1.2. Keynesçiliğin Krizi ve Parasalcılığın Yükselişi

1.2.1. Keynesçi İktisat Politikası, Devlet ve Özgül Emek Rejimi

işin özendirilmesi/teşvik edilmesi yoluyla çalışma disiplini sağlama” hedefini gütmektedir (Bonefeld, Brown ve Burnham, 1995: 11–12).

Toplumsal ilişkilerin bir biçimi olarak devletin sınıf mücadelesindeki rolünün ve emek-gücü yönetiminin kavramsal tanımlamasının ardından, emek-gücü yönetimindeki dönüşümü açıklamak üzere farklı iktisat politikalarının ve emek rejimlerinin hâkim olduğu, Keynesçi ve parasalcı olarak adlandırılan tarihsel dönemlere vurgu yapmak gereklidir. Söz konusu dönemlendirme, emek-sermaye ilişkilerindeki krizin iktisadi yaşamda gerçekleştirdiği ‘zorunlu’ dönüşüm çerçevesinde ele alınacak; emek-sermaye ilişkilerinin parasalcı iktisat politikasının rekabetçi ideolojisi ekseninde yeniden yapılandırılması (parasalcı emek rejimine geçiş), üretim sermayesinin finans sermayesine dönüşmesi ve emek piyasası reform süreçleri irdelenecektir.

‘başa çıkmanın’ bir yolu olarak görülen ve “işçi sınıfının örgütsel gücünün kabulünden” hareketle devlete müdahaleci bir rol biçen politikalar Keynes ve yandaşları tarafından savunulmuştur (Holloway, 2007a: 36–39). Devletin yoksullara toplumsal refah sağlamada aktif olması gerektiğini ifade eden Keynes, içinde bulunulan dönemin öncekinden farklılığını şöyle ortaya koymuştur:

“… [P]aranın değerini değiştirebileceğimiz ve takip eden uyarlanmaları arz ve talep güçlerine bırakabileceğimiz düşüncesi, sendikaların güçsüz olduğu … elli ya da yüz yıl öncesine aittir…

Sendikalar arz ve talep güçlerinin serbest oyununa karışabilecek kadar güçlü[dür]… İktisadi alanda bu, ilk olarak, iktisadi güçlerin çalışmasını denetleyecek ve ona intibak edecek yeni siyasetler, yeni araçlar bulmamız gerektiği anlamına gelmektedir ki bu sayede bu güçler toplumsal istikrar ve toplumsal adaletin çıkarlarına neyin uygun olduğu gibi çağdaş düşüncelere, katlanılmaz bir şekilde, müdahale etmesinler” (1972: 305–306, aktaran Holloway, 2007a:

42).

Ancak devletin “bazı temel sanayileri ulusal refahın çıkarları adına kontrol etmesi gerektiği” fikrinin desteklenmemesi sonucunda savaş boyunca devralınan sanayiler özel sektöre teslim edilmiştir (Holloway, 2007a: 38–39). Bu bağlamda 1929 yılında yaşanan ekonomik bunalım, Keynes ve yandaşlarının haklılığını ortaya koyar niteliktedir. 1917 devrimi “emek ve sermaye arasındaki eski ilişkinin kırılma noktasında olduğunun işçi sınıfı tarafından yüksek sesle ifade edilmesi” anlamına gelirken, 1929 ekonomik çöküşü de “sermayenin savaş öncesi dünyayı yeniden yaratma girişimlerine rağmen, gerçek durumun emek ve sermaye arasındaki eski ilişkinin kırılması olduğunu” sermayeye kanıtlamaktadır (Holloway, 2007a: 46).

