İÇİNDEKİLER GİRİŞ.............................................................................................................7 I.Çal

295  Download (0)

Tam metin

(1)

İÇİNDEKİLER

GİRİŞ ...7 

I.Çalışmanın Kapsamı ... 10 

III. Çalışmanın Yöntemi... 13 

I. BÖLÜM: ULUS-DEVLET VE KÜRESELLEŞME ...14 

1. Kuramsal Çerçevede Ulus-Devlet... 14 

1.1.  Liberal Yaklaşımda Devlet ... 17 

1.2. Sosyal Demokrat Yaklaşım... 18 

1.2.  Marksist Devlet Kuramı... 22 

1.3.1. Marks ve Engels’in Devlete Yaklaşımı... 24 

1.3.2. Tekelci Devlet Kapitalizmi ... 25 

1.3.3. Çağdaş Marksizm’de Devlet Tartışmaları ... 26 

1.3.4. Frankfurt Okulu... 27 

2. Küreselleşme Tanımı –Süreci ... 28 

2.1. Küreselleşmenin Tanımı ... 28 

2.1.1.Ekonomik Nedenler ve Boyutlar... 36 

2.1.2. Teknolojik Nedenler ve Boyutlar... 39 

2.1.3.Siyasal Nedenler ve Boyutlar... 40 

(2)

2.1.4. Kültürel Nedenler ve Boyutlar... 43 

2.2. Küreselleşme Sürecine İlişkin Farklı Yaklaşımlar... 45 

2.2.2. Küreselleşme Karşıtları... 48 

2.2.3. Dönüşümcüler ... 52 

3. Küreselleşmenin Temel Aktörleri... 53 

3.1. Çokuluslu Şirketler ... 53 

3.2.Bretton Woods Kurumları: IMF ve Dünya Bankası ... 57 

3.3. Dünya Ticaret Örgütü ve Gümrük Tarifeleri Ticaret Genel Anlaşması ... 64 

3.4. Çok Taraflı Yatırım Anlaşması (MAI) ... 68 

3.5. Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS) ... 70 

3.6. Birleşmiş Milletler ... 73 

3.7. Bölgesel Bloklar... 74 

4. Küreselleşmenin Evrimi ... 75 

4.1.Ulus-Devletin İşlevlerinin Değişimi: Refah Devletinin Krizi ve Yeni Sağ Anlayış 76  4.1.1.Ulus-Devletin Ekonomik İşlevlerinin Değişimi... 78 

4.1.2.Refah Devletinin Krizi ve Yeni Sağ Anlayış ... 81 

(3)

4.2.Küresel Düzeyde Ulus-Devletin Kuşatılması ... 84 

4.2.1.Yukarıdan (Kurumsal) Kuşatma: Uluslararası Kuruluşlar... 85 

4.2.2.Aşağıdan (İçeriden) Kuşatma: Yerelleşme Söylemi ... 90 

4.3.Yönetişim ... 93 

II. BÖLÜM: AVRUPA’NIN BÜTÜNLEŞMESİ VE AVRUPA BİRLİĞİ’NİN BÖLGE POLİTİKALARI ...99 

1. Avrupa’nın Bütünleşme Kuramları ... 99 

1.1. Küreselleşme ve Avrupa Birliği... 109 

1.2. Avrupa Birliğinde Bütünleşme Süreci ve Egemenlik Tartışmaları... 115 

1.3. Avrupa Birliği’nin Oluşum Süreci... 119 

1.4. Ulus-Devlet / Avrupa Birliği İkilemi ... 125 

1.5. Avrupa Birliği’nde Ekonomik Bütünleşme ... 135 

2- Bölgeselleşme... 139 

2.1. Bölgeselleşme Nedenleri... 142 

2.2.Bölgeselleşme Modelleri... 144 

2.2.1. Plan-Program Bölgeleri (Ekonomik Bölge)... 144 

2.2.2. İdari Bölgeler ... 145 

2.2.3. Siyasal Bölgeler ... 146 

(4)

2.2.4. Kültürel Bölgeler... 147 

2.3.Bölgeler Avrupası Tartışması ... 148 

2.3.1. Bölgelerin Avrupa Birliği Yönetimine Katılımı ... 150 

2.3.1.1 Bölgelerin Topluluk İşlerine Devlet İçi Karar Süreciyle Katılımı... 151 

2.3.1.2. Bölgelerin Avrupa Düzeyi ile Doğrudan İlişkisi ... 152 

2.4.Bölge Kalkınma Ajansları... 154 

2.5.Avrupa Konseyi Açısından Bölgeler ... 161 

2.5.1. Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi ... 163 

2.5.2.Avrupa Bölgesel Özerklik Şartı ... 164 

3. Avrupa Birliği’nin Bölge Politikası ve Araçları ... 168 

3.1.Avrupa Birliği’nin Bölge Politikası ... 169 

3.2.Avrupa Birliğin’de Sorunlu Bölgelerin Sınıflandırılması... 174 

3.3.Avrupa Birliğin'de Bölgesel Farklılıklar ve Nedenleri ... 176 

3.4. Avrupa Birliği’nin Bölgesel Kalkınma Politikası Araçları... 177 

3.5. Yapısal Fonlar ... 178 

3.6. Yapısal Yardımlar ... 181 

III. BÖLÜM: BÖLGESELLEŞME HAREKETLERİ VE FRANSA...185 

(5)

1. Fransız Devlet Geleneği ... 185 

1.1. Yerel Özerklik ve Yönetsel Yapı ... 189 

1.2. Merkezi Devlet Anlayışı ... 193 

2. Küreselleşme ve Fransız Devlet Geleneği ... 197 

2.1.Fransız Ulus-Devlet Kimliğinin Avrupalılaştırılması... 201 

2.2.Fransa’da Bölgeselleşme ve Bölgelerarası Dengesizlikler... 205 

3. Avrupa Birliği ve Fransa... 209 

4.Anayasal Düzlemde Bölgeselleştirme ... 213 

5.Fransız Yönetsel Sistemi... 225 

5.1. Merkezi Yönetim Örgütlenmesi... 226 

5.1.1.Yerinden Yönetim ve Yetki Genişliği... 227 

5.1.2.Merkezi Devlet Hizmetleri... 227 

5.1.3.Yetki genişliğine konu olan devlet hizmetleri ... 229 

5.1.3.1. Belde ... 230 

5.1.3.2. İldeki Devlet Hizmetleri... 230 

5.1.3.3.Bölgedeki Devlet Hizmetleri... 232 

5.2. Yerel Yönetimler... 234 

(6)

5.2.1. Hukuki Yapı... 235 

5.2.2. Yerel Örgütlenme... 237 

5.2.2.1 Anakent Belediyeleri... 239 

5.2.2.2. İl Yerel Yönetimi ... 240 

5.2.2.3. Bölge Yönetimi ... 242 

5.3.Yerel Yönetimlerin Görevleri ... 243 

5.3.1.Yerel Yönetimlerde İşbirliği ... 244 

5.3.2.Yerel Yönetimlerde Katılım... 245 

5.3.3.Yerel Yönetim-Merkezi Yönetim İlişkisi ... 246 

6. Yerinden Yönetim ve Sorunları... 246 

6.1. Fransa ve Yerinden Yönetim ... 247 

6.2. Yerinden Yönetimin Getirdiği Sorunlar... 257 

7. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı ve Fransa... 260 

SONUÇ...264 

SİMGELER DİZİNİ...274 

KAYNAKÇA ...276   

(7)

GİRİŞ

Günümüzde küreselleşme kavramı, çeşitli görüşler tarafından farklı biçimlerde tanımlanmaktadır. Bu görüşleri savunan eğilimler, küreselleşme savunucuları, küreselleşme karşıtları ve dönüşümcüler olmak üzere üç ana başlıkta toplanabilir.

Küreselleşme savunucuları ve dönüşümcülere göre küreselleşme, en genel anlamıyla toplumun ve bireyin yaşam koşullarını şekillendiren ekonomik, teknolojik, siyasal ve kültürel süreçlerde ulusal sınırların öneminin azalması olarak ifade edilmektedir.

Küreselleşme karşıtları ise kavramı kapitalist sistemin bütün dünyaya yayılması anlamında, kapitalist gelişmede gelinen son aşama olarak tanımlamaktadır.

Küreselleşmeye ilişkin görüşlerdeki farklılaşma, sürecin tanımlanmasında küreselleşmenin boyutları ve sonuçlarına ilişkin farklı perspektiflerden hareket edilmesinden kaynaklanmaktadır. Bu farklılaşma, 1970’lerin sonlarından itibaren dünyadaki birçok gelişmiş ve gelişmekte olan ülkenin ekonomik krizden çıkış politikası arayışlarıyla birlikte daha belirgin bir hale gelmiştir. Bu çerçevede küreselleşme karşıtlarının küreselleşme sürecini, kapitalist sistemin 1970 sonrası yaşanan ekonomik krizlerden bir çıkış yolu olarak nitelendirmeleri, özellikle bir yeniden yapılanma süreci olarak tanımlamaları ve iç pazara dayalı ekonomi politikası izleyen gelişmekte olan ülkelerin dünya ekonomisi ile bütünleşmelerinin teorik ve kurumsal altyapısını oluşturma süreci olarak ifade etmeleri, bu sürecin boyutlarına ve sonuçlarına ilişkin olumsuz değerlendirmelerinin temel nedeni olmaktadır.

Küreselleşme savunucularının, ulus-devletin işlevlerini yitirdiğini ya da bunların aşındığını iddia etmelerine rağmen, gerçekte süreç ulus-devletin tam tersi bir biçimde sermaye lehine güçlendiğini ortaya koymaktadır. Ulus-devletin işlevlerindeki bu dönüşüme bağlı olarak da kamu yönetimi anlayışı ve örgütlenmesi yeniden tanımlanmakta ve biçimlenmektedir. Ulus-devletin refah devletine özgü uygulamaları bu süreçte yerini yeni sağ politikalarla biçimlenen uygulamalara bırakmaktadır.

Dolayısıyla ulus-devletin refah devleti işlevleri sorgulanmakta, ortadan kaldırılmakta ve yerine bunları reddeden yeni sağ politikalar konulmaktadır.

