2.2. Keynesçi İktisat Politikası Döneminde Emek-Sermaye İlişkileri ve Keynesçi Özgül Emek Rejimi

2.2.1. Yunanistan

ve iç pazara dönük iktisat politikasını planlama anlayışıyla birleştirmiş; yerli sermayenin birikim olanaklarının geliştirilmesi öncelik halini almıştır.

2.2. Keynesçi İktisat Politikası Döneminde Emek-Sermaye İlişkileri ve

çalışma ilişkilerine dair düzenlemeler ve işçi sınıfına verilen haklar, diktatörlüğün yıkılması sürecinde işçi sınıfının direniş eylemlerinin ve yerli burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki işbirliğinin siyasal bir yansıması olarak değerlendirilmeli; bir sonraki kısımda (2.2.2.) irdelenecek olan ve Türkiye’de Keynesçi iktisat politikalarına geçiş sürecinde hazırlanan 1961 Anayasası ile ilişkilendirilmelidir.

1975 Anayasası pek çok alanda bir dönüm noktası niteliğindedir. Toplu iş sözleşmesi, grev ve sendika hakkı gibi işçi sınıfının birincil öneme haiz haklarının yeniden düzenlendiği Anayasa kapsamında sınıfsal örgütlenmelere, 1955 İş Yasası ve sonrasında gelen askeri yönetimin baskıcı uygulamalarıyla kıyas götürmez özgürlükler tanımıştır. Toplu İş Sözleşmesi ile ilgili 22. Madde’nin içeriği şöyledir:

“... Çalışma bir haktır ve devletçe korunur... Tüm çalışanlar, cinsiyet ve diğer ayrımlar olmaksızın, eşit değerde işe eşit ücret alma hakkını haizdirler … Genel çalışma şartları kanunla belirlenir;

bunlar, serbest görüşmelerle akdedilen toplu iş sözleşmeleriyle ve bunların sonuçsuz kalması halinde tahkim yoluyla belirlenecek kurallarla tamamlanır” (Yunanistan Anayasası, 2005: 38).

Grevler ve Sendika Hakkı’nın düzenlendiği 23. Madde’de ise şu ifadelere yer verilmektedir:

“Devlet, sendikalaşma hürriyetini ve buna bağlı hakların engellenmeden kullanılmasını her türlü tecavüze karşı korumak için, kanun sınırları içinde uygun tedbirler alır. Grev, kanuna uygun şekilde kurulmuş sendikalar tarafından çalışanların mali ve genel iş menfaatlerini korumak ve geliştirmek amacıyla kullanılan bir hak teşkil eder” (Yunanistan Anayasası, 2005: 38–39).

Böylece toplu pazarlık ve toplu iş sözleşmesinin bir hak olduğu hükme bağlanmış; ancak devletin belirleyiciliğini tayin eden zorunlu tahkim uygulaması sürdürülmüştür. Ayrıca grev hakkı yalnızca ekonomik taleplerle sınırlandırılarak siyasi içerikli grevler ve hak grevi yasaklanmış; bu kısıtlamalar yeni iş yasasının çerçevesini oluşturmuştur. Bu bağlamda Anayasa, devlet kontrolündeki

sendikacılıktan “parti himayesinde sendikacılığa” geçişin bir işareti olarak değerlendirilmekte; askeri rejim döneminin pratiklerinin bir ölçüde sürdürüldüğü vurgulanmaktadır (Koukias, 2003: 125).

İşçi sınıfının 1973 Politeknik Ayaklanması başta olmak üzere 1970’li yılların başında artan etkinliği ve diktatörlük rejiminin yıkılması sürecinde yerli burjuvazinin yanında yer alması sonucunda elde edilen anayasal kazanımlarla sendikaların siyasal rolü ve işçilerin örgütlenme kapasitesi artmış; GSEE’nin Emek Federasyonu ve Emek Merkezi biçimindeki örgütlenmeleri yeniden işlerlik kazanmıştır. 1980’li yıllarda sendikalılık oranı, kamu sektörü ve özel sektör işçilerinin üçte biri düzeyine yükselmiştir (Close, 2002: 146). Dolayısıyla, iç savaş döneminde kurulan ancak işlerlik kazanamayan ADEDY’nin, 1974 sonrası dönemde Yunanistan işçi sınıfı örgütlenmesinin önemli bir bileşeni olduğu ifade edilebilir.

