3.1. Parasalcılığın Yükselişi ve Emek Piyasasının Dönüşümün Dinamikleri

3.1.2. Türkiye

Ekonomik kriz sürecinde ekonominin çöküşünü engellemek üzere uygulanan sermayeyi korumaya yönelik politikalar devlet bütçesinin ve işçilerin üzerindeki yükü artırmış; yapılan protesto ve eylemler karşısında siyasi irade iyiden iyiye zayıflamıştır. İçinde bulunulan durumda yeniden erken seçim kararı alınmış; 4 Ekim 2009 tarihinde gerçekleşen genel seçimlerde63 iktidar PASOK’a geçmiştir.

Seçimlerde toplam % 12 oya ve 34 sandalyeye sahip olan sol partilerin 2007 seçimlerinin gerisinde kalması, 1980–1989 ve 1993–2004 dönemlerinde iktidarda bulunan PASOK’un özellikle 1980’lerde uyguladığı Keynesçi politikaların işçi sınıfı üzerindeki etkisini halen sürdürmesi ve böylelikle oyların PASOK’a yönelmesi ile açıklanabilir. Hâlbuki 1990’larda parasalcı iktisat politikası çerçevesinde PASOK tarafından gerçekleştirilen düzenlemeler, 1980’lerdeki uygulamaların askeri diktatörlük rejimi sonrasında yerli sanayi sermayesinin işçi sınıfı ile ittifakı sonucu ortaya çıkan Keynesçi iktisat politikasının gerekleri olduğunu kanıtlar niteliktedir.

Bundan sonraki dönemi gözlemlemek, bu yöndeki tahminleri sınamak açısından önem taşımaktadır.

İktisat politikasındaki dönüşümün Türkiye’de askeri diktatörlük rejimi ile gerçekleştirilmiş olması, Yunanistan’dan farklı olarak, daha sert önlemlerin alınmasına neden olmuştur. Dolayısıyla işçi sınıfının ücret dışı haklarındaki (örgütlenme, grev, vb.) sınırlandırmalar Yunanistan’la kıyaslanamayacak ölçüde kapsamlıdır. Türkiye siyasal hayatının 1980’li yıllar boyunca (Türk-İş hariç) sendikal örgütlenmeden mahrum kalması bir yana, siyasal parti düzeyinde örgütlenememesi ve sendika-siyasal parti ilişkisinin uzun süreli olarak askıya alınması nedeniyle işçi sınıfı emek piyasası reformları konusunda oldukça önemli kayıplar vermiştir.

Örgütlenme düzeyi ve kapasitesi bir yana, Türkiye işçi sınıfı örgütlerinin Yunanistan işçi sınıfı örgütlerinden en önemli farkı, kapitalist üretim ilişkilerini anlamlandırma ve devleti bu ilişkiler içerisinde konumlandırma biçimlerinden kaynaklanmaktadır. Devrimci sendikacılık yaklaşımından uzak, burjuva sendikacılık ile reformizm arasında farklı noktalarda salınan sendikalar, Yunanistan’daki KKE benzeri bir işçi sınıfı partisinin de yokluğunda, işlevlerini büyük ölçüde yitirmişlerdir. Türkiye işçi sınıfı örgütlerinin mücadelesi kısa vadeli hedeflerle sınırlanmış; ne sermayeye karşı uzun vadeli bir mücadele yürütülmüş ne de işçilerin sınıfsal bilinçlenme yönünde eğitimi gerçekleştirilebilmiştir.

1990’lı yılların başında Türkiye işçi sınıfında bir hareketlenme görülmekle birlikte, 1994 ekonomik krizinin ardından yapılan düzenlemeler sınıfın baskı altına alınmasına yönelik olmuş; emek piyasası reformları hızlandırılmış; AKP’nin 2002 yılında tek parti hükümeti kurması ile büyük bir kararlılık ve tutarlılık kazanmıştır.

Ayrıca bu dönemde işçi sınıfına karşı gösterilen tavır çok daha otoriter bir içerik ve biçim kazanmıştır. 2010 yılı TEKEL eylemleri ise, işçi sınıfının eylemsizliğinin bir istisnası niteliğindedir. 1980’lerden günümüze Türkiye iktisat politikasının

parasalcılığa doğru evrilişini ve bu süreçte işçi sınıfının sendikal düzeyde ve siyasal parti düzeyinde örgütlenme kapasitesini kavramak için, dönemin daha detaylı bir incelemesini sunmak gerekmektedir.

1980 askeri darbesi, 24 Ocak ekonomik kararlarının uygulayıcısı olarak ortaya çıkmıştır. “Piyasa serbestîsi ile uluslararası ve yerli sermayenin emeğe karşı güçlendirilmesi” hedefi çerçevesinde oluşan bir “yapısal uyum” perspektifi taşıyan ekonomik program, öncesinde DPT Müsteşarı olan Özal’ın darbeden sonra ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olarak atanması ve resmen “ekonominin patronu” haline gelmesiyle uygulamaya konmuştur (Boratav, 1995: 122). DPT ve IMF’den teknokratlara önemli görevler verilerek ekonomik dönüşüm kurumsallaştırmış ve kurallaştırmıştır (Sayarı, 1992: 32).