(8)

Küreselleşme sürecinin gereksinim duyduğu yeni sağ politikalar ise Washington Konsensüsü sonucu, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlar aracılığıyla oluşturulmakta ve yürütülmektedir. Bu politikaların temelinde yeni-liberal ve yeni-muhafazakâr yaklaşımlar bulunmaktadır.

Yeni-muhafazakâr dünya görüşü, klasik muhafazakârlığın üzerine bireysel özgürlük kavramının eklenmesiyle hayat bulmuştur. Bilindiği gibi klasik muhafazakârlıkta toplumsal yapı, geleneklerce belirlenmektedir. Buna göre toplum, hiyerarşik bir yapıya sahiptir ve bireysel farklılıklar bu yapının doğal özeliğini oluşturmaktadır. Yeni- muhafazakârlıkta ise başta aile olmak üzere, geleneksel ve dini kuruluşlar, komşuluk ilişkileri ve vakıflar yeni-liberal politikalardan kaynaklanan eşitsizlikleri ortadan kaldıran kurumlar olarak ortaya çıkmaktadır. Devletin bu kurumlara müdahalede bulunması, bunların geleneksel doğasını bozacağı gerekçesiyle reddedilmektedir.

Dolayısıyla yeni-muhafazakârlık, bu kurumların varlıklarını devam ettirmelerini ve devletin bu alandan çekilmesini öngörmektedir. Bu çerçevede yeni sağ anlayışın, yeni- liberal ekonomik yapı ve yeni-muhafazakâr siyaset söylemleri üzerinden şekillendiğini söylemek mümkündür. Bu nedenle küreselleşme süreci ile yeni sağ politikalar birlikte düşünülmeli ve birbirlerini tamamlayan tek bir süreç olarak algılanmalıdır.

Bu bağlamda yeni sağın devleti algılayış biçimi ile küreselleşme sürecinde tanımlanan devlet anlayışı arasında bir benzeşme görülmektedir. AB'nin bölgeselleşme ve bölgeler yaratma politikasının temelini, aşağıda da değinileceği gibi, ulus-devletlerin yerini çok da uzak olmayan bir gelecekte bölgelerin alacağı ve AB'nin politik yapısının bu bölgeselleşme için uygun olduğu düşüncesi oluşturmaktadır.

Siyaset bilimcilere göre günümüzdeki egemen devletlerin hemen tümü ulus-devlet olarak tanımlanabilir. Bu tanım günün koşullarına uyarlanmış bir tanım olarak görünmektedir. Ancak ulus-devleti, kültürel ve/veya etnik bir grubu/topluluğu egemen bir toprak parçası üzerinde birleştiren ve meşruiyetini bu birleştirmeden alan;

yurttaşlarına ortak bir dil, kültür ve değerler bütünü veren bir varlık olarak tanımlayacak olursak, dünyada ulus-devlet bulmak pek mümkün görünmeyecektir.

(9)

AB’nin gelişimini ulus-devletlerin birliği, ama giderek yok olan ulus-devletlerin birliği olarak algılamak gerekiyor. Ulus-devletlerin çözülmesi, ulusal düzeydeki hükümetlerin kendi halklarına pozitif değere sahip politik metalar sağlayamaması sonucunda halkın çoğunluğunun gözünde meşruiyetlerini yitirmeleri yoluyla olabileceği gibi AB ülkeleri örneğinde olduğu gibi bölgesel otonomi, federalizm ve kapsamlı yetki devri yoluyla gönüllü biçimde de hayat bulabilir.

Uzun ve zahmetli mücadeleler sonucunda elde edilmiş ulus-devletin birinci yoldan çözülmesi, özellikle ulus-devletin bizatihi kendisi tarafından arzu edilmeyen ve mümkün olduğunca karşı konulması gereken bir olgu olmakla birlikte ulus-devletin çökmesi ve dağılması da sıkça rastlanan bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Dil, din ayrılıkları, etnik ayrılık gibi nedenlerin yanı sıra aynı dili konuşan, aynı dine ve etnik gruba mensup toplulukların yeni bulunan bir doğal zenginliği paylaşamaması yüzünden dahi ulus-devlet büyük sarsıntılar geçirebiliyor. "Öteki" korkusunun ateşlediği düşmanlık etnik çatışmaya, giderek ulus-devletin kendi sınırlarını bile denetim altına alamamasına yol açıyor. Dışsal bir faktör olarak küreselleşmenin de ulusal devletin çözülmesi eğiliminde sorumluluğu olduğu söylenebilir.

AB içindeki bölgeselleşme eğiliminin bu anlamda bir ulus-devlet çözülmesinin eseri olduğunu söylemek zor ise de, tarif ettiğimiz anlama yakın çözülme isteklerinin varlığı da inkâr edilemez niteliktedir. Çekoslovakya'nın Çek Cumhuriyeti ve Slovakya olarak ayrılmasında, diğer bütün etkenlerin yanı sıra, zengin ve gelişmiş Çek bölgesinin, Slovakların yükünü daha fazla taşımak istememeleri önemli bir neden olmuştur. Bir diğer örnek olarak, henüz tasarım aşamasında olsa bile İtalya'daki Lega Nord hareketinin, başarılı olduğu takdirde, İtalya ulus-devletini yıkması veya federal bir yapıya dönüştürmesi olasıdır.

Küreselleşmenin getirdiği politikalardan biri olan bölgeselleşme ulus-devlet yapısını tehdit etmekte, bölgelerden oluşan bir sistem ulus-devletlerin yerini almaya aday olmaktadır. Ulus-üstü birliklerin bir formu olan AB ve onun temel politikalarından olan bölgeselleşme, bu yapıdaki ve ona dâhil olmak isteyen ulus-devletleri zamanla yok olma süreciyle karşı karşıya bırakacaktır. Avrupa Birliği içindeki en güçlü ulus-devlet

(10)

yapılanması olan Fransa’da bile Avrupa Birliği’nin zorunlu kıldığı bölge politikaları sonucunda ulus-devlet yapısının zayıflamakta olup olmadığı, sorulması gereken önemli bir sorudur. Ülkelerin içinde var olagelen etnik kökenli özerklik ve bağımsızlık taleplerine insan haklarına saygı gerekçesiyle sağlanan destek, federatif yapılara giden yolu açan bir rol oynamaktadır.

Bu tez çalışmasında küreselleşme ve ulus-devlet tartışmaları ışığında AB oluşumu ve bu oluşumun takip ettiği bölgeselleşme politikaları ile ulus-devlet yapısının bu politikalar karşısında gösterdiği direnç tartışılacaktır. Birinci bölümde küreselleşme ve ulus-devlet, ikinci bölümde Avrupa’yı bütünleştiren kurucu nedenler, AB bölge politikaları ve uygulamaları tartışılacak, son bölümde ise hem bir AB kurucusu hem de ulus-devlet geleneğinin güçlü olduğu bir ülke olan Fransa örneği üzerinden ulus-devlet ve bölgeselleşme eğilimleri arasındaki ilişki açıklanmaya çalışılacaktır.

I.Çalışmanın Kapsamı

Ulus-devlet, küreselleşme sürecinde Avrupa Birliği’nden ve bölgelerden bir kuşatmayla karşı karşıyadır. Buna karşın, değişen işlevleri ve merkezi yapılanmasının gösterdiği dirençle ulus-devlet, bölgeselleşme politikaları karşısında varlığını sürdürmektedir.

Tezin birinci bölümünde küreselleşme ve kuramsal çerçevede devlet tartışmaları ışığında ulus-devlet / küreselleşme ilişkisi incelenecektir. Buradaki amaç, tezin hazırlanma amacını oluşturan temel sorunsallara ilişkin bir çerçeve oluşturarak ulus- devlet / küreselleşme ilişkisini siyaset biliminin temel teorileri ışığında ele almaktır.

İkinci bölüm Avrupa Birliği’ni oluşturan temel dinamiklerin, yine anahtar kavramlar yardımıyla teorik açıdan ve uygulamalar açısından incelenmesi üzerine kuruludur.

Buradaki amaç tümdengelim metodunu kullanarak, küreselleşme teorilerinden bölgesel teorilere doğru, bir kurucu öğe olan AB’nin ulus-devletin temel unsuru olan egemenlik tartışmaları ışığında, kuramsal ve pratik bir boyutta tartışılmasıdır.

Tezin üçüncü bölümü, temel varsayımlarımızın, AB’nin kurucu ülkelerinden olan ve siyasal sistemi itibarıyla ayrı bir noktada duran Fransa özelinde tartışılması üzerine kuruludur. Buradaki amaç Fransız yönetsel sistemi ışığında, bölgeselleştirme tartışmalarını ulus-devlet ve küreselleşme bağlamında ele almaktır.

(11)

II. Temel Varsayımlar

Tarihsel bir bakış, farklı ölçeklerin tarih içinde nasıl yaratılıp yıkıldığını ya da önemsizleştiğini gösterebilir. Örneğin bir yanda şehir devletlerinin, diğer yanda imparatorlukların yerlerini ulus-devletlere bıraktığını, ulus-devlet egemenliğinin ise zaman içinde giderek daha üst ölçeklerdeki örgütlenmeler karşısında ciddi bir baskıya uğradığını biliyoruz. Günümüz dünyasında bu tarihsel-coğrafi süzgeçten geçerek gelen, en az üç temel ölçekten söz etmek gerekiyor; yerel, ulusal ve küresel ölçekler.

Yine tarihsel olarak bakıldığında, Feodal Batı'da yerel ölçeğin temel ölçek olduğunu söyleyebiliriz. Verili teknoloji ve toplumsal ilişkiler çerçevesinde yerel bilimler, feodal üretim ve yeniden üretim ilişkilerinin örgütlenmesinde başat birimler olarak ortaya çıkmış, bir anlamda, iktidar ilişkilerinin örgütlendiği bir ölçek niteliğini kazanmışlardır.

Kent devletlerinin hakim olduğu bu örgütlenme anlayışında, kent-ötesi iktidar mücadeleleri ve ekonomik ilişkilerin varlığına rağmen, yerel, iktidar mücadelelerinin asli ölçeği olmuştur.

