2.1. Emek-Sermaye İlişkilerinin Tarihsel Gelişimi

2.1.2. Türkiye

çatışmalarında, işçi sınıfının yerli burjuvazinin yanında yer alması sayesinde, ancak yerli burjuvazinin hegemonyasıyla son bulmuştur.

Söz konusu demokratikleşme aşaması yerli burjuvazinin hegemonyası altında gerçekleşmiş; bu süreçte “komprador burjuvazi ve yabancı sermaye ile yeniden pazarlık edilmiş ama sürekli açık bırakılmış bir uzlaşma alanı” çerçevesinde,

“işçilerin ve halk hareketinin elini kolunu bağlama girişimleri ve uzlaşma kapısını açık tutmakla beraber bu sınıfların kazançlarını denetleme girişimleri” söz konusu olmuştur (Poulantzas, 1981: 124–125). Halk hareketlerinin ve solun diktatörlük sonrası rejimde söz sahibi olamaması ve demokratikleşme sürecini yönetememesi, elbette demokrasiye geçiş sonrası sınıf ilişkileri üzerinde belirleyici olmuştur. Bunun öncelikli nedeni, halk hareketiyle halkın kendi örgütleri arasındaki temsil krizidir (Poulantzas, 1981: 125)21. Bu nedenle yerli burjuvazi ile işçi sınıfının birlikte giriştiği kitle eylemleriyle ortadan kaldırdığı askeri diktatörlük rejimi, burjuvazinin sahip olduğu hegemonya ve temsil gücü sayesinde, yerini burjuva demokratik bir sisteme bırakmış; işçi sınıfı önemli bir fırsatı kaçırmıştır.

dönemde gerçekleşen göçlerle ülkeden ayrılmış; böylelikle Yunanistan’ın kapitalistleşme süreci ‘gelen’ göçlerle hızlanırken, Türkiye’de süreç ‘dışarı giden’

göçlerle gecikmiştir.

Osmanlı burjuvazisi, sanayide değil ticarette gelişmiş, buna bağlı olarak komprador bir özellik taşıyan ve büyük ölçüde gayrimüslim azınlıklardan oluşan22 bir sınıfken, iç ticarette boy gösteren küçük ve orta sermayeli Müslüman Türk burjuvazi zayıf, dağınık ve örgütsüzdür (Boratav, 1995: 15). “Prekapitalist sermaye imparatorlukları ve uygarlıkları zincirinin son halkası olan Osmanlı İmparatorluğunda” burjuvazinin söz konusu cılızlığı, “ulusal nitelikte bir kapitalizme yönelişin” önündeki başlıca engeli oluşturmuştur (Boratav, 1995: 14; Küçükaydın, 1989: 57–58).

Yerli bir sermaye sınıfı oluşturulması yönündeki ilk uygulama, Meşrutiyet’in ilanından sonra yaygınlık kazanan grevler ve sendikal örgütlenmelere bir düzenleme getirilmesini amaçlayan, grev hakkını kısıtlarken sendikalaşmayı yabancı sermayenin ve kamu sektörünün faaliyette bulunduğu alanlar ve kurumlarla sınırlayan Tatil-i Eşgal Yasası’nın 1909 yılında kabul edilmesidir (Akkaya, 2004:

140)23. Ardından yerli sermayenin sanayi yatırımlarına ayrıcalık sağlayan Teşvik-i Sanayi Yasası çıkarılmış ve yerli sermayeli şirketleşmenin desteklenmesi hedeflenmiştir (Boratav, 1995: 21)24. Bu bağlamda sermaye birikimi koşullarının, Osmanlı İmparatorluğu’nu sarsan “ilk burjuva devrimi” olan ve “Abdülhamit’in I.

22 1915 yılı itibariyle sermaye ve emeğin etnik dağılımına bakıldığında, hem sermaye hem de emek içinde yalnızca % 15’lik bir kesimin Müslüman Türklerden oluştuğu, % 85’in ise Yunan-Rum azınlıklar (sermaye %50, emek % 60), Ermeniler (sermaye % 20, emek % 15), Museviler (sermaye % 5, emek % 10) ve diğer yabancılardan oluştuğu görülmektedir (Ravndal, 1926: 161, aktaran Kazgan, 2006: 52).

23 Bunun üzerine işçi sınıfı yine 1909 yılında çıkarılan Cemiyetler Yasası kapsamında cemiyet adı altında örgütlenmiştir.

24 1915 sayımında sayısı 255 olan sınaî işletmelerin % 28’i 1908’den sonra kurulmuştur (Boratav, 1995: 23).