Gerek GSEE gerekse de ADEDY bünyesinde ‘reformist sendikacılık’

yaklaşımı ön plana çıkmış; ilki özel sektör ikincisi kamu sektörü işçileri arasında örgütlenen bu iki sendikal üst örgütlenme, sendikalar arası rekabetten ve ‘burjuva sendikacılıktan’ uzak kalarak işçi sınıfına göreli faydalar sağlamıştır32. Bu dönemde ayrıca sendikalar siyasi partilerle yakın ilişkiler kurmuş; bu yakınlık 1990’ların ortasına kadar sürmüştür (Ioannou, 1999: 8)33.

İşçi sınıfının sendikal örgütlenmeleri bir yana, (kimi dönemsel kesintilerle de olsa) 20. yüzyılın başından itibaren işçi sınıfının siyasal partisi konumundaki KKE’nin yeniden işlerlik kazanması, sınıfın örgütlü mücadelesine önemli ölçüde güç

32 KKE’ye bağlı bir sendikal hareket olarak 1999 yılında kurulan Yunanistan İşçileri Mücadele Cephesi (PAME – Πανεργατικο Αγωνιστικο Μετωπο), o tarihten bu yana işçi sınıfının sendikal örgütlenmesini ‘sınıf sendikacılığı’ çerçevesinde yürütmektedir.

33 PanHellenik Mücadeleci İşçiler Sendikal Hareketi (PASKE – Πανελληνια Αγωνιστικη Συνδικαλιστικη Κινηση Εργαζομενων) ile PanHellenik Sosyalist Hareket (PASOK – Πανελλήνιο Σοσιαλιστικό Κίνημα), Demokratik Bağımsız İşçiler Hareketi (DAKE – Δημοκρατικη Ανεξαρτητη Κινηση Εργαζομενων) ile ND, Diktatörlük Karşıtı Birleşik Sendikal Hareket (ESAK) ile ise KKE ilişkilidir (Ioannou, 2007: 4).

katmış, yön vermiştir. Partinin kendi tanımlamasıyla, diktatörlük rejiminin sona ermesinin ardından “burjuva demokratik sistemin kurulmasıyla” birlikte KKE,

“ulusal bağımsızlık, demokrasi ve toplumsal adalet uğruna öncü” rolünü üstlenmiştir (KKE). Bu dönemde PASOK’un ‘iktisadi ve askeri ulusal bağımsızlığa dayanan bir sosyalizmin özgün ve ulusalcı biçimini’ savlayan bir parti olarak ortaya çıkması (Close, 2002: 153) önceleri işçi sınıfının kısa vadeli ekonomik çıkarlarında pay sahibi olmuş gibi görünse de, özünde sınıf mücadelesine zarar vermiş; işçi sınıfını siyasal partisinden uzaklaştırmıştır.

Oldukça yüksek grev sayılarına ulaşılan 1976–1980 döneminde toplam 2479 grev gerçekleşmiş; 1980 yılında grevde geçen toplam saat 20 milyonu aşmıştır.

Tablo I – Yunanistan’da Grev Eylemleri (1976–1980)

Yıl Grev Sayısı Grevci Sayısı Grevde Geçen Toplam Saat

1976 829 241.142 5.187.783

1977 401 393.572 8.217.264

1978 405 349.969 6.477.117

1979 372 638.635 9.950.074

1980 472 1.317.917 20.494.944

Kaynak: Çalışma Bakanlığı, aktaran Ioannou, 1999: 9.

