Birleşik Krallık Buğday Fiyatları

164  Download (0)

Tam metin

(1)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

SİYASET BİLİMİ VE KAMU YÖNETİMİ BÖLÜMÜ YÖNETİM BİLİMLERİ

ANABİLİM DALI

KAPİTALİZMİN KRİZLERİ İLE DEVLETİ ANLAMA: KAPİTALİST FORM VE İŞLEV TARTIŞMASI

Yüksek Lisans Tezi

Elif Balam SIZAN

ANKARA – 2016

(2)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

SİYASET BİLİMİ VE KAMU YÖNETİMİ BÖLÜMÜ YÖNETİM BİLİMLERİ

ANABİLİM DALI

KAPİTALİZMİN KRİZLERİ İLE DEVLETİ ANLAMA: KAPİTALİST FORM VE İŞLEV TARTIŞMASI

Yüksek Lisans Tezi

Elif Balam SIZAN

Tez Danışmanı

Prof. Dr. Örsan Ö. AKBULUT

ANKARA – 2016

(3)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

SİYASET BİLİMİ VE KAMU YÖNETİMİ BÖLÜMÜ YÖNETİM BİLİMLERİ

ANABİLİM DALI

KAPİTALİZMİN KRİZLERİ İLE DEVLETİ ANLAMA: KAPİTALİST FORM VE İŞLEV TARTIŞMASI

Yüksek Lisans Tezi

Tez Danışmanı: Prof. Dr. Örsan Ö. AKBULUT

Tez Jürisi Üyeleri Adı ve Soyadı İmzası

...

...

...

Tez Sınavı Tarihi ...

(4)

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANKARA ÜNİVERSİTESİ

SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ MÜDÜRLÜĞÜ’NE

Bu belge ile bu tezdeki bütün bilgilerin akademik kurallara ve etik davranış ilkelerine uygun olarak toplanıp sunulduğunu beyan ederim. Bu kural ve ilkelerin gereği olarak, çalışmada bana ait olmayan tüm veri, düşünce ve sonuçları andığımı ve kaynağını gösterdiğimi ayrıca beyan ederim.(……/……/2016)

Tezi Hazırlayan Öğrencinin Adı ve Soyadı Elif Balam SIZAN İmzası

………

(5)

İÇİNDEKİLER

ŞEKİL LİSTESİ ...

TABLO LİSTESİ ...

GRAFİK LİSTESİ ...

GİRİŞ ... 1

BİRİNCİ BÖLÜM: KAPİTALİST ÜRETİM BİÇİMİ ve TOPLUMSAL FORMLARI ... 12

1.1. Neden İçerik Belirli Bir Formu Tercih Eder? ... 12

1.1.1. Üretim Biçimi ve Form ... 12

1.1.2. Üretim Biçimi ve İşlev ... 15

1.1.3. Toplumsal (Yapısal) Form - Toplumsal (Tarihsel) İşlev ... 17

1.2. Kapitalizmin Üretim Biçimi Olarak Özgüllüğü ... 21

1.3. Ekonomik Alanın Toplumsal Formu: Piyasa ... 33

1.4. Siyasal Alanın Toplumsal Formu: Devlet ... 44

İKİNCİ BÖLÜM: KAPİTALİST ORGANİZMA ve KRİZ: TOPLUMSAL İŞLEVLERİN DEĞİŞTİĞİ TARİHSEL UĞRAKLAR OLARAK KRİZLER ... 61

2.1. Kapitalist Üretim Biçimi ve Kriz ... 62

2.2. Zorunlu ve Eğilimsel Olarak Kriz ... 70

2.3. Tarihsel Kriz ... 84

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: KAPİTALİST ÜRETİM BİÇİMİNİN KRİZLERİ: SOMUT TARİHSEL ANLARA BİR ÖRNEK 1873-1896 KRİZİ ... 100

3.1. Yeniden Yapılandırma Krizleri ve Krizin Siyaseti ... 100

3.2. Kapitalist Üretim Biçiminin İlk Ekonomik Krizi: 1873-1896 ... 107

3.3. Siyasal Alanın Toplumsal Formu Devlet ve 1873- 1896 Ekonomik Krizi ... 121

SONUÇ ... 142

KAYNAKÇA ... 148 ÖZET ... Hata! Yer işareti tanımlanmamış.

ABSTRACT ... Hata! Yer işareti tanımlanmamış.

(6)

ŞEKİL LİSTESİ

Şekil 1.1.: Üretim biçimlerinin koordinat tablosu………58 Şekil 1.2.: İçerik, Form, İşlev.………..59

(7)

TABLO LİSTESİ

Tablo 3.1.:1873 Ekonomik Krizi………109 Tablo 3.2.: Birleşik Krallıkta ücretler……….115 Tablo 3.3.: Birleşik Krallık ve ABD sınai üretiminin yıllık büyüme hızı……..117 Tablo 3.4.: Gelişmiş Sanayilerde Demir ve Çelik Üretimi……….129

(8)

GRAFİK LİSTESİ

Grafik 3.1.: Birleşik Krallık dış ticaret rakamları……….112

Grafik 3.2.: 1871-1896 yılları arası toptan fiyat endeksi………..113

Grafik 3.3.: Birleşik Krallık milli hasıla oranlarının sektörlere göre dağılımı...116

Grafik 3.4.: Birleşik Krallık Buğday Fiyatları………..116

(9)

1 GİRİŞ

Kriz kavramının ileri sürülmesi çoklukla toplumsal kurumların bilindik sürekliliklerine içkin olan işlevsel sorunların daha fazlasının telaffuz edilmesi demektir. Kriz ile birlikte de alışılan olgular ile ilgili bir dizi soru belirir. Kriz

“doğal düzenin” devamlılığını sarsar, belirsizlik ve süreksizlik ihtimaline atıf yapar ve var olan anın kıstaslarının sorgulanmasına, toplum hakkında toplumun henüz tamamen farkında olmadığı yapının ifşa olması için gerekli anlaşılabilirliği sağlar.

Krizle birlikte toplum, yeni durumla yüzleşerek ve geçmişten devralınan sorunları yeniden tertipleyerek toplumsal olanın ifşasına, bilgi erişimine ve görünmez olanı açıklayabilecek bir iddiaya da sahip olur. Kriz anı toplumsal ilişkilerin ve farklılıklarının nasıl oluşturulduğunu ve hangi malzemelerden yapılmış olduğunu kavramak için ideal bir anı temsil eder. Bu başka türlü yüzeyin altında gizli kalacak şeylere en azından erişim potansiyeline sahip olabilme anlamına gelir.

Kriz bir doğal yansıtıcı olarak düşünülebilir, teori ve pratik arasındaki olağan dikotomileri bulanıklaştırır ve eleştirel gözlem ve sosyal dünya için sorumluluk almaya yeteneğimizi öngörür. Bu nedenle, kriz sadece gözlemi ve eleştirel yargıyı çağırma demek değil, esasen katılımcı bir eylem çağrısı kavramdır (Milstein, 2014, s. 3). Bu çağrı bireysel olmakla birlikte üretim biçimlerinin özgüllüğü ve değişimi temelinde toplumsal bir çağrıya dönüşebilmektedir. Harekete geçme çağrısı olarak tanımlanan kriz, krizin farkındalığını taşır ve bu farkındalığa sahip aktörler yaratır.

Aktörler, bireysel ya da toplumsal, krize karşı harekete geçecek olanlardır. Bu aktörler kriz anında toplumsal olanı tanımlar, tasarlar, inşa ederler veya aşarlar.

(10)

2

Kriz ve krize müdahale edecek aktörlerin belirlenmesi, kavramın tanımının geçirdiği süreçleri gözden geçirmeyi gerekli kılar zira kriz yalnızca objektif ve bireysel bir tarihsel süreç değil aynı zamanda sübjektif ve toplumsal bir tarihsel süreçtir. Bu anlarda “normal” ekonomik, toplumsal ve siyasi ilişikleri var saymak mümkün değildir, bu anlar, karar verme ve aktörlerin harekete geçme anlarıdır (O'Connor, 1987, s. 3).

Başlangıcı itibari ile kriz kelimesi, ayırmak ya da bölmek ve elemek ya da karar vermek anlamlarına gelen Yunanca kökenlere sahiptir (Stern, 1970, s. 4).

