2.3. Suriye Devrimden Buhrana

3.1.2. İran'ın Suriye Siyasetini Biçimlendiren Söylemi

Arap Baharı çerçevesinde, Mısır ve Tunus’ta patlak veren halk gösterileri sonucunda gerçekleşen devrimler karşısında İran İslam Cumhuriyeti yetkilileri devrimleri desteklemiş ve siyasi söylemlerini bu yönde oluşturmuşlardır. Ayrıca İran, söz konusu ülkelerde devrim sonrası iktidara gelen yeni yönetimlerle ilişkilerini geliştirmeye çalışmıştır. Fakat 2011 yılının başlarında Arap Baharının etkilerinin yavaş yavaş Suriye’de hissedilmesi sonrasında, olaylarla ilgili İran yetkililerinin söylemlerini anlamlandırmak biraz güçtür. Çünkü ilk başlarda İranlı yetkililer, Suriye olaylarına olumlu ya da olumsuz hiçbir tepki vermemiş, sessizliği tercih etmişlerdir. Ancak Suriye’deki olaylar genişledikçe, İranlı yetkililerinin de konu ile ilgili görüşleri belirginleşmeye başlamıştır. Örneğin İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Ramin Mehmanparast, 12 Nissan 2011 yılında gerçekleştirdiği bir basın toplantısında ‘Suriye’deki gösterilerin sınırlı olduğunu, ülkedeki olayların dış güçlerinin kışkırtması sonucu ortaya çıktığını” söylemiştir. Ayrıca Mehmanparast’a göre Suriye olayları, Amerikan ve İsrail yanlısı basın organları tarafından gereğinden fazla büyütülmüş ve söz konusu basın organları, muhalif grupların isteklerini, bütün Suriye halkının isteği gibi göstermiştir (Sinkaya, 2012: 40).

Şüphesiz İran İslam Cumhuriyeti’nin askeri, siyasi ve stratejik açıdan Suriye Krizi’ne yönelik yaptığı müdahaleler ve Suriye rejiminin korunması için attığı adımlar, Beşşar Esad’ın günümüze dek iktidarda kalmasında önemli faktörlerdi. Bu, İran devleti için hem maddi olarak hem de insani olarak büyük kayıplara uğratmıştır. Bazı İranlı araştırmacılara göre Suriye, İran için bir Vietnam olacak ve Tahran söz konusu krizden kolay kolay çıkamayacaktır. Genel olarak İran’ın Suriye Krizinde oynadığı önemli role bakıldığında, İranlı yetkililerin Suriye Krizine yönelik gerçekleştirdikleri müdahalenin meşruiyeti ve siyasi söylemleri iki temel noktadan kaynaklanmaktadır (Bahrush, 2017);

 İdeolojik ve mezhepsel söylem (kutsal mekânların korunması): Bu söylemi anlamlandırmak için İran’ın 40 yıl boyunca uyguladığı realist eksenli dış politikasına bakılması gerekmektedir. Bilindiği üzere İran, bu dönemde Şii mezhebi düşüncesinin en yüksek kurumu olmuştur. Bu politikanın temel amacı, ideolojik sistemleri kullanarak Ortadoğu’daki Şii prensiplerini korumaktı. Ayrıca İran, bölgedeki nüfuzunu genişletmek doğrultusunda, Şii mezhebince kutsal olan ve Irak ve Suriye’de bulunan türbeler, kendi askerleri tarafından korunacaktı.

 İran’ın milli güvenliğini korumaya yönelik oluşturulan realist söylem: İran’ın Suriye krizine yönelik yaptığı siyasi ve askeri sistematik müdahaleler, aslında İran İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşunun temel ilkelerinden birisidir. Bu temel ilke ise, Suriye krizi başladığı günden itibaren İranlı yetkililerin söylemlerine yansımıştır. İranlı yetkililer, her zaman ‘eğer Suriye’de savaşmazsak o zaman İran’ın toprakları içinde savaşmak zorunda kalacağız’ şeklindeki argümanı kullanmışlardır. İran’ın dini lideri Ayetullah Ali

Hamenei, Ocak 2017 yılında Suriye’de olan askeri komutanların aileleri ile yaptığı bir görüşmede şu ifadeleri kullanmıştır. ‘Eğer biz Siyonizm ve Amerika’nın Suriye’de gerçekleştirmek istediği kötülükleri engellemezsek o zaman Tahran, Fars ve İsfahan’da engellemek zorunda kalacağız’. Bu söylemler defalarca Kudüs gücü komutanı (Kasım Süleymani) ve İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri (Ali Şamkani) tarafından dile getirilmiştir.