Örgütlü emeğin artan gücünün ve (Keynesçi iktisat politikasıyla ve Fordist üretim tarzıyla uyumlu biçimde) devletin tam istihdam politikasının bir sonucu olarak, 1975–1985 döneminde birim işçi ücretleri reel olarak % 35 oranında yükselmiş (Alogoskoufis, 1995: 161, aktaran Pagoulatos, 2003: 88); çalışma saatlerinin sınırlandırılması ve toplu işten çıkarma tazminatları gibi ücret dışı konularda da haklar elde edilmiştir (Close, 2002: 177). Bu dönemde sosyal güvenliğin kapsamı da genişletilmiş; 1970–1990 yılları arasında sosyal güvenlik sistemine (IKA) dâhil edilen işçilerin sayısı iki katına çıkmıştır (Close, 2002: 161).

1950’li yıllardan beri, ancak özellikle askeri rejim boyunca yabancı sermaye yatırımları teşvik edilmiş; bu dönemde üretimde sermaye-yoğun yatırımlar üçte bir düzeyine ulaşmış; ancak çok yönlü sanayileşmeyi körükleyecek makineye dayalı metal işleme sanayi gelişmemiştir (Petras, 1992: 99). Diktatörlüğün sona erdirilmesinden itibaren rüzgâr yerli sermayeden yana dönmüş; yaşanan ekonomik bunalımın da etkisiyle imalat sanayi çoğunlukla emek-yoğun üretime yönelirken, devletin ekonomideki ağırlığı da artmıştır. Diğer bir deyişle, 1974 yılından itibaren Yunanistan’da hem iç pazar olanakları geliştirilerek ve devlet-merkezli sanayileşme politikası güdülerek yerli sermayenin kalkındırılacağı, hem de tam istihdam ve geniş kapsamlı sosyal güvenlik hizmetleri ile işçi sınıfının rızasının alınacağı Keynesçi iktisat politikası hâkim olmuştur.

1974 yılından itibaren devletin ekonomi üzerindeki kontrolü yoğunlaşmış ve önemli sektörlerde hatırı sayılır düzeyde kamulaştırmalar yapılmıştır34. İmalat sanayinin devlet kontrolü altında tutulmasıyla paralel olarak, ücret politikaları da devlet tarafından belirlenmiş; bu amaçla toplu sözleşme uyuşmazlıklarının çözümünde zorunlu tahkim uygulaması yaygınlaştırılmıştır. 1975–1980 yılları arasında toplu sözleşme ve tahkim yoluyla uzlaşı sayıları gözden geçirildiğinde, uzlaşıların yalnızca % 44’ünün toplu pazarlık süreci sonucunda elde edildiği, % 56’sının ise zorunlu tahkim süreci sonucunda sağlandığı görülmektedir35.

34 1977 yılında Olimpik Havayolları ve rafineriler gibi bazı önemli şirketler ile ülkenin ikinci büyük bankası olan Ticaret Bankası kamulaştırılmıştır (Pagoulatos, 2005: 359).

35 1975 yılında imzalanan toplam 274 toplu sözleşmenin yalnızca 131 tanesi toplu pazarlıkla varılan uzlaşı sonucu imzalanmış (% 47); 1980 yılında ise toplam 520 toplu sözleşmenin yalnızca 221 tanesi toplu pazarlıkla varılan uzlaşı sonucu imzalanmıştır (% 42) (Ioannou, 1999: 27). 1961–1974 yılları arasında bu oranın % 50 düzeyinde olduğu gözlenmektedir.

1981 yılında gerçekleşen genel seçimler, halk kitlelerinin tercihini PASOK’tan yana koyması36, 1980 öncesi dönemde uygulanan “merkeziyetçi müdahaleci ekonomik politikalara”, tanıdık sermaye gruplarına verilen “çıkarcı mali ödeneklere”, “himayeci politika modeline” tepkinin bir göstergesidir (Pagoulatos, 2003: 92). Askeri rejimin sona erişinden itibaren kendini (Avrupa sosyal demokrasisine kıyasla daha radikal) bir sosyal demokratik sol parti olarak tanımlayan, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve NATO karşıtı, ‘insanın insan tarafından sömürülmesine karşı’ politika önerilerinde bulunan PASOK’un iktidar olmasıyla birlikte uygulanmakta olan Keynesçi iktisat politikaları derinlik kazanmış; 1985 yılında sınıf ilişkilerinde meydana gelen değişikliğin bir yansıması olarak gerçekleşen ekonomik liberalizasyona kadar sürmüştür (Tsakalotos, 1998:116).