İki dünya savaşı arası dönem, işçi sınıfının pek çok ülkede ciddi baskılarla karşılaştığı, faşizmin çeşitli uygulamalarıyla sindirildiği, örgütsüz ve zayıf kılındığı bir dönemi temsil etmektedir (Savran, 1988: 25–26). Sermaye sahiplerinin baskıcı iktidarlar vasıtasıyla elde ettiği güç, sınıf mücadelesinde işçi sınıfı aleyhine bir

dengesizliği de beraberinde getirmiş; bu dönemin başında ücretler oldukça düşük bir düzeyde seyretmiştir. Aynı zamanda teknolojik gelişmeler ve kitle üretimi biçiminde görülen Fordist üretim tekniklerinin önem kazanması, emek üretkenliğinde bir artışı da beraberinde getirmiş; elde edilen artı-değer miktarında ve kâr oranında yükselme eğilimi yaratmıştır (Savran, 1988: 26).

İkinci Dünya Savaşı, emek-sermaye ilişkilerinin yeniden yapılandırılmasında bir dönüm noktası niteliğindedir. Savaş sırasında devlet Keynesçilerin öngördüğü biçimde genişlemiş; bu genişleme savaşın karmaşası sonlanıncaya dek sürmüştür (Holloway, 2007a: 51–52). Savaş sonrasında da genel eğilim “kapitalist sistemin genişleyen yeniden-üretiminin sarsıntısız biçimde gerçekleşmesi” yönünde olmuş; dünya ticareti, emek üretkenliği ve üretim, kapitalizm tarihinin en yüksek seviyelerine ulaşmıştır (Savran, 1988: 25).

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan ve doları altına bağlayan sabit döviz kuru rejimi, 1944 yılında yapılan Bretton Woods anlaşmasıyla kurumsallaştırılmış ve 1971’deki yıkılışına kadar dünya ekonomisi Keynesçi iktisat politikalarının etkisi altında kalmıştır. Sabit döviz kuru rejimiyle bir yandan ulusal para birimlerini paranın dünya piyasasındaki kısa vadeli hareketlerinden korumak amaçlanırken, bir yandan da sermayenin uluslararası akışını düzenlemek mümkün olmuştur (Holloway, 2007a: 61). Diğer bir deyişle, Bretton Woods sistemi küresel kredi ilişkilerinin kontrol altında tutulmasını sağlamıştır (Bonefeld, Brown ve Burnham, 1995: 38).

Böylelikle ulusal düzeyde gerçekleşmekte olan sömürü ilişkileri, uluslararası düzeyde uygulanan politikalarla garanti altına alınmış; sömürü koşullarını ulusal düzeyde standartlaştıran egemen devletler, döviz kuru

mekanizması ile birbirlerine kilitlenmişlerdir (Burnham, 1990, aktaran Bonefeld, Brown ve Burnham, 1995: 28). Bu bağlamda Bretton Woods sistemi, uluslararası paranın hâkimiyeti ile emeğin gücünün kabulünü uzlaştırma çabasının bir yansımasıdır (Holloway, 2007a: 60).

Sözü edilen kurumsal düzenlemeler çerçevesinde, İkinci Dünya Savaşı’ndan 1960’lı yılların sonuna dek “hızlı sermaye birikimi” dönemi (“uzun genişleme dönemi”) yaşanmıştır (Savran, 1988: 22–25). Bu dönemi değerlendirirken öncelikle kapitalist genişleme üzerinde başlıca etkiye sahip olan sınıflararası ve sınıf içi güç ilişkilerine ve Fordist emek sürecine değinmek gerekir.