Genel olarak İran bu tür söylemleri kullanarak, başta ülkesinin milli güvenliği olmak üzere bütün uluslararası güvenliği tehdit eden IŞİD gibi radikal gruplarla mücadele etmek istemiştir. İran ancak askeri mekanizmaları kullanarak coğrafi sınırları dışından gelen tehditleri bertaraf ederek, kendisinin iç milli güvenlik istikrarını koruyabilecekti. İran sınırları dışında oluşan IŞİD gibi tehditlerle mücadele ederek, Ortadoğu’daki stratejik derinliği sağlamak istiyordu. Ayrıca İran, söz konusu mücadeleler neticesinde ortaya çıkan savaşları kendi sınırlarından uzak tutarak, rakip ülke topraklarına taşırsa, böylelikle İran’ı daha istikrarlı ve güvenli bir ortama sahip olacaktı (Bahrush, 2017).

İran’ı bu konuda Suriye yönetimi yanlısı tavır içine sokan asıl sebebe bakıldığında, daha önceki bölümde de belirtildiği gibi Suriye’nin, İran’ın stratejik çıkarı için vazgeçilmesi zor konumdaki müttefiki olduğu görülmektedir. Bu stratejide Suriye, İran için Filistin ve Lübnan’daki direniş örgütleri ile bağlantı noktası olmakta ve aynı zamanda Batı’nın önünde bir perde konumunda bulunmaktadır. Berman’a göre; Esad rejiminin ölümü, İran’ın Orta Doğu bölgesine operasyonunun temel güzergâhının kaybı olacak ve bu da İran’ın bölgeden gerileyişinin bir sebebi olacaktır. Ayrıca Hizbullah için de çöküşün bir sebebi olarak görülmektedir. Dolayısıyla Esad yönetimi, İran için stratejik bir müttefikin ötesinde vazgeçilemez denilecek kadar önemli ve onu kaybetmek İran’ın isteyeceği en son şeydir (Sinkaya, 2012: 7-40).

İran’ın Suriye politikasında aldığı tutumun önemli nedenlerinden bir diğeri de olaylar ile ilgili olarak üçüncü aktörlerin, özellikle başta İsrail ve ABD olmak üzere, Suudi Arabistan ve Körfez Ülkeleri’nin isyan karşısında yönetim karşıtı tavır almış olmalarıydı. ABD ve İsrail’in tavrı, İran tarafından uzun zamandan beri Esad’ı devirmek isteyen bu iki emperyaliste bir fırsat doğurduğu şeklinde değerlendirilmiştir. Ayrıca, İran için Esad’ın reform yapmaya söz vermiş ve bunu kısmi olarak yerine getirmiş olmasına rağmen, Washington ve Tel Aviv’in bu konuda göstericilere yardım etmeleri, asıl meselelerinin ne olduğunu net olarak ortaya koymuştur. İran’ın eski Umman Büyükelçisi Mürteza Rahimi “Suriye’de İsrail’in zararına olan şey bizim faydamızadır ve İsrail’in faydasına olan şey bizim aleyhimizedir” diyerek bu tutumu özetlemiştir (Sinkaya, 2012: 7-40).

İranlı yetkililere göre Suriye’ye Batılıların müdahil olmasının nedeni, kaybettikleri müttefiklerine karşı yeni müttefik oluşturmak istemeleridir. Özelikle bu müttefik için de kaybedilen Mısır’a karşı Suriye seçilmiştir. 8 Ağustos 2011 tarihinde Kahire dönüşü İran Meclisi Dış Politika