Yerele dayalı iktidar yapısının çözülüşü ve ulus-devlet ölçeğinin hakimiyetine doğru ortaya çıkan yönelimin arkasındaki temel itki, yerel ölçeğin kapitalist üretim ve birikim süreçleri açısından sınırlı kalmasıdır. Bir kez yerele dayalı toplumsal örgütlenme çözüldüğünde ortaya daha büyük ölçekte bir mekansal sabitin çıkması kaçınılmazdır.

Kapitalist üretim ve yeniden üretim süreçleri bu tür bir düzenleme olmadan yaşayamaz.

Bu çerçevede, ulus-devletin bir ölçek olarak ortaya çıkması, kapitalizmin kendi yarattığı mekansal eşitsizliklere, belli ölçeklerde zorlanmış ya da düşlenmiş bir homojenlik kazandırma gereksiniminden doğmuştur. Ortak bir para birimi, ortak bir mal ve emek pazarı yaratmak, özel mülkiyeti güvence altına alacak hukuksal yapıları belli bir ölçekte yaratmak kapitalizm için gereklidir. Kısaca, verili bir tarihsellik içinde ve teknolojik düzeyde, bu tür bir homojenlik için şehir devlet ölçeği küçük, küresel ölçek ise büyük gelmiş, bu süreçten, ulus-devlet ölçeği karmaşık siyasal mücadelelerin sonucunda başat ölçek olarak çıkmıştır.

(12)

Günümüzde gelinen noktada ise; insan etkinliği mekanı aşınca ve insanların ve ekonominin hareketliliği coğrafya üzerindeki bölgeleri paramparça edince, her şey değiştiği gibi, mekan da bir yönetim ölçeği olma özelliğini yitirmektedir. Ancak yönetsel ölçek olarak gün geçtikçe aşınan ya da belirginsizleşen işlevselliği, küresel ölçeğin giderek öne çıkan alternatif bir yönetim düzeneğine kaynaklık etmesi tartılmalarına da güç katmaktadır. 1

“Mekansal ölçekler içinde en büyüğü, küresel ölçek, bugün her zamankinden çok daha yoğun biçimde gündemimizde yer tutmakla birlikte yeni bir ölçek değildir. Bugün için yeni olan şey, tarihsel bir süreç içinde özellikle iletişim ve ulaşım başta olmak üzere teknolojide meydana gelen baş döndürücü gelişmeler sonucu, zaman-mekan sıkışması sürecinin dramatik bir biçimde hızlanması ve dünyanın en ücra köşelerine kadar belli ilişkilerin, daha önceki dönemlerle karşılaştırılamayacak biçimde yayılmasıdır. Bunun anlamı şudur: insanların ve metaların dünyanın bir noktasından çok uzaklardaki bir başka noktaya ulaşım süreci giderek azalmakta, dolayısıyla mekanın yarattığı engeller aşılmaktadır. "Dünya küçülmektedir" 2

Bu tür bir değerlendirmenin geçerliliği, büyük ölçüde ulus-devlet olgusunun aşılabilirliğinin kanıtlanmasıyla da ilişkilidir. Yukarıda da belirtildiği gibi ölçekler, belli iktidar ilişkilerinin örgütlendiği birimler olarak karşımıza çıkmaktadır. Batı'da yerel ölçek feodal dönemin iktidar odağı iken, zaman içinde bu ölçek aşılmış ve bir iktidar yatağı olarak yerini ulus-devlet ölçeğine bırakmıştır. Bugün yanıtlanması gereken soru, benzer bir sürecin ulus-devlet ölçeği çerçevesinde yaşanıp yaşanmadığıdır. Yani, bugün ulus-devlet ölçeği iktidar ilişkilerine dar gelip yerini küresel ölçeğe mi bırakmıştır?

Bunun imkânsız olmadığı ve hatta bu yönde ciddi bir baskının da oluştuğu görülmekle birlikte, bu tür bir sonuca varmanın çok erken olduğu, dahası ulus-devletin bugün hala bir iktidar yatağı olma özelliğini sürdürmesi için çok ciddi nedenlerin olduğu söylenebilir.

1Jean-Marie Guehenno, Demokrasinin Sonu, Dost Kitabevi, Ankara 1998, s.25.

2 Tarık Şengül "Siyaset ve Mekansala Ölçek Sorunu: Yerelci Stratejilerin Bir Eleştirisi", Küreselleşme Emperyalizm Yerelcilik İşçi Sınıfı, (Der.: E. Ahmet Tonak), İmge Kitabevi, Ankara 2000,s.117.

(13)

Kürselleşmenin teorisyenlerince ileri sürülen ulus-devlet yapılanmasının zamanla yerini ulus-üstü ve altı yapılanmalara terk edeceği varsayımı, siyaset biliminde baskın bir sav olarak yer tutmaktadır. Ancak ulus-devletin gerek küreselleşmenin evrimi sürecinde kazandığı yeni işlevler, gerekse geçmişten gelen güçlü yapısal öğeleri, bu devlet yapısının varlığını önemini yitirmeksizin sürdürmesini sağlamaktadır.

Küreselleşmeyle gelişen bölgesel birlikteliklerin bir örneği olan Avrupa Birliği başlangıçta ulus-devletlerin oluşturduğu bir birlik olduğu halde zamanla sınır birliği, parasal birlik ve ortak anayasal unsurlar üzerine kurulu büyük ve ulus-üstü bir devlete dönüşüm aşamasına gelmiştir. Bu dönüşüm, birliği oluşturan farklı siyasal kültürlerden gelen ulus-devletlerin direnciyle karşılaşmakta, böylelikle “Birleşmiş Avrupa” projesi ekonomik ve siyasal nedenlerden ötürü işleyememektedir.

Avrupa Birliği, farklı ulusların bir araya gelmesiyle oluşan ekonomik temelli bir birlik olarak farklı yapılardaki ulus-devletleri bir araya getirmek ve aralarındaki ekonomik farklılıkları dengelemek üzere bölge politikaları geliştirmiştir. Bölge politikaları aracılığı ile birliği oluşturan ülkelerdeki farklı coğrafi, etnik, temelli bölgesel unsurların desteklenmesi, AB’nin birlik içindeki ulus-devletlerin kendi egemenlik sınırları içindeki bölgelerle doğrudan ilişki kurması gibi politikalar, ulus-altı yeni bir bölgeselleşemeye yol açmaktadır.

III. Çalışmanın Yöntemi

“Avrupa Birliği’nin Bölgeselleşmesi ve Ulus Devlet: Fransa Örneği”, başlığını taşıyan bu çalışma üç bölüm halinde tasarlanmıştır. Üç bölümün her birinde çalışmanın ana konusunu oluşturan kavram ve olgulara açıklık getirilmeye çalışılmıştır. Bu amaçla birinci bölümde ulus devlet yapısı, küreselleşme ilişkisi ikinci bölümde Avrupa Birliği ve Bölge politikaları ve son bölümde ise bu tanımlamalar ışığında Fransa ve Bölgeselleşme Hareketleri ilişkisine açıklık getirilmeye çalışılmıştır. Yöntem olarak literatür taraması takip edilmiştir. Kuramsal bir çerçevede Küreselleşme sürecini oluşturan dinamikler ışığında Avrupa Birliği ve Bölge Politikaları ile Fransa’da ki bölgeselleşme incelenmiştir.

(14)

I. BÖLÜM: ULUS-DEVLET VE KÜRESELLEŞME

1. Kuramsal Çerçevede Ulus-Devlet

Ulus ve ulusçuluk kavramlarının siyasi literatüre girişi Fransız Devrimi’yle başlar. 16.

yüzyıldan başlayarak Avrupa, merkantilist ekonomilerin hâkimiyeti altına girmişti.

Krallıklar belirli sınırlar içinde korumacı bir ekonomi oluşturuyorlar ve merkezi ekonomilerini güçlendirme çabasına girişiyorlardı. Bu uygulamalar geçmişte var olan feodal sınıflara rağmen gelişen ve feodal aidiyet duygusundan arınmış olan burjuva sınıfın yükselmesine neden oluyordu. Bu dönem siyasal tarihte mutlakıyetçi dönem olarak adlandırılır. Bu mutlakıyetçi devlet yapılarının zamanla yükselen toplumsal ilişkilerin taleplerine karşılık veremez hale gelerek bir süre sonra tarih sahnesinden bütünüyle çekildiği görülür.

Mutlakıyetçi devletlerin, tarih sahnesinden çekilmeyle birlikte yerlerini bütünüyle yeni bir görüngüye, modern burjuva devletlere bıraktığı görülür. Fransız Devrimi’ni izleyen dönemde şekillenen ulusal bütünlük düşüncesi çerçevesinde tanımlanan bu devletler, yönetimleri altındaki insanların hepsini kucaklayan, tercihen sürekli ve bölünmemiş bir toprak parçasıyla tanımlanan, politik düzlemde kendi halkı üzerinde ara yöneticilere ve özerk kuruluşlara ihtiyaç duymayan, doğrudan doğruya kendi yönetimini ve egemenliğini kurumlaştıran bir yapıya sahipti.3

Bu yeni devlet, kendinden önceki devlet yapılanmalarının üzerinde yükseldiği meşruiyet zemininden bütünüyle farklı bir zemin üzerinde kendi meşruiyetini kurmuştur. İdari bir bütünlük oluşturabilmek için daha önceki dönemin tanrısallık ve soyluluk zeminlerine yerleşemeyecek olan burjuvazi için bir halk ya da ulusla özdeşleşme, bu meşruiyet sorununun çözümü için en elverişli yol durumundaydı. Zira bu dönemde hanedan meşruiyeti, ilahi buyruk, yönetimin tarihsel hak ve sürekliliği ya da dinsel birlik gibi geleneksel sadakat güvenceleri ağır yaralar almıştı. Bu koşullar altında Fransız Devrimi’nin ilkeleri çerçevesinde şekillenen “yurttaş” tanımı, fevkalade

3 E.J. Hobsbawm, Milletler ve Milliyetçilikler, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2006, s.104.

(15)

elverişli bir meşruiyet zemini sunuyordu. Böylelikle yeni modern devlet, bütünüyle yeni bir form üzerinde yükseldi ve bu yeni form, kısa sürede tüm Avrupa’ya yayıldı. Bu yeni formun adı ulus-devletti. Bu yeni devlet formunun özgül karakteri, büyük ölçüde, bu formun ortaya çıkışını hazırlayan koşullarda gizlidir.

