’nın bu konudaki eleştirideki amacının cismi oluşturan temel unsurların bölünemeyen parçacıklar değil, aksine heyûlâ ve sûret olduğunu ortaya koymak olduğunu ifade eder (bk.

Râzî, Şerhü’l İşârât ve’t-Tenbîhât, Kahire: el-Matbaatü’l Hayriyye, 1325/1907, I, 26). Bu hususta ayrıca bk. Kaya, İbn Sînâ’nın Kelâma Etkisi, s. 59.

86 Meselâ İbn Sînâ kelâmcıların cisimlerin te’lîf arazıyla birarada bulunduğu ve te’lîfin tümüyle ortadan kalkması durumunda cisimdeki bileşenlerin birbirinden ayrışacağı ve böylelikle de geriye tümüyle ayrık ve ferd haline gelmiş cevherlerin kalacağı yönündeki düşüncelerini eleştirir. İbn Sînâ’ya göre, kelâmcıların bu tezi sağlam (müsellem) bir önerme olmayıp, gerçek olduğunu zannederek üzerinde dayandıkları bir düşüncedir (bk. İbn Sînâ, Kitabu’ş-Şifâ: el-İlâhiyyât (I) (nşr. G. Anawati – Said Zâyid), Kâhire: Vizâretü’s-Sekâfe, 1960, s. 134-135).

Aynı şekilde İbn Rüşd kelâmcıların cevherlerin hâdis olan arazlardan ayrı kalamayacağı dolayısıyla cevherlerin de hâdis oldukları yönündeki tezlerini ikna edici bulmaz. Arazların hâdis olduğu yönündeki ilkenin yakınî bilgiye dayanmadığını belirterek bu düşünceyi burhandan uzak ve hatâbî bilgi olarak görür.

Ayrıca müşâhede edilen arazlarından elde edilen hükmün müşâhede edemediğimiz arazlar hakkında geçerli olduğunu söylemek doğru bir yaklaşım değildir. Dolayısıyla bir kısım arazların yaratılmış olduğu hükmünün kıyas yoluyla tüm arazların da yaratılmış olduğunu iddia etmek yanlış olacaktır. Bu nedenle arazların hâdis oluşundan yola çıkarak cisimlerin yaratılmış olduğunu ortaya koymanın da mümkün olmadığını belirten İbn Rüşd kelâmcıların arazlara dayalı hudûs delilini eleştirir. Bk. Ebü’l-Velîd Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd el-Kurtubî, el-Keşf an Menâhici'l-Edille fi ‘Akâidi’l-Mille (nşr. Muhammed Abid el-Câbiri), Beyrut: Merkezü Dirasati'l-Vahdeti'l-Arabiyye, 1998, s. 105-109.  

87 Madelung, “Ebü’l-Hüseyin el-Basrî’nin Tanrı’nın Varlığıyla İlgili Delili”, s. 336; Cisimlerin hudûsunun izahında arazların tek başına gerçekliklerinden hareket eden Behşemîler, bu arazların tek başına gerçekliklerinin olduğunu, diğer bir deyişle “ma‘nâ” olduklarını söyledikleri için onların isbat-ı vâcipte takip ettikleri metoda “meâni tariki” denilmiştir. Buna mukabil Hüseynîler, arazların tek başına gerçekliklerini, yani ma‘nâ olduklarını kabul etmeyip onların sadece cismin ahkâm ve ahvâlini belirleyen sıfatlar olarak kabul etmişlerdir. Bu nedenle de Hüseynîler’in isbât-ı vacip konusunda takip ettikleri metoda “ahvâl metodu” denilmiştir. Bk. Râzî, Riyâz, s. 287.

88 Araza dayalı hudûs delili hakkında zihninde soru işareti olan kelâmcılardan biri de Cüveynî’dir. O, geriye doğru arazların sonsuz teselsülünün makûl olamayacağını tartışarak bu husustaki çıkmaza işaret  

ve onun önderliğini yaptığı Hüseynîler felsefenin de etkisiyle kelâm çevrelerinde oluşan ve cevher-araz bağlantısından kaynaklanan hudûs deliline yönelik ortaya çıkan eleştirileri bertaraf etmek ve çözüm üretmek adına İbnü’l-Melâhimî’nin ifadesiyle âlemin hudûsunu daha iyi açıklayıcı, vâzıh bir metod (tarîketen beyyineten) ile izah etmişlerdir. Ahvâl tarîki olarak bilinen bu metod sayesinde arazlara dayalı olarak oluşturulan geleneksel hudûs delilini revize ederek yeni bir yaklaşımla ortaya koymuşlardır.89 Hüseynîler’in ortaya koyduğu bu metod doğrudan doğruya nedensellik ilkesine dayanır. Bu metoda göre, her muhdesi meydana getiren bir muhdisin var olması gerekir. Varlığa gelmesi kadar varlığa gelmemesi de mümkün olan bir şeyin varlık kazanması bir unsur (emr) sayesinde mümkündür. Muhdis olan bu unsur mutlak yaratıcı ve varlığı zorunlu olduğu gibi aynı zamanda kadîm bir varlıktır.90

Hüseynîler’i diğer Mutezilî anlayışlardan özellikle Behşemîlerden farklı kılan temel düşüncelerden biri cisimdeki değişikliklerin ma‘nâ sebebiyle değil de, doğrudan fâil sayesinde gerçekleştirildiğini ileri sürmüş olmalarıdır. Bu mesele, tabiat felsefelerinin merkezinde ma‘nâ kavramının bulunduğu Behşemiyye ile ma‘nâ kavramını reddeden Hüseyniyye ekolü arasındaki temel ayrışmayı oluşturur.