Meşrutiyet’ten beri askıya almış olduğu 1876 Anayasası’nı yeniden yürürlüğe sokmasıyla birlikte bir meşruti monarşi yarı çözümüne” razı olunmasıyla sonuçlanan 1908 Jön Türk Devrimi ile oluşturulduğu ifade edilmelidir (Savran, 2010b: 49–50).

Savaş koşulları da ulusal kapitalist üretim ve sermaye birikimi koşullarının oluşması sürecine ‘olumlu’ katkılarda bulunmuştur. Birinci olarak, “coğrafi unsurları arasındaki ekonomik bağları pek zayıf olan [bu] yarı-sömürge toplumu” ulusal bir ekonomiye dönüşmeye başlamış; ikinci olarak da kıtlık koşullarından doğan vurgun ve karaborsa, cumhuriyetin ilk yıllarında gerçekleşen ilkel sermaye birikimini sağlayan mekanizmaları oluşturmuştur (Boratav, 1995: 18). Bu süreçte yabancı sermaye ve dış borçlanmadan ziyade iç finansman arayışları ön plana çıkmış; savaş yıllarının bitiminde Anadolu ekonomisi savaş öncesine kıyasla “biraz daha bütünleşmiş, daha ulusal bir nitelik kazanmış[tır]” (Boratav, 1995: 23). Savaş yıllarının “zenginleştirme” politikaları, siyasi iktidarla yakın ilişkiler kuran Müslüman Türk ticaret burjuvazisini güçlendirmiştir (Boratav, 1995: 27).

Yerli sermaye sınıfı yaratmak için gösterilen tüm bu çabalara karşın, azınlık uluslar arasında gelişen burjuvazinin ulusal hareketleri beraberinde getirerek Balkanlar’daki Osmanlı hâkimiyetine son vermesi ve emperyalist güçlere karşı gerçekleştirilen Kurtuluş Savaşı’nın ardından Anadolu’daki Hıristiyan kapitalizminin yok edilmesi, burjuvazinin hatırı sayılır bir kısmının Cumhuriyet coğrafyası dışında kalmasıyla sonuçlanmıştır (Küçükaydın, 1989: 58–60). Bu nedenle 1919–1923 tarihli devrim, “burjuvazisiz burjuva devrimi” (Küçükaydın, 1989: 56) ya da “kitlesiz burjuva devrimi” (Savran, 2010b: 54–123) olarak adlandırılabilir.

Bu dönemde sanayileşmenin gerçekleşmemiş olması ve burjuvazinin cılız yapısıyla uyumlu olarak, işçi sınıfının niceliği ve örgütlenme kapasitesi açısından da

oldukça zayıf bir sınıfsal örgütlenmeden söz edilebilir. Sendikalaşma eğilimi en yüksek olan vasıflı işçiler çoğunlukla ulusçuluk akımlarının etkisi altındaki azınlık mensupları olduğundan, bir “Osmanlı işçi sınıfı” oluşamamıştır (Koç, 1986: 114).

19. yüzyılın ikinci yarısında sanayi kuruluşlarının oluşmaya başlamasıyla birlikte çeşitli işçi birlikleri gündeme gelmiş; 1894 yılında kurulan ilk emek örgütü Osmanlı Amele Cemiyeti’nin kapatılmasının ardından 1908 yılına kadar herhangi bir örgütlenme görülmemiştir. Bu dönemde üretimin küçük ölçekli işletmelerde istihdam edilmesi sendikal hareketin yapısını şekillendirmiş; işçi mücadeleleri ülke siyasetinden çok kendi alanlarını etkilemiştir (Ötküner, 2006: 117). 1800’lerin ikinci yarısında başlayan ve 1902 yılından itibaren alevlenen grev hareketleri 1908’de doruğa ulaşmış25; ancak yabancı sermaye ile Osmanlı bürokrasisinin ittifakı sonucu kabul edilen Tatil-i Eşgal Yasası ile işçi sınıfı denetim altına alınmıştır (Ötküner, 2006: 117).

İmparatorluğun Milli Mücadele’nin ardından değişen sınırları sermayenin büyük kısmını dışarıda bıraktığından, sendikal hareketi oluşturan farklı milliyetlerdeki işçilerin önemli bir bölümü de toprak kaybı ve göçler nedeniyle dışarıda kalmış; Osmanlı döneminin birikim ve deneyimi Cumhuriyet’e aktarılamamıştır (Akkaya, 2004: 139–140). Bu nedenle, kuruluş döneminde iktisadi açıdan bir tarım ülkesi görünümünde olan Türkiye Cumhuriyeti, burjuva sınıfından olduğu gibi, güçlü ve örgütlü bir işçi sınıfından da mahrumdur26.

Cumhuriyet’in kurulmasının ardından uygulanan iktisat politikası, 1908 sonrası iktisat politikasıyla süreklilik arz etmektedir. Buna göre devlet desteğiyle bir

25 1908’e kadar 57 grev gerçekleşmiş; 1908 yılında ise bu sayı 138’e yükselmiştir.

