İŞÇİ SINIFININ ÖRGÜTLÜLÜK DÜZEYİ İLE DEVLET POLİTİKALARI ARASINDAKİ İLİŞKİ: EMEK PİYASASININ REFORMU SÜRECİNDE YUNANİSTAN VE TÜRKİYE KARŞILAŞTIRMASI

379  Download (0)

Full text

(1)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

SİYASET BİLİMİ VE KAMU YÖNETİMİ (SİYASET BİLİMİ) ANABİLİM DALI

İŞÇİ SINIFININ ÖRGÜTLÜLÜK DÜZEYİ İLE DEVLET POLİTİKALARI ARASINDAKİ İLİŞKİ:

EMEK PİYASASININ REFORMU SÜRECİNDE YUNANİSTAN VE TÜRKİYE KARŞILAŞTIRMASI

Doktora Tezi

Özgün SARIMEHMET DUMAN

Ankara-2010

(2)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

SİYASET BİLİMİ VE KAMU YÖNETİMİ (SİYASET BİLİMİ) ANABİLİM DALI

İŞÇİ SINIFININ ÖRGÜTLÜLÜK DÜZEYİ İLE DEVLET POLİTİKALARI ARASINDAKİ İLİŞKİ:

EMEK PİYASASININ REFORMU SÜRECİNDE YUNANİSTAN VE TÜRKİYE KARŞILAŞTIRMASI

Doktora Tezi

Özgün SARIMEHMET DUMAN

Tez Danışmanı Prof.Dr. Tülin ÖNGEN

Ankara-2010

(3)
(4)

İÇİNDEKİLER

Tablolar ve Şekiller Listesi iv

Kısaltmalar vi Teşekkür x

GİRİŞ 1

BİRİNCİ BÖLÜM

EMEK PİYASASI REFORMLARININ KURAMSAL VE KAVRAMSAL ÇERÇEVESİ 11 1.1. Kapitalist Üretim Tarzının Belirleyenleri Olarak Sınıflar ve Devlet

1.1.1. Sınıf, Sınıf Mücadelesi, Emek ve Emek Piyasası

1.1.2. Emeğin Örgütlenme Biçimleri: Sendikalar ve Siyasal Parti 1.1.3. Kapitalist Devletin Sınıf Karakteri ve Emek Gücü Yönetimi 1.2. Keynesçiliğin Krizi ve Parasalcılığın Yükselişi

1.2.1. Keynesçi İktisat Politikası, Devlet ve Özgül Emek Rejimi

1.2.2. Parasalcı Rekabetçi İktisat Politikası, Devlet ve Özgül Emek Rejimi

1.3. Parasalcı Rekabetin Bir Unsuru Olarak Emek Piyasası Reformu 1.3.1. Sendikaların Örgütlenme Kapasitesinin Azaltılması 1.3.2. Toplu Pazarlığın Önlenmesi

1.3.3. Kuralsızlaştırma ve Esnekleştirme 1.3.4. Özelleştirme

1.3.5. Sosyal Güvenliğin Daraltılması

13 13 28 38 42 42

52 60 62 63 64 66 67

(5)

İKİNCİ BÖLÜM

YUNANİSTAN VE TÜRKİYE’ DE EMEK-SERMAYE İLİŞKİSİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ VE KEYNESÇİ İKTİSAT POLİTİKASI DÖNEMİNİN SINIF İLİŞKİLERİ 71 2.1. Emek-Sermaye İlişkilerinin Tarihsel Gelişimi

2.1.1. Yunanistan 2.1.2. Türkiye

2.2. Keynesçi İktisat Politikası Döneminde Emek-Sermaye İlişkileri ve Keynesçi Özgül Emek Rejimi

2.2.1. Yunanistan 2.2.2. Türkiye

73 73 91

106 106 119

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

YUNANİSTAN VE TÜRKİYE’DE PARASALCI REKABETÇİ İKTİSAT POLİTİKASI DÖNEMİNİN SINIF İLİŞKİLERİ VE EMEK PİYASASI

REFORMLARI 140

3.1. Parasalcılığın Yükselişi ve Emek Piyasasının Dönüşümünün Dinamikleri

3.1.1. Yunanistan 3.1.2. Türkiye

3.2. Sendikaların Örgütlenme Kapasitesinin Azaltılması ve Toplu Pazarlığın Önlenmesi: Yunanistan ve Türkiye

3.2.1. Yasal Düzenlemeler 3.2.2. Toplu Pazarlık Süreçleri

142 142 157

179 181 201

(6)

3.3. Kuralsızlaştırma ve Esnekleştirme: Yunanistan ve Türkiye 3.3.1. Yasal Düzenlemeler

3.3.2. Emek Piyasası Üzerindeki Yansımaları

3.4. Özelleştirme ve Sosyal Güvenliğin Daraltılması: Yunanistan ve Türkiye 3.4.1. Özelleştirme

3.4.2. Sosyal Güvenliğin Daraltılması

210 214 252 263 266 281

SONUÇ 309 KAYNAKÇA 321 ÖZET 363 ABSTRACT 364

(7)

TABLOLAR VE ŞEKİLLER LİSTESİ Tablolar

Tablo I Yunanistan’da Grev Eylemleri (1976–1980)

Tablo II Türkiye’de İstihdamdaki Nüfusun Sektörel Dağılımı (%)

Tablo III Türkiye’de Grev, Greve Katılan İşçi ve Grevde Geçen İşgünü Sayıları, 1984–2008

Tablo IV Türkiye’de Grev Kararları ve Uygulama Oranları, 1984–1997

Tablo V Yunanistan’da Sektörler Bazında Kayıt Dışı Ekonomi Artışını Tetikleyen Etkenler, 1990–1998

Tablo VI Yunanistan’da Gerçekleştirilen ve Gerçekleştirilmeyen Özelleştirmeler, 1990–1993

Tablo VII Yunanistan’da Gerçekleştirilen Başlıca Özelleştirmeler, 1994–2004 Tablo VIII Yunanistan’da Özelleştirmeler ve Elde Edilen Gelirler, 2004–2006 Tablo IX Türkiye’de Sigorta Kollarına Göre Ödenen Primler (%)

(8)

Şekiller

Şekil I Yunanistan’da Grev Eylemleri, 1981–1990

Şekil II Türkiye’de Özel İmalat Sanayi Temel Çalışma Göstergeleri (1997=100)

Şekil III Gelişmekte Olan Ülkelerde Verimlilik ve Reel Ücret Gelişmeleri (başlangıç yılı = 100)

Şekil IV Türkiye’de Toplu İş Sözleşmesinden Yararlanan İşçi Sayısının ve Sendikalı İşçi Sayısının SSK’lı İşçi Sayısına Oranı (%)

Şekil V Yunanistan’da ve Türkiye’de Sendikalaşma Oranları Şekil VI Yunanistan’da Grev Eylemleri, 1994–1998

Şekil VII Türkiye’de Haftada 50 Saat ve Üzeri Çalışanların İstihdam İçindeki Payı

Şekil VIII Yunanistan’da Özel Çalışma Biçimleri, 2001–2003

Şekil IX Yunanistan’da Tam Zamanlı ve Yarı Zamanlı İstihdam Rakamları, 2000–2009

Şekil X Türkiye’de Tam Zamanlı ve Yarı Zamanlı İstihdam Rakamları, 2000–

2009

Şekil XI Türkiye İmalat Sanayi İstihdamı, 1980 -1995

Şekil XII Türkiye’de Gerçekleşen Özelleştirmelerde Elde Edilen Gelirler, 1985–2009

Şekil XIII Yunanistan’da Sosyal Güvenlik Harcamaları, 1968–2005

(9)

KISALTMALAR

AB Avrupa Birliği

AMB Avrupa Merkez Bankası

ADEDY Kamu Çalışanları Sendikaları Federasyonu

ANAP Anavatan Partisi

AP Adalet Partisi

AT Avrupa Topluluğu

Bağ-Kur Esnaf ve Sanatkârlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu

CEEP Kamu Katılımlı İşletmeler ve Genel Ekonomik Çıkarlı İşletmeleri Avrupa Merkezi

CHP Cumhuriyet Halk Partisi

DAKE Demokratik Bağımsız İşçiler Hareketi

DB Dünya Bankası

DEI Kamu Enerji Şirketi

DEKO Yunanistan’da Devlete Ait olan veya Devlet

Tarafından Yönetilen Kuruluş ve Şirketler DİSK Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu DOE Yunan İlkokul Öğretmenleri Federasyonu

DP Demokrat Parti

DPT Devlet Planlama Teşkilatı

DSP Demokratik Sol Parti

EAM Ulusal Özgürlük Cephesi

EDA Birleşik Demokratik Sol

(10)

EIE Ulusal Çalışma Enstitüsü

EIRO European Industrial Relations Observatory ELINYAE İş Yerinde Sağlık ve Güvenlik Enstitüsü

ELTA Yunan Posta Servisi

ESA Atina Ticari Birliği

ESAK Diktatörlük Karşıtı Birleşik Sendikal Hareket ESEE Yunanistan Ulusal Ticaret Konfederasyonu ESK Ekonomik ve Sosyal Konsey (Türkiye)

ESYE Yunanistan Ulusal İstatistik Hizmetleri ETUC Avrupa Sendikalar Konfederasyonu

Eurofound European Foundation for the Improvement of Living and Working Conditions

GSEE Yunan İşçi Sendikaları Konfederasyonu

GSEVEE Esnaf, Zanaatkâr ve Tüccarlar Genel Konfederasyonu Hak-İş Türkiye Hak İşçi Sendikaları Konfederasyonu

IKA Sosyal Güvenlik Kurumu

IKA-ETAM Çalışanlar Birleşik Fonu ILO Uluslar arası Çalışma Örgütü

IMF Uluslararası Para Fonu

IOBE Ekonomi ve Sanayi Araştırmaları Kurumu İETT İstanbul Elektrik Tramvay ve Tünel İşletmeleri

KÇSKK Kamu Çalışanları Sendikaları Konfederasyonlaşma Kurulu

KESK Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederayonu

(11)