Yunanlılar için “kriz” temelde ve açık bir şekilde siyaset, hukuk, tıp ve ilahiyat alanlarında anlamı çizilen bir kavramdı. Kavram keskin alternatifler arasında doğru veya yanlış, kurtuluş veya lanet, ölüm ve kalım arasında seçimi daha da önemlisi

“karar vermeyi” ifade etmekteydi. Farklı ve değişik alanlarda da kullanılan kriz kavramı çağdaş kullanımına ve anlamına erişmeden öncelikle tıp alanında kullanılan bir yapıya sahipti. Hastalık durumunda yani tıbbi anlamda kriz, gözlemlenebilir durum ve hastalığın seyri hakkında yargı anlamına gelmektedir. Bu halde, hastanın yaşamı ya da ölümü hakkında bir karar söz konusu olacaktır. Bu bir durumda da hastalığın gelişimini ve ilerleyişinin nasıl olacağına dair bir tahmini de içerir. Buna bağlı olarak da krizin yani hastalığın aşılıp aşılamayacağına dair bir karar söz konusu olur. Tıp alanındaki kriz kavramı kullanımı krize yani hastalığa tabi beden ya da organizma arasında bir ilişki kurulmasını sağlamıştır. Tıp alanındaki bu başat kriz ve organizma ilişkisi şeklindeki kullanım ilerleyen zamanlarda mecazi anlamda kriz kavramının kullanılmasına sebep olmuştur.

Kavram mecazi esnekliği sayesinde önem kazanmış ve kriz günlük dilde merkezi bir söylem haline gelmiştir (Koselleck & Richter, 2006, s. 358).

(11)

3

Vücut veya organizmanın metaforu olarak kriz kavramı antik kullanımdan günümüze topluma bir biçimde atıf yapmıştır. Ancak krizin tıbbi anlamının “beden politik” veya kendisini oluşturan parçalara uygulanması on yedinci yüzyıla kadar görülmüş bir durum değildi (Koselleck & Richter, 2006, s. 362). Krizin bu toplumsal anlamı kavramın siyaset alanında kullanımının yaygınlaşmasına ve bununla birlikte ilk kez ekonomi alanında da kullanımının kendine yer bulmasına sebebiyet verdi. On sekizinci yüzyıl ise kavramın siyasetle birlikte daha çok tarih alanında kullanılmasının gözlendiği zamanlara işaret eder. Bu duruma özellikle Fransız ve Amerikan Devrimlerinin sebep olduğu söylenebilir.

Kriz siyasette zorunlu bir karar anı, toplumsal vücutta bir hastalık, mücadele ya da hüküm verme zamanı anlamına gelebilir. Bu anlamlar büyük çoğunlukla kelimenin etimolojik kökeninde yer alan bireysel (örneğin bir hastalıkta) bir karar verme anı anlamından toplumsal bir karar verme anına geçişi de gözler önüne serer.

Bu durum aynı zamanda krizin işlediği vücudun da toplumsal bir yapı haline geldiği anlamına gelir. Organizmanın, toplumun ve bununla birlikte üretim biçimlerinin formlarının krize tabi yapılar olarak kabul edilir olması kavramın hem mecazi hem de gerçek anlamlarıyla ekonomi alanında kullanımını mümkün kılmıştır.

Erken on dokuzuncu yüzyılla birlikte devrim dönemi görünüşte sona ermiş;

ancak uzun süreli ayaklanmalar ve yeni bir düzene geçiş, krizin anlamı ve etki alanını geliştirmişti. Kriz kavramı bütünüyle çeşitli anlamlarını içerecek çeşitlilikte bir kullanım kazanmıştı. Bu çeşitlilik yeni yüzyılda artık hem negatif hem de pozitif anlamları içerir bir hal almıştı.

(12)

4

Krizin güncelliğini kavramın kullanım sıklığı olarak algılarsak on dokuzuncu yüzyılın başlangıcından günümüze kadar gelen süreci Kriz Çağı olarak adlandırabiliriz. Kriz bu dönemde tüm alanları kapsar bir hal almıştı (Koselleck &

Richter, 2006, s. 381). Kriz kavramı günlük yaşamda da kendini gösteren bir yorumlamaya tabi oldu ve bugünkü merkezi görüngü halini aldı. Bu durum ekonomik kriz algısı ile mümkün hale geldi.

On dokuzuncu yüzyıl ile birlikte, kriz kavramı ekonomi alanı içine bütünüyle yerleşti. Öncelikle savaşların ve siyasi dalgalanmaların neden olduğu düşünülen ekonomik kriz, 1857 yılından itibaren giderek kapitalist sistemin kendisinden kaynaklanan küresel olaylar olarak görüldü (Koselleck & Richter, 2006, s. 389).

Kriz hem çağdaş anayasal ya da sınıf temelli ayaklanmaları hem de sanayi ve teknoloji ile birlikte keskinleşip kristalize olan kapitalist piyasa ekonomisinin yol açtığı sıkıntıyı kavramsallaştırmak için uygun olan bir kavramdı. Kriz kavramsallaştırılması çerçevesinde kapitalist piyasanın krizi, kapitalist organizmanın hastalığı olarak da kabul edilebilir hale geldi. Ekonomik kriz kavramının yerleşmesi ile birlikte yeni olan şey çeşitli alanlarda birbirinden bağımsız olan krizlerin (siyasi, tarihi, toplumsal) ve kriz düşüncesinin kapitalist üretim koşulları içinde ilişkisel bir konumda anlamlandırılması oldu. Bu anlamda ekonomik kriz teorileri, ister liberal ister sosyalist olsun, siyasal yaşamı etkileyen bir çerçeve kazandı.

Simonde de Sismondi, Charles Dunoyer ve Karl Marx yükselen kapitalist dalgalanmaları ve konvülsiyonları tanımlamak için kriz kavramına başvurdular.

Marx diğer çağdaşlarından farklı olarak toplumsal bir vücut haline gelmiş kapitalist toplumun yapısında infilaka sebebiyet verecek özgürleştirici bir kriz anlayışına

(13)

5

sahipti. Bu anlamda krizin özgürleştirici okuması, toplumsal düzende geri çekilme ya da restore etme anlamı taşımaktan öte toplumsal düzende ilerleme ve düzeni aşma anlamı taşıyan bir anlayışa sahip oldu.

Marx, on dokuzuncu yüzyıl ekonomik kriz teorisini kökten değiştirerek bugünün ekonomik kriz tartışmalarının başlangıcının temelini attı (O'Connor, 1987, s. 111). Kriz, burjuva devrimlerinin yarattığı kaotik ve öngörülemeyen bir anı iken Marx’ın özgürleştirici okuması ile kapitalizme karşı işçi sınıfının devrimi ihtimalinin başlangıç anı halini aldı.

Marx için kriz anı sadece kapitalizmin içkin mantığının objektif tezahürü değildi. Objektif tezahür şeklinde bir tanımlama kapitalizmi normalleşirdi ama tam tersine kriz anı Marx için bireyselliklerin ve toplumsal ilişkilerin mücadeleleri için açık bir sayfayı temsil etmekteydi. Kriz, kapitalizmin çatışmalarını açığa çıkarmakla birlikte kapitalist toplum içindeki gerginlik hatlarının büyüteçle ortaya çıkmasını da sağlamaktadır. Bu nokta, kapitalizm, kapitalizmin krizi ve kapitalizmin sınırları arasındaki ilişkiselliğin ortaya konulması ile ilgili bilginin üretimini zorunlu kılar. Çünkü kriz anı kapitalist üretim biçiminin yapısal ve kurumsal koşullarını dönüştürmek için tarihsel, ekonomik ve politik bir noktaya işaret eder.

Marx'a göre, her ekonomik kriz tanımı gereği sermayenin yeniden yapılandırma, emek ve birikimin karlı koşulları üzerinde sermayenin egemenliğini sağlamayı garanti altına alacak niteliği taşımaz (O'Connor, 1987, s. 112). Kapitalist üretim biçiminin “normalliğinin” sürdürülebilirliği ya da aşılması kriz anında harekete geçecek aktörlerin işlevlerine bağlıdır. Zira artık ekonomik kriz tanımının

(14)

6

yerleşmesi ve kapsayıcılığıyla birlikte ekonomik krizin aşılması ya da derinleşmesi sadece ekonomik olanla ve ekonomik aktörlerle değil, siyasi ya da toplumsal kapitalizmin tüm toplumsal formlarının harekete geçmesiyle mümkün olacaktır.