26 1923 yılı itibariyle tarımın GSMH içindeki payı % 39,8 iken, sanayinin payı % 13,2 ile sınırlıdır;

toplam istihdam içinde tarımın payı % 89,6, sanayinin payı % 4,6 ve hizmetlerin payı % 5,5’tir (Bulutay, 1995, aktaran Makal, 2003: 3).

yerli ve milli burjuvazi yetiştirilmesi öngörülmüş; aynı zamanda yabancı sermaye de kapitüler ayrıcalıklar tanınmamak koşuluyla yatırım yapmak üzere davet edilmiş ve gerekli teminatların verileceği ifade edilmiştir (Boratav, 1995: 28–30). 1923 yılında gerçekleşen İzmir İktisat Kongresi’nde ana çizgileri belirlenen söz konusu iktisat politikasının oluşmasında ticaret burjuvazisi ile toprak unsurları egemen olmuştur (Boratav, 1995: 34). Bu kapsamda 1923 yılında tarımın GSMH içinde % 39,8 ve toplam istihdam içinde % 89,6 olan payının düşürülmesi ve sanayileşme hedefine ulaşılması amaçlanmıştır (Makal, 2003: 3).

Kapitalizmin bu ilkel birikim aşamasında, savaş yıllarında hammadde tıkanmaları ve erkek nüfusun cephelerde olması nedeniyle gerileyen üretim, 1923 sonrasında tarımda ve küçük sanayide çalışan emeğin üretime dönmesi ile gelişme göstermiştir (Boratav, 1995: 39). Bu bağlamda Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında birikim, “küçük köylü üretiminin ağırlıkta olduğu bir yapıda” aracılık eden ticari sermayenin birikim süreci ve “genişlemiş meta üretim sürecini ülke dışında tamamlamış olan metanın ithalat yolu ile satın alınıp iç pazara satılması sürecinde tüccarın elde ettiği ticari kâr” ile sağlanmıştır (Yılmaz, 2005: 223–224). Ticaret sermayesinin geliştirilmesi süreciyle paralel olarak bir sanayi burjuvazisi yaratma hedefi çerçevesinde Sanayi ve Maadin Bankası (1925) kurulmuş ve Teşvik-i Sanayi Yasası (1927) çıkarılmış; böylelikle “devlet tekellerinin özel imtiyazlı özel şahıs ve şirketlerce işletilmesinin” ötesinde, özel sanayi yatırımlarını özendirici uygulamalar getirilmiştir (Boratav, 1995: 29–35).

Mültezimler tarafından toplandığından yarı-feodal bir uygulama olan aşar vergisinin kaldırılması da, her ne kadar devlet bütçesi ve dolayısıyla sanayileşme üzerinde olumsuz bir etki yaratmışsa da, feodal bağların koparılması ve % 20’lik

mültezim payının tarım ürünlerinin doğrudan pazarlamasını örgütleyen ticaret sermayesinin kârı haline gelmesi nedeniyle kapitalist birikim yönünde bir adım olarak değerlendirilebilir (Boratav, 1995: 41). Böylelikle feodal toplumun çözülmesiyle birlikte, feodal yapıdan doğup gelişen kapitalist toplumun öğeleri serbest kalmıştır (Marx, 2009b: 679).

Ancak 1923–1929 döneminde devlet teşvikiyle gerçekleştirilen sanayileşme, hem 1929 Ekonomik Bunalımı’nın etkisi, hem de Lozan Anlaşması’nın gümrük tarifeleri için koyduğu sınırlamaların son bulmasıyla çok daha korumacı bir hal almıştır27. Zira bu dönemde Türk Lirası’nın değerinde gerçekleşen düşüş, ekonomiye hâkim olan ticaret sermayesine nefes alma imkânı bırakmazken (Ötküner, 2006: 118), yeni gelişmekle olan sanayi sermayesinin uluslararası piyasalarla rekabette güçlük yaşamasına neden olmuş; devletin sanayileşmede başat aktör haline gelerek yerli sermayeyi ekonomik kriz ortamının olumsuz etkilerinden koruması söz konusu olmuştur. Diğer bir deyişle, 1908 sonrası dönemde sıklıkla telaffuz edilen yerli sermayenin teşvik edilmesi ve yabancı sermayenin de yatırım yapmak üzere eşit koşullarda yüreklendirilmesi ilkesi, 1929 sonrası dönemde yabancı sermayeye karşı tutumun değişmesi ve bunalım koşullarında zaten azalan dış yatırımların önemli bir kısmının kamulaştırılması ile değişime uğramıştır (Boratav, 1995: 53).