KİT Kamu İktisadi Teşekkülleri

KKE Yunanistan Komünist Partisi

LAEK İstihdam ve Mesleki Eğitim Fonu LAOS Halkçı Ortodoks Birliği

Memur-Sen Memur Sendikaları Konfederasyonu MİSK Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu NATO Kuzey Atlantik Paktı

ND Yeni Demokrasi Partisi

OAE Endüstriyel Kalkındırma Örgütü

OAED İşgücü Çalışma Örgütü

OECD Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü OGA Çiftçi Sigortası Kurumu

OKE Ekonomik ve Sosyal Konsey (Yunanistan) OLME Yunanistan Ortaokul Öğretmenleri Federasyonu OMED Uzlaştırma ve Tahkim Örgütü

OTE Yunanistan Telekomünikasyon Şirketi

OTOE Yunan Banka İşçileri Sendikaları Federasyonu PAME Yunanistan İşçileri Mücadele Cephesi

PASKE PanHellenik Mücadeleci İşçiler Sendikal Hareketi

PASOK PanHellenik Sosyalist Hareket

POE-OTA Yunan Yerel Yönetim İşçileri Birliği Federasyonu SEV Yunan İşletmeler Federasyonu

SHP Sosyaldemokrat Halkçı Parti

SSCB Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği

(12)

SSK Sosyal Sigortalar Kurumu

SVVE Kuzey Yunanistan Sanayileri Federasyonu Synaspismos Sol ve İlerleme Koalisyonu

SYRIZA Radikal İlerleme Koalisyonu

TCDD Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları TCMB Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası

TİP Türkiye İşçi Partisi

TİSK Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu

TKP Türkiye Komünist Partisi

TMMOB Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birliği TOBB Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği

TSİP Türkiye Sosyalist İşçi Partisi TTB Türk Tabipleri Birliği

Türk-İş Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu

Türkiye Kamu-Sen Türkiye Kamu Çalışanları Sendikaları Konfederasyonu TÜRMOB Türkiye Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler ve

Yeminli Mali Müşavirler Odaları Birliği TÜSİAD Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği

UNICE Avrupa Sanayi ve İşveren Konfederasyonları Birliği

YTP Yeni Türkiye Partisi

(13)

TEŞEKKÜR

Yıllar süren bir hevesin, umudun ve çabanın ürünü olarak ortaya çıkan bu tez çalışması, bu sürece tanık ve bu hayale ortak olan, bana güvenini ve hayata inandığım biçimde tutunma idealime desteğini bir an olsun esirgemeyen sevgili eşim Özkan’a armağandır.

Bu çalışma kuşkusuz değerli tez danışmanım Prof.Dr. Tülin Öngen’in titizlik ve sabrının bir ürünü olarak değerlendirilmelidir. İlk günden bu yana yazdığım her bir satırı aynı özenle okuyan, yapıcı eleştirileriyle beni daha iyisini yapabileceğime inandıran ve buna teşvik eden, tıkandığım ve dahasını düşünemediğim zamanlarda yolumu aydınlatan değerli danışmanım olmasaydı, bu tez ortaya çıkamazdı.

Bu vesileyle, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde siyaset bilimi disipliniyle tanıştığım günden beri yol haritamı belirlememe yardımcı olan sevgili hocam Yrd.Doç.Dr. Galip Yalman’a, İngiltere’de York Üniversitesi’ndeki yüksek lisans çalışmam süresince siyasal iktisat disiplinine duyduğum ilgiyi daha da pekiştiren ve beni doktora çalışması için yüreklendiren Prof.Dr. Werner Bonefeld’e, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde siyasal iktisat alanında ilerleme hevesimi bir iktisatçı gözüyle değerlendiren ve teşvik eden kıymetli hocam Prof.Dr. Bilsay Kuruç’a şükranlarımı sunuyorum.

Diğer sorumlulukları arasında tez izleme komitesi toplantılarına zaman ayıran, değerli önerileri ve yönlendirmeleriyle çalışmaya yeni bir çehre kazandıran Prof.Dr. Ahmet Haşim Köse ve Doç.Dr. Mehmet Yetiş’e teşekkürü bir borç biliyorum. Tez izleme komitesi toplantıları, tezin ortaya çıkma sürecinin hızlanmasına ve içerdiği değerlendirmelerin zenginleşmesine katkıda bulunmuştur.

(14)

Bu noktada doktora tez jürisine katılımları ve yapıcı eleştirileri için Prof.Dr. Yüksel Akkaya’ya ve Yrd.Doç.Dr. Serdal Bahçe’ye de teşekkürlerimi sunuyorum.

Her zaman olduğu gibi, doktora çalışmamı sürdürdüğüm yıllarda da beni desteklemekten vazgeçmeyen ve dostlarına neden hala okumakta olduğumu açıklamaktan erinmeyen kardeşim Onur Sarımehmet, annem Asuman Sarımehmet ve babam Lütfi Sarımehmet bu başarının ortağıdırlar. Bana inandıklarım için mücadele etme gücü ve isteği aşıladıkları, benimle birlikte bu ideale inandıkları için kendilerine minnettarım. Bu tez çalışmasının henüz başındayken kaybettiğim, ancak bana duydukları güveni daima hissettiğim çok değerli anneannem ve dedem Hediye- Mehmet Karaçar’ı da bu vesileyle anmak isterim. Ayrıca doktora yolunda ömür törpülemekte olan kayınbiraderim Gökhan Duman’a ve kayınvalidem-kayınpederim Esin-Mustafa Duman’a sabır, anlayış ve desteklerinden dolayı teşekkür ederim.

Akademik açıdan olduğu kadar moral-motivasyon açısından da yalnızlık çekmediğim tez sürecinin mimarları arasında yer alan, birçoğu benimle benzer kaygı ve sıkıntıları deneyimleyen çok değerli dostlarım Reşide Adal Dündar, Elçin Ertaş, Gökten Doğangün, Duygu Bayar Ekren, Dr. Başak Alpan, Serpil Atalay, Yrd.Doç.Dr. Dimitris Tsarouhas, Dr. Aydın Tiryaki, Didem Doğanyılmaz, Fatma Utku İsmihan, Doç.Dr. Mustafa İsmihan, Dr. Öncü Keçeli, Polikseni Intze, Ayfer Toppare, Sevil Çakır Kılınçoğlu, Fulay Nurtuğ Erdal, Seval Yaman, Gülfem Dursun’a, burada anamadığım sayısız dostuma ve özellikle tüm Ekonomi Politik Tartışmaları Kolektifi katılımcısı arkadaşlarıma sonsuz teşekkür ediyorum.

Hayatımın tamamı gibi bu dönemi de onlarsız eksik olurdu.

Son olarak Yunanistan’da yaşadığım üç yıl boyunca Yunanistan’ın siyasi hayatını anlamlandırmama katkıda bulunan tüm kurumlara ve kişilere teşekkürü de

(15)

bir borç biliyorum. Yunanistan’da tanıklık ettiğim sosyal ve siyasal yaşantı olmaksızın bu tez çalışması belki eksik değil ama yavan kalırdı.

(16)

GİRİŞ

1980’li yıllardan bu yana kapitalist dünya büyük bir değişim geçirmektedir.

Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle birlikte özellikle Batı’nın kapitalist devlerini tehdit eden komünizm ateşinin küllendiği ‘muştulanmış’; hatta bir adım daha ileri gidilerek “tarihin sonu” ilan edilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında hem komünizmin işçilere ve yoksul çoğunluğa adil bir sistem vaat etmesinin sonucu olarak kapitalizmin ‘adil bölüşüm’

arayışı, hem de savaş sonrası dönemde kapitalizmin içinde bulunduğu krizden ancak ekonomi uluslararası rekabet koşullarından soyutlanarak ve ulusal düzeyde desteklenerek çıkılabileceği görüşü ülkeleri Keynesçi formüllerle baş başa bırakmıştır. Serbest kur rejiminin ortadan kaldırıldığı, Amerika’nın dünya ekonomik sistemi üzerindeki hegemonyasının bir yansıması olarak doların altın standardına (ve diğer ulusal para birimlerinin dolara) bağlandığı sabit kur rejimi, ulusal para birimlerini uluslararası piyasanın kısa vadeli hareketlerinden korumayı hedeflemiştir.

Keynesçi iktisat politikası, hem kapitalist üretim koşullarının ulusal düzeyde olgunlaştırılması ve tikel sermayelerin geliştirilmesi, hem de kapitalizm uluslararası düzeyde alternatifsiz kılınarak genel olarak sermayenin yararının gözetilmesi hedefini tanımlamaktadır. Bu nedenle Keynesçi özgül emek rejimi, bu dönemde artış gösteren sınıf hareketlerinin bir sonucu olarak rejimin işçi sınıfı gözünde meşrulaştırılması amacıyla sınıfa ücret ve ücret dışı konularda geniş haklar tanımış; yüksek ücret ve tam istihdam politikası, örgütlenme, grev ve toplu pazarlık hakkına kapsayıcı sosyal güvenlik politikaları eşlik etmiştir. İşçi sınıfına tanınan söz konusu haklar, ulusal kapitalizmin istikrarlı büyümesinin sağlanması sürecinde üretimin çoğunlukla iç piyasaya yönelik olarak gerçekleştirilmesi hedefiyle uyumlu

(17)

olarak, emek ücretinin bir maliyet unsuru olmanın yanı sıra bir talep unsuru olarak görülmesi çerçevesinde de değerlendirilmiştir. Dolayısıyla Keynesçi iktisat politikası döneminde işçi sınıfının yararlandığı görece yüksek ücretler, kapsayıcı sosyal güvenlik hizmetleri ve örgütlenme hakkı ikili bir işlev görmüş; bir yandan işçilerin komünizm rüzgârından etkilenmeleri önlenerek Keynesçi rejim meşruiyet zeminine yerleştirilmiş, diğer yandan da yüksek tüketim seviyelerine ulaşılarak kapitalist üretim sürecinin sürekliliği sağlanmıştır.