Çünkü kapitalist üretim biçimi özgüllüğü gereği bütünsel bir yapı gösterir.

Krizin nesneleri kapitalist üretim biçimi koşullarında büyük çoğunlukla soyut olma özelliği gösterir; devlet ve ekonomi gibi kapitalizmin toplumsal formlarının fiziksel objeler gibi bir görünümleri yoktur. Ancak kapitalizmin bu toplumsal formları kriz anlarında işlevleri yani ne olduklarından öte ne yaptıkları ile varlık ve görünüm kazanırlar.

Kriz kavramı nasıl karakterize edilirse edilsin, radikal bozulma, dönemsel geçiş, sistemik bir patlama, acil bir durum veya devletin, ekonominin ya da uluslararası alanın, son kertede her zaman siyasi bir görüngüsüdür (Milstein, 2014, s. 2). Kriz, kesinlikle otomatik biçimde belirli bir tepki ya da sonuç doğuran nesnel bir olgu değildir. Aksine kriz, yapısal çelişkilerle, bu çelişkilerin kriz eğilimleriyle ve ikilemleriyle baş etmeye çalışmanın yerleşmiş kalıpları artık beklendiği gibi iş görmediğinde ve hatta durumu daha da ağırlaştırdığında ortaya çıkar (Jessop, 2009, s. 152). Bu anlamda, siyasi görüngü kapitalizmin siyasal alanı olan devlet formunun işlevlerinde ve işlevlerin değişiminde kendini gösterir. Hastalığın seyrinde değişiklik, endişe verici bir durum ya da filizlenme olarak kriz her durumda karar verme zamanın geldiğini krize tabi olan organizmaya söyler. Bu anlamda harekete geçmeyi ve harekete geçecek olan aktörü çağırır. Kapitalist üretim biçiminin bütünselliği koşullarında harekete geçecek aktör siyasi alanın işlevi ya da işlevleri olarak ortaya çıkar.

(15)

7

Kapitalist üretim biçimini iki portre üzerinden ele almak gerekir: Tarihsel bakımdan ve oluşum bakımdan. Tarihselliğin hedefi; görüngülerin gelişiminin somut şartlarını ve gereklerini onların tarihsel birlikteliklerini ve tarihsel olarak zorunlu bir aşamadan bir diğer aşamaya geçişini açığa vurmaktır (Rosenthal &

Yudin, 1972, s. 481). Marx da kapitalist üretim biçimini tarihsel bir aşama olarak görmektedir. Tarihsel bakımdan kapitalizm kuşkusuz bir başlangıç, bir büyüme ve gelişme dönemine sahiptir. Bununla beraber, hemen anlaşılabilir ki; “tarihsel”

bakımdan geçicilikle damgalanması da mümkündür. Kapitalizmin tarihselliği/geçiciliği kriz olgusuyla karşılaşılan dönemlerden türetilebilir. Kriz bu anlamda kapitalist üretim biçiminin işleyişinin çözülme boyutunu ortaya koyar.

Çözülme üzerine çalışmak, işin doğası gereği sistemin temel dinamikleri üzerine çalışmak demektir. Bu noktada aşılacak/çözülecek olan bu üretim biçiminin oluşumsal farklılığının ortaya konulması gerekmektedir.

Kapitalizmin oluşumsal farklılığı kendini artı-emeğe el koyuş biçiminde gösterir. Artı-emeğe el koyuş kapitalizmde artı-değere el koyuşa dönüşür. Bu el koyuş kapitalizmin oluşumsallığında “ekonomik” araçlarla olur. Kapitalizmde doğrudan ekonomi dışı baskı ya da açık zor kullanımı feodal üretim biçiminden farklı olarak, işçinin artı-değerine el koyanlar açsından artık gerekli değildir. Bu bağlam kapitalizmin özgünlüğünü ekonomik alan ile siyasi alan bununla birlikte ekonomik zor ile siyasi zorun ayrılığı üzerinden tanımlanmayı gerekli kılar. Yine de ekonomik alandan ayrılmış “siyasi” alanın zor gücü özel mülkiyetin ve artı-değere el koymanın sürmesi için gereklidir. Kapitalist üretim ekonomik ve siyasi alanı birbirinden ayırmakla kapitalizme özgü toplumsal formlar yaratır. Bu formlar;

(16)

8

üretim biçiminin oluşu anlamında emek ve sermayeyi içeren piyasa, üretim biçiminin tamamlayıcısı ve biçimlendiricisi olarak devlettir.

Kapitalizm içindeki bu toplumsal formların ekonomik alan ve siyasi alanın ayrılığı bağlamında ayrılığı yapısal bir ayrılık olmaktan öte kurumsal bir ayrılık olarak görülmelidir. Bu anlamda kapitalist üretim biçiminin bu toplumsal formları ancak kendilerine biçim veren üretim biçiminin çelişkileri bağlamında tanımlanabilir ve bu çelişkiler üzerinden işlevleri belirlenebilir. Toplumsal formların yapısal birliği ve kurumsal ayrılıkları da bu çelişkilerin sürdürülebilir kılınmasının bir gereğidir. Bu anlamda işlevlerden formları tanımlamak yerine, formdan kapitalist toplumsal formların işlevlerini belirlemek gerekir. Piyasa, kapitalizmin oluşumsallığının toplumsal formu olarak kapitalizmin çelişkilerinin sürekli kılındığı ve kapitalizme özgü kriz eğilimlerin somutluk kazandığı yer olarak ortaya çıkar.

Kapitalist üretim biçiminde kriz eğilimi olasılık olmaktan öte kapitalizmin içkin bir parçasıdır. Devlet, kapitalizmin oluşumsallığının tamamlayıcısı ve biçimlendiricisi olarak; ekonomik zoru destekleyen, toplumsal düzenin sürdürülebilirliği için uygun koşulları sağladığından niteliksel olarak kapitalist devlettir. Kapitalist devlet olma niteliği, devlete üretim biçiminin toplumsal (siyasi) formu olarak krizi ‘önleyici’ karşı eğilimler yaratma görevi yükler. Bu karşı eğilimler toplumsal bir form olarak devletin işlevlerini ortaya koyar. Bu anlamda kapitalizmin krizlerinde devlet yapısal tamamlayıcısı ve biçimlendiricisi olduğu kapitalizmde kapitalist devlet formu bağlamında krizin nedenselliğine ve tarihselliğine bağlı olarak işlevler edinir.

(17)

9

Bu kavramsal çerçeve üzerinden öncelikle krizlerin üretim biçimi ile belirlenen özgün nitelikleri araştırılacak bu bağlamda tarihsel krizler, tarihsel geçiş dönemi krizleri ve tarihsel yeniden yapılanma krizleri (Üşür, 1999, s. 42-43) olarak sınıflandırıldıktan sonra çalışmanın genel yapılanması içinde tarihsel yeniden yapılanma krizleri niteliksel olarak kapitalist devlet formunun işlevlerinin değişimini belirleme anlamındaki nedenselliği incelenecektir. Bununla birlikte kriz teorisinde yüksek bir soyutlama düzeyinde ele alınan unsurların somut yaşanmışlığı içinde tartışılması zorunluluğu kapitalist üretim biçiminin tarihsel yeniden yapılandırma krizlerini tanımlama ve farklılaştıran noktalarını belirleme gereği yaratır. Bu bağlamda 1873 Ekonomik Krizi bir tarihsel yeniden yapılandırma krizi olarak, “kriz” kavramının tanımı gereği olan kriz öncesi ve sonrası durum arasında yaşanan farklılaşma temelinde kapitalist devletin karşı eğilimler üzerinden belirlenen işlevleri ile ayrıştırılacaktır. Bu durumun analizi ekonomik bir işlevin siyasi form tarafından üstlenilmesinin ya da terk edilmesinin koşullarının tanımlanmasını gerekli kılar.