Darbe sonrası süreçte işçi sınıfı örgütlerinin ücret ve ücret dışı tüm hakları ellerinden alınmış; bu kapsamda ücret artışları yeniden düzenlenmiş ve grev yasaklanmış; siyasi partiler, sendikalar, üniversiteler ve basın üzerindeki kontroller herhangi bir muhalefete alan bırakmayacak şekilde düzenlenmiş; böylelikle toplumun sindirilmesi ve depolitizasyonu hedeflenmiştir. Tüm siyasi partileri kapatan ve siyasilere yasak getiren askeri diktatörlük rejimi 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası’yla binlerce işçiyi işten çıkarmış ve/veya sürgüne göndermiştir. Yeni kurulan Yükseköğretim Kurulu vasıtasıyla üniversiteler kontrol altına alınmış; öğrenciler ve öğretim üyeleri siyasi örgütlerde yer almaktan menedilmiştir (Sayarı, 1992: 31).

Yönetimin sivillere bırakıldığı Kasım 1983 seçimlerine kadarki üç yıllık dönem, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir yasama dönemi olarak kabul edilebilir.

Öncelikle 1980 öncesi dönem iktisat politikasının parasalcılık doğrultusunda dönüşümüne engel teşkil eden sınıf mücadelelerinin sonlandırılması ve emeğin

uluslararası piyasada rekabet edebilecek ucuz bir maliyet kalemine dönüştürülmesi amaçlanmıştır. Keynesçi iktisat politikasının görece içe dönük ithal ikameci sanayileşme stratejisi çerçevesinde iç pazara yönelik olarak gerçekleştirilen üretim sürecinde bir talep unsuru olarak da görülen ve rejimi işçi sınıfının gözünde meşru kılma hedefiyle yüksek tutulan ücretler düşürülmüş; parasalcı ve dışa açık sanayileşme stratejisinin rekabet anlayışıyla ve post-Fordist üretim biçimiyle uyumlu hale getirilmiştir. İşçi sınıfının söz konusu düzenlemelere yönelik örgütlü direnişini ortadan kaldırmak için ise çalışma yasalarında ‘öncelikle’ işçi sınıfı örgütlenmelerinin gücünün azaltılmasına ve toplu pazarlığın önlenmesine yönelik değişiklikler gerçekleştirilmiştir (Akkaya, 2000: 212). Ayrıca 1980 öncesinde

“büyük konfederasyonlarda örgütlü işçilerin örgütsüz proleter ya da yarı proleter kitlelere göre ‘ayrıcalıklı bir statüye’ sahip oldukları” izlenimini yaratan sosyal haklar törpülenmiştir (Tura, 1989: 48).

Nisan 1983’te yeni siyasi partiler yasası yürürlüğe girmiştir. Yasa uyarınca, darbe öncesinde faaliyette bulunan siyasi partilere ve bu partilerin mensuplarına yasaklar getirilerek kapatılmış partilerin devamı niteliğinde partiler kurulması engellenmiştir. Kapatılan siyasi partilerin yöneticileri de on yıl süreyle parti kurmaktan veya kurulan partilerde görev almaktan men edilmiş; partilerin sendikalarla ilişkilerini yasaklayan Anayasa hükmü güçlendirilmiştir (Koç, 2003:

205). Böylelikle hem işçi sınıfının siyasal bir partiye sahip olma ve bu düzlemde örgütlenme hakkı, sınıfın parti tarafından bilinçlendirilmesi ve eğitilmesi engellenmiş; hem de siyasal partilerin sendikalarla ilişkisi ve bağlantısı kesilmiştir.

Milli Güvenlik Konseyi tarafından onaylanmayan siyasi partilerin, Kasım 1983 seçimlerine katılamayacağının duyurulması üzerine seçimlere yalnızca ordu

tarafından kur(dur)ulan Milliyetçi Demokrasi Partisi, Halkçı Parti ve Özal’ın kurmuş olduğu Anavatan Partisi (ANAP) katılabilmiştir. ANAP % 45,1 oy ile iktidar olmuştur.

Askeri diktatörlük rejimi döneminde başlatılan yasal değişiklikler ANAP döneminde de aynı hızla sürdürülmüştür. Bu bağlamda Türkiye’de 1980 yılından itibaren gerçekleştirilen değişimin, askeri ya da sivil iktidar, demokratik ya da anti-demokratik yönetim üzerinden değil, işçi sınıfı ile sermaye sınıfı arasındaki ilişki ve burjuvazinin sınıf içi dengeleri üzerinden okunması gerekmektedir. Dönüşüm yerli sanayi sermayesi, ticaret sermayesi ve yabancı sermayenin çıkarlarının ortaklaştığı bir mecrada gerçekleştirilmiş; bunun için de işçi sınıfı örgütlenmelerinin 1960’lı ve 1970’li yıllar boyunca artan örgütlenme kapasitesine bağlı olarak gelişen ücret ve ücret dışı haklar sınırlanmış ve sendikal/siyasal parti düzeyinde örgütlenmeler önlenmiştir. Bu bağlamda değerlendirildiğinde, askeri diktatörlük rejimi ile sivil iktidar arasındaki devamlılık ilişkisi de açıklık kazanmaktadır.