Yerli sermayenin teşvik edildiği ve uluslararası baskılardan korunduğu bu dönemde kamu işletmeleri tarafından gerçekleştirilen üretimin öncelikleri çoğunlukla yerli sermayenin ithal ikamesi hedefine yönelik olarak belirlenmiş; devlet sanayi giderek yaygın tüketim mallarından ara-mallara yönelerek, özel sektöre temel girdileri sağlama görevini üstlenmiştir. Tüketim artışları ve devlet teşvikleri sermayenin yeniden üretim sürecini kolaylaştırmış; değişmez sermayenin canlı emeğe oranı, dolayısıyla sermayenin organik bileşimi artmıştır. Sömürü haddi bu artışı dengelemeye yetecek düzeyde artmadığından, kâr haddinin azalması yönünde bir eğilim ortaya çıkmış; sermaye aşırı birikmiştir.

Keynesçi iktisat politikası döneminde sömürü oranının değişmez sermayedeki artışı dengeleyecek düzeyde yükselmemesi, yine Keynesçi emek rejiminin dinamiklerinden kaynaklanmıştır. Zira başlangıçta komünist ideolojinin yükselişine ve işçi sınıfı direnişine yanıt olarak tanınan haklar, zamanla sınıfın ‘kendi için sınıf’ olma sürecine katkıda bulunmuş; tüm dünyayı saran genel adıyla ‘68 olayları işçi sınıfının itaatsizliğinin ve kapitalist sömürü ilişkilerine direnişinin anıtı olmuştur.

(18)

Keynesçi iktisat politikasının krizi, sermayenin aşırı birikiminin krizi olarak ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda Keynesçiliğin sonu ile birlikte gündeme gelen parasalcı rekabetçi iktisat politikasının emek piyasasının dönüşümüne yönelik politikaları, sömürü oranı artırılarak sermayenin organik bileşiminin dengelenmesi ihtiyacının bir yansıması olarak değerlendirilmelidir. Keynesçi dönemde devlet desteği ve korumasıyla iç piyasa koşullarında güçlenen sermaye, üretimin daha avantajlı koşullara kavuşturulmasını talep etmiş; parasalcı rekabetçi iktisat politikası çerçevesinde uygulanan emek piyasası reformları, emeği günden güne daha savunmasız bırakarak ‘sendikalar’ yerine ‘sivil toplum kuruluşlarını’, ‘toplu pazarlık’

yerine ‘performans kriterlerini’, ‘sosyal güvenlik’ yerine ‘bireysel sigortacılığı’,

‘sınıf’ yerine ise ‘bireyi’ yerleştirmiştir.

Parasalcı rekabetçi iktisat politikasının işçi sınıfı direnişinin çözülmesini amaçlayan uygulamaları, kitlesel işsizlik ve yoksulluğun, işçi sınıfını kârlı bir emek gücüne dönüştüreceği fikriyle pekiştirilmiştir. Zira böylelikle sermayenin, ücret güvencesinden mahrum kalan ve işsizlikle savaşan emekçilerle mücadelesi büyük oranda kolaylaşmıştır. Ayrıca üretim koşullarının sermaye açısından avantajlı hale getirilmesi, bir yandan artı-değer oranlarında yerli sermaye açısından artış yaratırken, diğer yandan da yabancı sermayenin ülkeye çekilmesini sağlamış; böylece emek ücreti yalnızca ulusal değil uluslararası düzeyde de rekabet eden bir meta haline gelmiştir.

‘Üretkenlik’, ‘kapasite artırımı’, ‘esneklik’, ‘işsizlik’ kavramlarının hayatlarımızın odağına yerleştiği içinde bulunduğumuz dönemde, emek-sermaye çatışması kimlik tartışmalarına indirgenerek yok sayılmaya başlanmıştır. Tarihin sonuyla birlikte ‘sınıfların’ da ortadan kalktığı savunulmuş; emeğin kapitalist üretim

(19)

süreci içinde kendine yabancılaşması, piyasada değişilen bir meta haline gelmesi ve salt bir maliyet olarak görülmesi nedeniyle içinde bulunduğu çelişki, diğer kurgusal çelişkiler içinde eritilmeye çalışılmıştır. Yunanistan ve Türkiye işçi sınıfının örgütlenme kapasitesi ile devletin emek piyasası reform politikaları arasındaki ilişkiyi sorgulayan bu çalışmanın önemi, söz konusu çelişkinin yeniden vurgulanmasında, sendikal ve siyasal düzeyde örgütlü emeğin mücadele gücünün hatırlatılmasındadır.

Emek piyasası reformları sürecinde Yunanistan ve Türkiye işçi sınıflarının örgütlenme kapasitelerinin ve direniş biçimlerinin araştırıldığı, bunların reform sürecindeki belirleyiciliğinin sorgulandığı bu tez çalışması, birtakım öncüllerden hareket etmektedir. Bu kapsamda Yunanistan işçi sınıfının göreli olarak örgütlü ve güçlü olduğu, Türkiye ise nispeten daha örgütsüz ve zayıf olduğu ülkeler olarak kavramsallaştırılmaktadır. Devletin emek piyasasının reformu sürecindeki manevra kabiliyetinin, işçi sınıfının örgütlenme kapasitesi ile ters orantılı olduğu varsayımından hareket edilmektedir.

Yunanistan ve Türkiye işçi sınıfı tarihsel olarak birbirinden çok farklı uğraklardan geçmiş; güçlerini ve örgütlenme kapasitelerini çok farklı süreçlerde deneyimlemişlerdir. Her iki ülkede kapitalizmin gelişim koşulları, özgün sınıf yapısı ve sınıf mücadelelerinin tarihi, günümüzde derin farklılıklara dayanan emek piyasası reform süreçlerini gündeme getirmiştir. Yunanistan’da özellikle son on yıldır sıklık kazanan yoğun katılımlı grevler, direniş eylemleri ve gösteriler, uygulanmakta olan sendikasızlaştırma, kuralsızlaştırma, esnekleştirme, özelleştirme politikalarına yalnızca bir yanıt değil, aynı zamanda bir engel niteliğindedir. Yunanistan’ın bugünlerde yaşamakta olduğu ekonomik kriz de, yalnızca küresel ekonomik krizin

(20)

Yunanistan’daki yansımaları ile sınırlı değildir; bu kapitalizmin yönetim krizidir;

emek piyasası reformlarının uzun süredir gerçekleştirilememesi nedeniyle yaşanan ekonomik ve sosyal bir krizdir. Türkiye işçi sınıfı ise sermaye sınıfı, devlet ve kapitalizmin sürekliliği için bir tehdit oluşturma özelliğini uzun süredir yitirmiş durumdadır; bu nedenle gerekli reformları gerçekleştirerek kapitalist dünyaya

‘başarıyla’ eklemlendiği her fırsatta yinelenmekte; Yunanistan’da devlet yöneticileri tarafından ‘örnek bir ülke’ olarak gösterilmektedir.

Tezin amacı, karşılaştırmalı bir analizin sunduğu verilerden yararlanarak devlet-toplum ilişkisinin genel ve özgül yönlerinin serimlenmesidir. Araştırmadan elde edilecek bulgulardan yola çıkarak öncelikle işçi sınıfının örgütlenme kapasitesi ile kapitalist devletin emek piyasası reformlarını uygulama süreci arasında diyalektik bir ilişkinin varlığı sorgulanmakta, varsa ne yönde ve biçimde gerçekleştiği araştırılmaktadır. Bu kapsamda çalışma, işçi sınıfı örgütlerinin devletin emek piyasası reformu sürecindeki karar alma mekanizması üzerindeki etkisi, izlenen stratejilerin başarısı ve başarısızlıkları, yaşanan sorunlar ve bunların toplumsal gelişme açısından sonuçları konusunda saptamalarda bulunma ve öneriler geliştirme imkânı sunmayı amaçlamaktadır. Örgütlü ve güçlü bir işçi sınıfının devletin işleyişi üzerindeki etkisinin belirlenmesi, sınıfın ekonomik ve siyasal çıkarlarına yönelik birtakım öngörülerde bulunmayı da mümkün kılacaktır.

Tez çalışması başlıca üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde emek piyasası reformlarının değerlendirileceği kuramsal ve kavramsal çerçeve çizilmektedir. Bu kapsamda ‘sınıf’ kavramından hareket edilmekte; sınıflar toplumsal üretim sistemi içindeki yerlerine ve üretim araçlarıyla olan ilişkilerine referansla tanımlanmaktadır. Emek üretim araçlarından ayrılırken, sermayenin üretim

(21)

araçlarının sahipliğini ele geçirerek emeğin ürettiğinden elde edilen artık-değere el koyması ve sermayeyi yeniden üretmesi sürecinde netlik kazanan sınıfsal yapılar,

‘emek-sermaye çatışması’, ‘sömürü ilişkileri’, ‘sınıf mücadelesi’ ve ‘emeğin örgütlenme biçimlerinin’ kavramsal analiziyle açıklanmaktadır. Bu süreçte emeğin sendika ve siyasal parti örgütlenmeleri, sömürüye karşı direniş mücadelesinde iktisadi ve siyasi hedeflerin bütünleştirilmesi çerçevesinde değerlendirilmektedir.

Tezin kuramsal ve kavramsal çerçevesinin oluşturulduğu bu bölümde

‘kapitalist devletin’ tanımına ve Keynesçi ve parasalcı rekabetçi iktisat politikası dönemlerinde aldığı özel biçimlere vurgu yapılmaktadır. Kapitalist toplumsal ilişkilerin bir biçimi ve sınıf mücadelesinin alanı olarak devlet, kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretiminde, iktisadi alanın dolaylı bir siyasi yansıması olarak tanımlanmakta; kapitalist devletin sınıf karakteri, toplumsal yeniden üretimin koşulu olarak nitelendirilmektedir. Keynesçi ve parasalcı rekabetçi iktisat politikası dönemlerinin özgül emek rejimleri ve devletin emek gücü yönetiminde gerçekleşen dönüşüm bu bağlamda incelenmektedir.

Bu yöntemsel çerçeveyi oluşturduktan sonra birinci bölümün nihai amacı, Keynesçi iktisat politikası dönemini sonlandıran sermayenin aşırı birikimi krizini aşmak için gerçekleştirilen parasalcı rekabetçi iktisat politikasına geçiş kapsamında uygulanan emek piyasası reformlarının detaylı olarak irdelenmesidir. Emeğin örgütlenme kapasitesinin sınırlandırılması, toplu pazarlığın önlenmesi, kuralsızlaştırma ve esnekleştirme politikalarıyla sınıfın parçalanması, üretkenliğin artırılması ve maliyetlerin düşürülmesi, özelleştirme ve sosyal güvenliğin daraltılması uygulamalarıyla Keynesçi dönemde emeğin yeniden üretimi kapsamında devletin işlevleri arasında yer alan sosyal güvenlik hizmetlerinin özel sektöre

(22)

devredilerek piyasada satılan bir metaya dönüşmesi süreçleri incelenmektedir. Bu çerçevede emeğin sendika ve siyasal parti örgütlerinin emek piyasası reformlarının uygulanması sürecindeki belirleyiciliği araştırılmaktadır.