Behşemîler, cisimdeki değişikliklerin ma‘nâ sebebiyle gerçekleştiğini iddia ederken,        etmiştir (bk. İmâmü'l-Haremeyn Ebü’l-Meâlî Rüknüddîn Abdülmelik b. Abdillâh b. Yûsuf el-Cüveynî, eş-Şâmil fî usûli’d-din (nşr. Ali Sâmî en-Neşşâr, Faysal Büdeyr Avn – Süheyr Muhammed Muhtâr), İskenderiye: Münşe‘âtü’l-Ma‘ârif, 1969, s. 215). Aynı şekilde Fahreddîn Râzî muhtemelen felsefecilerin âlemin ezeliliği üzerinden kelâmcılara yönelttikleri eleştirilerin etkisiyle ortaya konulan hudûs delilinin kadîm olan bir ilahı ispat etmede de yetersiz kaldığını düşünmektedir. Bunun sebebinin de kelamcıların isbat-ı vâcibde "imkân" kavramı üzerinde odaklanmak yerine "hudûs" delilini kullanmada ısrar etmeleri olduğunu söylemiştir. Ona göre kelâmcılar atom ve arazların geçiciliğinden hareketle oluşturulan hudûs delili ile Allah Teâlâ’nın varlığını ispatlamaya çalışmışlardır. Bu delile göre atom yani cevher arazdan bağımsız (hâlî) olamadığı gibi, araz da iki zamanda varlığını sürdürememektedir. Dolayısıyla araz iki zaman diliminde kalıcı olamadığı için geçici olmakta, atom ise geçici olan araza mahal olmakla aynı kategoriye dâhil olmaktadır. Bu da kalıcı (kadîm ve bâkî) ve yaratılmamış bir varlığın geçici olan arazlara ihtiyacı olduğu tezini akla getirmektedir. Dolayısıyla Fahruddîn Râzî’nin bu delil hakkındaki temel kanaati, tek başına hudus delilinin, âlemi yoktan var eden, kendinden başka ezeli bir varlık bulunmayan, kadîm bir tanrıyı isbat etmede yetersiz kaldığıdır (bk. Fahreddîn er-Râzî, el-Metâlibü’l-âliyye mine’l-ilmi’l-ilâhî (nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkâ), Beyrut: Dârü’l-Kitâbi’l-Arabî, 1987, I, 84, 207, 209). Râzî’nin kelâmcıların hudûs deliline yönelik eleştiriler hakkında detaylı bilgi için ayrıca bk. Veysel Kaya,

“Fahruddîn Râzî’nin Sünnî Eş’arî Kelâmına Yönelttiği Eleştiriler”, Mârife, sy. 3 (2005), 247-257.

89  Nitekim aynı zamanda Ebü’l-Hüseyin el-Basrî’nin hocası olan Kâdî Abdülcebbâr Hüseynîler’in benimsediği ahvâl tarikinin (metodunun) hakkını teslim eder. İbnü’l-Melâhimî’nin Kâdî’ye izafe edilen Kitâbü’l-muhît bi't-teklif adlı eserinden aktardığı bilgiye göre ahvâl tarikinin aynı şekilde cisimlerin hudûsu bilgisine götürdüğünü kabul eder; ancak birtakım şüphelerin giderilmesi hususunda me‘ânî tarikinin daha çözümleyici olduğunu iddia ederek tercih edildiğiniifade eder. Bk. Mu‘temed, s. 157: 6-9.

Krş. Mecmu‘, I, 30: 15-31: 14. 

90 Madelung, “Ebü’l-Hüseyin el-Basrî’nin Tanrı’nın Varlığıyla İlgili Delili”, s. 335.

Hüseynîler aynı değişikliklerin sebebinin herhangi bir ma‘nâ olmaksızın doğrudan fâil olduğunu savunurlar. Doğal olarak Hüseynîler, Behşemî görüşü (=cisimdeki değişikliklerin ancak ma‘nâ sebebiyle gerçekleştiği) reddederek kendi görüşlerini (=cisimdeki değişiklikler bir ma‘nâ olmaksızın fâil tarafından gerçekleştirilir) birtakım delillerle ortaya koymaya çalışmışlardır. Bütün bunlar Behşemiyye ile Hüseyniyye arasında isbât-ı vacip konusundaki temel farklılığın ve bu farklılığın yol açtığı tartışmaların esas itibariyle hudûs delili kapsamında ve özellikle de hudûs delilinde merkezî bir yer tutan ma‘nâ kavramı etrafında cereyan ettiğini göstermektedir. Bu sebeple öncelikli olarak hudûs delilinin kelâm ilmindeki yeri ve delilde kullanılan temel kavramlarla ilgili bilgileri vermek yerinde olacaktır. Ayrıca İbnü’l-Melâhimî’nin hudûs delilini isbât-ı vâcip konusunda ne şekilde kullandığı hakkında bilgi vermek gerekir.

In document İBNÜ’L-MELÂHİMÎ’NİN KELÂM SİSTEMİNDE TEVHİD ANLAYIŞI (Page 38-47)

Outline

Related documents