Hem iktidar değişikliğindeki, hem de 1981–1985 döneminde uygulanan Keynesçi iktisat politikalarının önceki döneme kıyasla daha kapsamlı olarak gerçekleştirilmesindeki başat etken, askeri diktatörlük rejimi sürecinde yaşanan sanayileşme döneminde güçlenen işçi sınıfının, rejimin yıkılmasının ardından örgütlü bir yapıya kavuşması olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda PASOK işçi sınıfının ihtiyaçlarına yanıt verme iddiasıyla iktidara gelmiş; ancak zaman içinde diğer sosyal demokrat partiler gibi bir “düzen partisi haline gelmiş, burjuvazinin çıkarlarını savunmayı içselleştirmiş, burjuvazinin hâkimiyetini işçi sınıfına ve emekçilere verilecek tavizlerle daha ‘akıllıca’ sürdürmeyi ana görev olarak üstlenmiştir”

(Savran, 2010a).

PASOK iktidarıyla birlikte kapitalist ekonominin ne özel sektöre ne de kamu sektörüne devredilemeyecek önem ve hassasiyette olduğu vurgulanmış;

36 Genel seçimlerde PASOK % 48,7 oy ve 172 sandalye, ND % 35,8 oy ve 115 sandalye, KKE ise % 10,9 oy ve 13 sandalye kazanmıştır.

ekonominin kurumsal ve yapısal reformlar aracılığıyla dönüştürülmesi öncelikli görüşmüştür. Zira özel sektör “para yardımlarını ve diğer devlet ödeneklerini maksimize etmeye” odaklanırken, kamu sektörü “bürokratik yapısı ve ahbap-çavuş ilişkileri üzerine inşa edilmesi” nedeniyle güvenilmezdir (Tsakalotos, 1991: 129–

130, aktaran Tsakalotos, 1998: 117); dolayısıyla “ekonominin toplumsal kontrolünü sağlayacak kurumsal ve yapısal reformlar olmadıkça, bölüşüme yönelik çabalar da olumsuz sonuçlanacaktır” (Tsakalotos 1998: 116). Bu nedenle PASOK iktidarıyla birlikte öncelikle “zenginlik, güç ve mülk yapısı” kısmi olarak dönüştürülmüş;

ardından ekonomik sistemin, vasıflı işçileri istihdam edecek ve ülke içinde tüketimi ve ihracatı teşvik edecek ileri teknoloji sanayileri ön plana geçirmek üzere, çok yönlü modernleşmesi hedeflenmiştir (Petras, 1992: 104). Son derece korumacı, içe dönük, kendi kendine yetebilen ve emek-sermaye çatışmasının ılımlılaştırıldığı bir iktisat politikası izlenen bu dönemde Yunanistan, dünya pratiğinin (ve Türkiye’de parasalcı rekabetçi iktisat politikalarına geçişin) tersine Keynesçiliği yeniden keşfetmiştir.

Bu kapsamda öncelikli olarak devletin sendikalar üzerindeki denetimine son verilmiş; 1264/1982 sayılı yasa ile "işçi sınıfı örgütlerinin özgürlüğünü koruyarak sendikal hareketin demokratikleştirilmesi” hedeflenmiştir (EIRO, Mart 1998). Devletin sendikaların kuruluşu, organizasyon yapısı ve işleyişi üzerindeki etkisi ve işçi hakları üzerindeki kontrolü görece azaltılmış; işçilerin sendikalara üye olma, grev, toplu sözleşme hakları garanti altına alınmış; GSEE bünyesindeki seçimlerin demokratik esaslara göre yapılması hükme bağlanmıştır (Close, 2002:

146).