Tezin ikinci bölümünde Yunanistan ve Türkiye’de emek-sermaye ilişkisinin tarihsel gelişimi incelenmekte; ardından bu ilişkinin Keynesçi iktisat politikasının özgül emek rejimi çerçevesinde aldığı biçimler tartışılmaktadır. Bu kapsamda öncelikle kapitalizmin gelişim evreleri ve sınıf mücadelelerinin tarihi, hem sermayenin sınıf içi çatışmaları, hem de işçi sınıfıyla çatışma/ittifak ilişkisi düzeyinde irdelenmekte; Yunanistan ve Türkiye işçi sınıflarının farklı gelişim düzeylerinin sebepleri ve bu farklılığın sınıf mücadeleleri üzerindeki etkileri sorgulanmaktadır. Yunanistan ve Türkiye’deki sınıf yapısı, emek-sermaye ilişkileri ve bu ilişkilerin emek rejimleri üzerindeki yansımaları, sermayenin değişen ihtiyaçları kapsamında kapitalist devletin dönüşümüne referansla değerlendirilmektedir. Bu süreçte emeğin sendikal ve siyasal örgütlenmesinin sınıf mücadelesindeki belirleyiciliği, ordunun kurulan sınıf ittifaklarıyla işbirliğinin sonuçları ve tüm bunların işçi sınıfının örgütlenme kapasitesi ve sınıf bilinci üzerindeki etkileri araştırılmaktadır.

Ardından Yunanistan ve Türkiye’de sınıf mücadelelerinin tarihsel gelişimi, parasalcı rekabetçi iktisat politikası dönemindeki düzenlemelere arka plan sağlaması açısından, Keynesçi iktisat politikasının özgül emek rejimi bağlamında ele alınmaktadır. Keynesçi iktisat politikalarının Yunanistan ve Türkiye’de dönemsel farklılıklar içeren uygulanma süreçleri, yerli sermaye ile yabancı sermaye (ve komprador burjuvazi) arasındaki sınıf içi çatışmanın yerli sermaye lehine sonuçlanması, devletin bu dönemde iktidar blokunun diğer fraksiyonu karşısında

(23)

sergilediği göreli özerklik, Keynesçi dönem boyunca yerli sermayenin (işçi sınıfına ücret ve ücret dışı konularda verilen birtakım tavizlerle) uluslararası piyasalarla rekabete karşı korunması çerçevesinde değerlendirilmektedir. Hem rejimin meşrulaştırılmasının bir aracı hem de ücretin (bir maliyet unsurunun yanı sıra) bir talep unsuru olarak da görülmesinin sonucu olarak işçi sınıfına verilen tavizlerin, Yunanistan ve Türkiye’de Keynesçi iktisat politikalarının sonlandırılması sürecindeki etkileri, sınıfsal bilinçlenme ve sermayenin aşırı birikimiyle ilişkilendirilerek açıklanmaktadır. Parasalcı rekabetçi iktisat politikalarına geçişi sermaye açısından bir zorunluluk haline getiren bu süreçte yaşanan sınıf mücadelelerinin kapsamı ve biçimi incelenmektedir.

Tezin üçüncü bölümü, tezin asıl konusunu oluşturan parasalcı rekabetçi iktisat politikasının özgül emek rejimine ve Yunanistan ve Türkiye’de emek piyasası reformlarının uygulanması sürecinde işçi sınıfının örgütlenme kapasitesinin reformlar üzerindeki belirleyiciliğine odaklanmaktadır. Keynesçi iktisat politikası döneminde güçlenen ve büyüyen yerli sermayenin, uluslararası rekabete hazır hale gelmesi ve uluslararası rekabet koşullarında belirlenen düşük emek ücretlerinden yararlanmayı talep etmesi sonucunda gerçekleşen dönüşüm sürecinde, yabancı sermaye ve komprador burjuvazi ile kurduğu ittifak sorgulanmakta; burjuvazinin sınıf içi işbirliğinin neden ve sonuçları araştırılmaktadır.

Öncelikle hem yerli sermayenin hem de yabancı sermayenin düşük emek maliyetlerinden yararlanarak yüksek artı-değer oranlarına ulaşmasının hedeflendiği parasalcı rekabetçi iktisat politikasına geçiş döneminde Yunanistan ve Türkiye’de yaşanan sınıf mücadeleleri, sermaye açısından bu geçişi mümkün kılan/kolaylaştıran bir etken olarak askeri diktatörlük rejimine referansla incelenmektedir. Parasalcı

(24)

rekabetçi iktisat politikası döneminin Yunanistan ve Türkiye’de yasal düzenlemeler, istihdam politikası, ücretler, işçi sınıfının sendikal ve siyasal örgütlenme kapasitesi, grev ve diğer direniş biçimleri çerçevesinde genel değerlendirmesinin ardından,

‘sendikaların örgütlenme kapasitesinin azaltılması ve toplu pazarlığın önlenmesi’,

‘kuralsızlaştırma ve esnekleştirme’, ‘özelleştirme ve sosyal güvenliğin daraltılması’

başlıkları altında detaylı bir inceleme gerçekleştirilmektedir.

Bu kapsamda emek piyasası reformları sürecinde yaşanan sınıf mücadeleleri, devletin reformların uygulanmasında karşılaştığı güçlükler ve kullanılan zor ve ikna araçları, işçi sınıfı örgütlerinin reformlara direniş biçimleriyle ilişkili olarak tartışılmaktadır. Yunanistan ve Türkiye işçi sınıfının sendikal ve siyasal örgütlenmeler düzeyinde, grev ve diğer mücadele biçimleri ile emek piyasası reformlarına direnişi karşılaştırmalı olarak incelenmektedir.

Bu kapsamda Keynesçi iktisat politikasından parasalcı rekabetçi iktisat politikasına geçişin sivil yönetim tarafından gerçekleştirilmesi (Yunanistan) ile askeri diktatörlük rejimi tarafından gerçekleştirilmesi (Türkiye) sonucunda ortaya çıkan farklar, sebepleri ve sonuçları açısından değerlendirilmekte; sendikaların örgütlenme kapasitesinin azaltılması ve toplu pazarlığın önlenmesi süreçleri, rejim değişikliğinin koşulları ile ilişkilendirilmektedir. Ayrıca geçiş sürecinde sendikalaşma, grev ve toplu sözleşme haklarına getirilen kısıtlamaların kapsamının, kuralsızlaştırma, esnekleştirme ve özelleştirme politikalarının zamanlaması, yöntemi ve kapsamı üzerindeki belirleyiciliği sorgulanmaktadır.

Yunanistan ve Türkiye işçi sınıfları arasındaki karşılaştırma, emek piyasası reformlarından etkilenen işçi kitlesi ile sınıfın örgütlü direnişi arasındaki ilişkiyi araştıracak biçimde genişletilmektedir. Diğer bir deyişle, reformların içeriği ve sınıf

(25)

içinde kapsadığı kesim ile gösterilen direnişin boyutu arasındaki doğrusal ilişkinin varlığı sorgulanmaktadır. Bu çerçevede sınıfın (özel sektör-kamu sektörü işçileri, yarı zamanlı-tam zamanlı çalışan işçiler, belirsiz süreli-belirli süreli çalışan işçiler, vb. arasında) bölünmüşlüğü/kolektif yapısı; sendikal ve siyasal parti örgütlenmelerinin işbirliği ve tamamlayıcılık ilişkisinin yanı sıra işçi sınıfının ‘kendi için sınıf’ konumuna yükselme sürecindeki eğitici/yol gösterici etkisi; sendikal düzeyde devrimci sınıf sendikacılığı/reformist sendikacılık/burjuva sendikacılık ayrımının belirleyiciliği araştırılmaktadır. Ayrıca işçi sınıfının emek piyasasında yer alamayan ‘diğer’ kesimleri (işsizler, emekliler, öğrenciler, vb.) kapsama ve işçi sınıfı hareketine dâhil etme kapasitesinin, sınıf mücadelesinin başarısı üzerindeki etkisi sorgulanmaktadır.

(26)

BİRİNCİ BÖLÜM

EMEK PİYASASI REFORMLARININ KURAMSAL VE KAVRAMSAL ÇERÇEVESİ

“Sermayenin, doğrudan canlı emek kullanımını, yalnızca zorunlu emeğe indirgemek ve bir metaın üretimi için gerekli emeği, emeğin toplumsal üretkenliğini sömürmek yoluyla daima azaltmak ve böylece doğrudan uygulanan canlı emekten azami tasarruf sağlamak eğilimi gibi, bir de, asgariye indirilmiş bu emeği, en ekonomik koşullar altında kullanma, yani kullanılan değişmeyen sermayenin değerini en az düzeye indirme eğilimi vardır. Eğer metaların değerini, bunların içerdiği tüm emek-zamanı değil de, gerekli emek-zamanı belirliyor ise, bu belirlemeyi gerçekleştiren ve aynı zamanda belli bir metaın üretimi için toplumsal bakımdan gerekli emek-zamanını da sürekli azaltan, sermayedir. Metaın fiyatı, böylece, asgarisine indirilmiştir, çünkü onun üretimi için gerekli emeğin her kısmı, asgarisine indirilmiştir” (Marx, 2009c: 81).

Çalışmanın kuramsal ve kavramsal çerçevesini oluşturan bu bölümde, kapitalist üretim tarzının belirleyenleri olarak emek, sınıf mücadelesi, sömürü ilişkileri ve emeğin örgütlenme biçimlerinin kavramsal analizi ekseninde kapitalist devletin işlevi tanımlanmakta; Keynesçi iktisat politikasının krizi ve parasalcı rekabetçi iktisat politikasının yükselişi, devletin yapısal dönüşümü ve (emek piyasası reformları ile bağlantılı olarak) emek rejiminin dönüşümü çerçevesinde ele alınmaktadır. Bu noktada çalışma, emek piyasası reformlarının yavaşlatılması/ertelenmesi/durdurulması sürecinde emeğin örgütlü direnişinin belirleyiciliğini sorgulamaktadır.