ANAP’ın iktidara gelişini takiben Aralık 1983’te açıklanan ekonomik önlemler paketi çerçevesinde faizler yükseltilmiş; döviz alım satımı serbest bırakılmıştır (Cumhuriyet Ansiklopedisi 1981–2000, 2003: 98). Ayrıca emek piyasasını yabancı sermaye açısından cazip hale getirerek “sermayeyi ülkeye çekme”

hedefi çerçevesinde (Gold, 1989: 1), ticaret rejimi ve sermaye hareketleri serbestleştirilmiştir64 (Öniş, 1991: 29). İthalat rejiminde ciddi bir değişimin ve serbestleşmenin işareti olarak gümrük tarifelerindeki ve ithalattaki koruma azaltılmış; yabancı sermaye üzerindeki kısıtlamalar kaldırılmıştır (Bayar, 1996: 779).

64 1986 yılında Sermaye Piyasası Kurulu ve İstanbul Menkul Kıymetler Borsası kurulmuştur. 1987’de ise Merkez Bankası açık piyasa işlemlerini başlatmıştır.

İlkin 1984 yılında çıkarılan tüzük ile işçi ve sermaye sınıfı sendikalarının devlet denetimi altında tutulması karara bağlanmıştır. Kamu iktisadi teşebbüslerinde (KİT) sözleşmeli personel uygulaması getirilmiş; on yıl süreli grev yasağı ile serbest bölgeler kurulmuş; emeklilik yaşı artırılırken maaşlar düşürülmüş; 2822/1983 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Yasası’nda yapılan değişiklikle özel sektörde örgütlenmenin önüne ciddi engeller konmuştur (Koç, 2003: 203–214). Özelleştirme, taşeronlaşma, zorunlu emeklilik, işten çıkarma, sendikasızlaşma, kayıtdışı çalışma ve esneklik gibi uygulamalarla parasalcı strateji hem kamu sektöründe hem de özel sektörde kurumsallaştırılmıştır. Keynesçi iktisat politikasının uygulandığı yıllarda

“temel işlevi özel sektöre ucuz hammadde ve ara madde (ve bir ölçüde de emek gücünün maliyetini düşürmek üzere ucuz işçi malları) üretmek olan” devlet sektörü, parasalcı rekabetçi iktisat politikasının gerekliliklerine göre yeniden biçimlendirilmiştir (Tura, 1989: 49).

Yasal düzenlemelere paralel olarak uygulanan sıkı para politikası ile hem üretim maliyetlerinin düşürüleceği, hem de iç talep kontrol altına alınarak üretimde ortaya çıkan artığın dış pazarlara yönlendirilebileceği düşünülmüştür (Boratav ve Yeldan, 2001: 6; Şenses, 1993: 106). Ancak ücretlerin reel olarak gerilediği 1980–

1988 döneminde kârlar artarken yatırımların aynı hızla artmaması, iktisat politikasında gerçekleşen dönüşümün ekonomiyi (farklılaşmış ve teknoloji yoğun ürünlerde) neredeyse tamamen ithal bağımlı hale getirmesine neden olmuştur (Özsuca, 2003: 139). Bu bağlamda merkezi planlamanın sonlandırılması, imalat sanayinin ulusal gelir içindeki payının azalmasında ve dışa bağımlılığın artmasında etki sahibidir65. Özellikle 1980’li yıllar boyunca Türkiye’nin uluslararası işbölümü

65 Rakamlarla ifade edilecek olursa, imalat sanayine yönelik yatırımlar 1981–1982 döneminde % -0,8 oranında daralmış; 1983–1987 döneminde ise yalnızca % 3,7 oranında bir artış göstermiştir. Bu

içinde konumlanışı, emek ve kaynak yoğun mallarla sınırlı olmuş; Türkiye ihracata yönelmiş, ancak ihracata yönelik olarak sanayileşememiştir (Yeldan, 2002: 47).

İstihdamdaki nüfusun sektörel dağılımına bakıldığında, Türkiye’de sanayileşme eğiliminin düzeyi ortaya çıkmaktadır. Tablo II’de, tarım sektöründe istihdam edilenlerin oranında azalma, hizmetler sektöründe istihdam edilenlerin oranında artış gözlenmektedir; dolayısıyla tarım sektöründen hizmetler sektörüne istihdam akışı gerçekleşmiştir. Ancak sanayi sektöründe istihdam edilenlerin istihdamdaki toplam nüfus içindeki payı önemli bir artış göstermemiştir.

Tablo II – Türkiye’de İstihdamdaki Nüfusun Sektörel Dağılımı (%)

Yıl Tarım Sanayi Hizmetler 1990 46,9 15,8 38,2 1995 44,1 16 39,9 2000 36 17,7 46,3 2005 29,5 19,4 51,1 Kaynak: DPT, 2005: 161 ve DPT, 2007, aktaran Göztepe, 2007: 93.