Perry Anderson’a göre erken dönem modern Avrupa’da mutlakıyetçi devletin ortaya çıkması, burjuva ticaret ekonomisini feodalizmin meşruiyetinden ve toprak sahipliği iktidarından kurtarmış ve egemenliği merkezileşmiş bir devlet elinde toplayarak siyasi ve ekonomik alanları birbirinden ayırmıştır.4 Bu ayrımın tarihsel olarak ortaya çıkmış olması, modern ulus-devletin ortaya çıkmasının da koşullarını hazırlamıştır.5

Immanuel Wallerstein, Avrupa ulus-devletlerinde kapitalizmin temellerinin, daha ileri Asya imparatorlukları ile yaşadığı keskin çelişkiden kaynaklandığını savunur.

Wallerstein’a göre Avrupa’da ticarete dayanan işbölümünün gelişmesi, çoklu idari birimlere bölünmüş durumdaki örgütlenmenin, artıkların yatırıma dönüşmesine imkân tanıyor oluşundan kaynaklanıyordu. Avrupa’daki bu idari bölünmüşlüğün olmadığı Asya toplumlarında, ülkenin bütünü üzerinde mutlak bir otoriteye sahip olan imparatorluklar ya da yatırıma dönüştürülebilecek olan artıkları çekip alabilen bir emperyal devlet, sahip olduğu büyük el koyma gücüyle buna izin vermezdi 6.

Öte yandan Ellen M. Wood’a göre bu açılımlar eksiktir. Wood, kapitalizmin sadece rasyonalizasyon, teknolojik ilerleme, kentleşme ya da ticaretin yayılması gibi belirli tarih ötesi süreçlerin doğal sonucu olmadığını savunur. Dolayısıyla kapitalizmin ortaya çıkışı da artan ticaretin ve genişleyen piyasaların ya da burjuva rasyonalitesinin uygulanabilmesinin önündeki engellerin kaldırılmasından daha fazlasını gerektirir.

Sosyal bilimlerde devleti konu alan çalışmaların önündeki en temel sorun, devleti kuramsal olarak ele alan yaklaşımlar çeşitli olmakla birlikte doyurucu bir devlet

4 Petras, “Devletin Merkeziliği”, Küreselleşme ve Direniş, Cosmopolitik Kitaplığı, İstanbul, 2002, s. 24.

5 Ellen Meiksins Wood, Kapitalizmin Kökeni, 1.Basım, Ankara: Epos Yayınları, 2003, s.53.

6 Immanuel Wallerstein - Etienne Balibar, Irk, Ulus, Sınıf, 1.Basım, İstanbul: Metis Yayınları, 1993,

(16)

kuramının bulunmamasıdır. Devlet, bu alanda yapılan tüm çalışmalara ve yürütülen tüm tartışmalara karşın hâlâ, sosyal bilimcilerin önünde, yeni kuramların ortaya konulup yeni çalışmaların yapılabileceği en geniş alanlardan biri olarak duruyor. Devlet kuramlarının bu denli farklılaşmış olmasının iki temel nedeni olduğu söylenebilir. Bu nedenlerden birincisi, devlet gibi siyasal ve toplumsal yönü ön plana çıkan bir alanda yapılan kuramsal çalışmaların araştırmacının ideolojik ön kabullerinin etkisine alabildiğine açık olmasıdır. Nitekim devlet konusunda ortaya konmuş başlıca kuramsal çalışmaların liberal, sosyal demokrat ve Marksist öğretinin izlerini açık bir biçimde taşıdığı görülür. Devleti sosyal bilimlerin zorlu araştırma konularından biri haline getiren ikinci bir neden de kapitalizmin gelişimine bağlı olarak ortaya çıkan uzmanlaşma eğiliminin sosyal bilimlerin kendi aralarında yarattığı işbölümüdür. Sosyal olgunun içinde yer aldığı sosyal ilişkileri farklı disiplinlerin araştırma nesnesine dönüştüren uzmanlaşma eğilimi, ele alınan sosyal gerçekliğin bütünlüklü bir analizinin yapılabilmesinin olanaklarını olumsuz bir biçimde etkilemiştir7.

Kapitalizmin bir ekonomik ve toplumsal sistem olarak gelişiminin ilk aşamasını temsil eden merkantilizm döneminde devlete yüklenen işlevler, esas olarak dönemin bu özelliğine bağlı olarak şekillenmiştir. Kapitalizmin sanayileşme ve fabrika üretimine geçiş öncesini temsil eden bu dönemde sermaye birikimi esas olarak gelişen ticaret üzerine kurulmuş, devletten de bu ilkel sermaye birikimi sürecini güvence altına alıp gelişmesine olanak sağlayacak işlevleri yerine getirmesi beklenmiştir. Kapitalist yayılmacılığın geliştiği merkantilist dönemde sermaye birikimi esas olarak dört kaynaktan beslenmiştir: Deniz ticaretinin önemli rotaları üzerinde denetim kurulması yoluyla geleneksel Asya ticaretinin ele geçirilebilmesi, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki altın ve gümüş gibi kaynaklara el konulması, sömürge ülkelerde yapılan üretimin iç pazarda satışı ve Afrika köle ticareti. Esas olarak sömürge ülkelerdeki artığa el konulması biçiminde süregelen ve dolayısıyla da devletin askeri alandaki üstünlüğüne dayanan bu durum, devlete askeri alanda yoğun bir örgütlenmeye gidilmesi ve sömürge pazarında mümkün olabilen en geniş sınırlara ulaşılması gibi işlevler yüklemiştir.

7 Ozan Erözden, Ulus Devlet, 1.Basım, Ankara: Dost Kitabevi, 1997, s.4.

(17)

1.1. Liberal Yaklaşımda Devlet

Her kalıba girebilen bir doktrin olmakla birlikte liberalizmdeki temel fikir her türlü ahlâki değerin merkezinde bireyin olması biçiminde özetlenebilir. Bu bağlamda devlet konusundaki liberal yaklaşımlar, daha çok devletin toplum içindeki rolü üzerinde odaklanmıştır. Liberal yaklaşımlara göre iktidar kendine has bir cazibeye sahip, suiistimale açık bir kavramdır. Bu açıdan iktidarın sürekli olarak kontrol edilmesi ihtiyacı vardır. Bu bağlamda ticaret toplumu fikri, teknik bir gerekçeyle desteklenmiştir.

Bu toplum modelinin, paranın saf iktidarı yerine onurlu bir siyasal sistemin kurulmasına aracılık edeceği varsayılmıştır. Bu çerçevede liberal yaklaşımların toplum içinde oynadığı rol açısından bir ideal devlet kurgusu yaptığı ve bu kurgunun temel bileşenlerinin asgari işlevlerle donatılmış minimal bir devlet öngörüsü ve özellikle ekonomik alanda her türlü devlet müdahalesine şiddetle karşı çıkılması biçiminde somutlandığı söylenebilir. Liberal düşüncenin tarihsel gelişimi içerisinde, kimi özgül tarihsel sorunlar karşısında, sözgelimi yaşanan iki dünya savaşında, bu tavırla çelişen tutumların alınabildiği görülse de, söylem düzeyinde böyle bir devlet anlayışının savunusu her zaman öne çıkarılmıştır.8

Devlete ilişkin liberal yaklaşımın gelişimi açısından Adam Smith’in tezleri son derece belirleyici bir öneme sahiptir. Temel çalışması olan Ulusların Zenginliği’nin üçüncü kitabında Smith, feodal iktidarın gücünü kaybetmesini bir tür neden-sonuç ilişkisi içerisinde inceler. Smith’e göre feodal iktidarın gücünü yitirmesi olumlu bir gelişmedir.

Bu nedensellik içerisinde Adam Smith, ekonomik gelişme için ideal bir devlet tanımlamasına girişir ve tanımladığı bu devlet biçiminin sosyal gelişim sürecinin son aşamasında ortaya çıkacak devlet biçimi olduğunu da ısrarla savunur. Ona göre “bir devleti barbarlığın en alt aşamasından göz alıcı bir bolluk düzeyine yükseltmek için barış, düşük vergiler ve asgari düzeyde adil bir idareden daha fazlasına gerek yoktur…

Olayların doğal akışı geri kalanları yoluna koyar”.9

8 Harry Magdoff, Sömürgecilikten Günümüze Emperyalizm, İstanbul: Kalkedon Yayınları, 2006, s.128.

(18)

1.2. Sosyal Demokrat Yaklaşım

Devlete ilişkin sosyal demokrat kuram, kapitalizmde iktisadi olan ile siyasi olanın birbirinden ayrılığından hareketle devletin ekonomiden kurumsal olarak ayrı oluşu üzerinde odaklanmış ve devletin siyasal bir kurum olarak özerkliğini vurgulamıştır.

Siyasal alanın ekonomik alandan analitik bir tutumla ayrı ele alınması, kuramsal yönden üretimi de bölüşümden bağımsızlaştırmaktaydı. Bu bakış açısının doğal bir sonucu olarak, devletin kapitalist üretim artışını sürekli kılabilmek yönündeki müdahalelerinin değerlendirilmesinde kapitalistlerin kâr kaygıları, ulusal zenginliğin gelişmesi yönündeki ulusal çıkar kaygılarına göre ikinci planda kalıyordu. Sosyal demokrat yaklaşıma göre devletin sınıfsal kökenini belirleyen üretime olan müdahalesi değil, bölüşüm üzerindeki etkisiydi. Devlet, vergi ve harcama politikaları başta olmak üzere çeşitli politikalar aracılığıyla kapitalist üretim biçiminin verimliliğini adil bir bölüşüm sistemi ile birleştirebilir ve devlet iktidarının araçlarını sermayenin ekonomik iktidarının etkilerini dengelemekte kullanabilirdi.

Sosyal demokrat yaklaşım, müdahaleci-organik kapitalist devlet yaklaşımı olarak da adlandırılır. Organik devlet görüşünde devlet, bireylerden oluşan toplumdan ayrı ve üstün bir kurum olarak görülür. Devlet, iktisadi ve sosyal hayatın her alanında çeşitli görevler üstlenir ve bu görevler her zaman bireylerin amaçlarının mekanik bir toplamından oluşmaz; toplumun üstünde yer alan bir güç olarak devlet, bireylerin amaçlarından farklı (hatta bunlara aykırı) amaçlar da taşıyabilir. Bu teoride liberal- bireyci yaklaşımın devlet anlayışından farklı olarak, devletin çok daha fazla görevi bulunduğunu savunan müdahaleci-organik devlet görüşü ağırlık kazanır10.