İki dünya savaşı arası dönemde, “kitlesel işçinin yarı-kalifiye emeğiyle işleyen hareketli montaj bandı” prensibiyle gerçekleştirilen seri üretime ve emeğin yoğun sömürüsüne odaklanan Fordist kitle üretim rejimi, savaş sonrası dönemde ücret denetimlerinin sendikalar aracılığıyla sağlanabileceği öngörüsüne dayandırılmıştır (Jessop, 2009: 103). Diğer bir deyişle, iki savaş arası dönemde sermaye sahiplerinin baskıcı yöntemlerde dizginlediği işçi sınıfıyla savaş sonrasında bir uzlaşı ortamı yaratılmaya çalışılmıştır. Bunun öncelikli nedeni, kapitalist dünyanın, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ve uydusundaki ülkeler başta olmak üzere dünyanın önemli bir kısmını etkisi altına alan komünizm hareketinden duyduğu endişedir. Bu bağlamda “kapitalist reformizmi fiziksel olarak sermayenin masasına koyan, kapitalist sınıfı korku ve huzursuzluğa ve gerici eğilimlere iten, işçi sınıfı mücadelesidir”; yahut sınıf mücadelesinin koşullarının gerek ulusal gerek uluslararası konjonktürde tedirginlik yaratacak bir düzeyde oluşmuş bulunmasıdır (Hardt ve Negri, 2007: 126). Dolayısıyla soğuk savaş döneminin Keynesçilik olarak adlandırılan ekonomi politikası, kapitalist üretim

tarzının işleyişinde sınıflararası harmoniye ve uzlaşıya geniş yer tanıyan, sosyal refah açısından kapsayıcı bir emek rejimini öngörmüştür.

Ulusal devletin Keynesçi iktisat politikalarının uygulanması döneminde aldığı biçim, uluslararası politikalar ve düzenlemelerle (Bretton Woods) uyumlu olarak devlet-merkezli politikalar uygulanmasını, sanayileşme süreçlerinde devletin aktif rol oynamasını ve emek ile sermaye arasındaki çatışmalarda arabuluculuk görevini üstlenerek görece uyumlu bir toplumsal üretimi mümkün kılmıştır. Bu dönemde sermayenin sınıf içi (iktidardaki blokun fraksiyonları arasındaki) çatışmaları da “devletin içinde cereyan et[miş]”; “devletin iktidardaki blokun şu ya da bu fraksiyonu karşısında özerkliği, somut olarak, devletin şu ya da bu kesim, aygıt ya da şebekesinin ötekiler karşısında görece özerkliği” olarak gerçekleşmiştir (Poulantzas, 2004a: 150–151).

Keynesçi iktisat politikası döneminin devlet-merkezli sanayileşme politikaları ve özgül emek rejimi, Fordist kitle üretim tarzıyla uyum içinde işlemiş;

tam istihdam sağlanması ve bunun talep yönetimiyle gerçekleştirilmesi hedeflemiştir (Jessop, 2009: 108). Zira Fordist üretim tarzı öncelikle istikrarlı bir makroekonomik büyüme vaat etmekte; “seri-üretime dayalı bereketli bir büyüme döngüsünü, ölçek ekonomilerine dayalı olarak artan üretkenliği, üretkenlikle bağlantılı olarak artan geliri, artan ücretlere göre artan kitlesel talebi, tam kapasite kullanımına dayalı olarak artan kârları ve gelişmiş seri üretim araçlarına ve tekniklerine artan yatırımı”

hedeflemektedir (Jessop, 2009: 104). Bu nedenle ücret hem bir uluslararası üretim maliyeti hem de bir iç talep kaynağı olarak görülmüş; “ulusal ekonomi içinde tam istihdam seviyesindeki talebi güvence altına alma çabalarına odaklanan devlet, diğer alanlardaki müdahalelerini ve politikalarını mümkün olduğu kadar bu amacı

destekleyecek şekilde” biçimlendirmiştir (Jessop, 2009: 130). Bu dönemde devlet

“emsalsiz bir ölçüde” genişlemiş; iki savaş arası dönemde şiddetle savunulan denk bütçe hedefi bu dönemde ortadan kalkmış; “devlet müdahalesi ve parasal düzenleme” uluslararası bir boyut kazanmıştır (Holloway, 2007a: 51).