Kapitalist üretim tarzı, emek sahibinin emek-gücünü kapitaliste satması ve yaşaması için gerekenin üzerinde üreterek karşılıksız olarak kapitaliste vermesi ile elde edilen artı-değere dayanmakta, dolayısıyla odağında emek-sermaye çelişkisini

(27)

taşımaktadır. Bu süreçte emek kapitalist üretim araçlarından koparılmakta, emek- gücü piyasada bir meta gibi alınıp satılmaktadır. Kapitalist üretim süreci içerisinde sermayenin daha az zamanda, daha az emekle, daha düşük ücretle, daha çok artı- değer üretme çabasına karşılık, emeğin öncelikle çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirme, çalışma süresini azaltma ve ücretini artırma eğilimi, ardından da kapitalizm sonrası toplum hedefi öne çıkmaktadır. Bu bağlamda emeğin başlıca örgütlenme ve direniş platformu olan sendikalar ve siyasi parti, emeğin sömürüye karşı direnişinin, iktisadi ve siyasi hedefleri bütünleştirmedeki başarısının ve devrimci mücadelesinin yapı taşlarıdır.

Kapitalist toplumsal ilişkilerin bir biçimi ve sınıf mücadelesinin alanı olarak devlet ise, hem kapitalist üretim tarzının sürekliliğinin sağlanmasında hem de kapitalist ilişkilerin ve emek-sermaye çelişkisinin yeniden üretilmesinde, iktisadi alanın dolaylı bir siyasi yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda kapitalist devletin sınıf karakteri, toplumsal yeniden üretim sürecinin olmazsa olmaz koşulu olarak değerlendirilmektedir.

Çalışma kapsamında, Keynesçi iktisat politikasının uygulanmakta olduğu dönemde yaşanan aşırı birikim krizinin, emeğin itaatsizliğine bağlı olarak artan maliyetlerin ve düşen artı-değer oranının tersine çevrilebilmesi için, parasalcı rekabetçi iktisat politikası döneminde uygulanan politikalara ışık tutulmaktadır.

Üretim sermayesinin emeğin itaatsizliği ile baş edemediği durumda kendini emekten özgürleştirmek ve kârı paradan para kazanarak realize etmek amacıyla finans sermayesine dönüşümü süreci incelenmekte; krizden çıkışın bir aracı olarak ve dolaşımdaki parayı artırarak kârı artırma eğilimiyle sermayenin krediye yönelmesi sonucunda emeğe olan bağımlılığın daha da arttığı ortaya konmaktadır.

(28)

Bu bağlamda emek piyasası reformları, sermayenin emeğe artan bağımlılığının bir yansıması olarak değerlendirilmektedir. Zira emeğin gelecekteki sömürüsünün garanti altına alınması olarak ifade edilebilecek olan kredi borçlanması, sermayenin emeği daha yoğun düzeyde sömürerek elde ettiği artı- değeri artırma ihtiyacını iyiden iyiye açığa çıkarmaktadır. Bu çerçevede gerçekleştirilen emek piyasası reformları, öncelikle diğer reformlara zemin hazırlayan sendikaların örgütlenme kapasitesinin azaltılması ve toplu pazarlığın önlenmesi ile gündeme gelmekte; daha sonra bu düzenlemeler kuralsızlaştırma ve esnekleştirme, özelleştirme ve sosyal güvenliğin daraltılması politikalarıyla sürdürülmektedir.

Çalışma, emek piyasası reformlarının, emek-gücünün maliyetini düşürmenin yanı sıra, işçi sınıfının parçalanması, örgütsüzleşmesi ve sindirilmesi yoluyla sınıfsal direnişi ortadan kaldırmayı amaçladığını savunmakta; emek gücü sahiplerinin ve emeğin direniş örgütlerinin, emek piyasası reformlarının sınırlandırılmasında/ertelenmesinde/durdurulmasında belli bir belirleyiciliğe sahip olduğunu savlamaktadır.

1.1. Kapitalist Üretim Tarzının Belirleyenleri Olarak Sınıflar ve Devlet

1.1.1. Sınıf, Sınıf Mücadelesi, Emek ve Emek Piyasası

Tarihsel materyalist yaklaşımı temel alan çalışmaların ortak noktası, kapitalist toplumu ve kapitalist üretim tarzını açıklarken sınıf kavramına duydukları ihtiyaçtır. Buna göre toplum çözümlemeleri üretim ilişkilerinde temellendirilmekte,

(29)

toplumsal dönüşüm ise “sınıf ilişkilerinin niteliğindeki farklılaşmalar” üzerinden değerlendirilmektedir (Öngen, 1996: 44).

Marx, modern (kapitalist) toplumun üç büyük sınıfının emek-gücü sahipleri (ücretli-emekçiler), sermaye sahipleri (kapitalistler) ve toprak sahiplerinden oluştuğunu belirtmektedir (2009c: 775). Buna göre sınıflar, kapitalist gelişmenin başlangıcı sayılan ilkel birikim evresinde oluşmuş; emeğin üretim araçlarından ayrılması ve sermayenin bir yandan üretim araçlarının sahipliğini ele geçirirken diğer yandan da emeğin ürettiğinden elde edilen artık-değere el koyması yoluyla sermayeyi yeniden üretmesi (önce paranın sermayeye dönüşmesi, sonrasında ise sermayenin yeniden üretimi) ile belirginlik kazanmıştır. Bu bağlamda sınıf kısaca,

“tarihsel olarak belirlenmiş bir toplumsal üretim sistemi içindeki yerlerine ve üretim araçlarıyla olan ilişkilerine” bağlı olarak tanımlanmaktadır (Öngen, 1996: 59).

Marx’ın sözünü ettiği üçlü sınıf yapısında aynı zamanda birtakım ara ve alt sınıflar da yer almakla birlikte, hem toprak rantıyla para faizi arasındaki rekabetin bir sonucu olarak “toprak mülkiyetinin büyük bir kısmının kapitalistin eline düşmesi” ve böylece “kapitalistle toprak sahibi arasındaki ayrımın ortadan kalkması”, hem de ara ve alt sınıfların önemsiz duruma gelmesiyle, geçici unsurlar olan geçiş sınıfları ortadan kalkmış; “çalışanların sınıfı” ve “kapitalistlerin sınıfı” olmak üzere temelde ikili bir sınıf modeli ortaya çıkmıştır (2009a: 65–66). Bu bağlamda bugün içinde yaşadığımız kapitalist toplum ve kapitalist üretim tarzı, bu ikili model çerçevesinde, emek-gücü sahipleri ile sermaye sahipleri arasındaki mücadele kapsamında irdelenecek; tarih, sınıf savaşımlarının tarihi olarak okunacaktır (Marx ve Engels, 1993: 109).

(30)

Ancak bu ikili yapının kendi içinde türdeş bir görünüm sergilemediği de vurgulanmalıdır. Sınıf içi bölünme ve çelişkiler incelenirken Marx, teknik değil sosyal işbölümünün belirleyici olduğunu ifade etmekte; bu nedenle işçi sınıfının nesnel konumu, ücret ve yaşam düzeylerinden çok yaratılan değerlerin ve zenginliklerin toplum içindeki dağılımına ve bölüşümüne bakılması gerektiğini ortaya koymaktadır (Öngen, 2002b: 22).

Kapitalist toplum ve kapitalist üretim tarzı analiz edilirken en sıklıkla karşılaşılan sorun, toplumsal işbölümündeki değişiklikler, mülkiyet ile yönetim ilişkilerinin farklılaşması, teknolojik gelişmeler ve devlet istihdamına dayanan çalışma biçimlerinin artışı sonucunda sınıf yapısının (özünde ikili karakterini korumakla birlikte) daha karmaşık (girift) bir yapıya bürünmesidir (Öngen, 1996:

99). Örneğin ağırlıklı olarak hizmetlerden oluşan kamusal (devlet istihdamına dayanan) çalışmanın karşılığı sermayeden değil, gelirden ödenmekte, bu durumda kamu çalışanlarının sınıfsal konumu tartışmalı görülmektedir (Öngen, 1996: 165).

Sınıfı tanımlamada kullanılan mülksüzlük ve ücretlilik gibi ölçütlerin de değişen koşullar altındaki yeterliği sorgulanmaktadır.

Marx’ın üretken olan ve üretken olmayan emek ayrımının bazı yazarlarca sınıf içi bir ayrışmadan ziyade sınıfı tanımlamada kullanılabilecek bir ölçüt olarak değerlendirilmesi, sorunu daha da güçleştirmektedir. Bu yaklaşıma göre üretken olmayan emeğin artık-değer üretimine ve sermayenin değerlenmesine doğrudan katkı sağlamıyor olması, onun işçi sınıfı içinde konumlandırılmasına imkân vermemektedir. Hâlbuki üretken emek, sermayenin genişlemesine doğrudan katkıda bulunurken, üretken olmayan emek de sermayenin artık-değere dolaylı yollardan el koyma işlevini mümkün hale getirmektedir (Öngen, 1996: 194). Bu nedenle “birleşik

(31)

emek sürecine doğrudan katılanların, başka bir deyişle kolektif emek-gücünün parçasını oluşturan üretken olmayan emek türlerinin işçi sınıfı içinde sayılmaları”

daha doğru olacaktır (Carchedi, 1977: 68, aktaran Öngen, 1996: 194). Dolayısıyla, örneğin üretken olmayan emek kapsamına giren özellikle kamusal hizmet alanlarında çalışanların ücretlerinin sermaye yerine devlet gelirlerinden ödenmesi, bu çalışmanın kapitalist sömürü sistemi dışında yer aldığı anlamına gelmemektedir (Öngen, 1996:

214). Zira Marx’ın üretken emek ve üretken olmayan emek ayrımı “farklı sınıf konumlarına değil, emek etkinliğinin farklı biçimlerine” denk düşmektedir (Öngen, 2002b: 22).