1929 Büyük Bunalımı ile bütün sanayi ülkelerinde kronik işsizlik ve durgunluk baş gösterdiğinde, piyasa ekonomisinin başarısızlığa uğradığı yaygın şekilde kabul görmüştür. Normal piyasa güçlerinin yaşanan büyük ölçekli ve kalıcı işsizliği engelleyemeyeceği anlaşılmış, devletin iktisadi ve sosyal alanlarda tam bir tarafsızlığa sahip olamayacağı kabul edilmiştir. Böylece, devlet anlayışında da önemli değişiklikler ortaya çıkmış; 20. yüzyılda, özellikle 1930’lardan sonra, liberal yaklaşımın “tarafsız

10 Adam Smith, Essays on Philosophical Studies, Oxford: Oxford University Press, 1980, s.156.

(19)

(bekçi) devlet” görüşünün yerini yeni bir devlet anlayışı olan, yukarıda da değinilen,

“müdahaleci devlet” almıştır. Bu müdahaleci devlet anlayışı da etkisini neo-liberalizmin hâkim duruma geldiği l970’Ii yıllara kadar sürdürmüştür. 11

Sosyal devlet, “kapitalist güdümlü sanayileşmenin doğurduğu aşırı eşitsizliklere karşı gelişen tepkilerin bir ürünü” olmuştur. Sosyal devleti, devlet ve endüstri toplumu arasındaki zıtlığın ürünü olarak gören Ernst Rudolf Huber’e göre, sadece yaşama ve hürriyet değil, “varolma güvenliği, iş sahibi olma güvenliği ve bunlarla birlikte bir gelire sahip olma güvenliği” endüstri toplumunda varoluşun temel şartlarıdır. İşte endüstri toplumunun bu şartları sağlamak üzere devlet müdahalesini dayatan niteliğinin bir sonucu olan sosyal devlet, endüstri çağının gerektirdiği “sosyal müdahaleler devleti”dir. Huber’ın kelimeleriyle “sosyal devlet, gerek siyasal, gerek ekonomik yapısı ve gerek hak ve özgürlükler anlayışı ile liberal devletin temel ilkelerini, temel yapısını ve kurumlarını korumaktadır. Ancak bunlarda değişen ve gelişen sosyal, ekonomik koşulların zorunlu kıldığı değişiklikleri yapmaktadır” ve aynı doğrultuda “sosyal devlet sistemi, liberal devlet sisteminin bir aşamasıdır.” 12

John Maynard Keynes, 1936 yılında yayımladığı “İstihdamın, Paranın ve Faizin Genel Teorisi” isimli eserinde kapitalist ekonomilerin içinde bulundukları bunalıma düşme nedenlerini açıkladı ve bunların kapitalist sistem içinde nasıl çözümlenebileceğini açıklığa kavuşturdu. Bazı ülkeler, henüz Keynes’in eseri yayımlanmadan önce bulundukları krizlerden çıkmak amacıyla ekonomide devlet müdahalesine başvurmaya başlamışlardı. Örneğin, 1933 yılından itibaren Almanya’da ve yine aynı yıl içerisinde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanlığına yeni seçilen Franklin D. Roosevelt’in yürürlüğe koyduğu “New Deal (Yeni Düzen) Planı” ile ABD’de devlet ekonomiye müdahale etmeye başlıyor; devlet yatırım alanlarına el atıyor, kamu harcamalarını artırıyor, toplumun satın alma gücünü yükseltecek faaliyetlerde bulunuyordu.

Keynes, devletin ekonomiye müdahalesinin gerekli olduğunu savunduğu eseriyle,

11 K. Cangızbay, “Küreselleşme ve Kamusal Alan”, Küreselleşme Sivil Toplum ve İslam, Der. Fuat Keyman, A. Yaşar Sarıbay, Ankara, Vadi Yayınları, s.25.

12 Ernst Rudolf Huber, “Modern Endüstri Toplumunda Hukuk Devleti ve Sosyal Devlet”, Hayrettin

(20)

geleneksel iktisadın “tek iktisat” (mono-iktisat) sayının geçersizliğini gösterir ve müdahale söylemini esas alan farklı anlayışlara sahip bazı kuramlara da öncülük eder.

Keynes, eserinde laissez-faire felsefesine karşı çıkarak kendiliğinden işleyen piyasa mekanizmasının ekonomiyi otomatik olarak dengeye getiremeyeceğini, tam istihdamın kendiliğinden gerçekleşmeyeceğini vurgular. Fiyat ve faiz esnekliği sayesinde, arz ile talep dengesizliklerinin ortadan kalkıp, ekonomide istikrarın sağlanamayacağını gösterir. Krizin geçici bir aksaklık değil, yapısal bir sorun olduğunun üzerinde durur.

Liberal iktisatçılara göre, ekonomideki işsizlik gönüllü ya da geçicidir. Liberal iktisatçılar, çalışmak isteyen herkesin piyasada geçerli olan câri ücreti kabul etmesi durumunda kesinlikle iş bulacağını iddia ederler; işsiz kalanların ise kendi tercihleri doğrultusunda (tembellik vb.), ya da geçici olarak konjonktüre bağlı sebeplerden dolayı işsiz kaldıklarını öne sürerler. Keynes bu görüşü de eleştirir; en azından kısa vadede, ekonomideki işsizliğin ortadan kalkmadığını, ekonomide gönüllü olmayan işsizliğin bulunduğunu ileri sürer ve sosyal adaletin bu koşullar altında gerçekleşemeyeceğini vurgular.13

Keynes, klasik iktisatçılardan Jean-Baptiste Say’in “her arz kendi talebini yaratır”

görüşüne de katılmaz, toplam talebi ön plana çıkararak talebin arzı etkilediğini ileri sürer. İktisadi sorunların kaynağı olarak da “toplam talep yetersizliğini” görür. Buna göre piyasanın kendi başına işleyişi yetersiz toplam talep yaratarak, işsizliğe yol açar ve istihdam dengesinin kurulmasını engeller. Keynes’e göre, milli gelir düzeyini istihdam düzeyi, istihdam düzeyini ise üretim düzeyi belirler; üretim düzeyi ise toplam talep düzeyine bağlıdır. Dolayısıyla, toplam talepteki duraklama veya azalma milli gelir seviyesini olumsuz etkiler ve deflasyonist bir açığın ortaya çıkmasına sebep olur. Bu deflasyonist açık sonucunda istihdam düzeyi geriler. İstihdam seviyesini yükseltmek ve milli geliri artırmak için deflasyonist açığı kapatmak gereklidir. Bu açığı kapatıp, tam istihdama ulaşmak için de toplam talebin artırılması hedeflenir. Fakat piyasa bunu kendi iç dinamikleri ile gerçekleştiremediği için, burada devletin müdahalesi gereklidir.

Toplam harcamaları artırmak için müdahalede bulunan devletin ekonomideki payı da

13 Korkut Boratav, “Ekonomi ve Küreselleşme”, Emperyalizmin Yeni Masalı, Yayıma Hazırlayan Işık Kansu, Güldikeni Yayınları, Ankara: 1999,s.43

(21)

kaçınılmaz olarak artar.

Kısaca özetleyecek olursak, talebin yetersiz olması nedeniyle mal ve hizmet üretimleri kısılır. Bu kısılan mal ve hizmet üretimlerinde çalışan işçiler işsiz kalırlar. Ancak, devletin yaptığı harcamalar yoluyla yaratılan gelir, ekonominin çeşitli kesimlerinde tüketim ve yatırım harcamalarını teşvik eder, bunun sonucunda talepte yeniden bir canlanma olur, böylece üretimin artışı ile birlikte tekrar istihdam artışı gerçekleşir.

Keynes, devletin yaptığı bu harcamaların talep üzerindeki olumlu etkilerinden dolayı, bir hayli uç bir örnek vererek, durgunluk dönemlerinde başka hiçbir şey yapılamayacak olsa bile, salt yeni gelir yaratılmasını sağlayacağı için işsizlere çukur kazdırılıp doldurulabileceğini söyler. 14

Keynes, mevcut iktisadi sistemin yıkılmasını önlemenin ve bireysel girişimin başarılı işlemesinin ön koşulu olarak “devletin işlevlerinin genişlemesinin gerekliliği”ni savunur. Devletin buradaki işlevi, tüketim eğilimi ile yatırım dürtüsünün birbirlerine uyarlanmasını sağlamak, böylece de işsizliği önleyerek ekonomiyi tam istihdam gelir düzeyine getirmektir. İktisadi işleyiş sonucunda eksik talep sorunu ortaya çıkıyorsa, devlet çeşitli politikalar uygulayarak eksik talebi önlemeli ya da yeni talep yaratıcı işlevlerini yerine getirmelidir. Talep yönetiminde daha etkin olan devlet harcamaları ve bütçe politikalarının kullanılması esastır. Devlet, milli gelirin daha büyük bir kısmını teşkil eden harcanmayan gelirleri vergi ve borçlanma yoluyla tekrar tüketime ve yatırıma yönlendirir.

Keynes, kapitalizme karşı değildir, hedefi tam istihdamı sağlama konusunda yetersiz kalan kapitalist sistemin aksaklıklarını gidermek; sosyalizme karşı kapitalizmi koruyup, sistemin devamlılığını sağlamaktır. Bunun için de sistemin sürekliliği açısından devlete, müdahaleler yoluyla gerçekleştirebileceği yeni işlevler yükler. Devlet, gerektiğinde özel sektörün faaliyette bulunduğu alanlarda bile üretim faaliyetinde bulunur. Böylelikle devlet, liberal yaklaşımdaki geleneksel faaliyetlerinin yanı sıra yeni ekonomik

14 Gülten Kazgan, İktisadi Düşünce veya Politik iktisadın Evrimi, 9.Basım, İstanbul: Remzi Kitabevi,

(22)

faaliyetlerin de içinde yer almaya başlar. Örneğin, sermaye birikimine katkısı bulunmayan, esas olarak yalnızca sistemi rahatlatmaya yönelik olan, ancak ekonomide iç piyasayı genişletme gibi bir işlevi de olan işsizlik sigortası, yaşlı ve muhtaçlara yönelik destekler gibi bazı sosyal harcamalar yapar. Bu bağlamda sosyal devletin, artı değerin ulusal ölçekte “kısmi ve sınırlı bir yeniden dağılımını” yapan devlet olduğu söylenebilir.