ve Ulusal Güvenlik Komitesi Başkanı Alâeddin Burucerdi yaptığı açıklamada, ‘Amerika Mısır’ı kaybetti ve bu yüzden Suriye’yi hedef seçti’ demiştir. İran ile ilişkileri, geçen birkaç yıl zarfında bir hayli kötüleşen Suudi Arabistan’ın olaylar karşısında Batı ile aynı tutumu alması, İran’ın olaylar konusunda endişelerini bir kat daha artırmıştır. Suudi Arabistan’ın Arap Baharında önemli müttefiklerini kaybetmesi, İran’a karşı bir zaafiyet şeklinde değerlendirilmiştir. Bundan dolayı İran, Suudi Arabistan’ın tutumunu, kendisinin önemli müttefikini yani Suriye’yi ortadan kaldırmak ile misilleme yapmaya çalıştığı şeklinde değerlendirmiştir (Sinkaya, 2012: 178). Çünkü İran’a göre eğer Arap devletleri, özellikle de Körfez ülkeleri gerçekten halkı düşünüyor olsalardı, önce kendi halklarının beklentilerine karşılık verirlerdi. İran bu söylemi ile safının meşruluğunu ispatlamaya çalışmıştır. Bu bağlamda İran, Suriye’deki gelişmeleri, kendi ülkesinin 2009 yılında cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşadığı muhalefet ile aynı çerçevede değerlendirmekte; isyan ve ayaklanmaları kendi ülkesinde olduğu gibi Batı tezgâhı, rejim karşıtlarını ise ‘fitne unsurları’

olarak görmektedir. Şam’da ‘İslami Uyanış ve fitne Mücadelesi’ adlı semire katılan İran’ın Suriye Büyükelçisi Ahmed Müsavi yaptığı konuşmada, Suriye’de ortaya çıkan ayaklanmanın aslında 2009 yılında İran’ın maruz kaldığı ‘Siyonist’ kökenli ve destekli fitnenin benzeri olduğunu söylemiştir (Şen, 2012: 100).

İran’da olayların bir dış müdahale oyunu olduğuna net tavır koyanların başında İran siyasetinin en tepesindeki kişi olan, İslam Devrimi Rehberi Ayetullah Seyyid Ali Hamenei gelmiştir. ABD ve İsrail’in çıkarlarına hizmet eden bütün eylemlerin yanlış ve hatalı bir yolda olduğunu belirten Hamenei, İran’ın destek vereceği halk hareketlerinin niteliklerini şöyle sıralamıştır; İslami olmak, Amerikan ve Siyonist karşıtı olmak ve halkçı olmak. Hamenei bu söylemi ile açıkça Suriye olaylarının aslında yanlış yola, yani Amerika ve İsrail’in çıkarlarına hizmet edecek bir yola girdiğini belirtmeye çalışmıştır (Sinkaya, 2012: 7-40). Diğer yandan Ali Hamenei, Tahran’da düzenlenen İslam âlimlerinin uluslararası konferansında yaptığı söyleşisinde, İran’ın Arap Baharı ve Suriye Krizine karşı benimsediği net tutumunu şöyle açıklamıştır. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki Arap ülkelerinde ortaya çıkan İslami uyanış dalgası, belki hem bölge hem de dünya için gerçek bir değişim mesajı getirmiştir. Aslında bu İslam uyanışı dalgası dünyayı etkisi altına alan emperyalist sistemlere ve yıllardır bu sistemlere hizmet eden diktatör rejimlere karşı oluşturulmuş açık bir mesajdır. Ayrıca Suriye olayları hakkında Hamenei, ‘İslami uyanışın ve devrimci ruhunun değerlerinin korunması adına, Müslümanların iç savaştan kendilerini uzak tutması gerektiğini ve dış güçlerin oyunlarına gelmemelerini söylemiştir’. Hamenei’ye göre İslam düşmanı Siyonizm, her zaman kendi kuklaları vasıtasıyla Müslümanlar arasına nifak tohumları ekmek için mücadele etmektedir. Bunun en belirgin örneği olarak da Suriye olaylarını göstermiş, söz konusu ülkede yaşananların, dış güçlerin müdahalesi sonucu ortaya çıktığını söylemiştir.

Ayrıca Hamenei, Suriye rejimine karşı savaşan grupların da dış güçlerin kuklası olduğunu ve tek amaçlarının ‘direniş Cephesini’ zayıflatmak olduğunu belirtmiştir. Son olarak Hamenei göre Suriye’de cereyan eden olaylar, Sünni ve Şii arasındaki bir savaştan ziyade, Müslümanlar arasına nifak sokmak isteyen dış güçlerin Suriye’de başlattığı suni bir savaştır (Hürseda Haber, 2013).

Belgede KARADENİZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ*SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ ULUSLARARASI İLİŞKİLER ANABİLİM DALI TEZLİ YÜKSEK LİSANS PROGRAMI (sayfa 91-94)