Marx’ın sınıf analizinde üzerinde durulması gereken bir diğer önemli husus, kendinde sınıf ve kendi için sınıf ayrımıdır. “Kategorik bir ayrım olmaktan çok aynı kategorinin farklı uğraklarını” niteleyen bu ayrım, esasında “ekonomik bir kategori olarak işçi sınıfı ile toplumsal bir kategori olarak işçi sınıfı” arasındaki birlik-içinde- karşıtlık ilişkisine ayna tutmaktadır (Öngen, 2002b: 23). Ekonomik-nesnel koşulları gereği kendinde sınıf durumunda olan işçi sınıfı, toplumsal-siyasal konumu bağlamında kendi için sınıf durumundadır. Dolayısıyla, kendinde sınıf ve kendi için sınıf durumları “sınıfsal oluşumun ayrı aşamaları ya da birbirini tamamlayan unsurları” değil, “sınıfsal görünümün birbirine bağlı farklı yüzleri” olarak düşünülmelidir (Öngen, 1996: 85).

Emek etkinliğinin yabancılaşması ve emeğin kendine başkalaşması da işçi sınıfının sınırlarını tanımlamada ve belirlemede etkin bir ölçüt olarak kullanılabilir.

Emek ile yarattığı ürün arasındaki ilişkinin nesneleşmesini anlatan bir olgu olan yabancılaşma, önce emeğin emek ürünleri ile ilişkisinde, ardından üretimin kendisinde nüksederek tüm toplumsal ilişkiler üzerinde etkili olmaktadır (Öngen,

(32)

1996: 67). Buna göre, çalışma işçiye dışsal bir olgudur; “işin işçiye değil başka birine ait olması, işçinin çalışırken kendine değil başkasına ait olmasıdır (Marx, 2009a: 78).

Dolayısıyla işçinin hem ürününe hem de emek etkinliğinin kendisine yabancılaşması, hem üretken olan hem de üretken olmayan emek için söz konusudur ve işçi sınıfının geniş kapsamını ortaya koymaktadır.

Özetle ifade etmek gerekirse, bu çalışmada mümkün olduğunca kapsayıcı bir işçi sınıfı tanımından hareket edilecektir. Buna göre “üretim araçlarından uzaklaşmış bulunan, (ücret biçiminde) bir gelir karşılığında emeğini satan, ekonomik olarak baskı altında olan ve kolektif işçinin gördüğü işi gören bir emekçinin, ister kamuda ister özelde çalışsın veya ister meta ister hizmet üretiminde bulunsun işçi sayılması gerektiği” öncülünden yola çıkılarak bir değerlendirme yapılacaktır (Öngen, 1996: 213). Emeğin metalaşmış olarak varlığını sürdürdüğü kapitalist üretim sistemi içinde “geçimini sağlamak için emeğini satmak zorunda kalan tüm doğrudan üreticiler” işçi sınıfı içinde konumlandırılacaktır (Öngen, 2002a: 245).

Kapitalist toplumda sınıfların ortaya çıkış ve var oluş koşullarını tanımladıktan sonra, kapitalist üretim tarzının işleyişini anlamak için öncelikle işçi ile kapitalistin, emek ile sermayenin birbirine göre konumlanışını belirlemek, sömürü ilişkileri ve sınıf mücadelesinin kapitalist sistemin yeniden üretimindeki ve/veya sonlandırılmasındaki yerini saptamak gerekmektedir.

İşçi ve kapitalist, kapitalist toplumda (ilk bakışta) bir mübadele ilişkisi içinde var olurlar. İşçi sahip olduğu metaı, yani emeği, kapitalistten aldığı belli bir mübadele değeri tutarı karşılığında satmakta; kapitalist de üretken emeği alarak bizzat sermayenin kendi gücü haline gelen bir güç elde etmektedir (Marx, 2008a:

304). Tikel düzlemde işçi ile kapitalist arasında gerçekleşen bu ilişki, genel düzlemde

(33)

düşünüldüğünde emek ile sermaye arasında meydana gelmektedir. ‘Para kazanan para’ olarak sermayenin, ‘değer-üretme işini gerçekleştirebilecek tek meta olarak’

emekle girdiği mübadele ilişkisinde meta üretiminden elde edilen kullanım değerinin bir anlamı yoktur; meta yalnızca pazarda mübadele edilerek paraya, yani sermayeye dönüştüğü ölçüde değer ifade etmektedir. Ücretli işçinin değeri yoktur; “tek değeri olan, emeğin mübadele yoluyla elde edilen kullanım hakkıdır” (Marx, 2008a: 315).

Böylelikle sermaye emek satın almakta, bu emeği kullanarak değer, - artı-değer - elde etmektedir.

Üretimin kapitalist toplumsal biçimi, emekçinin emek-gücünü kapitaliste satması, kapitalistin de emek-gücünü kendine ait üretim araçları üzerinde ve metaın üretilmesi için gerekli zamanı aşacak biçimde kullanarak artı-değer yaratması esasına dayanmaktadır (Clarke, 2002: 54). Bu bağlamda kapitalist üretim tarzının iki belirleyeni, üretim araçlarını mevcut kılan genelleştirilmiş meta üretiminin gelişmesi ve emekçinin üretim araçlarından ayrılması süreçleridir (Clarke, 2002: 46). Kapitalist üretim tarzının gelişme yasası “üretim araçlarını gitgide emekten ayırarak, dağınık üretim araçlarını büyük kitleler halinde bir araya topla[makta] ve böylece, emeği ücretli-emeğe, üretim araçlarını sermayeye dönüştür[mektedir]” (Marx, 2009c: 775).

Diğer bir ifadeyle kapitalist üretim tarzı içinde emek-sermaye ilişkisi şöyle şekillenmektedir:

“İşçiler, çalışma kapasitelerini bir ücret karşılığında değiş-tokuş ederler ve sermayenin üretim süreci içinde kendi emek-güçlerini denetleme(ye çalışma) hakkını ve satılık hizmet ya da mal üretme çabalarının sonucunda elde edilen kârı temellük etme (ya da oluşabilecek zararı sindirme) hakkını kabul ederler. Ücretlerini hâkim toplumsal tüketim normlarına göre tüketim araçlarına harcayarak aslında emek-güçlerini yeniden-üretmiş olan işçiler, böylece emek-güçlerini bir kez daha ve yeniden satılabilir hale getirirler. Bu yolla ücret, bir üretim maliyeti (tüm sermayeler için), bir kendini yeniden-üretim aracı (emek için) ve bir talep kaynağı

(34)

(ilk yargıda tüketim eşyaları üreten sermayeler için ve dolaylı olarak sermaye eşyaları üreten sermayeler için) olarak hizmet görür” (Jessop, 2009: 43–44).

Burada önemli olan husus, emekçinin emek-gücünü kapitaliste satması ve üretim süreci içinde ancak kapitalistin üretim araçları üzerindeki sahipliği dolayımıyla yer almasının bir sonucu olarak üretim araçlarından ayrılması; aynı zamanda emek-sermaye arasındaki sömürü ve ücretlilik ilişkisinin kapitalist toplumsal formasyonun belirleyeni konumuna gelmesidir. Böylelikle meta ve para, sermayeye dönüşmektedir; emeğin üretim araçlarından ayrılığı, hem sermaye ile ücretli emeğin ilişkisini hem de paranın sermayeye dönüşümünü varsaymaktadır (Marx, 1972: 89). Emeğin ürünü metaya dönüşürken, meta da sermayenin ürünü haline gelmektedir (Bonefeld, 2002: 72). Böylece emek ve sermaye diğerini, zıddını yeniden üreterek, kendini yeniden üretmektedir (Marx, 2008a:417).

Dolayısıyla emek ve sermaye, burjuva toplumsal üretim sürecinin hem karşılıklı olarak bağımlı ve ayrılmaz öğeleri hem de birbirini karşılıklı olarak dışlayan zıt kavramları olarak karşımıza çıkmaktadır (Bonefeld, 1995: 199). Ancak emek ve sermaye ‘basitçe’ birbirinin zıddı değildir. Sermaye, emeğin yabancılaşmasının bir ürünüdür, bu zıtlık içindeki ayrılmazlık ilişkisinde ancak emek dolayımıyla var olabilmektedir (Bonefeld, 1995: 189).

Marx’ın ifade ettiği biçimiyle şöyledir:

“Vazedilmiş mübadele değeri olarak sermayenin karşısında duran kullanım değeri, emektir. Sermaye mübadeleye girer; yani sermayenin sermaye olarak var olması ancak sermaye-olmayan ile, sermayenin karşıtı, negatifi ile ilişkisi çerçevesinde söz konusudur;

onunla bu bağı içinde sermayedir. Sermayenin karşıtı ise, emektir”

(Marx, 2008a: 303).

Emek ile sermaye arasındaki mübadele ilişkisi ilk etapta her iki tarafın da özgür olduğu ve aldığı/sattığı metaın karşılığını aldığı ticari bir ilişki niteliğindedir.

(35)

Buna göre sermaye emeğin kullanım değerini bir fiyat karşılığında almakta; değer üretmekte kullandığı bu kullanım değeri üzerinde (yani emek üzerinde) tasarruf hakkına sahip olmaktadır. Satılan metaın, yani emeğin, alıcı tarafından, yani sermaye tarafından nasıl kullanılacağı da ilişkinin biçimsel bir niteliğidir; emek-gücü sahibinin tasarrufundan çıkmıştır (Marx, 2008a: 306). Emek ile sermaye arasındaki bu basit mübadele ilişkisi görünürde özgür ve eşit bir ilişkidir.

Emeğin, bu görünürde özgür ve eşit olan ilişkinin, gerçekte bir sömürü ilişkisi niteliğinde olduğunun bilincine varmasını güçleştiren birtakım etmenler (toplumsal mekanizmalar) bulunmaktadır. Bu etmenlerden öncelikle sözü edilmesi gereken, “sınıf bilincini, sınıfsal bütünleşmeyi, dayanışmayı ve siyasal mücadeleyi”

olumsuz yönde etkileyen sınıf içi bölünme ve çelişkilerdir (Öngen, 2002b: 25). Mülk sahibi ve mülksüzleşen orta sınıfların, kapitalistin ekonomik ve siyasal hedefleriyle bütünleşmesi, sermayeye ait zihinsel üretim araçlarının etkinliği ve yabancılaşma da bu etmenler arasında önemlidir (Öngen, 2002b: 25). Bu bağlamda “örgütlü bir hareket olarak işçi sınıfı, … simgeleri, sloganları, ideolojik ve bürokratik aygıtları [ile] … sermayenin örgütlenme süreci içinde … yer alır; o nedenle işçi sınıfı ile onun örgütlü hareketi arasındaki ilişki, tıpkı işçi sınıfı ile sermaye arasındaki ilişki gibi çifte ve ikircikli bir ilişkidir” (Hardt ve Negri, 2007: 97).