Müdahaleci devlet, liberalizme dayanan kapitalist sistemin mülkiyet, miras ve benzeri konulardaki temel hukuki niteliklerini korur. Fakat müdahaleci devletin, eski tarafsız devletten farkı burada devletin, yukarıda da bahsettiğimiz üzere, ekonomi içinde girişimci olarak yer alması ve liberal görüşün temellerinden olan mülkiyet ve miras konularında kamu yararını göz önüne alarak bazı kısıtlamaları gündeme getirebilmesidir.

Sonuç olarak sosyal demokrat yaklaşımda devlete, liberal yaklaşımda olduğundan çok daha fazla görevler yüklenir. Yapılan kamu harcamaları yoluyla bireylere fırsat eşitliğinin sağlanması, yalnızca, radikal yaklaşımda da değindiğimiz sistemi rahatlatıcı sosyal masraf türü harcama olarak kendini göstermez, aynı zamanda emeğin yeniden üretim maliyetini de sosyalleştirmeye yarayan sosyal tüketim harcaması olarak da görülür. Bu özellik sayesinde bir yandan sosyal adalet sağlanırken, diğer yandan da sermayenin getirisine katkıda bulunulur. Bu teoride, işsizlik probleminin çözülmesi için toplam talebin artırılması veya enflasyonla mücadele için toplam talebin azaltılması gibi ekonominin içinde bulunduğu konjonktüre göre seçilen uygun maliye politikası araçları sayesinde, yapılan ekonomik düzenlemelerin kapitalizmin en ciddi problemlerini azaltabileceğine inanılmıştır.

1.2. Marksist Devlet Kuramı

Marksist kuram içerisinde devlet konusu oldukça yoğun tartışmalara neden olmuş, bu alanda birbirinden neredeyse bütünüyle farklılaşan çok sayıda analiz yapılmıştır. Bu durumun ortaya çıkmasının temel nedeni olarak Marksist düşüncenin kendi gelişim

(23)

tarihi gösterilebilir. Bilindiği gibi Marks, esas olarak kapitalist üretim tarzını bir bütün olarak incelemiş ve çalışmalarını da esas olarak bu alanda yoğunlaştırmıştır. Bunun bir sonucu olarak Marks’ın kapitalist üretim tarzının bütünlüklü ve tutarlı bir ekonomik teorisini ortaya koymayı başardığı, ancak buna eşlik edecek yetkinlikte, kapitalist devleti açıklayan bir siyaset kuramı oluşturamadığı görülür. Marks’ın çalışmalarında bu alana ilişkin İkinci İmparatorluk’la ilgili ünlü konjonktür çözümlemeleri, 1840’lı yıllarda kaleme aldığı, geleceğe dair üstü kapalı bir dille formüle edilmiş kimi değerlendirmeler ve 1870’lerde ortaya koyduğu kimi genel ilkeler dışında çok fazla şeye rastlanmaz.

Nitekim Marks’ın ölümünden sonra birinci kuşak takipçilerinin bu alandaki boşluğu doldurmaya giriştiği ve Marks’ın çalışmalarını bu anlamda tamamlamaya yöneldikleri görülür. Friedrich Engels’in henüz 1880’lerde Anti-Dühring serisiyle giriştiği, tarihsel materyalizmin genel çerçevesinin çizilmesi işi, birinci kuşak takipçiler tarafından da devam ettirilmiştir. Labriola, Kautsky, Mehring ve Plehanov’un öncülüğünü yaptığı bu kuşağın çalışmaları esas olarak tarihsel materyalizmi rakip burjuva ideolojilerinin yerini alabilecek geniş ve tutarlı bir teori olarak sistemleştirebilme amacına yönelmiştir.15

Ne var ki bu çalışmaların içinde gerçekleştirildiği yıllarda dünya kapitalizminin havası bütünüyle değişmekteydi. 19. yüzyılın son yıllarında büyük sanayi ülkeleri şiddetli bir ekonomik sarsıntıya uğramıştı. Ülke içerisinde tekeller kökleşmiş, dışarıda emperyalist yayılma hızlanmış, gergin bir teknolojik yenilik çağı başlamış, kâr oranları yükselmiş, sermaye birikimi artmış, büyük devletler arasındaki askeri rekabet tırmanmıştı.

Marks’ın birinci kuşak takipçileri olabildiğince durgun bir atmosferde yetişmişlerdi;

oysa bir sonraki Marksist kuşak, Avrupa kapitalizminin Birinci Dünya Savaşı’na doğru yönelmekte olduğu çalkantılı bir ortamda ortaya çıkacaktı.

Bu ikinci kuşak isimler arasında Lenin, Luxemburg, Hilferding, Troçki, Bauer, Preobrajenski ve Buharin sayılabilir. Bu dönemde ortaya konulan çalışmalar bir önceki

15 “Keynes ve Marx”, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, C.3, Ed. Ertuğrul Kürkçü,

(24)

dönemin aksine tekrar ekonomi-politik alanına yönelmiş, kapitalist üretim tarzının tekelleşmeyi ve emperyalizmi doğuran dönüşümü çözümlenmeye ve açıklanmaya çalışılmıştır.

İkinci Dünya Savaşı, sonuçları itibarıyla Marksist hareket içerisinde ciddi etkiler yaratmıştır. Bir yanda uluslararası etkinliğini ve gücünü arttıran SSCB Güney Balkanlar dışında bütün Doğu Avrupa’nın kaderini belirlemiş, öte yandan Fransa ve İtalya’da komünist partilerin direniş hareketi içerisindeki önderliği bu partileri tarihte ilk kez işçi sınıfı çoğunluğunun örgütü durumuna getirmiştir. Bu siyasal atmosfer içerisinde ortaya çıkan fikirler bundan sonra devlet alanında Marksizm içi tartışmaların temel referans noktalarını oluşturmuş, temel çatışma noktaları bu yıllarda ortaya konulan argümanlardan beslenmiştir. 16

1.3.1. Marks ve Engels’in Devlete Yaklaşımı

Marksist düşüncenin klasik eserlerinde devletin değerlendirilmesine ilişkin kimi bölümler yer alsa da Marks ve Engels’in devlet konusunda bütünlüklü bir kuramsal çerçeve oluşturamamış olduklarını ya da kapitalist üretim tarzına ilişkin ortaya koymuş oldukları ekonomi kuramına eşlik edebilecek derinlikte bir siyaset kuramı geliştirememiş olduklarını biliyoruz. Bununla birlikte Marks’ın çalışmalarında devlete ilişkin bakışını ortaya koyacak izler bulmak da mümkündür. Ancak bu bakışın Marks’ın üzerinde yoğunlaştığı çalışma nesnesine ve düşünsel evrimine bağlı olarak zaman içerisinde evrimleşen, değişen ya da devletin kimi yönlerini göz önüne sermekle yetinen bir muhtevasının olduğu görülür. Nitekim Marksizm’in klasik metinlerindeki bu izler takip edildiğinde devlete ilişkin yedi farklı yaklaşıma ulaşılabilir.

Özellikle 1970’li yıllardan itibaren Marksizm’in klasik metinlerinde yer alan yorumların gösterdiği çeşitliliğe yoğun bir biçimde vurgu yapıldığı ve Marksist gelenek içerisindeki devlet tartışmalarının hatırı sayılır bir kısmının klasik metinlerdeki farklı yaklaşımları aktarma ve geliştirme kaygısı taşıdığı görülür. Klasik eserlerdeki sistematik olmayan bu

16 Immanuel Wallerstein, Liberalizmden Sonra, İstanbul: Metis Yayınları, 1998, s.104.

(25)

değinmeleri bağımsız birer yaklaşım düzeyine yükseltmek ve farklı yerlerdeki bu değinmeler arasındaki ortak yönleri ve başat temaları tespit etmek yerine farklılıkları sürdürmek ve sistematikleştirmek çabasındaki bu tarz bir devlet tartışması ön açıcı olamadığı gibi yanlış yönlendirici bir etki de yaratmıştır. Bu tespitten hareket eden Ahmet Yılmaz, Marksizm’in klasik eserlerindeki devlet konulu yaklaşımları şu biçimde ele alıyor:

“(…) [O]lgun Marks’ın terk ettiği ‘asalak devlet’ görüşü hariç (diğer yaklaşımlarda) önde giden tema, devletin sınıf egemenliğinin bir aracı olduğu fikridir. Klasik metinlerde devlet konusundaki değinmelerden türetilen bu yaklaşımlar, bağımsız yaklaşımlar olmaktan ziyade, sınıf egemenliğinin sürmesi açısından devletin icra ettiği işlevlerin farklı yönlerini açıklamaya çalışan yaklaşımlar oldukları izlenimini vermektedirler. Bu yaklaşımlar dikkatleri sınıf egemenliğinin farklı yönlerine çekmekte ve sınıf egemenliğinin sürmesi açısından devletin işlevlerinin farklı yönlerini vurgulamaktadırlar.”17

1.3.2. Tekelci Devlet Kapitalizmi

Ortodoks Marksizm’in tekelci devlet kapitalizmi kuramı, devletin sermayenin çıkarlarıyla özdeş tutulması esasına dayanıyordu. Bu yaklaşıma göre “tekelci güç ile devlet, iç içe geçip kaynaşmış”tı.Bu yaklaşıma göre toplumsal formasyonun gelişimi her yerde hemen hemen aynı tarihsel aşamalardan oluşur.18 Bu tarihsel aşamalar ilkel komünizm, kölelik, feodalizm, ticari kapitalizm, rekabetçi endüstriyel kapitalizm, tekelci kapitalizm, tekelci devlet kapitalizmi ve nihai olarak da sosyalizm olarak sıralanır. Bu gelişme evrelerinin her birine özgü farklı bir devlet biçimi söz konusudur.