Aynı zamanda Fordizmin önerdiği görece kapalı ekonomi, bireysel ve toplumsal ücretin iç piyasaya yönelik bir talep kaynağı olarak görülmesiyle, örgütlü ulusal sermayenin ve örgütlü emeğin çıkarları tam istihdam ve sosyal refah programlarıyla bağdaştırılabilmiştir (Jessop, 2009: 132–133). Bu süreçte “daimi enflasyon, konjonktürel olarak görece hızlı sermaye birikimi ve görece yüksek istihdam düzeyleri koşullarında artı-değer ve kâr oranının hızlı bir biçimde inişe geçmesine karşı geç kapitalizme özgü bir frenleme mekanizması” olarak işlev görmüştür (Mandel, 2008: 559). Devlet “iktidardaki blok ile ezilen bazı sınıflar arasında geçici uzlaşmaların (değişken) bir oyununu sahneleyerek hegemonyayı kutsa[mış] ve yeniden-üret[miştir]” (Poulantzas, 2004a: 156).

Keynesçi iktisat politikalarının hâkim olduğu dönemde uygulanan eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik politikaları da bu eksende değerlendirilmelidir. Buna göre üretimin ve tüketimin sürekliliği için eğitimli ve sağlıklı bir işçi sınıfının yine sürekli biçimde yeniden üretilmesi öngörülmüş; eğitim ve sağlık hizmetleri ücretsiz olarak sağlanırken sosyal güvenlik ve emekliliğe dair kapsayıcı politikalar izlenmiştir. Zira

“genel bir toplumsal örgütlenme kalıbı” öneren Fordizm, “işçinin beşikten mezara kadar olan ihtiyaçlarını karşılaması için bireysel ve/veya toplumsal ücrete bağımlılığını; standartlaştırılmış kolektif malların ve hizmetlerin bürokratik devlet tarafından tedarik edilmesinde ve çekirdek hane halkının standartlaştırılmış tüketiminde büyümeyi; bürokratik devletin emek ve sermaye arasındaki çatışmaların

ve … toplumsal gerilimlerin idare edilmesindeki anahtar rolünü; … tüketim kalıpları ya da yaşam biçimi alanları olarak şehir ve banliyölerin önemli rolünü” içermektedir (Jessop, 2009: 105–106).

Ancak 1960’ların sonlarına dek süren uzun genişleme dalgası, bu dönemde, kapitalist üretim tarzına içkin olan sebeplerle son bulmuştur. Diğer bir deyişle, bunalımın kökeninde sermayenin üretim sürecinin çelişkileri yatmaktadır (Savran, 1988: 46). Bu nedenle, kapitalist üretim tarzının 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren karşı karşıya kaldığı söz konusu bunalımı açıklamak için birbiriyle doğrudan ilişkili olan iki süreç (kâr oranının düşme eğilimi ve sermayenin aşırı birikimi), kapitalist üretim tarzının iç çelişkileri çerçevesinde incelenecektir.

Kapitalist üretimin temellerinden biri olan kâr oranının düşme eğilimi yasasına göre, kapitalist üretimin iki bileşeni olan değişmez sermaye (makine, teçhizat, vb.) ile canlı emek kullanımı arasında belli bir oran bulunmalıdır.

Sermayenin organik bileşimi olarak adlandırılan ve kâr haddini belirleyen başlıca etken olan bu oran, “sermayenin göreli artı-değer üretimini artırabilmek için sürekli olarak mekanizasyona başvurması” nedeniyle yükselir (canlı emeğin kullanımı, değişmez sermayeye oranla azalır) (Savran, 1998: 47). Sermayenin organik bileşimi yükseldiğinde ise, sömürü haddi bu yükselmeyi dengelemeye yetecek derecede artmazsa, kâr haddinin azalması yönünde bir eğilim ortaya çıkar (Wright, 1988:186).

Diğer bir deyişle, emek üretkenliğindeki artış, değişmez sermayedeki yenilemeleri takip edemediğinde kâr oranlarında bir azalma görülür.