İşgücü verimliliği ve üretim sürekli artış gösterirken, istihdam ve reel ücretler negatif artış oranları sergilemiş; 2001–2002 yıllarında ise en düşük seviyesine ulaşmıştır. Şekil II ve III’te Türkiye’de emek verimliliği ile reel ücret ilişkisi ve reel ücretlerin verimliliğin ne denli gerisinde kaldığı gözlenmekte; bu Türkiye’de parasalcı iktisat politikasının emek maliyetini düşürürken verimliliği artırarak ‘başarıya’ ulaştığını kanıtlamaktadır. Bu oranlar Yunanistan’da emek verimliliğinin oldukça geride olduğunu da ortaya koymaktadır. Zira Yunanistan’da yıllık emek verimliliği artışı 1990–2008 döneminde beş kez negatif olarak gerçekleşmiştir; dönemin yıllık ortalaması ise 1,85’tir (OECD, 1990–2008).

dönemde imalat sanayi ulusal gelirin yalnızca % 20’lik bir kısmına sahipken, ihracatın % 70’lik kısmı emek ve kaynak yoğun mallarla gerçekleşmektedir (Köse ve Öncü, 2000: 84).

Şekil II – Türkiye’de Özel İmalat Sanayi Temel Çalışma Göstergeleri (1997=100)

Kaynak: TİSK, 2007, aktaran Göztepe, 2007: 111.

Şekil III – Gelişmekte Olan Ülkelerde Verimlilik ve Reel Ücret Gelişmeleri (başlangıç yılı = 100)

Kaynak: Bağımsız Sosyal Bilimciler, 2005: 18, aktaran Göztepe, 2007: 110.

İşgücüne katılma oranının ve işsizliğin hızla arttığı bir ortamda istihdamın yeterli düzeyde arttırılamaması ve işgücü piyasasının taşeronlaşma, kuralsızlaştırma,

-20 -10 0 10 20 30 40 50 60 70

1999 2000 2001 2002 2003 2004 2005 2006

% değişim

Üretim İşgücü Verimliliği İstihdam Reel Ücret

50,5 114,8 180,4 113 459,5 205,9 98,6 255,2 279,9 136,2

73,5 137,4 148 100,7 329,8 248,6 105,9 216,5 145,9 26,3

0 50 100 150 200 250 300 350 400 450 500

Arjantin (198 4-1996)

Brezilya (1985-1995)

Şili (1980-2000)

Meksika (1984-2000)

G.Kore (1980-2000) Tayvan (1980

-1996)

Tayland (1982 -1994)

Malezya (1980 -2000)

Hindistan (1 980-2000)

rkiye (1980-2000)

Emek Verimliliği Reel Ücret

kayıt dışılık vb. uygulamalarla esnekleştirilmesi, sosyal güvenlik sistemini besleyen kaynakların tükenmesiyle sonuçlanmıştır. Dolayısıyla, bir yandan nüfus ve sosyal güvenlik ihtiyaçları artarken, diğer yandan sosyal güvenlik sisteminin finansman kaynakları erozyona uğratılmıştır (Özsuca, 2003: 135). Bunun arkasında elbette parasalcı iktisat politikasının ücretleri minimize etmek suretiyle hem uluslararası alanda rekabet edebilirliği artırma hem de elde edilen artı-değer oranını maksimize etme hedefi bulunmaktadır. Sosyal güvenlik sisteminin 2000’li yıllarda içine girdiği krizi ve hükümetlerin krizden çıkış önerilerini hem sistemin finansman kaynaklarının tüketilmesi, hem de devletin tüm kurumlarıyla küçültülmesi çabası çerçevesinde algılamak gerekmektedir.

Bu bağlamda sorunların merkezinde yer alan kayıt dışı istihdam oranlarına değinmek gerekmektedir. Özel imalat sanayinde 1983 yılında % 31 olan kâr marjı, 1994 yılında % 47’ye çıkmış; 1995 yılında kayıt dışı istihdam, formel işgücünün % 90’ı seviyesine ulaşmıştır (Yeldan, 2002: 76–96). 2007 rakamları da 1995 yılındakilerle paralellik göstermektedir. Buna göre toplam istihdam içinde % 48,7 olan kayıt dışı oranı, yevmiyeli çalışanlarda % 90,7 ve ücretsiz aile işçilerinde % 96,4 seviyesine ulaşmaktadır (Tanyılmaz, 2008: 62).

1989 yılı Türkiye ekonomisinin dünya piyasası ile eklemlenme sürecinde bir dönüm noktası niteliğindedir. 1987’nin sonlarında ihracata dönük büyüme stratejisi ekonomik ve siyasi sınırına ulaşmış (Boratav ve Yeldan, 2001: 7); izleyen yıllarda dışa açılım öncelikleri reel üretim sektörlerinde değil, kambiyo hizmetlerini de kapsayacak biçimde finans sektöründe gerçekleşmiştir (Yeldan, 2002: 39).