Hem yerli hem de yabancı sermayenin birikimiyle gerçekleştirilmesi düşünülen sanayileşme, 1930’lardan itibaren korumacı ve devletçi bir politikayla sürdürülmüştür. Böylece “gerçek anlamıyla sınaî sermaye birikimine geçiş süreci Türkiye’de devlet kapitalizmi temelinde” oluşmuş; devlet bir “kolektif kapitalist”

gibi davranarak yoğun bir yatırım faaliyetine girişmiştir (Savran, 2010b: 154–155,

27 Lozan sonrası tarife % 12,9 ortalama nominal koruma sağlarken, yeni tarife % 45,7 ortalama koruma oranına sahiptir (Kurmuş, 1978, aktaran Boratav, 1995: 36).

vurgu orijinal). Bu amaçla, Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT) devletçi sanayileşmenin motoru olarak yeniden organize edilip geliştirilmiş; 1921 yılında 76.216 olan işçi sayısı, 1943 yılında 275.083’e yükselmiştir (Makal, 2003: 3–4).

Ancak yabancı sermayeyi dışlayan bu uygulamaların, yerli sermayeyle olan ilişkisi netleştirilmelidir. Şöyle ki, artan kamu yatırımları, devletle iş yapan ticaret sermayesine ve küçük sanayi sermayesine birikim imkânları yaratmış; sonraki dönemin büyük sermaye gruplarının pek çoğu bu dönemde devlet ihalelerinden elde edilen kazançlarla oluşmuştur (Boratav, 1995: 50–51).

“Tepeden ve kitlesiz bir burjuva devrimi” ile ortaya çıkan, ancak sınıfsal kökenini gizlemek için “sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış bir millet” söylemini geliştiren Kemalist devlet, burjuva karakteriyle örtüşür biçimde işçi sınıfı hareketinin oluşumunu engelleyecek önlemleri de daha baştan almıştır (Ötküner, 2006: 118).

1908 sonrası dönemde daha çok dayanışma örgütleri biçiminde kurulan dernekler henüz ulusal boyutta etkinlik kazanmadan, 1923’ten itibaren gerçekleşen eylemler/grevler28 ve 1925 yılında çıkan Kürt İsyanı sonucunda tüm siyasi örgütlenmelere ve sendikalara getirilen yasaklamalarla ortadan kaldırılmıştır.

Sendikalaşma üzerindeki yasaklar 1946 yılına kadar sürdürülmüştür. Eylemlerin kamu işletmelerine sıçramasından duyulan endişeyle 1936 yılında grev hakkı tümüyle yasaklanmış; sanayi işçilerinin çoğunlukla kamu işletmelerinde çalışması işçilerin baskı altında tutulmasını kolaylaştırmıştır (Ötküner, 2006: 118–119).

Sanayileşme yönünde atılan adımlar ve emek-sermaye ilişkilerinin kurumsallaştırılma ihtiyacı bir İş Yasası’nı gerekli kılmış; işçi hakları konusunda devleti düzenleyici ve denetleyici olarak tayin eden ve işçiyi büyük oranda geri plana

28 1923 İzmir-Aydın Demiryolu İşçileri Grevi, 1924 Tramvay İşçileri Grevi, 1925 Şirket-i Hayriye Grevi, Amele Teali Cemiyeti 1 Mayıs Kutlamaları, 1927 Adana-Nusaybin Demiryolu Grevi, 1927 Liman İşçileri Grevi (Ötküner, 2006: 118).

iten yasa, sınıf ideolojisinin ortadan kaldırılması hedefi çerçevesinde düzenlenmiştir (Akkaya, 2004: 141). 1936 yılında çıkarılan ve 1967 yılına kadar yürürlükte kalan yasayla haftalık çalışma saati 48 saatle sınırlandırılmış; grev ve lokavt yasaklanmış;

devlet çalışma ilişkilerinin düzenlenmesinde yegâne otorite olarak tanımlanmıştır (Demir, 2000: 809, aktaran Yorgun, 2005: 139). Yasa kapsamında devlet, toplu iş uyuşmazlıklarının çözümünde zorunlu tahkim sisteminin de muhatabı konumundadır (Makal, 2003: 5). Yine sınıf ideolojisinin ortadan kaldırılması amacı çerçevesinde 1938 yılında kabul edilen Cemiyetler Yasası’yla ‘sınıf esasına veya adına dayanan’

cemiyet kurmak yasaklanmış ve örgütlenme özgürlüğü hukuken ortadan kaldırılmıştır. Sınıflı bir toplumda sınıf ideolojisinin ortadan kaldırılmasına yönelik olarak yürütülen ideolojik savaş, işçi sınıfının örgütlenme kapasitesi yok edilerek ve sınıf mücadelesi etkisizleştirilerek, sömürü ilişkisinin yaygınlaştırılmasını amaçlamaktadır.