1365/1983 sayılı yasa ile açıklık kazandırılan kamulaştırmalar vasıtasıyla ekonominin önemli sektörleri devlet denetimi altına alınarak devlet-merkezli

sanayileşme amaçlanmış; işçiler “yönetime katılma, strateji belirleme, şirket programlama ve izleme” uygulamalarıyla yönetime dâhil edilmiştir (EIRO, Eylül 1998a)37. “Tüm topluma ve ulusal faydaya hizmeti; işçilerin karar alma sürecine aktif olarak katılımını; … işletme içindeki üretkenliği ve verimliliği işçiler yararına artırmayı ve topluma sunulan hizmetleri geliştirmeyi” amaçlayan yasa kapsamında pek çok şirket kamulaştırılmıştır (1365/1983, Fıkra 1, aktaran EIRO, Eylül 1998a)38. Kamulaştırma yasasının sosyalist bir politika olarak değil, Keynesçi iktisat politikasının bir uzantısı olarak değerlendirilmesi gerektiği, iyi işlemekte olan (kâr eden) işletmelerin kamulaştırma kapsamına alınmaması ilkesiyle netlik kazanmaktadır (Tsakalotos, 1998: 117). Aynı yıl kurulan ve borçlu şirketlerin iyileştirilerek piyasa döndürülmesini hedefleyen Endüstriyel Kalkındırma Örgütü (OAE) de bu gerçeğin altını çizmektedir (Pagoulatos, 2000: 194). Ekonomik kriz dönemlerinde görüldüğü gibi, yeterli düzeyde artı-değer elde edemeyen şirketlerin kendileri değil, zararları kamulaştırılmakta; işçi sınıfının yönetime dâhil edilmesi biçiminde meşrulaştırılan yasa esasında kapitalizme içkin olan kârlılık krizini sermayeyi minimum düzeyde zarara uğratarak aşmanın yollarını aramaktadır. 1975–

1990 yılları arasında gerçekleşen kamulaştırmalarla kamu sektörünün tüm ekonomi içindeki oranı % 35’ten % 60’a yükselmiş; ancak OAE bünyesinde kalkındırılması amaçlanan şirketlerin 1990’lara kadar piyasaya geri döndürülmemesi sonucunda

37 Yasaya göre, kamulaştırılan işletmelerin bütün sermaye hisselerinin yahut mutlak çoğunluğunun devlete, kamu kurumuna, kamu kuruluşuna ya da devlet/kamu kurumu tarafından yönetilen bir özel işletmeye ait olması gerekmektedir. Altı hükümet temsilcisi ve üç işçi temsilcisi olmak üzere toplam dokuz üyeden oluşan işletme yönetim kurulu üç yıllığına seçilmekte; görev sürelerinin bitiminde işçilerin daha önceki işlerine geri dönmesi gerekmektedir (EIRO, Eylül 1998b).

38 Kamulaştırmalarda stratejik önemi olan sektörler başta gelmiştir. Kamulaştırılan şirketler arasında Larco Maden İşletmesi, Pyrkal Cephane Sanayi, Lavrion Kurşun Madeni ve Heracles General Çimento Şirketi bulunmaktadır (Georgakopoulos vd., 1987, Teitgen-Colly, 1987, aktaran Pagoulatos, 2005: 359). 1983 yılı itibariyle en büyük 50 sanayi firmasının 19’u doğrudan veya dolaylı olarak devlet kontrolü altına alınmıştır (Pagoulatos, 2005: 359).

kamu borçlanması büyük ölçüde artırmış; bu da 1985 yılında iktisat politikasında gerçekleşen dönüşümde büyük pay sahibi olmuştur.