Böylece ekonomik entegrasyonun ikinci aşaması olan finansal liberalizasyona geçilmiş; yabancı sermaye üzerindeki kontroller kaldırılmış ve Türk Lirası diğer para

birimlerine çevrilebilir hale getirilmiştir66. Kısa dönemli spekülatif döviz kuru değişiklikleri, bir yandan yabancı borçlanmaları finanse ederken, bir yandan da tüketimi ve ithalatı artırmıştır (Yeldan, 2002: 40). Tüketim artışı kamu tasarruflarının düşmesine neden olurken, yurtiçi bankalardan yüksek faizlerle borçlanma dönemi başlamış; bu durum finans ekonomisinin gerçek ekonomi üzerindeki üstünlüğü ile sonuçlanmıştır (Yeldan, 2002: 132). Özetle ifade etmek gerekirse, sermaye piyasasının liberalizasyonu, ekonominin “yeni oluşan finansal döngülere” bağımlı hale gelmesine neden olmuştur (Boratav ve Yeldan, 2001: 7, vurgu orijinal).

1987 seçimlerinin ardından burjuvazinin ANAP’la ilişkilerinde de önemli bir değişiklik gerçekleşmiştir (Boratav, 2005: 79). Bunun öncelikli nedeni, 1980 yılından itibaren, askeri diktatörlük rejiminin ve sivil ANAP iktidarının ‘genel’

olarak sermayenin sınıfsal çıkarlarını gözeterek “işgücü piyasalarını emek aleyhine temelden ve yeniden düzenleyen” politikalar uygulaması, ancak 1986–1987 yıllarında bu uygulamaların burjuvazinin kısmi ve bireysel çıkarlarına yöneltilmesidir (Boratav, 2005: 79–80). Dolayısıyla 1980’lerin sonunda ANAP artık sermayenin ortak çıkarlarını yeteri derecede gözeten parasalcı politikalar uygulama kapasitesinden yoksun bir siyasal parti izlenimi vermiştir.

1980’lerin sonu emek-sermaye ilişkileri ve işçi sınıfı mücadelesi açısından da farklılıklar içermektedir. Hem 1980–1983 dönemi askeri yönetiminin etkilerinin azalmaya başlaması, hem de uygulanan sıkı ücret politikalarının işçi sınıfını maddi olarak daha zorlu koşullara mahkûm etmesi, sınıf mücadelesi sürecine katkıda bulunmuştur (Koç, 2006: 166). Bu nedenlere bağlı olarak, yaklaşan seçim

66 Böylelikle Türk Lirası’nın değer kaybetmesi faiz oranlarındaki dalgalanmalara bağlı hale gelmiş ve Merkez Bankası’nın iç piyasa üzerindeki kontrolü azalmıştır.

ekonomisinin etkisi ve sendikaların artan baskısıyla sıkı ücret politikası uygulanamaz hale gelmiştir (Köse ve Öncü, 2000: 82).

1986 yılının sonlarından itibaren gündeme gelen grevler ve 1989 yılında başlayan Bahar Eylemleri, 1990’lı yılların başında da sürdürülmüş; grev hakkı üzerindeki sınırlamalar nedeniyle grev dışı eylemler de ön plana çıkmıştır (Akkaya, 2004: 153). Sokak gösterileri, yürüyüşler, protestolar biçimindeki eylemler çoğunlukla sendikaların örgütlenme yapılarını aşmış; sınıfın kamuoyu oluşturmaya yönelik doğrudan eylemleri biçiminde gerçekleşmiştir. İşçilerin sermaye sınıfına ve hükümete karşı tepkisini dile getirebildiği ve bu eksende politize olduğu dönemde işçiler ve sendikalar arasındaki dayanışma da büyük ölçüde artmıştır.

1990’ların başında işçi sınıfının örgütlenme kapasitesi ve gerçekleştirilen eylemlerin niteliği üzerinde etki sahibi olan faktörlerden biri de, askeri diktatörlük rejimi tarafından kapatılan DİSK’in 1991 yılında faaliyetlerine yeniden başlamasıdır67. Ancak bu süreci karşılıklı belirlenim ilişkisi çerçevesinde değerlendirmek daha yerinde olacaktır. DİSK’in faaliyete başlamasının işçi sınıfının örgütlülüğü üzerindeki etkisi kuşkusuz olmakla birlikte, bu faaliyetin yasal olarak mümkün hale gelmesi de 1986 yılından itibaren sürdürülen direniş ve eylemlerin bir sonucu olarak yorumlanabilir. Ayrıca 1992 yılında ILO sözleşmelerinin imzalanması ve sendikaların siyasi faaliyetlerini yasaklayan yasanın kaldırılması da, işçi sınıfı direnişinin bir başarısıdır ve ilerleyen yıllarda sınıfın örgütlü direnişine ivme kazandırmıştır.