Bu bağlamda Türkiye’de korumacı devletçi sanayileşme politikasının uygulandığı 1930’lu yıllarda işçi sınıfına yönelik baskılar, Yunanistan iç savaşı sonrasında işçi sınıfına yönelik olarak uygulanan sınırlamalarla büyük benzerlik göstermektedir. Türkiye’de kabul edilen 1936 İş Yasası, Yunanistan’da iç savaşın ardından yürürlüğe konulan 1955 İş Yasası’yla benzer biçimde devleti zorunlu tahkim sisteminin odağına yerleştirmiş; böylelikle devletin sınıf ilişkileri üzerindeki otoriter rolünü sağlamlaştırmıştır. Ancak Türkiye’den farklı olarak Yunanistan’da grev hakkı tamamıyla yasaklanmamış; yalnızca belli sınırlamalar getirilmiştir.

Yunanistan’da işçi sınıfı haklarının Türkiye’ye kıyasla daha kapsayıcı olmasının en önemli sebebi, KKE bünyesinde örgütlenen ve 1930’lu yıllardan itibaren sürekli olarak yok edilmeye çalışılan işçi sınıfının tüm tasfiye çabalarına

rağmen varlığını sürdürmesi ve siyasal partisiyle bağını korumasıdır. Buna karşın Türkiye işçi sınıfı güçlü bir sendikal ve siyasal örgütlenmeden yoksun olduğundan, sınıfın ideolojik olarak reddedilmesine ve iktisadi/siyasal olarak sömürülmesine ciddi düzeyde direniş gösterilmemiş; bu bağlamda yasal düzenlemeler de çok daha kısıtlayıcı olmuştur. Ayrıca Türkiye’de sınaî kapitalizmin önce devlet tarafından geliştirilmiş olması, işçi sınıfının önemli bir kısmının kamu sektöründe istihdam edilmesi sonucunu doğurmuş; kamu sektörü işçilerinin devlete bağlılığı bir yandan sendikalaşma ve sınıfsal direnişler üzerinde olumsuz bir etki yaratırken, diğer yandan da emek piyasası reformlarının öncelikle bu sektörde başlatılması sonucunu doğurmuştur.

1930 sonrasının devletçi sanayileşme stratejisi çerçevesinde devletle iş yapan ticaret sermayesinin birikim imkânları ve siyasal gücü genişlemiş; devlet sanayisi ile rekabet değil tamamlayıcılık ilişkisi içinde olan özel sanayi sermayesi büyümüş ve savaş koşullarında hızla artan tarımsal kazançlara bağlı olarak büyük toprak sahipleri ortaya çıkmıştır. Asker-sivil bürokrasinin siyasal temsilcisi konumundaki Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) II. Dünya Savaşı sırasında uyguladığı politikalarla29 çıkarları uyuşmayan ticaret burjuvazisi ve büyük toprak sahipleri, 1950’de iktidarın CHP’den Demokrat Parti’ye (DP) geçmesinin destekçisi olmuştur (Boratav, 1995: 75; Ötküner, 2006: 119). Böylece savaş dönemi koşullarında “aşırı-kârlarla güçlenen ticaret burjuvazisi ve müteahhit sermayesi ile tarım burjuvazisi” yönetime ağırlığını koymuştur (Savran, 2010b: 159). “Yüksek bürokrasi ve siyasi kadrolar ile içli dışlı olmuş çıkar grupları ve burjuva klikleri ile Anadolu kökenli ticaret sermayesi” savaş ekonomisi uygulamalarından şikâyetçi

29 Varlık Vergisi (1942), Toprak Mahsulleri Vergisi (1944), Köy Enstitüleri ve Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu.

olmamakla birlikte CHP’nin önemli ölçüde değişmesi gerektiğini vurgulamıştır (Boratav, 1995: 75).

İktidar değişikliğinin öncesinde çok partili sisteme geçişle birlikte DP ile CHP arasında ortaya çıkan gerilim, esasında ticaret burjuvazisi ve büyük toprak sahipleri ile yüksek bürokrasi, Anadolu kökenli ticaret sermayesi ve burjuva klikleri arasındaki çıkar çatışmasını yansıtmaktadır. İlk grup DP’yi örgütlemeye ve desteklemeye yönelirken, ikinci grup CHP’nin iktidara tutunmasını sağlayacağını umdukları yeniden yapılanma sürecini başlatmıştır (Boratav, 1995: 75). Bu bağlamda 1950 seçimleri, “burjuvazinin siyasal güçleri arasında bir nöbet değişimidir” (Savran, 1987: 136).