Marksist kriz teorisinin diyalektik yaklaşımı, kapitalizmin işleyişinde krizin oynadığı rolün ikili niteliğini kavramlaştırarak, krizlerin sonucu belirsiz bir süreç olduğunu vurgular (Satlıgan & Savran, 2009, s. 10). Bu belirsiz süreç; toplumsal değişim alternatifini ya da krizin çöküşe dönüşebilmesi ihtimalinin gerçekleşmesi ile sonuçlanmadı. Bunun yerine, kapitalizmin kendini yeniden yapılandırdığı, tanımsal ayrılığının belirlediği alanların niteliksel olarak kapitalistliklerini koruduğu ancak kapitalizmin sürdürülebilirliği anlamında yerine getirdiği işlevlerde bir kayma ya da karşıt alana terk etme gözlemlendi. Bu anlamda krizlerin tetiklediği bu belirsiz süreç kapitalizmin dört yüz yıllık tarihinde kapitalizmin farklı

(18)

10

veçhelerle kapitalist niteliğini koruyarak sürdürdüğünü bize gösterdi. Ancak bu gelecekte mutlaka ortaya çıkacak tarihsel kriz anının da aynı sonucu vereceği anlamına gelmez. Kapitalizmin krizlerinin yarattığı belirsizlik anlarından çıkışın bir pasif bekleyiş ile olmayacağının anlaşılması ile ancak toplumsal üretim biçiminin değişimi alternatifi gerçekleşebilir.

Maddeci bilim, soyut ile somut arasında, teoriyle olgular arasında sonsuz bir gelgite dayanır. Dünya kapitalizminin krizinin anlaşılması da bu somut ve soyut arasındaki bağlantının kurulmasına bağlıdır. Krizin gerçek doğasının kavranması ancak kapitalist üretim biçiminin gerçek doğasının kavranması çerçevesinde olanaklıdır. Krizin niteliğinin ve doğasının kapitalist üretim biçiminin çerçevesi ile belirlenmesi, kapitalizme özgü formların ve işlevlerin yapısal ve tarihsel niteliklerinin de krizin yarattığı değişimlerin izlenmesinin bir yöntemi olarak tanımlanması ile olur.

Çalışma; kapitalist üretim biçiminin tarihsel yeniden yapılandırma krizleri bağlamında, kapitalizmin toplumsal formlarının niteliksel bir değişime uğramadan yani kapitalist niteliklerini koruyarak işlevsel değişikliklere uğramasını konu almaktadır. Çalışma kapitalizmin tanımsal ekonomik ve siyasal alan ayrılığı çerçevesinde belirlenen işlevlerin uğradığı değişimi ve bu değişimle beraber işlevleri hangi dönemsel koşullarda hangi kapitalist formların üstlendiğini tartışmaktadır. Toplumsal bir olguyu tanımlamak, o olguyu içinde geliştiği toplumsal ilişkilerin ve tarihin dışına çıkarmak anlamına gelir. Dolayısıyla söz konusu olgu, diğer olgularla olan ilişkileri içinde ya da geniş bir bütünsel yapının içine yerleştirilemez artık. Ne ki bir olguyu kavramak ancak onun ait olduğu bütünlük içinde taşıdığı rolü anlamakla mümkündür (Füredi, 2001, s. 227). Bu

(19)

11

bağlamda çalışma başlığında yapılan “anlamak” yönünde tercih bilinçli bir nitelik göstermektedir. Bir nesneyi anlamak durumundaysak onu diğer nesnelerle olan tüm ilişki, bağlantı ve dolanımıyla inceleme zorunluluğu duymamız gerekir. Anlama bu bağlamda gerçekliği değiştirmenin ilk koşulu olarak ortaya çıkar.

(20)

12

BİRİNCİ BÖLÜM: KAPİTALİST ÜRETİM BİÇİMİ ve TOPLUMSAL FORMLARI

Üretim biçimleri tarihin her döneminde üretim biçiminin içeriğine uygun belirli toplumsallıkları yaratır. Bu toplumsallıklar, üretim biçiminin içeriğinin bir görünümünü ortaya koyarlar. Bu görünüm hem üretim biçiminin gerçekleşmesini hem de bu üretim biçiminin soyutlanmasını anlatır. Bu bağlamda düzeyler içerik, form ve işlev olarak ortaya çıkar. Üretim biçimi bu düzeylerin konumlanmasına göre toplumsallığını ortaya koyar. Bu bağlamda ilk bölüm, öncelikle üretim biçimi ve düzeyler arasındaki diyalektik ilişkiyi tartışacak ve bununla birlikte kapitalist üretim biçimini tarihsel özgüllüğünde içerik form ve işlev diyalektiğinde sunacaktır.

1.1.Neden İçerik Belirli Bir Formu Tercih Eder?

Ekonomi politik, değeri ve değer büyüklüğünü eksikli şekilde de olsa analiz etmiş ve bu formlarda saklı bulunan içeriği keşfetmiştir. Bununla beraber, bu içeriğin niye o formu aldığını bir kez bile sormamıştır (Marx, 2013, s. 89).

Üretim biçimi ve içerik, form ve işlev olarak tanımlanan düzeyler arasındaki diyalektik ilişkiyi tartışmak üretim biçiminin toplumsal ve bununla birlikte nesnel görünümlerini ortaya koymakla mümkündür. Üretim biçiminin içeriği niteliksel olarak üretimle tanımlanırken, üretim biçiminin toplumsal ve nesnel görünümleri form olarak tanımlanabilir. Bu somut ve nesnel formların hareket etme tarzı ise işlevi ortaya koyar.

1.1.1. Üretim Biçimi ve Form

Form, somut ya da soyut objelerin veya olguların iç birliğini, bütünlüğünü ve gelişme yollarını ortaya çıkaran kategoriyi ifade eden kavramdır. Form olguların

(21)

13

veya objelerin varoluş tarzıdır. Form kavramı organizmanın iç göreliliğini, yöntemini ve formu olduğu olgunun ya da objenin çevresiyle ilişkisini belirleyen temel özdür.

Bir olgunun ya da objenin formu ve içeriği birbirinden ayrılamaz nitelikteki iki yanıdır. Her form bir içeriğin ürünüdür ve her içerik de bir form içinde sürüp gider. Formsuz içerik olmayacağı gibi içeriksiz form da olmaz. İçerik hareket eder, değiştirir, geliştirir, yeni formlar oluşturur ve bu formlara yön verir (James, 1980, s.

15). Olgunun ya da objenin formu, o olgunun ya da objenin içeriğinin görünümüdür, bu görünüm hareket tarzını belirler. Form bir içeriğin görünüşü, içerik bir formun gerçekliğidir. Bu süreç yalnızca diyalektik düşünce sisteminde dile getirilmiştir ve bu bağlamda diyalektik yöntem de formdan içeriğe, görünüşten gerçeğe varmanın yöntemidir.

Formun niteliği yani içeriği durağan bir olgu değildir. Formun içeriği üretim biçiminin sınırlılıklarına tabidir. Bu anlamda form ve içeriğin birliği izafi ve geçicidir ve bu birlik; form ve içeriğin değişmesiyle, onlar arasındaki çatışma ve mücadeleyle altüst olur. Formdaki her değişme, gelişmede öncü rolü oynayan içerikteki bir değişimin sonucudur (Roseenthal & Yudin, 1972, s. 174). Formun içerikle birlikte şekillenmesi, değişmesi ve belirlenmesi toplumsal ilişkilere yani içeriğin sınırlılıklarına özgü çelişkileri ortadan kaldırmaz; ama bunların bir arada bulunabilecekleri biçimi yaratır. Çelişki tüm hareketlerin/eylemlerin ve yaşamın kökenidir ve ancak bir çelişki olduğu sürece bir şey hareket eder ve ancak bu sebeple bir şeyin itkisi yani onu harekete geçiren güç, ilişki, obje ya da süreç ve etkinliği olabilir (Hegel, 1975, s. 67). Bu çelişki, çatışma, mücadele ve değişme anı bir üretim biçiminden diğerine geçiş anının da habercisidir. Ancak formda

(22)

14

yaşanacak bu değişiklik ani ve birdenbire olmaz zira form ve içerik arasındaki çatışmanın keskinleşmesi, değişiklik için zorunludur. İçerik dinamik bir kategori iken form bağımlı konumundan ötürü tutucu bir nitelik gösterir. Bu çelişkili birlikteliği Hançerlioğlu, diyalektik yöntemi idealize bir konumda; form içeriğe göre daha yavaş devinir, bu yüzden de içeriksel gelişmenin hızına yetişemeyip eskir ve onun geliştiricisi olması gerekirken engelleyicisi olur ve bu çelişki, içeriğe uygun yeni bir form değişikliğiyle aşılır biçiminde ifade eder (Hançerlioğlu, 2013, s. 173). Bu dönüşüm anında vurgulanması gereken nokta çatışma anında geride kalan kategorinin form olduğudur. Formun tasfiye olması ya da daha ileri bir forma geçişi içeriğin dinamizmine ve ileri konumuna bağlıdır.