1990’ların işçi sınıfı örgütlülüğü açısından önem arz eden olaylarından bir diğeri de, Demokrasi Platformu’nun birçok sendikanın, meslek örgütünün, derneğin

67 DİSK yöneticileri beraat etmiş; DİSK’in malvarlığı iade edilmiştir.

katılımıyla ve işçi sınıfının sorunlarını tek bir çatı altında dile getirme amacıyla kurulmasıdır68. Yapılan açıklamada özelleştirme, yeni dünya düzeni ve zamlar eleştirilmiş; tüm çalışanların ortak sesinin duyurulması hedefi ifade edilmiştir; 1 Mayıs kutlamaları birlikte düzenlenmiştir (Koç, 2003: 238). Demokrasi Platformu, Türkiye işçi sınıfının bir platform altında toplanması, kamu sektörü ve özel sektör işçilerinin, mavi- ve beyaz-yakalı işçilerin tek bir amaç için ortak hareket etmesi ve işçi sınıfının haklarını topluca savunması, sınıf bilincine erişilmesi açısından önem arz etmiştir. Ancak ilerleyen yıllarda Demokrasi Platformu’nun özelleştirme konusunda Hak-İş’le çıkan anlaşmazlıklar üzerine etkinliğini kaybetmesi, Türkiye işçi sınıfının kategorik bölünmeleri aşma yeterliği göstermesine karşın ideolojik bölünmelere karşı savunmasız olduğunu ortaya koymuştur.

Bu dönemde grev uygulaması üzerindeki kısıtlamalar nedeniyle grev sayıları çok fazla olmamasına karşın, greve katılan işçi sayıları yüksektir (Akkaya, 2004: 155); bu yükselişte hükümetlerin uzlaşmaz tavrının da büyük etkisi olmuştur (Akkaya, 2000: 219). Ancak işçi sınıfı direnişi açısından hareketli geçen bu dönemde gerçekleştirilen grevlerin Türkiye’de yıkıcı sonuçlar doğurmadığını da ortaya koymak gerekmektedir (Akkaya, 2004: 157). Zira işçilerin % 88’inin hiç greve gitmediği, bir işyerindeki grev sıklığının oldukça düşük olduğu ve 1967–1980 döneminin eylem rakamlarına ulaşmaktan uzak bir iktisadi yapıdan söz edilmektedir.

1994 ekonomik krizi sonrasında yaşanan değişim de, sendikal kazanımların emeğin siyasi örgütlülüğüyle desteklenmediği sürece kalıcı olamadığını kanıtlamıştır

68 Demokrasi Platformu’nun çatısı altında Türk-İş, Hak-İş, DİSK, Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), Türk Tabipleri Birliği (TTB), Türkiye Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler ve Yeminli Mali Müşavirler Odaları Birliği (TÜRMOB), Kamu Çalışanları Sendikaları Platformu, Mülkiyeliler Birliği, Öğretim Üyeleri Derneği, Halkevleri, İnsan Hakları Derneği, Çağdaş Hukukçular Derneği, Ziraatçılar Derneği, İktisat Fakültesi Mezunları Derneği, Araştırma Görevlileri Derneği, Eğitim-İş ve Genel Sağlık-İş yer almıştır.

(Onaran, 2000: 205). Tablo III’te 1984–2008 döneminde grev, greve katılan işçi ve grevde geçen işgünü sayıları gözlenmektedir.

Tablo III – Türkiye’de Grev, Greve Katılan İşçi ve Grevde Geçen İşgünü Sayıları, 1984–2008

Yıl Grev Sayısı Greve Katılan İşçi Sayısı

Grevde Geçen İşgünü Sayısı (Bin)

1984 4 561 4947 1985 21 2410 194296 1986 21 7926 234940 1987 307 29734 1961940 1988 156 30057 1892655 1989 171 39435 2911407 1990 458 166306 3466550 1991 398 164968 3809354 1992 98 62189 1153578 1993 49 6908 574741 1994 36 4782 242589 1995 120 199867 4838241 1996 36 5461 274322 1997 37 7045 181913 1998 44 11482 282638 1999 34 3263 229825 2000 52 18705 368475 2001 35 9911 286015 2002 27 4618 43885 2003 23 1535 144772 2004 30 3557 93161 2005 34 3529 176824 2006 26 2061 165666

2007 15 25920 135355869

2008 15 5040 145725 Kaynak: T.C. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verileri kullanılarak

düzenlenmiştir.

69 2007 yılında grevde geçen işgünü sayısının diğer yıllara göre fazla olmasının nedeni, Türk Telekomünikasyon A.Ş. Genel Müdürlüğü’nün 768 işyerinde grev uygulamasına gidilmesi ve grevde geçen işgünü sayısının toplam 1152000’a ulaşmasıdır.

Demokrasi Platformu’nun örgütlü işçi sınıfı hareketinin başını çektiği 1990’lı yıllarda eylemler, DİSK’in faaliyetlerine başlaması ve sendikaların siyasal faaliyet yasağının kalkması vb. ücret dışı haklarda meydana gelen genişleme bir yana, ücret konusunda da bir iyileşme sağlamıştır. 1988 yılı ile birlikte ücret artışları öncelikle kamu kesiminde başlamış; 1989 yılında % 48,5, 1991 yılında % 41,4 seviyelerinde reel ücret artışları yaşanmıştır. Özellikle 1989–1993 yılları arasında reel işgücü maliyetleri ile grev sayıları arasında büyük paralellik görülmektedir. Grev sayılarının yüksek olduğu bu yıllarda reel ücretler (1985=100 kabul edilmek koşuluyla) 1989’da 113,5’e, 1990’da 136’ya, 1991’de 193,9’a, 1992’de 199,8’e ve 1993 yılında 203,5 seviyesine yükselmiştir (Şafak, 2006: 40).