Tekelci kapitalizm ile devlet arasındaki özdeşleşme, üretimin toplumsallaşmasının ve buna bağlı olarak sermayenin yoğunlaşmasının ve merkezileşmesinin ekonomik krizden sakınma ve sınıf savaşını törpüleme gayreti içindeki devleti, sermayeye ait pek çok işlevi yerine getirmeye zorlamasından kaynaklanmaktadır. Rekabetçi kapitalizm

17 Ahmet Yılmaz, Kapitalist Devleti Anlamak, 1.Basım, İstanbul: Aykırı Yayıncılık, 2002, s.15.

18 Nicos Poulantzas, “Kapitalist Devlet Sorunu”, Murat Belge ve A. Aksoy (Der.), Kapitalist Devlet Sorunu: Ralph Miliband, Nicos Poulantzas, Ernesto Laclau içinde, İstanbul: iletişim Yayınları, 1990,

(26)

döneminde kaçınılmaz olarak sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması ortaya çıkar.

Bu durum tüm ekonomiye tekellerin egemen olduğu yeni bir evreye yol açar. Liberal rekabet dönemi boyunca piyasa kendi kendini düzenleyip üretim güçleri kendiliğinden büyürken tekelci kapitalizm olarak adlandırılan bu yeni evrede kâr oranlarının düşme eğilimi nedeniyle kapitalizm belirgin bir durgunluk içerisine girer. Bu eğilimi dengelemek ve iktisadi krizleri önleyerek sermaye birikimi sürecinin dinamizmi korumak için devlet müdahaleleri gerekli hale gelir. Bu devlet müdahaleleri temel endüstrilerin ulusallaştırılması, temel hizmetlerin devlet tarafından sağlanması, para ve kredi üzerinde merkezî kontrol, yatırımlara devlet yardımları, metalar için geniş devlet pazarlarının yaratılması, araştırma-geliştirme projelerinin devlet tarafından desteklenmesi, ücretlerin devletçe kontrolü, ekonominin devletçe programlanması ve uluslararası iktisadi kurumların oluşturulması gibi biçimlere bürünmektedir. Bütün bu devlet müdahalelerinin artmasıyla tekelci kapitalizm, tekelci devlet kapitalizmine dönüşmüştür.19Böylelikle devlet ile tekelci sermaye hem rekabet halindeki diğer ulusal sermayelere, hem sermayenin tekelci olmayan fraksiyonlarına hem de işçi sınıfına karşı siyasi bir ittifak kurar. Böylelikle bu yaklaşım, devleti “tüm” burjuvazinin ortak işlerini yürüten bir komite olarak değerlendiren Komünist Manifesto’daki ünlü yaklaşımdan farklı olarak yalnızca tekelci sermayenin bir aracı olarak işlev gören ve bu sermaye fraksiyonunun ihtiyaçlarını karşılayan bir aygıt olarak değerlendirmektedir.

1.3.3. Çağdaş Marksizm’de Devlet Tartışmaları

Kapitalist devlet üzerine yürütülen çalışmaların yoğunluk kazanması ve tartışmaların derinleşmesi 1970’li yıllara rastlar. Bunun temel nedeni bu tarihe kadar devlet konusunda sol çevrelerde egemen olan iki temel yaklaşımın da yaşanan gelişmeleri açıklamakta yetersiz kalmış olmasıdır. Başta Britanya ve Almanya olmak üzere Avrupa’nın önde gelen ülkelerinde refah devleti uygulamalarının gelişme göstermesi, devleti kabaca tekelci sermayenin çıkarlarıyla özdeşleştiren yaklaşımlara darbe vurdu.

Sermayenin artan bir biçimde uluslararasılaşması, ulus-devletle ulusal sermayenin

19 Laurence Haris, “Tekelci Devlet Kapitalizmi”, Tom Bottomore (ed.), Marksist Düşünce Sözlüğü içinde (577-578), İstanbul: İletişim Yayınları, 2002, s.578.

(27)

çıkarlarının özdeşleştirilmesini tartışılır hale getirdi. Devletin giderek şiddetlenen ekonomik krizin üstesinden gelememesi, onun sermayenin elindeki etkin bir araç olduğu yönündeki yaklaşımları zayıflattı. Dahası, tekelci devlet kapitalizmi yaklaşımının “resmi” Marksizm yorumuyla özdeş görülmesi, bu teorinin özellikle Batı Avrupa’da ortaya çıkan toplumsal hareketler açısından cazibesini ortadan kaldırdı. Öte yandan yoksulluk, kötü barınma ve olumsuz sağlık koşulları gibi sorunlar karşısında refah devleti uygulamalarının yeterli olamayışı; parasal ve finansal istikrarsızlıkla kendini ortaya koyan ekonomik sorunlar; artan işsizlik ve toplumsal huzursuzluk;

Almanya ve İngiltere gibi ülkelerde iktidara gelen sosyal demokrat hükümetlerin sermayenin çıkarlarına cephe alamaması gibi gelişmeler, sosyal demokrat görüşün devlete ilişkin iyimser yaklaşımların da inandırıcılığını ortadan kaldırdı.20

Tekelci devlet kapitalizmi kuramı devletin özerkliğini dikkate almamış, sosyal demokrat yaklaşım ise bu özerkliğin sınırlarını kavrayamamıştı. Bu tablo karşısında kapitalist devletin gücüne ve doğasına ilişkin kapsayıcı bir kurama duyulan ihtiyaç açığa çıkmıştır. Nitekim 1970’li yıllarla birlikte bu alanda arayışların ve tartışmaların hızlandığı görülür.

1.3.4. Frankfurt Okulu

Sözü edilen koşullarda kendini gösteren kuram arayışlarından biri, Weber’den gelen sosyoloji geleneğini Marksizm’le birleştiren Frankfurt Okulu’ndan geldi. Bu okulun savunduğu bakış açısına göre devlet, bir taraftan Weberci bir bakış açısıyla ussal bürokratik bir tahakküm biçimi olarak nitelendiriliyor; öncelikle hizmet ettiği gruplar ya da yerine getirdiği ekonomik işlevlerle değil, siyasal bir kurum olarak tüm bir toplumsal sistemin istikrarını sağlamak işleviyle açıklanıyordu. Öte yandan toplumsal sistemin bütünü de Marksist bir yaklaşımla ekonomik sömürü temelinde şekillenen sınıflı bir toplum olarak ele alınıyordu. Bu çerçeve en belirgin ifadesini Habermas ve Offe’de bulur. Buna göre devlet, sosyolojik bir bakış açısıyla, bir bütün olarak toplumun bütünleştirilmesi ve yeniden üretimi uğruna bireysel istemleri ikinci plana atan bir

20 Simon Clarke, “Devlet Tartışmaları” , Simon Clarke (Ed.), Devlet Tartışmaları içinde (7-89) İbrahim

(28)

sistem olarak görülür21. Bu yaklaşıma göre devlet tarafsız değildir, ancak özerktir.

Belirli çıkarların devlet tarafından temsil edilmesi, devletin bütün toplumun istikrarını sağlama işlevine göre ikincil önemdedir. Hatta hangi çıkarların temsil edileceğine dahi bizzat devlet karar verir. Dolayısıyla devlet, kendisine gelen toplumsal istemleri kendi siyasal öncelikleri doğrultusunda ele alacak ve “seçici mekanizmalar” işlevi görecek içyapılar geliştirmek durumundadır. Ancak devletin üretim alanından ayrılması onun, bir bütün olarak sermayeye hizmet etmek, sermaye birikiminin koşullarını güvence altında tutmak zorunda olması demektir (devletin ‘birikim işlevi’). Bunu gerçekleştirdiği ölçüde devlet, sermayenin genel çıkarlarına hizmet eder, hatta doğrudan doğruya onu yapılandırır. Öte yandan devlet, herhangi bir tikel grupla kendisini özdeşleştirerek meşruiyetini tehlikeye atmaktan da kaçınmak zorundadır (devletin

‘meşruiyet işlevi’). Bunun doğal sonucu olarak bir bütün olarak sermaye birikimini destekleme gereğinin sınırları içerisinde devletin yürüttüğü politikalar ve bu politikaların hizmet ettiği somut çıkarlar, devletin kendi politik öncelikleri tarafından belirlenen kendi siyasal süreçlerinin olumsal birer sonucu olmak durumundadır.

Devletin birikim ve meşruiyet işlevi, bir yöntem ve tahakküm biçimi olarak onun sahip olduğu ikili role işaret eder. Birbiriyle çatışan çıkarlar bir yönetim biçimi olarak devletin ussallığına sınırlandırmalar getirdiğinde bu iki işlev birbiriyle çelişir hale gelir.

2. Küreselleşme Tanımı –Süreci

2.1. Küreselleşmenin Tanımı

Kapitalizmin kriz-yeniden yapılanma-kriz döngüsü içerisinde İkinci Dünya Savaşı sonrasında krizin aşılmasıyla yeniden yapılanmış olan kapitalizmi anlatmak için yeni düzen (new-deal) kavramının kullanılmış olmasına benzer biçimde, 1980 sonrasında da küreselleşme kavramının sıklıkla kullanıldığı görülür. Bununla birlikte küreselleşmenin ne anlama geldiğine ve yaşanan bu değişimin muhtevasının ne olduğuna dair bir fikir birliğinden söz edebilmek mümkün değildir. Bu muhteva bulanıklığına karşın küreselleşme kavramının akademik çalışmalardan kültürel, siyasi ve medyatik

21 M.Rosen-J Wolff, Siyasal Düşünce, Ankara: Dost Kitabevi, 2006, s.425.

(29)

söylemlere, iktisat ve devlet politikalarından gündelik yaşama dek pek çok alana sirayet etmiş olduğu görülüyor. Bu bağlamda, küreselleşme, sosyal bilimlerde moda bir kavram, yönetim gruplarının reçetelerindeki ana buyruk ve her kanattan politikacı ve gazeteci için bir gündemi yakalama sözcüğü haline gelmiştir22.