Bullock ve Yaffe kâr oranlarında azalma biçiminde ortaya çıkan kapitalist üretim bunalımını şöyle tanımlamaktadır:

“Üretim genişlemesi üretimin kârlılığını geride bıraktığı, var olan sömürü koşulları yeni bir kârlı sermaye-genişlemesini engellediği

ya da aynı anlama gelmek üzere birikim artışı artık değer ya da kâr kütlesini yeterince artırmadığı zaman, birikim sürecinde bir kesinti ya da durgunluk olur. Birikimdeki bu kesilme ya da durgunlaşma, kapitalist bunalımı oluşturur” (1988: 246)

Böylelikle sermaye, sömürü derecesine göre aşırı birikmiş olur. Yani sermaye kârlılığa oranla aşırı üretilmiştir (Bullock ve Yaffe, 1988: 246). Ancak burada vurgulanması gereken, “kâr oranındaki olası bir düşüşün hiçbir şekilde kapitalist sınıfın gelirinin düşmesi anlamına gelmediğidir”; “kârın mutlak büyüklüğünün, genel kâr oranında azalma olmasına karşın artabileceğidir” (Bahçe ve Köse, 2010: 29). Diğer bir deyişle, aşırı birikim kavramı, “birikmiş sermayenin bir kısmının ancak yetersiz bir kâr oranı ve gitgide azalan bir faiz oranı üzerinden yatırıma konu olabileceği bir duruma işaret eder; … asla mutlak değildir, her zaman yalnızca görelidir: hiçbir zaman ‘mutlak olarak’ çok fazla sermaye olmaz, fakat beklenen ortalama toplumsal kâr oranını elde etmek için gerekenden fazla sermaye mevcut olur” (Mandel, 2008: 152).

İşte 1960’ların ikinci yarısında kapitalist üretimin karşı karşıya kaldığı bunalım da böyle ortaya çıkmıştır. Bu dönemde “mal fiyatlarında bir düşme yaşanmamış”; ancak reel ücretlerde ve “OPEC ülkelerinin aşırı değerlenmiş dolar karşısında petrol fiyatlarını artırmaları” sonucunda, “enerji fiyatlarında gerçekleşen artışlar … kâr oranları[nı] düş[ür]meye başlamıştı[r]” (Köse ve Öncü, 2004: 128).

Özetle ifade etmek gerekirse, “kapitalist aşırı birikimi engelleyen koşullar” ortadan kalkmış; kâr oranlarıyla birlikte yatırımlar da düşüşe geçmiştir (Bonefeld, Brown ve Burnham, 1995: 39).

Hem “var olan üretim yöntemlerinin üretkenliği artırma kapasitesi sınıra dayanmış”, hem de “sınıflararası güç ilişkilerinde meydana gelen önemli değişiklikler” emeğin sömürüsünde ve dolayısıyla üretkenliğinde bir artışı imkânsız

kılmıştır (Savran, 1988: 48). Bu bağlamda sınıflararası güç ilişkilerinde meydana gelen değişiklikleri biraz daha yakından incelemek, yaşanan bunalımı anlamak açısından önem arz etmektedir. Söz konusu dönemde işçi sınıfının güçlenişinin ana biçimlerinden biri sendikaların gelişmesi, diğeri de çalışma koşullarına ilişkin elde edilen hakların yaygınlığıdır (Savran, 1988: 50). Keynesçi iktisat politikası döneminde ücretlerin denetimi ve üretkenliğin artırılması için harcanan çabalar, sendikaların etkisinin günden güne artması ve sistemin merkezinde kök salması ile sonuçlanmış; sendikalarla yapılan pazarlıklarda devlet, ücretlerin baskılanması karşılığında planlama, istihdam politikası, refah devleti yardımlarında iyileştirmeler vb. konularda taviz vermek durumunda kalmıştır (Holloway, 2007a: 58). Büyük fabrikalarda çalışan yığın halindeki vasıfsız işçiler için ücretin mücadelenin odağı haline gelmesiyle de toplu pazarlık süreçleri şiddetlenmiş; sınaî sendikacılık güçlenmiştir (Holloway, 2007a: 48–49). Maliyetlerdeki artışın kârlarda yarattığı düşüş, iç piyasadaki pazar doygunluğu nedeniyle daha da tetiklenmiş; borçlanma artmış; ekonominin tam kapasite kullanımına bağımlılığı örgütlü emeğin grev gücünü tetiklemiştir (Jessop, 2009: 138).