1980’lerin sonunda başlayan bu artış hem işçi sınıfı direnişinin, hem de dış piyasaların tıkanmaya başlaması sonucunda iç pazara yönelerek talep artırımı yapma gereksiniminin bir sonucu olarak yorumlanabilir. Ayrıca ANAP’ın 1987 seçimlerinde istediği başarıyı elde edememesinin ve Kürt hareketinin yükselişe geçmesinin, popülist politikaların uygulanmasını ve işçi sınıfına tavizler verilmesini zorunlu hale getirdiği ifade edilebilir. Bu dönemde sermaye hareketlerinin serbest bırakılması sonucunda ülkeye giren yabancı sermaye, hükümete harcamalarını artırmak için yeni bir manevra alanı sunmuş; TL’nin değer kazanması ve böylece ithal girdi maliyetlerinin düşmesi, işçi sendikalarının ücret taleplerinin karşılanmasını sağlamıştır (Onaran, 2000: 198). Böylece seçim döneminde ücretleri artırmak için gerekli finansmana sahip olan hükümet, sendikaların taleplerine yanıt vererek popülist bir politika izlemiştir. Ücretlerdeki artış 1993 yılına kadar sürdürülmüş;

1994 yılında ekonominin krize girmesi ve grev eylemlerinin gerilemesiyle birlikte ücretler yeniden baskı altına alınmıştır.

Bu dönemde gerçekleştirilen ücret artışları üzerinde ayrıca solda örgütlenmeye başlayıp 1987 seçimlerinde sesini duyuran siyasi partilerin70 ve dış pazarlarda yaşanan tıkanmayla birlikte iç pazarlara yönelişin de etkili olduğu ifade edilebilir (Makal, 2003: 13). Tabii buradan solda kurulan partilerin sınıf siyaseti yaptığı ve işçi sınıfının siyasal partisi olarak değerlendirilebileceği sonucu çıkarılmamalıdır.

Demokrasi Platformu çatısı altında gerçekleştirilen eylemlerin en önemlilerinden biri, ekonomik krizin yaşandığı 1994 yılında hükümetin kamu emekçilerine yapmayı düşündüğü zammı 200 bin TL olarak açıklaması üzerine Türk-İş’in öncülüğünde, on binlerce özel sektör ve kamu sektörü emekçisinin ve çeşitli demokratik kitle örgütlerinin katılımıyla düzenlenen bir günlük bir iş bırakma eylemidir (Cumhuriyet Ansiklopedisi 1981–2000, 2003: 444)71. Ancak bu direniş yönetim kademesinde yankı bulmamış ve dönemin Başbakanı Çiller zam konusunda

“Yapacak başka bir şey yok!” açıklamasıyla yetinmiştir (Cumhuriyet Ansiklopedisi 1981–2000, 2003: 444). Sermaye açısından bir fırsat olarak değerlendirilen ekonomik krizin, işçi sınıfı açısından da örgütlenme kapasitesini artırma ve krize yönelik olarak alınan önlemlere örgütlü direniş gösterme yönünde bir fırsat olduğu vurgulanmalıdır.

70 1987 genel seçimlerinde Erdal İnönü’nün başkanlığındaki Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) % 24,7, Bülent Ecevit başkanlığındaki Demokratik Sol Parti (DSP) ise % 8,5 oranında oy almıştır.

71 İstanbul’da İstanbul Elektrik Tramvay ve Tünel İşletmeleri (İETT) ve Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD) çalışanlarının, Denizcilik İşletmesi işçilerinin, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve bağlı kuruluşlarla ilçe belediyelerdeki işçilerin, İstanbul Tabipler Odası’nın kararı üzerine acil servisler dışındaki sağlık çalışanlarının ve Zonguldak’ta maden işçilerinin katıldığı eylem, Belediye Başkanları’nın eyleme katılacaklar hakkında işlem yapacağını açıklaması üzerine Ankara’da sönük geçmiştir.

Parasalcı rekabetçi iktisat politikası çerçevesinde uygulanan emek piyasası reformlarına karşı gerçekleştirilen grevler ve direniş eylemleri işçi sendikaları ve demokratik kitle örgütlerinin bir araya gelmesiyle kurulan Demokrasi Platformu’nun dağılmasının ardından, 1990’lı yıllar boyunca Emek Platformu72 çatısı altında (azalan katılım oranlarıyla da olsa) sürdürülmüştür. ‘Temiz toplum, temiz siyaset’

söylemiyle başlatılan ‘Sürekli Aydınlık için 1 Dakika Karanlık’ eylemleri, özellikle 1996 yılında Susurluk kazasında ortaya çıkan ve devlet içindeki çeteleşmeleri gözler önüne seren Susurluk Çetesi’ni protesto amacı gütmüştür. Şubat 1997’de başlatılan eylemler siyasi partilerin yanı sıra DİSK’in, meslek örgütlerinin (Türk Tabipler Birliği, Türk Eczacılar Birliği ve Türk Diş Hekimleri Birliği) ve birçok demokratik kitle örgütünün desteğini almıştır.