İşçinin emeğini kapitaliste satması ile kapitalistin elde ettiği ürünü pazarda mübadele değeri karşılığında satması süreçleri paralel olarak işlemeyebilir; hatta işlememektedir. Önce kapitalist emeğin kullanım değerine sahip olmakta, sonrasında emeğin ortaya koyduğu ürünü pazarda (üretim araçlarının, hammaddenin ve emeğin maliyeti göz önünde bulundurularak belirlenen) belli bir fiyat karşılığı satmaktadır.

Bu ilişkide emeğin ücreti, ürünün pazarda satılmasından çok önce belirlenmektedir;

(36)

emeğin kapitalistle mübadelesinde biçilen değer, önvarsayılmaktadır (Marx, 2008a:

335). Dolayısıyla emek ve sermaye arasındaki mübadele sürecinde üretilen metaın pazardaki fiyatı ile emeğe ödenen ücret arasında, üretim maliyetinin ürünün mübadele değerini belirlemesi gerektiği öncülünden hareket edilerek varsayılan bağ bulunmamaktadır. Metaın fiyatı daima metaın üretim maliyetinden yüksektir (Marx, 2008a: 347). Zira sadece değerini koruyan sermaye, sonuçta değerini koruyamaz;

kendini yeniden üretemez; yani değerlenmez (Marx, 2008a: 349); artı-değer biriktirmek zorundadır.

Dolayısıyla kapitalist üretim tarzı, öncelikle sermayenin elinde bulunan üretim araçları ile emeğin sömürüsünden elde ettiği artı-değeri biriktirmesi esasına dayanmaktadır. Genişletilmiş yeniden üretim, yalnızca emeğin sömürüsüne değil, daha ziyade emeğin artan oranlarda sömürüsüyle sağlanacak olan sürekli sermaye birikimine bağlıdır (Marx, 2009b: 553–583). Kapitalistin üretim sürecinde ortaya koyduğu sermayeden daha fazlasına sahip olması, yani artı-değer üretmesi, kapitalist üretim tarzının yeniden üretimini de mümkün kılmaktadır (Clarke, 2002: 46). Bu süreçte “kâr, emeğin doğrudan sömürülmesiyle … ancak ikincil olarak belirleniyormuş gibi göründüğü [için] normal ortalama kârların kendileri sermayenin özünde bulunan ve sömürüden apayrı bir nitelikmiş gibi” ortaya çıkmaktadır (Marx, 2009c: 727–728).

Emek sömürüsünün, artı-değer üretiminin ve dolayısıyla da kapitalist üretimin sürekliliğinin önkoşulu olması nedeniyle, kapitalist üretim tarzını ve kapitalist toplumsal formasyonu konu alan çalışmaların öncelikli meselesi, “kapitalist toplumsal ilişkilerin yeniden üretiminin dinamik bir öznesi” ve “bu toplumsal ilişkilerin ve hatta toplumun kendisinin dönüşümünün gerçek ve potansiyel

(37)

belirleyicisi” olarak emeği ele almak olmalıdır (Clarke, 2002: 41). Zira Marx’ın kapitalist toplum çözümlemesinde emek gücü eleştirisine sunduğu çerçevede

“emeğin özgün doğası eleştirinin yalnızca nesnesi değil aynı zamanda öznesi konumundadır” (Postone, 1993: 5–6, aktaran Neary, 2002: 164).

Emeğin, “kendini yitirmiş insan olduğunun öznel kanıtı”, sermaye ile ilişkisinde bulunmaktadır (Marx, 2009a: 91). Metaı satın alanın onu kullanma hakkını da satın aldığı düşünülürse, emek-gücü sahibi de aslında emeğini satarak, emeğin kullanım değerini sermayeye devretmiş olmaktadır. Emek-gücünün kullanım değeri, dolayısıyla da emek, kapitaliste ait hale gelmektedir (Marx, 2009b: 187).

Emek sermayenin bir parçası durumuna gelmektedir.

Emekle sermaye arasındaki mübadele ilişkisi zaman içinde (başlangıçtaki paranın sermayeye dönüşmesiyle) son bulmuş; “sermayenin emekle kendi kullanım değeri olarak kurduğu” ilişkiye dönüşmüştür (Marx, 2008a: 323). İşçiyle yaptığı mübadelede sermaye emeği kendi mülkü haline getirmiştir (Marx, 2008a: 324), emek harcanma sürecinde tüketilmektedir (Marx, 2008a: 327). Böylelikle sermaye için yalnızca kullanım değeri ile sınırlı olan emek, bir metadan öte anlam ifade etmemektedir. İşçinin varoluşu, başka herhangi bir metanın varoluşuyla aynı anlamdadır (Marx, 2009a: 18).

Emekle sermaye arasındaki mübadele ilişkisi aynı zamanda herkesin kendi ürünü üzerindeki mülkiyet hakkını da tersyüz etmektedir. Öyle ki, mülkiyet hakkı sermaye için “yabancı ürün ya da yabancı emek üstündeki mülkiyet hakkına, yabancı emeği eşdeğerini vermeksizin kendine mal etme hakkına” dönüşürken, emek için

“kendi emeğini ya da kendi ürününü yabancı mülkiyet olarak görme” yükümlülüğü

(38)

olarak ortaya çıkmaktadır (Marx, 2008a: 416). Emeğin kendi ürünüyle ilişkisi böylece dışsallaşırken, emek ve ürünü sermayeye ait bir metaya dönüşmektedir.

Bu bağlamda değer üreten emeğin kendisinin metalaşması ve emek- gücünün piyasada herhangi bir meta gibi alınıp satılması, emek ile sermaye arasındaki mübadele ilişkisini içeren bir emek piyasasını gündeme getirmektedir.

Ancak emek piyasasının işlerliğinin birtakım biçimsel önkoşulları vardır. Öncelikle emek-gücünün piyasada meta olarak, ancak sahip olan kimse (işçi) tarafından satılması, dolayısıyla emek-gücü sahibinin pazarda özgür bir satıcı olarak bulunması gerekmektedir (Marx, 2009b: 171). Böylelikle emek sahibi ile sermaye sahibi pazarda karşılaştıklarında eşit haklara sahip özgür satıcı ve alıcı olarak görünmektedir. İkinci olarak emekçi, kendi emeğinin gerçekleştirdiği metaları satacak durumda olmayıp, “kendi benliğinde var olan emek-gücünü bir meta olarak satışa sunmak zorunda kalmalıdır” (Marx, 2009b: 172). Diğer bir deyişle, emek sahibi hem emek-gücünü kendi öz metaı gibi satabilmeli, hem de satacak başka herhangi bir metaya sahip olmamalıdır (Marx, 2009b: 172).

Emek piyasasında bir meta gibi alınıp satılan emek-gücünün fiyatının nasıl belirlendiği de üzerinde durulması gereken bir diğer husustur. Diğer her metada olduğu gibi emek-gücünün değeri de, onun üretimi ve yeniden üretimi için gerekli olan emek-zamanı ile belirlenir (Marx, 2009b: 173). Ancak emek sahibi ile sermaye sahibi arasındaki mübadele ilişkisinde metaın fiyatını belirleyen, mübadele değeri değil, kullanım değeridir. Dolayısıyla bu, herhangi bir meta için söz konusu olan basit mübadele ilişkisinden başka bir ilişkidir. Hareket noktası olarak metadan, kullanım değerinden yola çıkıldığı için, “yine metaya varılması ve paranın sadece bir geçer akçe ve mübadele aracı işleviyle, sonuçta kaybolan bir dolayım olarak ortaya

(39)

çıkması kaçınılmazdır”; böylece elde edilen meta dolaysız bir ihtiyaç maddesi olarak tüketilmektedir (Marx, 2008a: 319).

Emek piyasasında meydana gelen mübadelede işçi açısından amaç zenginlik elde etmek değil, yalnızca ihtiyaçlarının giderilmesini ve yaşamının sürdürülmesini sağlamaktır (Marx, 2008a: 317). Önvarsayılmış bir mübadele değeri olarak satılan emek karşılığında elde edilen para (ücret), başka metalarla mübadele edilir ve emeğin yeniden üretilmesi sürecinde tüketilir (Marx, 2008a: 336). Bu nedenle emek-gücünün değeri, “emekçinin varlığını sürdürmesi için gerekli olan geçim araçlarının değeri” ile sınırlıdır (Marx, 2009b: 174).

Emek piyasasının işleme prensibi, emeğin ürününden elde edilen artı- değerin sürekli olarak artırılmasına dayandığından, artı-değer ile emek-gücü fiyatının nispi büyüklükleri, işgününün uzunluğuna, emeğin normal yoğunluğuna ve emeğin üretkenliğine bağlı olarak değişmektedir (Marx, 2009b: 494). Diğer bir deyişle, bir malın değerinin tespitinde yararlanılan ölçütler, işgününün uzunluğu, işin yoğunluğu ve emeğin üretkenliğidir. Bu nedenle Marx, kapitalist üretimde işgünü uzunluğunun önemini “herhangi bir malın değerinin büyüklüğünü, toplumsal olarak gerekli-emek miktarı ya da onun elde edilmesi için toplumsal bakımdan gerekli emek-zamanı belirler” ifadesi ile vurgulamaktadır (2009b: 51). Ancak gerekli olan emek-zamanı, emeğin üretkenliğindeki artışla ters orantılı biçimde azalmaktadır. Böylece, emeğin üretkenliğinin artırıldığı, yani daha yoğun sömürüsünün gerçekleştiği durumlarda aynı artı-değeri yaratmak için daha az emek-zamanı yeterli olmaktadır. Şöyle ki:

“Genel olarak, emeğin üretkenliği ne kadar büyük olursa, bir malın üretimi için gerekli emek-zamanı o kadar kısa, o malda billurlaşan emek miktarı o kadar az ve değeri de o kadar küçük olur; tersine, emeğin üretkenliği ne kadar azsa, bir malın üretimi için gerekli olan emek-zamanı o kadar çok, malın değeri o kadar büyük olur.