Bu bağlamda 1946–1950 döneminde CHP’nin kapalı, korumacı, devletçi iktisat politikasından vazgeçmesi ve kotaları sınırlayarak dış ticaret rejimini serbestleştirmesi büyük sermaye gruplarının desteğini kazanma çabasının bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Zira 1946 sonrası dönemde CHP ile DP arasında

“programları ve temsil ettikleri sınıfların bileşimi açısından hiçbir ciddi farklılık yoktur”; diğer bir deyişle, “önceki dönemde devlet kapitalizmi ve savaş yıllarının spekülatif girişimleri temelinde sağlanan ilkel birikim çerçevesinde 1940’ların ikinci yarısından itibaren öne çıkan büyük ticaret ve tarım burjuvazisinin çıkarlarının uluslararası ekonomik ve siyasal konjonktüre uygun olarak yeniden formüle edilmesi doğrultusunda birbirleriyle yarışmaktadırlar” (Tura, 1989:18).

Bu dönemde CHP ile DP arasında işçi sınıfının oy potansiyeline sahip olmak için verilen savaşın bir sonucu, 1947 yılında Sendikalar Yasası’nın kabul edilmesi ve sınıf esasına veya adına dayanan örgütlenme yasağının kaldırılmasıdır.

Ancak buradan yasanın işçi sınıfına kapsamlı haklar verdiği sonucu çıkarılmamalıdır.

Yasa ile işçi ve sermaye sınıfı sendikalarının kuruluşu yasal hale getirilmiş; ancak sendikalara siyasal faaliyette bulunma hakkı ve işçilere grev hakkı tanınmazken, toplu iş sözleşmesi koşulları sınırlandırılmış; sendikalar çoğunlukla yardım dernekleri olarak tanımlanmıştır. Bu bağlamda “asıl faaliyetlerinden yoksun bırakılmış, üyelerinin çıkarlarını savunmada etkisiz kılınmış, mali açıdan zayıf, çok sayıda ve birbirleriyle rekabet eden küçük, yerel düzeyde” bir sendikacılığı teşvik eden yasa, sendikalara üye olabilecek kişi sayısını da sınırlı tutarak sendikaların güçlü ve etkili olmalarını engellemeyi amaçlamıştır (Akkaya, 2004: 142–143). Özgür bir sendikacılık hareketinden ziyade kontrolcü bir anlayışla geliştirilen yasa ile sendikalar üzerinde idari ve adli denetime de olanak sağlanmıştır (Makal, 2003: 6–

7)30. Özetle ifade etmek gerekirse 1950’li yılların temel özelliği, “tepe örgütlerinin kurulduğu, korporatist ilişkileri sağlayacak kurumsal yapıların oluşturulduğu, … güçsüz ve sınırlı çoğulculuğun benimsendiği, ama bunun yanı sıra devlet korporatizmi özelliklerinin de ağır bastığı” bir dönem olmasıdır (Akkaya, 2008).

Dönemin devlet kontrolcü ideolojisi çerçevesinde, 1947 yılından itibaren doğrudan devletin yahut CHP’nin denetimi altında da sendikalar oluşturulmaya başlanmıştır (Koç, 2003: 81). 1948’de 52.000 olan sendikalı işçi sayısı, 1955’te 189.595’e ve 1960’ta 282.967’ye ulaşmıştır (Kutal, 1977: 20, aktaran Makal, 2003:

9). Bu dönemde sendikalaşma oranlarındaki artış, istihdamın dağılımında tarım sektöründen sanayi sektörüne yönelimle paralel olarak değerlendirilmelidir. Buna göre 1944’te % 86,5 olan tarımın payı 1960’ta % 74,8’e gerilemiş, sanayinin payı ise

% 8,3’ten % 11,5’e yükselmiştir (Bulutay, 1995, aktaran Makal, 2003: 9). Ayrıca

30 Örneğin 1946’da kurulan Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi ile Türkiye Sosyalist Partisi’nin girişiminde oluşturulan sendikalar, Aralık 1946’da Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından partilerle birlikte kapatılmıştır.

1947–1960 döneminde İş Yasası’na tabi işçi sayısı % 185 artış göstererek 824.881’e ulaşmıştır (Makal, 2003: 9).

Korumacı devletçi sanayileşme politikasının bir sonucu olarak sanayide çalışan işçi ve sendikalı işçi sayısındaki artış, sendikaların bölgesel birlikler ve/veya ulusal şemsiye örgütlenmeler altında birleştirilmesi gereğini ortaya çıkarmış; 1952 yılında Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş) kurulmuştur. Bu dönemde politika yapma yetkisinden uzak olan sendika yöneticilerinin daha ziyade ücret sendikacılığına yöneldikleri vurgulanmalıdır. 1946 sonrası dönemde gerçek ücretlerde gerçekleşen artış ve çalışma/yaşam koşullarındaki iyileşme, yeni oluşmaya başlayan sendikacılık akımının bir sonucu olarak yorumlanabileceği gibi, özellikle CHP’nin işçi sınıfının oy potansiyeline sahip olma çabasının bir sonucu olarak da değerlendirilebilir.