Formun tasfiyeye uğraması, eski formun yeni içeriğe uyması, vs. biçiminde ortaya çıkabilir. Eski ve yeni formların bir arada bulunması durumunda; eski formların gelişmesi yeni formlara göre daha az ilerletici olmasından dolayı yeni formlar zamanla büyük yaygınlık kazanır (Roseenthal & Yudin, 1972, s. 174). Bu anlamda form ve içeriğin bu diyalektiği, üretim biçiminin ve üretim biçimine bağlı olarak toplumun dinamik bir şekilde yenilenmesi ve gelişmesinde temel bir rol oynar.

Kaufmann’ın, Marx görüngünün kurallarını yani verili tarihsel dönem(yani içeriğin sınırlılıkları ile) ile “somut formun ortak bağlantısı”nı ortaya koymakla ilgilendiği şeklindeki (Fraser, 1997, s. 97) yorumu bu noktada dikkat çeker. Daha da önemlisi Marx’ın bu görüngülere verdiği önem, bir formdan diğer bir forma geçişleri; bir bağlantılar birliğinden diğer bağlantılar birliğine geçişi anlamında ortaya çıkar. Bu noktada diyalektik geçişin anlaşılması, formun varlığının öneminin farkına varılması ile mümkün olur. Çünkü diyalektik her oluşmuş formu, akan bir

(23)

15

hareket içinde ve dolayısıyla bunun yok olup gidici yanını da gözden ayırmadan kavratır; çünkü diyalektik hiçbir şeyin altında kalmaz, özünde eleştirici ve devrimcidir (Marx, 2013, s. 29). Bu dönüşebilme ve aşılabilme, formların tarihsizliğini ortadan kaldırır ve Marx’ın düşüncesinin özgürleştirici ve ilerici yönünü ortaya koyar.

1.1.2. Üretim Biçimi ve İşlev

İşlev hakkında düşünüldüğünde öncelikle bir olgunun ya da objenin var olan durumuyla ilgili bir çıkarım yapmaktan öte, o olgunun ya da objenin geleceğine ya da yaratacağı etkiye atıfta bulunulur. Bu yönde tanımlanan işlev kavramı bir çabayı, amacı ve sonucu öncelikli bir konumda görür. Gelecek olaylar sözü edilemez olgular değildir; ancak onlar işlevin karakterinin varlığı ve mevcut özelliklerinin belirlenmesi konusunda aydınlatıcı değildir (Bigelow & Pargetter, 1987, s. 182), ancak işlevin gelecekte görünen yüzü olabilirler. İşlevin bu görünen yüzü onun niteliğini ve mevcut karakterini açıklamaz. İşlev, belirli bir ilişkiler sistemi içindeki olguların ya da objelerin özelliklerinin dış görünümüdür (Rosenthal & Yudin, 1972, s. 173). Görünür olan içerik ile belirlenen formudur. Bu nedenle de mevcut karakter ancak üretim biçiminin sınırlılıklarına tabi olan özün somutluğu olan form ile birlikte kavranan işlev ile açıklanabilir. İçerikten forma geçilir ve içerik görünürlük kazanır. Para formunun işlevi, buna örnek gösterilebilir; meta değerinin görünüm formu ya da meta değer büyüklüklerinin kendilerini toplumsal olarak ifade etmelerini sağlayan malzemedir (Marx, 2013, s. 98). Görünürlük kazanan içerik ancak belirlenen formun hareket tarzıyla işler.

Diyalektik yöntem bir tahakkümün yöntemi ya da teorisi değildir. Tersine tahakkümün çelişkilerinin teorisidir. Diyalektik, varlığın kendi içsel çelişki ve

(24)

16

çatışkılardan kaynaklanan, varlığın değişimine ve belirlenimine etkide bulanan içkin bir süreçtir (Özçınar, 2013, s. 101). Pratikten ayrı olmayan ve olguların veya objelerin yaşadıkları dünyayı yaratıp, şekillendirirken yaptıkları pratikle bütünlük gösteren bir teoridir. Diyalektik, oluş, gelişim ve dönüşüm yasalarının olgusal bir gösterisi değil, aynı zamanda gerçekliğin araştırılmasına katkıda bulanacak bir bilgi edinme yöntemidir. Bu anlamda içeriği, harekette görmeyi mümkün ve gerekli kılar.

Diyalektik içeriğin hareket eden özüdür. Bu hareket diyalektik yöntemin doğası gereği sadece tek yönlü değildir. Bu bütünsel yöntem ve tek yönlü olmama işlevin hareket kabiliyetini de ortaya koyar. Toplumsal yaşamın fiziksel formlarının kararlılığı karşısında işlev akışkan bir nitelik gösterir.

Form ile işlev arasında aşılmaz bir sınır yoktur; ancak formun algılanması işlev aracılığıyla olur. Formun algılanmasını işlevin belirlemesiyle birlikte, işlevi belirleyense formun niteliğidir.

İçerik, form ve işlev kavramları sırasıyla soyuttan somuta gidişin de habercisidir. İçerik bu noktada soyut düzeyi belirlerken işlev gerçekleştirme, gerçekleşme düzeyini belirtir. Bu soyutlama düzeyi sıralaması araştırma tarzı ve sunuş tarzı (Marx, 2013, s. 28) ayrımında önem kazanır.

Olgu ya da objelerin araştırması yapılırken bu araştırmaya formlar düzeyinde başlanmalıdır. Bu tamamlandığında araştırma sunuma hazır hale gelir. Olgu veya obje sunumun nesnesi haline geldiğinde ise somut halinden değil soyut düzeyinden yola çıkılmalıdır. Bu noktada araştırma yöntemi somuttan soyuta doğru ilerlerken;

sunum yöntemi soyuttan somuta ilerler. Bu durum şu şekilde ifade edilebilir;

(25)

17

formun araştırılması formun somutluğunun belirlenmesi ve formdan içeriğe ulaşılmasıdır. İşleve ulaşmak ise formun işleve göre soyutluğundan somutluğa doğru ilerlemekle mümkün olur. Diyalektik yöntem olguları ya da objeleri gerçekliği ya da görünümleri içinde incelemeye başlamaktır. Bu nedenle yola çıkış noktası form olur. Formdan içeriğe doğru gidiş araştırma yöntemi iken formdan işleve doğru gidiş bir sunuş yöntemidir. Bunlardan ilki somuttan soyuta giderken, ikincisi sıralama gereği soyuttan somuta gider. Çünkü somut, çok sayıda belirlemenin bir noktada bağdaşması, dolayısıyla çoğulluğun birliği olduğu için somuttur. O halde somut, gerçek hareket noktası ve dolayısıyla gözlem ve betimlemenin de hareket noktası olduğu halde, düşüncede bir hareket noktası olarak değil bir toplama ve birleştirme süreci, bir sonuç olarak ortaya çıkacaktır (Marx, 2012, s. 144).

Birbirlerine karşıt ve bir yandan da rakip araştırma ve sunuş geleneklerinin oluşma nedeni, ontolojiye ilişkin konulardaki, yani toplumsal gerçekliğin doğasına ilişkin tanımlardaki anlaşmazlıklardır. Nesne ile yöntem arasındaki ilişkiyi epistemolojik bir sorun olarak görme, yani nesne hakkında bilgi edinmenin yolları ve araçlarına indirgeme çabalarına karşın, söz konusu olan bir ontoloji sorusudur (Yalman, 2012, s. 69). Çalışma özelinde konuya ilişkin tercih, formların toplumsallığını ve özgül bir toplumsallık olarak kapitalist üretim biçimini bütünsellikte araştırma ve sunmak yönünde yapılmıştır.

1.1.3. Toplumsal (Yapısal) Form - Toplumsal (Tarihsel) İşlev

Toplumsal ilişkilerin diyalektik olarak analizi toplumsal yeniden üretimin kurucu koşularının farkındalığının sağlanması ve bu ilişkilerin yeniden belirlenmesinin öncül koşuludur. Bu bağlamda formların tespit edilmesi, karar

(26)

18

vericilerin ve kararların analiz edilmesini gerektirir. Aksi takdirde toplum bu ayrımları sistemi içinde kendisini yeniden üreterek yineler ve bu da toplum için bir tehdit ve fetişizm tehlikesi yaratır (Psychopedis, 1992, s. 6). Toplumsal ilişkilerin diyalektik olarak analizi tanımlanmış formların toplumsal niteliklerinin belirlenmesi ile ancak diyalektik araştırma ve sunum yöntemlerine konu olabilir.