1981–1985 dönemi iktisat politikası, Keynesçi özgül emek rejimi ile uyumlu biçimde tam istihdam sağlamayı hedeflemiştir. İşsizlik oranını düşürme ve tam kapasite üretim gerçekleştirme amacıyla hazırlanan ve toplu işten çıkarma konusunu düzenleyen 1387/1983 sayılı yasa ile 20–200 işçi çalıştıran işyerlerinde toplu işten çıkarma sayısı ayda dört işçiyle, 200’ün üzerinde işçi çalıştıran işyerlerinde ise % 2–3 ile sınırlanmış; böylelikle işten çıkarma koşulları zorlaştırılmıştır (Papakonstantinou, 2006: 1). Bunun yanı sıra, işten çıkarma öncesinde, işçi ve sermaye sınıfı temsilcileri arasında bir görüşme yapılması ve işten çıkarmanın nedenlerinin açıklanması hususu hükme bağlanmıştır (Katsanevas, 1985:

112). 1983–1987 beş yıllık planı ile işçi sınıfı ile sermaye sınıfı arasında yeni bir uzlaşma mekanizması geliştirileceğinin de işareti verilmiştir.

Bu dönemde Keynesçi iktisat politikası ile uyum içindeki görece yüksek ücret politikaları, işçi sınıfının yüksek düzeydeki örgütlü direnişi nedeniyle de bir zorunluluk halini almıştır. Üretim sektöründe reel ücretler 1983 yılı dışında sürekli artış göstermiştir (Kravaritou, 1994: 234). 1959–1960 döneminde ortalama % 45,3, 1974–1975 döneminde ise ortalama % 48,8 olan ücretlerin milli gelire oranı, 1981–

1982 döneminde % 62,2 seviyesine ulaşmıştır (Close, 2002: 161).

Emeklilik, sağlık, eğitim konularında işçi sınıfını bütünüyle kapsayan önlemler alınmış; sınıflar arasındaki eşitsizlik ve yoksulluk düzeyi önemli ölçüde düşürülmüştür (Tsakalotos, 1998: 133). 1980–1985 döneminde toplam kamu harcamalarının ortalama % 37’si emekli ücretlerine ve sosyal güvenlik harcamalarına ayrılmıştır (Thomadakis ve Seremetis, 1992: 246). 1975 ile 1990 yılları arasında

kamu harcamalarının GSYİH’ya oranı % 29’dan % 51’e çıkmıştır (Pagoulatos, 2003:

95). Dolayısıyla askeri diktatörlük rejimi sonrası Keynesçi ücret ve sosyal güvenlik politikaları 1985 yılına kadar süreklilik göstermiştir.

1974’ten itibaren uygulanan ve 1980’li yıllarda daha da derinleşen Keynesçi iktisat politikası, Yunanistan’ın 1981 yılında üyesi olduğu Avrupa Topluluğu (AT, bundan sonra Avrupa Birliği, AB) ile karşıtlık içerisinde gerçekleşmiştir. Kamulaştırmalar, yüksek ücret politikaları ve geniş kamu harcamaları AB politikalarıyla şiddetli biçimde çatışmış; Avrupa ekonomilerinin Keynesçi uygulamaları terk ederek parasalcı iktisat politikalarına yöneldiği bu dönemde Yunanistan AB’den giderek uzaklaşmıştır (Pagoulatos, 2000: 193).

Yunanistan’a liberal, dışa dönük ve emek piyasasının uluslararası rekabete uygun biçimde kuralsızlaştırılmasına/esnekleştirilmesine dayanan reform önerilerinde bulunulurken, Yunanistan söz konusu reformları olabildiğince ertelemiş; hatta üyelik koşullarının yeniden değerlendirilmesi isteminde bulunarak AB ile bütünleşme konusundaki tereddütlerini ortaya koymuştur. Zira AB’ne katılım, “ülkenin kapitalist sistemin bir uydusu olarak çevresel rolünü sağlamlaştıracak; ulusal planlamayı imkânsız hale getirecek; Yunan sanayini tehdit edecek ve çiftçilerin ortadan kalkmasına yol açacaktır” (Featherstone, 1988: 175–178, aktaran Kazakos, 1992:

261). Yunanistan açısından bu dönüşüm, sınıfsal dengeler bağlamında değerlendirildiğinde de oldukça güç görünmektedir.