Bu dönem Türkiye işçi sınıfı hareketi grev sayısı açısından incelendiğinde, 1960 yılına kadar ciddi bir hareketlilik olduğunu söylemek mümkün değildir. Grev yasağının olmadığı 1923–1936 arasında 94, grevlerin yasaklı olduğu 1937–1960 döneminde ise 37 grev gerçekleşmiştir. Buna göre 1923–1960 döneminin toplam grev sayısı (131), 1908 yılındaki sayının (138) dahi gerisindedir (Akkaya, 2004:

145).

1946 yılında çok partili rejime geçişle birlikte iktisat politikasında korumacı içe dönük sanayileşmeden dışa dönük serbestleşmeye doğru gerçekleşen değişim, dış yardım, kredi ve yabancı sermaye yatırımları ile ayakta duran bir ekonomik yapının yerleşmesine neden olmuştur (Boratav, 1995: 74). İktisat politikasındaki söz konusu kaymanın savaş sonrası dünya konjonktüründe egemen olan ve Türkiye’nin de içinde yer aldığı Amerikan nüfuz alanının serbest ticaret doktriniyle uyumlu olduğu da

vurgulanmalıdır (Boratav, 1995: 76). Şöyle ki, 1940’lı yılların sonunda, Yunanistan gibi Türkiye de Sovyet tehdidi altında görülmüş; bu amaçla gerçekleştirilen Amerikan yardımı, her iki ülkeyi Ege’de güvenilir bir liman haline getirmiştir.

Türkiye, uluslararası kapitalizmin yeni gelişmekte olan IMF, Dünya Bankası, Avrupa İktisadi İşbirliği Örgütü ve NATO vb. kuruluşlarına bu dönemde üye olmuştur.

Burjuvazinin sınıf içi güç dengelerindeki değişiminin bir yansıması olarak iktisat politikasında gerçekleşen dönüşüm uyarınca yabancı sermayeye konulan sınırlamalardaki ilk gevşetmeler CHP tarafından 1947 ve 1950 yıllarında yapılmış;

süreç DP tarafından kabul edilen Yabancı Sermaye Yatırımlarını Teşvik Yasası (1951), Yabancı Sermayeyi Teşvik Yasası (1954) ve Petrol Yasası ile devam ettirilmiştir (Boratav, 1995: 79). Bu bağlamda 1940’ların ikinci yarısından itibaren iktisat politikası ticari serbestleşme ve yabancı yatırımı teşvik üzerine kurulmuş;

yerli sanayi sermayesi ve kentli emekçiler için ciddi kayıplar içermiştir.

Buna karşın, tarımın büyüme kaydettiği bu dönemde, tarım ürünlerinin iç ve dış pazarlamasını örgütleyen ticaret sermayesi, küçük tüccar, esnaf ve köylü kitleleri söz konusu politikalardan nemalanmıştır (Boratav, 1995: 82–84). 1946–1953 döneminde tarımın GSMH içindeki payı % 43,6’dan % 44,7’ye yükselirken, sanayinin payı % 15,2’den % 13,4’e düşmüştür (Boratav, 1995: 80). 1950–1953 döneminde tüm işçi ücretlerinin GSMH içindeki payı ise % 19,5’ten % 16,1’e gerilemiştir (Boratav, 1995: 82).

1950’li yılların ortalarına gelindiğinde, ticaret burjuvazisinin bir bölümü sanayi üretimine kaymış ve gelişme olanakları olan bir sanayi burjuvazisi ortaya çıkmıştır (Tura, 1989: 20). Diğer bir deyişle, sanayi burjuvazisi “bir sınıf dilimi olarak” yükselmiş ve “burjuvazinin öteki dilimlerine karşı kendi özgül çıkarlarını

savunmaya” başlamıştır (Savran, 2010b: 162). Böylece 1946’dan itibaren CHP’nin ve 1950’den itibaren DP’nin uygulamakta olduğu iktisat politikası, sayısı günden güne artan kentli emekçileri (tarım dışı kesimler) ve ticari serbestleşme/yabancı yatırımı teşvik politikalarından zarar gören yerli sanayi sermayesini rejimin kaybedenleri durumuna düşürmüştür. Aynı zamanda 1947 yılından itibaren oluşan kronik dış açıkla (dış yardım ve kredi sağlamadaki güçlükler nedeniyle) mücadele edilemez duruma gelinmiştir.