Sınıfsal güçler dengesinin işçi sınıfı lehine bozulduğu bu dönemde ilkin 1968’de Fransa’da baş gösteren isyanlar, 1970’lerin ilk yıllarında da grevler, iş yavaşlatma, kitlesel devamsızlık vb. biçimlerde sürdürülmüş (Jessop, 2009: 138);

konut, eğitim, sağlık, ulaşım ve benzeri alanlarda “devlete karşı bilinçli bir mücadele” yürütülmüştür (Holloway, 2007a: 57). Ayaklanmalara yanıt olarak “rıza yoluyla kemer sıkma” politikalarının dayatılması duyulan güvensizliği ve direnişi daha da artırmış; yeni sağın “sendikal hareketten onay almadan ve ön anlaşma yapmadan sıkı para politikalarını dayatma stratejisi”, emeğin ekonomik anlamda

tahakküm altına alınamamasının yansımalarını 1976–1977 finansal krizinde bulmuştur (Bonefeld ve Holloway, 2007: 19).

Bu süreçte, emeğin yoğun sömürüsüne karşı gösterilen isyan ve direnişler, sermayenin artı-değer elde etme sürecini yeniden yapılandırma ve emek rejimini yeniden kurgulama (işçilik maliyetlerini kısma) girişimiyle daha kritik bir hal almış (Jessop, 2009: 138); protestoları “devletin kurulu uzlaştırma kanalları içinde kapsamanın” zorluğu artmıştır (Holloway, 2007a: 57). Bunun yanı sıra, “devlet, teknolojik inovasyon ve ekonomik yeniden yapılanma için reel [gelirleri] ve/veya vergi gelirlerini yükselttikçe ve/veya genel sermaye üzerinden aldığı vergileri düşürdükçe, toplumsal harcamalar için kullanılabilecek kaynaklar” daha da sınırlanmıştır (Jessop, 2009: 142). Devlet üzerindeki baskılarla birlikte “[bu]

baskıları içermenin maliyeti, vergilendirme ve dolaylı sömürü maliyetleri” de artış göstermiştir (Holloway, 2007a: 57).

Dolayısıyla, sermayenin ücretler üzerindeki denetiminin zayıflamasıyla birlikte emeğin sömürüsünün maliyeti artmış; birikim koşulları zorlaşmış; artı-değer birikiminin sürekliliğini sağlayacak politikaların üretilmesi ve yeni bir emek rejimi bir gereklilik halini almıştır. Ortaya çıkan bu durum yatırımlar ve çalışma ilişkileri üzerinde köklü bir değişiklik getirmiş; Keynesçi talep yönetimi ve sabit döviz oranı politikaları terk edilmiştir (Jessop, 2009: 140). Bu noktada Keynesçiliğin krizinin basitçe “iktisat politikasının ya da iktisat siyaseti oluşturmanın krizi değil”, “emek ve sermaye arasındaki ilişkideki krizin, emeğin gücünün içerilmesine yönelik belli bir modeldeki krizin” yansıması olduğu vurgulanmalıdır (Holloway, 2007a: 52).

1.2.2. Parasalcı Rekabetçi İktisat Politikası, Devlet ve Özgül Emek Rejimi

Belgede İŞÇİ SINIFININ ÖRGÜTLÜLÜK DÜZEYİ İLE DEVLET POLİTİKALARI ARASINDAKİ İLİŞKİ: EMEK PİYASASININ REFORMU SÜRECİNDE YUNANİSTAN VE TÜRKİYE KARŞILAŞTIRMASI (sayfa 57-67)