1982 tarihinde AB’ne verilen memorandum ile bir ülke ilk kez talepte bulunan taraf konumuna gelmiştir. Bu ‘pazarlık’ paketinde “özellikle rekabete ilişkin (devlet yardımlarının azaltılması, vb.) ortak pazar düzenlemelerinden uzun süreli muafiyet; ekonominin kırılgan ve yetersiz altyapısının mali olarak iyileştirilmesi için

AB’nden yüksek fon transferleri” taleplerinde bulunulmuş (Kazakos, 1992: 265);

böylelikle esasında AB’nin kategorik olarak reddedilmediği, ancak toplumsal bir hazırlık sürecine ihtiyaç duyulduğu üstü kapalı olarak ifade edilmiştir. Bu süreçte tarife ve kotalar AB’nin direktifleriyle uyumlu olarak kaldırılmasına karşın, ithalat vergileri getirilerek ekonomik müdahalecilik ve ulusal korumacılık stratejileri sürdürülmüş (Pagoulatos, 2000: 194); endüstriyel ve tarımsal koruma, yeniden yapılanma ve kalkınma söyleminden ödün verilmemiştir (Tsakalotos, 1991; Lavdas, 1997, aktaran Pagoulatos, 2000: 193).

1974–1985 dönemi incelendiğinde, sanayileşme politikaları sonucunda güçlenen işçi sınıfının ve askeri diktatörlük rejiminin yıkılmasına zemin hazırlayan yerli burjuvazi-işçi sınıfı işbirliğinin, on yıldan fazla bir süre dönemin iktisat politikasını belirlediği ifade edilebilir. Bu süreçte uygulanan devlet merkezli sanayileşme ve iç pazara yönelik tam kapasite üretimi teşvik politikalarıyla hem 1950’li yıllardan beri yabancı sermaye karşısında atıl durumda kalan yerli sermaye güçlendirilmiş, hem de işçi sınıfının siyasal/ekonomik hak ve özgürlükleri gözetilerek sınıf çatışmasının sınırlandırılması amaçlanmıştır. Ayrıca PASOK’a yakınlaşan işçi sınıfı KKE’nin etki alanından uzaklaştırılarak hâkim siyasi sisteme kazandırılmış ve sınıf mücadelesi sosyal demokrat bir çizgiye çekilmeye çalışılmıştır. PASOK’un KKE’yi bertaraf ederek kendini işçi sınıfının siyasal partisi olarak ortaya koyduğunun en açık kanıtı, KKE’nin 1981 yılında % 10,9 olan oy oranının 1985 seçimlerinde % 1,8 seviyelerine gerilemesidir39.

Ancak on yılı aşkın bir süredir uygulanmakta olan yüksek ücret politikaları ve geniş kamu harcamaları bütçe üzerindeki yükü artırıp Keynesçiliği mali anlamda

39 1985 genel seçimlerinde PASOK % 45,8 oranında oy ve 161 sandalye kazanarak tek başına iktidar olurken, ikinci parti olan ND % 40,8 oranında oy ve 126 sandalye, KKE ise % 1,8 oranında oy ve 12 sandalye kazanmıştır.

sürdürülemez hale getirmiştir. 1982–1985 döneminde reel ücret artışlarının üretkenlik düzeyinin dahi üzerinde seyretmesi ve kâr oranlarının düşüklüğü nedeniyle özel sermaye yatırımları ilerleme göstermemiş; sermayenin organik bileşiminin yükselmesi ve artı-değer oranının bu yükselmeyi dengeleyememesi sonucunda sermaye aşırı birikmiştir. Diğer bir deyişle, yerli sermaye birikimi Keynesçi iktisat politikası kapsamında büyüme sınırlarına ulaşmıştır (Pagoulatos, 2003: 99).