Toplumsal formun belirlenmesi toplumsal işlevin de niteliğini ortaya çıkarmaya yardımcı olacaktır.

Formun toplumsallığının (yani soyutluğunun) belirlenmesi araştırmanın nesnesinin somutluğunun ortaya konulmasının zorunlu bir koşuludur. Formun ve bununla birlikte bu formun hareketinin toplumsallığı içinde olgusal ya da objesel olarak bulundukları toplumun sınırlılıkları ile şekillenir. Bunun farkındalığı diyalektik yöntem ile sağlanabilir. Bu noktada toplumsallık, yapısal olan ve tarihsel olan ile birlikte anlaşılması gerekir. Marx yapısal ve tarihsel olanı görmezden gelen klasik ekonomi politiğin başlıca temsilcilerini tam da bu noktada eleştirmiştir.

Emek ürününün değer biçimi, burjuva üretim biçiminin en soyut, ama aynı zamanda en genel biçimidir; bu da burjuva üretim biçimini özel bir toplumsal üretim türü kılar ve dolayısıyla aynı zamanda ona özel bir tarihsel nitelik verir.

Bundan ötürü, bu üretim biçimine toplumsal üretimin ebediyen kalacak doğal biçimi gözüyle bakılırsa, değer biçiminin, yani meta biçiminin, daha sonra gelişen para biçiminin, sermaye biçiminin vb. özgül yanları, kaçınılmaz olarak, gözden kaçar (Marx, 2013, s. 90). Üretim biçiminin ve bu üretim biçiminin toplumsal formlarının özgül yanlarını gözden kaçırmak ya da bu toplumsal formlara ve toplumsal formların işlevlerine doğal kavramlar biçiminde yaklaşmak bu toplumsal form ve işlevleri tarihselliklerinden koparmak anlamına gelir.

(27)

19

Toplumsal yaşamın fiziki formlarının kararlılığı bir yandan onun tutucu yapısını ortaya koyarken öte yandan toplumsal akışkanlığa karşıtlığını ortaya koyar.

Bu anlamda form toplumsal yapının temsilcisi olarak durağan bir nitelik gösterir.

Bu durağanlığın karşısında içeriğin hareket tarzı olarak işlev ise toplumsal olanın tarihsel görünümü olarak akışkan ve dinamik niteliği ile tanımlanır. Yapısal ve tarihsel olanın bu toplumsal birlikteliği, toplumun tarihsel üretim biçiminin sınırlılıkları koşulunda devinir. Üretim biçimlerinin geçiş dönemlerinde bu devinim içerik ve formun çatışmasına işaret ederken; üretim biçiminin sürekliliğinin devam ettiği yeniden yapılandırma dönemlerinde ise içeriğin formu düzenlediği ve bir anlamda işlevi devreye soktuğu bir devinime işaret eder.

Tarihsel olarak belirlenmiş toplumsal üretim biçimleri, toplumsal olarak geçerli bununla bağlantılı yapısal formları ve tarihsel işlevleri ortaya koyarlar.

Toplumsal form ve toplumsal işlev üretim biçiminin sınırlılıklarında ve çelişkileri bağlamında hareket eden nitelik gösterir. Ancak bu niteliksel çelişki ve sınırlılık bağlamında toplumsal işlevin çerçevesi ve salınımı ortaya konulabilir.

“Metanın analizi bunu ortaya koymuştu. Ne var ki, yalnızca toplumsal eylem, belli bir metayı genel eş değer yapabilir. Bundan dolayı, diğer bütün metaların toplumsal eylemi, bunların hepsinin birbirleri karşısındaki değerlerini temsil eden belli bir metayı dışarıda bırakır. Böylece, bu metanın fiziksel formu, toplumsal olarak geçerli eş değer formu haline gelir. Toplumsal süreç aracılığıyla, genel eş değer olmak, dışarıda bırakılan metanın özgül toplumsal işlevi olur”

(Marx, 2013, s. 95).

Toplumsal üretim biçimi ve üretim biçimine bağlı olarak sınırlılıkları toplumsal formu yapısal olarak belirleyip özgül toplumsal işlevi çizer; bu her farklı toplumsal üretim biçimi için geçerlidir. İşlevin salınımı tanımı ise özellikle üretim biçimlerinin sürekliliğinin söz konusu olduğu yeniden yapılandırma dönemlerinde ön plana çıkar. Bu salınım toplumsal işlevin akışkan özelliği ile de ilgili bir

(28)

20

durumdur. Akışkanlık, içeriğin hareket tarzı olarak işleve ki artık üretim biçiminin sınırlılıklarına tabi olduğundan toplumsal işlevdir, salınıma sebep olur. Zorunluluk toplumsal işlevleri farklı toplumsal formlar arasında bölmeye, dağıtmaya ve kategorileştirmeye zorlar. İşlevin devamlı olarak bir formdan bir diğer forma doğru düşmesi ve yine devamlı olarak ondan uzaklaşması bir hareket ve çelişkidir. Elips, bu çelişkinin hem gerçekleşmesine hem çözülmesine olanak sağlayan hareket biçimlerinden biridir (Marx, 2013, s. 111). Toplumsal işlevin salınımı da bu elips hareket biçiminde gizlidir.

Ekonomi politikte toplumsal formlarda saklı bulunan içerik ortaya konulmuş ve bununla birlikte bu toplumsal formların niteliğini keşfedilmiştir. Keşif yalnızca toplumsal formun ortaya konulması anlamında değil toplumsal işlevin/işlevlerin ve bu işlevlerin yer değiştiren hareketini de ortaya konulması anlamında önemlidir.

Her üretim biçimine özgü ve zorunlu olarak farklılaştırılan toplumsal formlar ve toplumsal işlevler vardır. Toplumsal formlar, bir bütün olarak toplumun toplumsallık ilkelerinden yani üretim biçiminden doğan ve bu toplumsallık içinde yaşayan insanların karşısına katılaşmış bir şekilde çıkan formların kendi toplumsal bağlantılarının nesneleştirilmesidir. Her farklı toplumsallık kendi formu çerçevesinde nesneleşir.

“Doğa dahil ki bu doğa insanın tarihinden önce vardı artık herhangi bir yerde var olan doğa değildir (…) çalışmanın ve toplumsal durumun bir sonucudur ve gerçekten de nesiller boyu birbirini izleyen eylemlerin, her neslin kendinden öncekinin omuzlarında yükseldiği, çalışmasını ve ilişkilerini geliştirdiği, değişen ihtiyaçlarına göre toplumsal sistemini değiştirdiği tarihsel bir üründür” (Marx & Engels, 2013, s. 38).

(29)

21

Toplumsal formların etkinliğinin üstünde duran bu yorum kaçınılmaz bir biçimde üretim biçiminin sınırlılıklarıyla belirlenen toplumsal formları bütünsel parçalar olarak ele alır. Kapitalizmin toplumsal formlarını bir bütün olarak düşünmemek veya birbirlerinden kopuk biçimde değerlendirmek ve ayrıca bu toplumsal formların geçiciliğini yok saymak formlar hakkında değerlendirme yapmayı gereksiz kılar. Form kavramının kendisi tarihsel olarak belirlenir ve tarihsel olarak değişime tabidir. Tam da bu bağlam yani kapitalist formların eleştirisinin geçiciliği, Marksist analizin temellerini sağlar. Kapitalist üretim biçiminde toplumsal formların konumu kapitalizme özgü tanımsal bütünsellik ve kurumsal ayrılıkta gözlemlenir. Bu bağlamda vurgulanması gereken, bilimsel araştırmanın kavramları ile nesneleri arasındaki ilişkinin önemidir (Yalman, 2012, s. 70). Açıklama biçimlerinin aralarındaki farkların önemi; kavramsal çerçevelerinin, kavramsal araçlarının ve bu bağlamda araştırma nesnelerinin ontolojik konumlarında kendini gösteren farkındalıkta gözlemlenir. Bu farkındalık bir tarihsellik olarak kapitalist üretim biçimini bütünselliği ile birlikte, üretim biçimini özgünlüğü ve özgün yönleri ile kavramaktır.

1.2.Kapitalizmin Üretim Biçimi Olarak Özgüllüğü

Üretim her zaman tarihsel olarak yerleşen, belirli biçim içinde var olan bir süreçtir. Üretim kavramı sadece bir malın işlenmesini değil, aynı zamanda zorunlu olarak insan emeği kullanılarak hazır biçime getirilmesini de kapsamaktadır.