Bu nedenlerle 1953 yılında dış ticaret ve kambiyo rejimlerindeki serbesti ortadan kaldırılmış; böylelikle işçileri ve yerli sanayi sermayesini rahatlatacak olan, dış ticaret rejiminde kontrollere ve korumacılığa dayanan bir iktisat politikası dönemi başlamıştır (Boratav, 1995: 87–88). Diğer bir deyişle, yerli sanayi sermayesi yabancı sermayeye karşı korunmuş; ithalat ve ihracatın düşürülmesinin yanında işçi ücretlerinin yükselmesiyle, Keynesçi iktisat politikasının ilk izleri görülmüştür.

Bu dönemde yerli sanayi sermayesinin desteklenmesi süreci, yabancı sermaye yatırımlarının sınırlandırılmasının yanı sıra kamu yatırımlarının artırıldığı ve kurulan kamu işletmelerinin özel sermaye birikimi lehine işlediği bir karma ekonomi çerçevesinde gerçekleşmiştir (Boratav, 1995: 86). Kamu kesiminin destekleyici özelliği ön plana çıkmış; özel sermaye birikimi ile işlevsel bir bütünlük oluşturulmuştur (Boratav, 1995: 87). Bu amaçla özel sanayi üretimini mümkün kılacak hammadde ve diğer girdi malların üretimi kamu işletmeleri tarafından sağlanmış; ithal ikamesi uygulaması kapsamında özel sektör-kamu sektörü arasında özel sermaye birikiminin artmasına imkân verecek bir işbirliği kurulmuştur.

1950’li yılların ikinci yarısında uygulanan iktisat politikası, sanayi burjuvazisi ile sınaî ürünlerin pazarlanmasına dönük ticaret sermayesinin birikim

sağlamasına, işçilerin ekonomik durumunun da göreli olarak iyileşmesine hizmet etmiştir (Boratav, 1995: 93). Ancak “ithalat güçlüklerini ithal ikamesi ile karşılamaya çalışan” yerli sanayi burjuvazisi, DP iktidarı tarafından sağlanan işbirliği ve teşviklerden tatmin olmamış (Boratav, 1995: 90); siyasal yapıyı kendi çıkarları doğrultusunda biçimlendirme mücadelesine girmiştir (Tura, 1989: 20). Bu nedenle sanayi burjuvazisini temsil edenler DP’den ayrılarak Hürriyet Partisi’ni kurmuş;

ardından da CHP’ye geçmişlerdir. Bu süreçte “kentsel toplumsal muhalefetin”

desteğini alan CHP, tabanın ekonomik ve demokratik taleplerini programına almış;

1950’lerin sonunda “sanayi burjuvazisi ile kentsel muhalefet arasında, programatik planda CHP’nin bir dolayım işlevi gördüğü örtülü bir ittifak” ortaya çıkmıştır (Tura, 1989: 20, vurgu orijinal).

DP’nin iç pazara yönelik sanayi birikimi rejiminin tesisi için ‘yeterli’

adımları atamaması sonucunda yaşanan ekonomik kriz, sanayi burjuvazisinin ağırlığını DP’ye karşı koymasına neden olmuştur. Ancak “sanayi burjuvazisi tarafından yönetilen ve memurları, aydınları, öğrencileri, giderek işçi sınıfının büyüyen bir kesimini içeren, üstelik emperyalizmin desteğine de sahip olan bu koalisyon, bir küçük köylüler ülkesinde kaçınılmaz biçimde azınlıkta” olduğundan, iktisat politikasının söz konusu koalisyon lehine dönüşümü 27 Mayıs 1960 yılında gerçekleşen askeri darbe ile mümkün olmuştur (Savran, 2010b: 164). 1960’ta yaşanan rejim değişikliği burjuvazinin sınıf içi güç dengesindeki değişimin sonucu olarak gerçekleşmiştir (Ötküner, 2006: 120). Sanayi burjuvazisinin çıkarları, DP iktidarında temsil edilen sınıflar ve kırsal çoğunluk karşısında güvence altına alınmıştır (Tura, 1989: 22). 27 Mayıs askeri darbesiyle kurulan yeni rejim, korumacı

ve iç pazara dönük iktisat politikasını planlama anlayışıyla birleştirmiş; yerli sermayenin birikim olanaklarının geliştirilmesi öncelik halini almıştır.

2.2. Keynesçi İktisat Politikası Döneminde Emek-Sermaye İlişkileri ve

Belgede İŞÇİ SINIFININ ÖRGÜTLÜLÜK DÜZEYİ İLE DEVLET POLİTİKALARI ARASINDAKİ İLİŞKİ: EMEK PİYASASININ REFORMU SÜRECİNDE YUNANİSTAN VE TÜRKİYE KARŞILAŞTIRMASI (sayfa 106-121)