Devlet Planlama Teşkilatı’nın küreselleşme ve bölgesel bütünleşmeler konusuyla ilgili olarak oluşturduğu komisyon küreselleşmeyi şu biçimde tanımlıyor:

“Küreselleşme, ülkeler arasındaki ekonomik, politik, toplumsal ilişkilerin yaygınlaşıp genişlemesi, (…) farklı toplumsal kültürlerin, inanç ve beklentilerin daha iyi tanınması, ülkeler arasındaki ilişkilerin yoğunlaşması gibi (…) olguları içeren ve bir anlamda tüm maddi ve manevi değerlerin ve bu değerler çerçevesinde oluşmuş birikimlerin ulusal sınırları aşarak dünya çapında yayılmasıdır.”23

Dünya Bankası’nın eski başkan yardımcısı Joseph Stiglitz ise küreselleşmeyi, temelde ülkelerin ve dünya halklarının bütünleşmesi, iletişim ve ulaşım maliyetlerinin inanılmaz ölçüde azalması, malların, hizmetlerin, bilginin, sermayenin ve insanların ülke sınırlarını aşmalarına engel olan yapay sınırların ortadan kalkması olarak tanımlar.

Bununla birlikte sermayenin sahip olduğu hareket serbestisinin insanların sahip olduğu serbestiye oranla çok daha fazla olduğuna da dikkat çeker.24

Küreselleşme ile tarif edilmek istenilenin ne olduğuna, küreselleşmenin tanımının nasıl yapılması gerektiğine dair bu bulanıklık içinde, egemen neo-liberal söylem, şu temel iddia üzerine kurulmuştur: Siyasal düzlemde liberal demokrasi, iktisadi düzlemde neo- liberal politikalar ve kültürel düzlemde post-modernizm evrensel boyutlar kazanmış ve bu evrenselleşme sonucunda küresel bir toplum ortaya çıkmış durumdadır. Bu küresel toplumu vurgulamak için küresel köy tabiri de sıklıkla kullanılır.

22 Paul Hirst ve Grahama Thompson, Küreselleşme Sorgulanıyor, Elif Yücel ve Çağla Erdem (çev.) 1.Basım, Ankara: Dost Yayınevi, 1998, s.26.

23 Devlet Planlama Teşkilatı, Dünyada Küreselleşme ve Bölgesel Bütünleşmeler Alt Komisyonu Raporu, Ankara: DPT Yayın No: 2375, 1995, s.1.

(30)

Bu küresel toplum tanımlamasına, neo-liberalizmin (dolayısıyla da bu bağlamda kapitalizmin kendisinin) alternatifinin olmadığını, kapitalizmin tarihin sonunu temsil ettiğini ve kalıcı ve mutlak bir gerçekliğe denk düştüğünü ileri süren bir ideolojik yaklaşım eşlik eder. Bu bağlamda, küreselleşme sürecinin altyapısını oluşturan piyasa ekonomisinin tarihin daha önce hiçbir döneminde görülmedik ölçüde yaygınlaştığı ve genel refah seviyesini yükselttiği, söz konusu sürecin siyasal düzleme yansımasını teşkil eden liberal demokrasinin beraberinde çok partili demokratik sistem, evrensel barış, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi değerleri getirdiği ve bu değerlerin vazgeçilmez olduğu vurgulanmakta ve bir üstyapı unsuru olarak Anglo-Sakson kültürü yüceltilmektedir.

Bu bağlamda bir ideolojik tutum olarak küreselleşmenin savunusunun (ya da küreselleşme ideolojisinin/globalizmin) temel tezleri şöyle özetlenebilir:

a) Küreselleşme yeni/farklı bir olgudur.

b) Homojenleştirici bir süreç olarak küreselleşme, sonuçları itibarıyla eşitliği sağlayacaktır.

c) Küreselleşme ilerlemeyi ve refahı beraberinde getirecektir.

d) Ekonominin küreselleşmesi, demokrasinin küreselleşmesini de sağlayacaktır.

e) Küreselleşme ulus-devletin kademeli olarak ortadan kalkmasını ya da en azından önemini ve etkisini yitirmesini sağlayacaktır.

Ancak kavramın bu biçimde tanımlanmasının genel bir kabul gördüğünü söylemek hatalı olacaktır. Örneğin küreselleşmenin yeni ve farklı bir olgu olmadığı, temeli eskilere dayanan bir kavram olduğu, gerçek anlamda bütünleşen bir dünya ticaret sisteminin 19. yüzyılın ikinci yarısında oluşmuş bulunduğu ve örneğin 1860’lardan beri kıtalararası piyasaları birbirine bağlamakta olan denizaltı telgraf kablolarının binlerce mil uzaklıktaki yerlerde günlük ticareti ve fiyat belirlemeyi olanaklı kılarak günümüzün

(31)

elektronik ticaretinden daha büyük bir yenilik olduğu yönünde itirazlar öne sürülebilir.

Küreselleşme sürecinin kavramsal ve kuramsal çerçevesinin açıklanmaya çalışılması, öncelikle kavramın kullanımına ilişkin farklı yaklaşımlara ve tanımlamalara değinilmesini gerekli kılmaktadır. Kavrama ilişkin yaklaşımlar içerisinde küreselleşmenin yeni bir süreç olup olmadığına değinilmesi ve tartışmanın

‘küreselleşme mi, uluslararasılaşma mı’ sorunsalı etrafında yürütülmesi önem taşımaktadır.

Küreselleşmenin tarihsel sürecinin açıklanması, kavramın ekonomik, teknolojik, siyasal ve kültürel boyutlar bağlamında değerlendirilmesini gündeme getirmektedir. Bu bağlamda küreselleşme sürecinin ekonomik anlamda devlet korumacılığından vazgeçilmesi, sermayenin serbest dolaşımının önündeki engellerin kaldırılması ve ticaretin serbestleşmesi ile ifade edilen serbest piyasa ekonomisi; siyasal anlamda çok partili demokratik sistem, insan hakları ve hukukun üstünlüğü kapsamında liberal demokrasi; kültürel anlamda ise farklı kültürlerin, inançların ve düşüncelerin kaynaşmasıyla oluşacak bir evrenselleşme olarak tanımlanması hâkim eğilim olduğundan, kavramın bu tanıma ilişkin sorunlar bağlamında tartışılması ve bunların kuramsal düzlemde devlet ve kamu yönetimi sistemine etkileri tartışmalarına nasıl yansıdığının irdelenmesi yararlı görünmektedir.

Küreselleşme sürecine yönelik tanımlanabilecek farklı yaklaşımlar ise, giriş kısmında belirttiğimiz gibi; küreselleşme taraftarlarının görüşleri, küreselleşmeye karşıtlarının görüşleri ve daha çok küreselleşme savunucularına yakın duran, dönüşümcüler olarak ifade edilen görüşlerdir. Bu görüşlerin küreselleşmeyi savunurken veya karşı çıkarken hangi temeller üzerine dayandıklarının incelenmesi, konunun saydamlaşmasına katkıda bulunacaktır.

Küreselleşme, en genel anlamıyla kapitalizmin gelişmesinde yeni bir aşamayı ve dünyanın bütünleşmiş tek bir piyasa haline gelmesini ifade etmektedir. Küreselleşme kavramının bugünkü anlamıyla kullanımı konusunda ise iki farklı kaynaktan söz edilebilir. Bunlardan ilki, söz konusu söylemin ilk kez 1962 yılında Kanadalı iletişimci

(32)

Marshall Mc Luhan’ın ‘küresel köy’ kavramını kullanmasına, diğeri kavramın yine ilk kez 1980’lerde Harvard, Standford ve Columbia gibi Amerikan üniversitelerinde kullanılmaya başlanmasına ilişkindir. Ancak, kavram olarak 1960’larda ortaya çıkan, 1980’lerde kullanımı yaygınlaşan, günümüzde ise birçok tartışmanın odak noktası haline gelen küreselleşme süreci, temelde söz konusu dönemlerin ürünü olmasına karşın ilerleyen bölümde değinileceği gibi, çok daha eski kökenlerden beslenmektedir.

1980’lerden sonra, yaşadığımız dünyayı tanımlamak bakımından sıkça kullanılan, birçok konunun ve tartışmanın odağında yer alan küreselleşme kavramı, en genel anlamıyla sermayenin, fikirlerin ve insanların uluslararası boyutlardaki dolaşımı biçiminde ifade edilebilir. Söz konusu dolaşım, aynı zamanda ulusal kültürlerin, ulusal ekonomilerin ve ulusal sınırların çözüldüğü, sosyal hayatın da bu çözülmenin ortaya çıkardığı görüngüler tarafından belirlendiği bir süreçler ifade etmektedir. Böyle bir süreç ise değerlerin, düşüncelerin ve bilginin hem ayrıştığı, hem farklılaştığı, hem öznelleştiği, hem de standartlaştığı bir dünyayı anımsatan geniş ve tartışmalı bir içerikle ilişkilendirilebilir.25

Bu anlamda küreselleşme, birbirine karşıtlık oluşturacak biçimde, bütünleşirken parçalanan, küreselleşirken yerelleşen ve bütün bunların birbirine karıştığı bir süreci simgelemektedir. Bu da, küreselleşmenin tanımlanması konusunun, daha çok onun boyutları ve sonuçlarına nereden bakıldığıyla ilgili bir durum olduğunu ortaya koymaktadır. Küreselleşme sürecine ilişkin görüşlerin çeşitliliği, belirsizliği, farklılığı kavramın tanımlanmasında karşılaşılan genel sorunların temelini oluşturmaktadır.

Örneğin, ekonomistler, siyasal bilimciler, örgüt kuramcıları, iş dünyası liderleri, akademisyenler ve kamu yöneticileri de dâhil olmak üzere sosyal bilimciler, konu üzerinde farklı görüşlere sahiptirler. Bu kişilerden ekonomistler, küreselleşmeyi dünyanın bütünüyle bir piyasa haline gelmesine yönelik bir adım olarak değerlendirmektedirler. Ekonomistlere göre küreselleşme, dünya ekonomisini oluşturan sosyal ve ekonomik unsurların birbirleriyle ve süreç içinde de dünya piyasalarıyla eklemlenmesini ifade etmektedir. Ekonomistlerin küreselleşmeye ilişkin tanımları aynı

25 Gencay Şaylan, “Küreselleşmenin Gelişimi”, Emperyalizmin Yeni Masalı, Yayıma Hazırlayan Işık Kansu, Güldikeni Yayınları, Ankara: 1999, s. 14.

Şekil

Updating...

Referanslar

Benzer konular :