Türkiye 1994 yılında yakın tarihinin en büyük mali krizlerinden biriyle karşı karşıya kalmıştır73. Kriz bir yandan iç ve dış borçlanma yoluyla aşılmaya çalışılmış; bir yandan da daha sonra IMF tarafından da desteklenecek olan 5 Nisan ekonomik paketi uygulamaya konmuştur. Paket uyarınca kamu kesimi tarafından üretilen mal ve hizmetlere % 50 oranında zam yapılmış; bir defaya mahsus olmak üzere yeni bir vergi konmuş; iç borçlanma faiz oranı % 400 olarak açıklanmıştır (Cumhuriyet Ansiklopedisi 1981–2000, 2003: 438). Sonuç işsizlik artışı ve ücret düşüşü olarak kendini göstermiştir.

Krizin yarattığı etkiye ek olarak, 1996 yılında Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği Anlaşması’nın yürürlüğe girmesiyle ürün fiyatlarının küresel piyasada

72 Türk-İş, DİSK, Hak-İş, KESK, Türkiye Kamu-Sen ve Memur-Sen’in katılımıyla oluşturulan Emek Platformu’na sonradan Türkiye İşçi Emeklileri Cemiyeti, Tüm İşçi Emeklileri Derneği, Tüm Bağ-Kur Emeklileri Derneği, TMMOB, Türk Diş Hekimleri Birliği, Türk Eczacılar Birliği, TTB, Türk Veteriner Hekimleri Birliği ve TÜRMOB de katılım sağlamıştır.

73 GSMH % 6 oranında azalmış; Merkez Bankası rezervlerinin % 40’ını kaybetmiş; enflasyon üç haneli rakamlara ulaşırken TL % 60 oranında değer kaybetmiştir.

belirlenmesi ilkesi kurumsallaşmıştır. Bu dönemde devletin emek-karşıtı politikaları hızlandırılmış; kâr paylarının gerilemesini önlemek için uygulanan ücret kısıntılarına ek olarak emek piyasası reformlarına girişilmiştir. Esnekleştirme ve kuralsızlaştırma politikalarının uygulandığı dönemde üretimin âdemi merkeziyet ilkesi çerçevesinde organizasyonunu öngören taşeronlaşma ve devletin ekonomiden el çekmesi söylemiyle uyumlu olarak özelleştirme hızlandırılmıştır74. Esnek uzmanlık yahut taşeronlaşma kapsamında üretim çekirdek firma etrafında oluşan uydu firmalara yönlendirilmiş; böylece küçük taşeron firmalar bünyesinde sosyal güvencesi olmayan, örgütsüz, kolayca işe alınıp çıkarılabilen esnek işgücü oluşturulmuştur (Şafak, 2006: 47). Parasalcı rekabetçi iktisat politikasının genel mantığı çerçevesinde işgücü maliyetleri düşürüldükçe hem artı-değer oranları hem de rekabet şansı arttırılmıştır. Taşeron ilişkilerin yaygınlaşmasıyla birlikte emek piyasası parçalanmış;

kayıt dışı istihdam yaygınlaşmış; sendika ve toplu pazarlık haklarının kullanılamaz duruma gelmesiyle de geniş kapsamlı bir sendikasızlaşma yaşanmıştır (Şafak, 2006:

48).

Türkiye’de 1994 krizini takip eden yıllar büyük oranda küresel kriz ortamının etkisi altında geçmiş; 1998 yılında önce Güneydoğu Asya’da, ardından Rusya’da ortaya çıkan ekonomik krizin etkisiyle Türkiye ekonomisi daralma içine girmiştir. Rusya krizini takiben Türkiye borsasının büyük değer kaybetmesi sonucunda, yabancı yatırımcılar borsadaki hisselerini paraya çevirerek daha güvenli gördükleri ülkelere aktarmışlardır. Piyasada dolaşımdaki paranın arttırılması için bazı vergi indirimleri yapılırken bazı vergiler kaldırılmış; ancak ekonomideki kötüleşme engellenememiştir. Önce Uzakdoğu’da başlayıp daha sonra Rusya’yı içine alan

74 Kamu kesiminin istihdam içindeki payı 1970 yılında % 40 iken, 2005 yılında % 15,2 seviyesine gerilemiştir (Tanyılmaz, 2008: 58).

Belgede İŞÇİ SINIFININ ÖRGÜTLÜLÜK DÜZEYİ İLE DEVLET POLİTİKALARI ARASINDAKİ İLİŞKİ: EMEK PİYASASININ REFORMU SÜRECİNDE YUNANİSTAN VE TÜRKİYE KARŞILAŞTIRMASI (sayfa 172-194)