Bu nedenle, bir metaın değeri, o metada maddeleşmiş emeğin

(40)

miktarı ile doğru orantılı, üretkenliği ile ters orantılı olarak değişir”

(Marx, 2009b: 52).

Bunun aksi durumda, yani emek zamanı uzatıldığında ise emek fiyatında bir düşme ve günlük ya da haftalık ücretlerde bir azalma meydana gelmektedir (Marx, 2009b: 521). Aynı şekilde emeğin yoğunluğundaki artış, emeğin harcanmasındaki artışı da beraberinde getirmekte; işgünü uzunluğu değiştirilmediği takdirde artı-değerde bir artış gözlenmektedir (Marx, 2009b: 498).

Artı-değerin ve emek-gücü fiyatının belirlenme kıstaslarından ayrı olarak, emeğin fiyatı da artı-değer oranı üzerinde etki sahibidir. Buna göre ücretteki azalma, artı-değerde artış biçimini almaktadır. Marx’ın ifade ettiği biçimiyle, “kapitalist, elden geldiğince az parayla, elden geldiğince çok emek elde etmek” istemekte;

“uygulamada onu ilgilendiren tek şey, emek-gücü fiyatıyla, bunun işlevinin yarattığı değer arasındaki fark” olarak ortaya çıkmaktadır (2009b: 514). Bu “birikimin gündelik gerçekliğinin de bir özelliğidir; çünkü rekabet baskısı sınıflar mücadelesinin şiddetlenmesine, geri kalmış sermayelerin değerini kaybetmesine, üretken kapasitenin yok olmasına ve emeğin yer değiştirmesine” yol açmaktadır (Clarke, 1992: 135). Gerekli emeğin dayatılmasına bağlı olan sermaye hem gerekli emeği tespit ederek yerine koymak, hem de artı-değeri yükseltmek için gerekli emeği olabildiğince düşürmek durumundadır (Bonefeld, 2002: 79).

Dolayısıyla emekçinin üretim süreci içindeki dinamik belirleyiciliğinin bir yansıması olarak üretkenliği ve kârlılığı (maliyeti), işin yoğunluğu ve süresiyle paralel olarak değişmekte; bu durum kapitalistin işgününün uzunluğu ve işin yoğunluğu üzerindeki mücadelesiyle sürekli olarak vurgulanmaktadır (Clarke, 2002:

50). Diğer bir deyişle, kapitalist üretim sürecindeki en temel ve günlük çelişki, sermayenin kârı artırma eğiliminin bir uzantısı olarak emek ücretini minimumda

(41)

tutmak, işin yoğunluğunu artırmak ve işgününü uzatmak için gösterdiği çabaya karşılık, emekçinin daha iyi yaşam koşullarına sahip olmak amacıyla ücretini yükseltmek ve çalışma süresini azaltmak üzere verdiği mücadeledir. Zira ortalama normal ücreti yükseltmek değil, düşürmek, kapitalist üretimin genel eğilimidir (Marx, 2008b: 141).

Sermayenin içinde bulunduğu rekabet koşullarında daha uzun işgünü, daha düşük emek-gücü ücreti, daha yoğun çalışma ve daha üretken emek için verdiği mücadeleyi kolaylaştıran en önemli etken kuşkusuz, kapitalist toplumsal üretim ilişkilerine içkin olan yedek işgücü ordusudur. “Sermayenin kendisini genişletme konusunda değişen gereksinimlerini karşılamak üzere, her zaman sömürülmeye hazır bir insan malzemesi kitlesi” anlamına gelen yedek işgücü ordusu, emek piyasasının esnekleştirilmesi ve kuralsızlaştırılması süreçlerinde özellikle işçi sınıfının örgütlenmemiş olan kesiminin kapitalist üretim sürecinden dışlanmasını ve diğer kesimlerle ikame edilmesini mümkün kılmaktadır (Marx, 2009b: 602). Bu nedenle işsizlik dolayısıyla genişleyen yedek işgücü ordusu, işçinin sermayeye gerçek tahakkümünü/bağımlılığını artırmada belirleyici rol oynamaktadır (Dinerstein, 2002:

212).

Kapitalist üretim tarzının hâkim olduğu tüm toplumlarda ve tüm zamanlarda, emek ile sermaye arasındaki sömürü ilişkisinin biçimini ve yoğunluğunu belirleyen, aynı zamanda bu sömürü ilişkisi tarafından belirlenen bir emek rejimi söz konusudur. Ancak bu emek rejiminin yalnızca sınıfların birbirleriyle ilişkisi ve mücadelesi bağlamında anlaşılması ve sermayenin emek üzerindeki egemenliğinin yeniden üretildiği diğer alanlardan soyutlanması mümkün görünmemektedir. Buna göre emek rejimi, elde edilen artı-değerin sürekli ve artan oranlarda birikimi

(42)

hedefiyle doğru orantılı olmak kaydıyla, hâkim iktisat politikası, emek-sermaye ilişkileri (sınıf ilişkileri ve sınıf mücadelesi), emeğin örgütlülük kapasitesi ve mücadele düzeyi, sermayenin çıkarları ve hegemonya mücadeleleri ile yakından ilişkilidir.

Emek rejimleri, gerçekleştikleri kapitalist toplumsal yapılar ve süreçler içinde farklılık göstermektedir. Başta birikim rejimi olmak üzere, değişen ekonomik ve toplumsal koşullar, kapitalist birikim tarzıyla paralel biçimde, emek rejiminde bir dönüşümü de beraberinde getirmektedir. Böylelikle emek rejimlerinin dönüşümü, artı-değer üretimindeki artışı ve emek sürecinin denetimini değişen koşullar altında da sürdürmeyi hedeflemektedir (Öngen, 1994b: 325–326).

Kapitalistin emeğin sömürüsünden artı-değer elde etme sürecini tanımlayan emek rejimi, kapitalist toplumun tümüne etki etmekte, böylelikle kapitalist toplumsal ilişkiler sınıf mücadelesinin bir görünümü halini almaktadır. Diğer bir deyişle, emek- sermaye çatışması ve sınıf mücadelesi toplumsal olarak nesnellik kazanmaktadır.

Dolayısıyla “emeğin sermaye tarafından gayri-şahsi tahakküm altına alınması”,

“devlet, para, yasa, emek süreci gibi toplumsal ilişkiler” tarafından dolayımlanmaktadır (Postone, 1996: 59, aktaran Dinerstein, 2002: 207). Sermayenin emek üzerinde hâkimiyet kurmasına olanak sağlayan, “sermayeyi temsil eden”

devlet, para ve yasa gibi toplumsal biçimlerdir (Dinerstein, 2002: 208).

Emek rejiminin emeğin daha yoğun sömürüsüne uygun biçimde dönüştürülmesini içeren emek piyasası reformlarının emek ve işçi sınıfı üzerindeki etkilerini ve işçi sınıfının örgütlenme kapasitesinin söz konusu reformlara direniş gösterme konusundaki belirleyiciliğini araştıran bu çalışmada, devlet, para ve yasaya vurgu yapmak kaçınılmazdır. Ancak öncelikle işçi sınıfının örgütlenme biçimleri,

(43)

sendikalar ve siyasal partiler konusu kısaca irdelenecek; bir sonraki kısımda ise kapitalist devletin sınıf karakterinin analizine ve devletin emek-gücü yönetimindeki (emek rejimindeki) dönüşüme yer verilecektir.

1.1.2. Emeğin Örgütlenme Biçimleri: Sendikalar ve Siyasal Parti

Devletin emek piyasasına yönelik düzenlemelerine gösterilen sınıfsal direnişin belirleyiciliğini araştırırken, toplumsal dönüşümün belirleyeni olarak emeğin konumunu ortaya koymak için işçi sınıfının başat örgütlenme biçimi olan sendikalara ve siyasal partiye değinmek önem arz etmektedir. Zira Marksizm, kapitalizmin yıkılması ve yeni bir dünyanın kurulması süreçlerinde işçi sınıfına başat bir rol biçmiştir. Buna göre, emek-sermaye çatışmasının son bulması, ancak kapitalizmin işçi sınıfı tarafından sonlandırılmasıyla mümkün olabilecektir. Bu bağlamda var olan durumun tespitinin yanı sıra geleceğe dair birtakım yönlendirme ve öngörülerde bulunan Marksizmin işçi sınıfına tanıdığı tarihsel rolü, kuşkusuz sendikalarla ve işçi sınıfının siyasal partisiyle birlikte düşünmek ve ele almak gerekmektedir1.

Sendikalar, “kapitalizm altında emek ve sermaye kategorilerine göre biçimlenen sınıflar arasındaki ilişkileri düzenleyici kurumlar” olarak ortaya çıkmıştır (Yetiş, 1999: 60). Buna göre sendikalar işçilerin ücretlerini yüksek tutmak üzere bir araya gelerek oluşturdukları koruyucu kurumlardır (Annunziato, 1988: 143);

dolayısıyla “sendikanın asli doğası komünist değil, rekabetçidir” (Gramsci, 1994:

1 Marksist yazarlar tarafından başka örgütlenme modelleri de önerilmektedir. Örneğin Gramsci işçi sınıfının, sendikalar, fabrika konseyleri ve siyasal parti olmak üzere başlıca üç örgütü bulunduğundan söz etmektedir. Zira sosyalist dönüşüm ekonomik, siyasi ve ideolojik bir devrimle gerçekleşebilecektir (Annunziato, 1988: 146). Ancak çalışmanın esas amacı Yunanistan ve Türkiye işçi sınıfının örgütlülük düzeyini araştırmak olduğundan ve günümüzde her iki örnek ülkede de işçi sınıfının sendikalar ve siyasal parti çatısı altında örgütlendiği gözlendiğinden, konseyler inceleme konusunun dışında bırakılmıştır.

Figure

Updating...

References

Related subjects :