Üretim süreci içinde, bu sürece katılan aktörler ortak hareketlerini belirlenmiş bir tarzda bir araya getirerek birbirlerini etkilerler. Bu nedenle her üretim süreci toplumsal bir nitelik taşır. Üretim, toplumsal gelişmenin belirli bir aşamasında üretimdir ve toplum içinde yaşayan bireylerin üretimidir. Dolayısıyla, genel olarak

(30)

22

üretimin sözünü etmek için, ya üretimin değişik aşamalarında gelişmesinin tarihsel sürecini izlemek, ya da belirli bir tarihsel dönemin ele alındığı belirtilmelidir (Marx, 1979, s. 247-248). Üretim süreci ve üretim sürecinin genel özellikleri sürecin tarihselliğine, yani üretim biçimine, üretim ilişkilerinin içeriğine bağlı olarak her üretim sürecinde farklı nitelikler taşır. Üretim biçimi, devamlılık için zorunlu olan nesnelerin elde edilişinin tarihsel olarak koşullandırılmış bir biçimidir.

Yani üretim biçimi, belirli bir toplumsal ihtiyacı giderecek şu ya da bu malın yaratılması tarzını, yani insanların maddi hayatlarının toplumsal üretimi dolayısıyla girdikleri nesnel ilişkileri gösterir (Bouvier-Ajam, İbarrola, & Pasquarelli, 1988, s.

377).

Bir üretim biçimi sadece teknoloji değildir; üretken faaliyetin toplumsal düzenidir ve sömürü biçimi bir iktidar ilişkisidir (Wood, 2008, s. 43). Bu bağlamda üretim biçiminin belirleyici etkisi hem “ekonomik” hem de “ekonomik olamayan”

alanlarda kendisini gösterir. Üretim biçiminin bu belirleyici etkisi üretim biçiminin bütünselliğinin tanımlanmasının bir yönüdür. Diğer yönü ise, üretim biçiminin toplumsal olanın özünü bununla birlikte formunu ve işlevini belirlemesidir.

Üretim biçimini, yalnızca bireylerin fiziksel varlıklarını üretme olarak görmemek gerekir. Bu daha ziyade, bu bireylerin belirli bir faaliyet biçimi, hayatlarını ifade etmenin belirli bir biçimi, belirli bir hayat tarzıdır. Bireylerin hayatlarını ortaya koyuş tarzı, onların ne olduklarını da ortaya koyar. Dolayısıyla, onların ne oldukları üretimleriyle, ne ürettikleriyle olduğu kadar nasıl ürettikleriyle de, örtüşür. Bu nedenle, bireylerin ne oldukları, onların maddi üretim koşullarına bağlıdır (Marx & Engels, 2013, s. 30).

(31)

23

Üretim biçiminin bu belirleyici konumu bir noktada da siyasal ve ekonomik eylemlerin gerçekleşeceği alanın içeriğini ve sınırlarını da ortaya koyar. İçerik ve sınırların belirlenmesi üretim biçiminin kavranması ve analiz edilmesi için gerekli kavramsal araçların da ortaya çıkmasını sağlar. Kavramsal araçlar üretim biçimine özgü tarihsel gerçeğin belirlenmesi anlamında önemlidir. Bu anlamda kavramsal araçların oluşumu, onları makul ve var kılan tarihsel koşullar, ortaya konulmalıdır.

Kavramsal araçların görünümlerinin ve parçalarının incelenmesi dahil oldukları üretim biçiminin bütününün niteliğine ilişkin bilgiye dayanmalıdır; bununla birlikte bütünün incelenişi ise, onun kavramsal araçlarının bilgisine temel olmalıdır.

Mesele, olgusal süreçler ile toplumsal formları ve bu formların dahil olduğu süreç ve işlevleri birbirinden ayırmadan bir bütün olarak kavramaktır. Bu diyalektik yöntem aracılığıyla ekonomik üretim ilişkileri içinde toplumun ve tarihin siyasi yapısının bütünlüklü bir kavranışına karşılık gelir (Özçınar, 2013, s. 98). Bu bağlamda kapitalist üretim biçiminin özgül tarihsel koşulları içinde şekillenen kavramsal araçlar, üretim biçiminin oluş ve devamlılığının temel niteliği olan toplumsal yeniden üretimin zorunluluklarına göre şekillenmişlerdir.

Her üretim, belirli bir toplum biçiminin çerçevesi içinde ve onun aracılığıyla doğanın birey tarafından mülk edinilmesidir (Marx, 1979, s. 251). Her farklı üretim biçimi farklı mülkiyet tipleri ve farklı toplumsal ilişkileri temsil etmektedir. Her üretim biçimini temsil eden ve üretim biçiminden bağımsız olmayan mülkiyet tipini belirlemek gerekir. Bu bağlamda ne mülkiyetin niteliği ne de üretim biçimini bağımsız bir ilişki ya da kategori olarak görmek mümkün değildir. Bağımsız bir ilişki, ayrı bir kategori, soyut ve ebedi bir düşünce olarak mülkiyeti tanımlamaya çalışmak ancak metafiziğin ya da hukuk bilimlerinin bir yanılsaması olabilir (Marx,

(32)

24

2007, s. 152). Üretim biçimleri içinde kapitalist toplumsal ilişkilerin ve süreçlerin kendinden önce gelen üretim biçimlerinden ne derece farklı olduğunun belirlenmesi, bu özgül toplumsal biçimin oluşumunu açıklamak için, embriyo şeklinde her zaman var olduğu varsayımından daha fazlasına ihtiyacı ortaya koyar.

Bu duruma cevap; mülk edinmenin mutlak özel biçimi kapitalist üretim biçiminin ayırt edici özgül yönünü ortaya çıkarmakla verilebilir. Geleneksel mülkiyet görünümünün yerini sadece özel olmayan fakat aynı zamanda, üreticilerin toprak kullanımı üzerindeki düzenlemelerini ve kısıtlamalarını da yok eden, onların kullanım haklarını dışlayan mutlak bir mülkiyet biçimi almıştır. Bu özgül yön kendini ekonomik ve siyasal alanların ayrıştırması temelinde gösterir. Bu ayrışma, ayrışmanın ve farklılaşmanın olmadığı üretim biçimi olan feodal üretim biçiminin kavramsal araçlarının yani uzun erimde formlarının içerik tarafından değişime zorlandığı anda gözlemlenmeye başlanır. İçerik her durumda kendini uygun formu yaratır ve bu bağlamda tartışma bir üretim biçiminden başka bir üretim biçimine geçiş üzerinedir. Kapitalizm de; kendinden önceki üretim biçimlerinin olgunlaşması olarak değil, bir dönüşüm olarak ele alınmak durumundadır. Bu kapsamda, dönüşümün kökleri, feodal tarımsal ilişkilerde yani temel mülkiyet ilişkilerindedir (Akbulut, 2005, s. 179). Zenginliğin birikimi kapitalizmin açık ve zorunlu koşullarından biri olsa bile yeter ya da belirleyici koşulu olmaktan uzaktır. Olsa olsa zenginliği sermayeye dönüştüren toplumsal mülkiyet ilişkilerindeki bir dönüşümdür (Wood, 2003, s. 44). Toplumsal mülkiyet ilişkilerinde yaşanan dönüşüm; rekabet ve kar maksimizasyonu yönünde bir zorunluluk, artı değerin yeniden yatırıma dönüştürülmesi konusunda bir refleks ve emek üretkenliğini

(33)

25

arttırmanın ve üretici güçlerin sistematik ve kesintisiz bir biçimde geliştirilmesi gereği yönünde tepkileri de beraberinde getirmiştir.

Feodalizmden kapitalizme geçiş üretim biçimindeki bir değişiklikle ilgilidir ve feodalizm ile kapitalizm birer tarihsel kategori, sosyo-ekonomik yapının birer aşamasını belirtirler (Takahaşi, 1970, s. 75). Bu bağlamda feodalizmden kapitalizme geçiş olgusu yalnızca ve sadece ekonomik ve siyasal eylemin hareket edeceği alanı belirleme sorunu değildir aynı zamanda üreticilerin ve mülkiyet ilişkilerinin varlık biçimindeki değişikliğin tespitidir.