Yaşanan ödemeler dengesi krizi ile birlikte enflasyon yükselmiş; üretim sermayesindeki istikrarsızlık ve tam istihdam politikasının sonlandırılmasına bağlı olarak artan işsizlik oranları, büyük bir makroekonomik krizi gündeme getirerek iktisat politikasında bir dönüşümün ‘kaçınılmazlığına’ vurgu yapmıştır. Dolayısıyla Keynesçi iktisat politikasının sonlandırılması, yerli sermaye birikimi açısından bir zorunluluk haline gelmiş; devlet merkezli sanayileşme politikalarıyla ve iç pazara dönük üretim stratejileriyle palazlanmış, uluslararası piyasada rekabet gücü kazanmış olan yerli sermaye, liberal ve dışa dönük bir iktisat politikasına geçişi talep etmeye başlamıştır.

Böyle bir siyasal bağlamda yayınlanan 1985 İstikrar Programı, askeri diktatörlük rejiminin sonlandırılması sürecinde kurulan yerli sermaye-işçi sınıfı işbirliğinin, Keynesçi dönemde palazlanan yerli sermaye lehine sonlandırıldığını göstermekte; Keynesçi iktisat politikasından parasalcı rekabetçi iktisat politikasına geçişi işaret etmektedir. Emek piyasası üzerindeki çeşitli uygulamalarla işçi sınıfının örgütlenme kapasitesinin sınırlandırılmasını ve emek maliyetlerinin düşürülmesini mümkün kılacak pek çok araca sahip olan parasalcı rekabetçi iktisat politikası, sömürü oranının artırılmasını ve böylece kâr oranının düşme eğiliminin tersine

çevrilmesini mümkün kılacaktır. Aynı zamanda ekonomik olarak güçlenen yerli sermayenin çıkarlarının yabancı sermaye ile örtüştüğü bu dönemde, emek gücünün artan sömürüsünün hem yerli sermayeyi tazmin ederek yabancı sermayeye dengeleyeceği (Petras, 1992: 113), hem de yabancı sermayenin cezp edilmesi sürecinde etkili olacağı düşünülmektedir. Bu bağlamda İstikrar Programı yerli ve yabancı sermayeye daha fazla açıklık (openness) ve dolayısıyla AB’ne daha fazla yakınlık anlamına gelmektedir (Kazakos, 1992: 271).

Yunanistan’ın liberalizasyon deneyiminin dünya genelinde alışılmış uygulamadan ayrıldığı nokta, finansal liberalizasyonun ticari liberalizasyondan önce gerçekleşmiş olmasıdır. Bunun en önemli nedeni, finansal liberalizasyonun AB’nin tek piyasa haline gelme ideali çerçevesinde öne sürdüğü sermaye liberalizasyonu politikalarının ulusal düzeyde geciktirilmeden uygulanması, buna karşılık ticari liberalizasyonun işçi sınıfından gelen tepkiler nedeniyle ertelenmesidir. Bu bağlamda parasalcı iktisat politikasıyla uyumlu olarak sermayenin emeğin itaatsizliğinden kaçması ve üretim sermayesini finans sermayesine dönüştürmesi biçiminde gerçekleşen finansal liberalizasyon Yunanistan’da sorunsuz olarak gerçekleşmiş;

ancak üretim sektörünün uluslararası rekabete açılması anlamına gelen ticari liberalizasyon için öncelikle işçi sınıfının örgütlenme kapasitesinin sınırlandırılması ve sınıfın güçsüzleştirilmesi gerekmiştir. 1990’lı yıllarda gerçekleştirilen emek piyasası reformları, hem işçi sınıfının sendikal örgütlenme gücünün azaltılmasına yönelik politikalarla sınıfsal direnişi yıpratmış; hem de emeğin maliyetini azaltırken üretkenliğini artırmıştır.

In document İŞÇİ SINIFININ ÖRGÜTLÜLÜK DÜZEYİ İLE DEVLET POLİTİKALARI ARASINDAKİ İLİŞKİ: EMEK PİYASASININ REFORMU SÜRECİNDE YUNANİSTAN VE TÜRKİYE KARŞILAŞTIRMASI (Page 121-134)