Feodal üretim biçimi siyasal baskı yani zor ile mülkiyet biçiminin ve üretim örgütlenmesinin örtüşmesi olarak tanımlanabilir. Feodalizm bu anlamda üreticiler ve mülk sahipleriarası tarihsel bir araya gelişi ve ilişkiyi anlatır. Üreticiler genel anlamda, köylüler, rekabetin nesnesi haline gelmemişlerdir ve mülksüzleştirilmiş değillerdir. Mülksüzleştirilmemiş olmak üreticilerin bizzat mülk sahibi oldukları anlamına gelmez, ancak üreticilerin geçim araçlarına, yani üretim araçlarına doğrudan ulaşabilmeleri anlamına gelir. Bu, üreticilerin üretim araçları karşısında zilyetliğe sahip olduğu bir durum yaratır ve üreticilerin üretim araçlarına ve toprağa doğrudan erişim içinde oldukları anlamına gelir. Doğrudan erişimin niteliği feodal üretim biçiminin koşullarında bir zorunluluk içerir. Bu zorunluluk üreticinin doğrudan siyasi-hukuki zorlama yoluyla sömürülmesidir (Dobb, 1970, s. 58).

Dolaysız üretici kendi geçim araçlarını üretmesi için gerekli olan üretim araçlarının ve çalışma koşullarının “zilyet”i olarak kaldığı tüm üretim biçimleri, mülkiyet ilişkisinin aynı zamanda dolaysız üreticinin özgür olmamasının zorunluluğu olduğu bir durumu yaratır (Marx, 2015, s. 776). Zilyetlik ve özgür olamama koşulları

(34)

26

altındaki dolaysız üreticiden toprak sahibi sayılan aristokrat, artı emeği ancak ekonomik olmayan zor yoluyla gerçekleştirir.

Feodal üretim biçiminde aristokrasinin üretime, üretim sürecine bir katkısı ve ekonomik müdahalesi gerekmez. Aristokrasinin varlığı feodal üretim biçiminde, feodalizmin yapısal karakteri gereğidir. Feodal üretim biçiminde süreklilik siyasal zor ile sağlanmıştır. Bu durum aristokrasinin ekonomi dışı araçlarla üretim sürecine ve temelde üreticinin kontrolüne sahip olması anlamındadır. Aristokratın siyasi, hukuki ve askeri işlevleri aynı zamanda üretimin örgütlenmesinin ve artık ürüne el konulmasının araçlarıdır (Wood, 2008, s. 55). Bu noktada Marx’ın aktardığı atasözü açıklayıcıdır: Senyörsüz toprak olmaz.

Aristokrat üretimin örgütlenmesine ve sürekliliğine dışsal olan araçlarla bir anlamda siyasal zor ile ‘dışsal’ biçimde dahil olur. Bu durum feodalizmin siyasal alan ekonomik alan birlikteliğini ve bu birliktelik çerçevesindeki üretim ve mülkiyet ilişkilerini anlatır. Feodalizmin siyasal alan ve ekonomik alan birlikteliği;

mülk sahibi aristokratta kişiselleşir. Siyasi alan ile mülkiyet biriminin çakışması, artığa el koyma birimi ile üretim biriminin üst üste gelmesi demektir. Siyasal alan, ekonomik alan birlikteliği artığa el koyma biçiminin ekonomi dışı araçlarla yapılması sonucunu ortaya çıkarmıştır. Bu bağlamda feodalizmde, meta haline gelmiş bir işgücünün kontrolü olgusundan değil, üretim araçlarının erişimine zorunlu kılınmış bir iş gücünün ekonomi dışı araçlarla kontrol edilmesi olgusundan söz edilebilir.

Kapitalist üretim biçimi özelinde bu noktada soru, ekonomi ile siyasi olanın nasıl birbirinden ayrıldığı, üretim ve mülkiyeti denetleyen iktidar düzeni ya da

(35)

27

toplumsal işgücü ve kaynakların dağılımı gibi temel olarak siyasi konuların nasıl olup da siyaset sahnesinden koparılarak farklı bir alanın içine yerleştirildiğidir (Wood, 2008, s. 36). Bu sorulara verilecek yanıtlar kapitalist üretim biçimine özgü kavramsal araçları ortaya koymakla birlikte, bu kavramsal araçların temsil ettiği içeriğin yansıtıldığı forma dönüşmüş biçimler olarak da ortaya çıkarlar. Ekonomik alan ve siyasal alan ayrılığı bu bağlamda kapitalist üretim biçiminin özgüllüğünün ortaya konması ve bu üretim biçimine özgü kavramsal araçların yani formların belirlenmesi anlamında kilit bir nitelik taşır.

Kapitalist üretim biçiminin temel özelliği, üretimin tarımsal veya sanayiye ait bir nitelik taşıması ya da kentte veya kırda yapılması değildir. Kapitalizmin ayırıcı özelliği, üreticiler ile artı değere el koyanlar arasındaki özel mülkiyet ilişkisidir. Bir başka ifadeyle, kapitalizmde, özgür olan ve tam mülksüzleştirilen üreticilerin artık emeğine salt ekonomik araçlarla el konulması bu sistemin özgül yönünü oluşturur (Akbulut, 2005, s. 176).

“Her şeyden önce de artı-emeğe el koyuş “ekonomik” alanda

“ekonomik” araçlarla olur. Diğer bir deyişle, artı değere el koyuş, üreticilerin çalışma koşullarından bütünüyle koparılmasıyla ve el koyanların üretim araçlarının mülkiyetine sahip oluşlarıyla gerçekleşir. Doğrudan ekonomi dışı baskı ya da açık zor kullanımı, ilkesel olarak, işçinin artı değerine el koyanlar açısından artık gerekli değildir. Bununla birlikte “siyasi” alanın baskıcı gücü, özel mülkiyetin ve el koyma gücünün sürmesi için gereklidir; ekonomik gereksinim, işçinin üretim araçlarıyla buluşabilmesi için artı emeğini kapitaliste vermeye zorlar” (Wood, 2008, s. 45).

Marx diyalektik yöntem çerçevesinde toplumu hem bütünlüğü hem de tarihsel süreç içinde ele almaya ve hem de üretim biçiminin kuruluş, işleyiş ve değişim yasalarını olgulara dayanan bilimsel bir yaklaşımla kavramaya çalışmıştır. Bu olgulara dayalı bütünsellik içinde Marx, ekonomik ve siyasi alanlar arasında keskin

(36)

28

bir kopukluk görmez; bu alanlar arasındaki sürekliliği izler çünkü ekonomiyi birbirinden yalıtılmış güçler ağı olarak değil, siyasi alan gibi toplumsal ilişkiler düzeni olarak ele alır (Wood, 2008, s. 37). Belirli bir üretim biçimine özgü tarihsel bir farklılaşmayı yansıtan ekonomik ve siyasi alan farklılığı kurumsal bir nitelik taşır. Kurumsal ayrılık üretim biçiminin bütünselliğini de ortaya koyar. Üretim söz konusu olduğunda sadece yalın üretim faaliyeti söz konusu değildir; bahsedilen üretim her zaman belirli bir toplumsal birlikteliktir ve üretim alanlarının bütünüyle ilişkilidir. Bu bağlamda üretim biçiminin kendisi genelde toplumsal, özelde ise siyasi ve ekonomik alanın formları içinde var olur ve var oluş biçimi kurumsal farklılaşmaya dayansa da kapitalizmin özgüllüğünde bütünselliği ve bu bütünselliğin sürekliliğini anlatır.

Kurumsal farklılaşma yapısal bütünselliği varsayar. Süreklilik üretim biçiminin özgüllüğü çerçevesinde kapitalizmin yapısal bütünselliği ve bu bütünselliğin işlerliğini vurgulayan kurumsal farklılaşma ile mümkün olur.

Kapitalizm, kişiler üzerindeki kontrolü (otorite, siyasal alan) kaynak dağılımı üzerindeki kontrolden (üretici güçler, ekonomi) ayırır. Bu şekilde siyasal diye addedilen şey yeniden tanımlanır (…); siyasal ve ekonomik alanlar farklı anlamları ifade etmeye başlar, biri diğerine indirgenemez (Thomas, 2010, s. 10-11). Ancak bu ayrılık bütünsel bir kopuş değildir.

Ekonomik olan ve siyasi olan arasındaki ilişkinin incelenmesi, sadece ekonomik taban siyasi üstyapıyı belirleyendir şeklinde bir açıklama değil, ekonomik ilişkiler ve siyasi ilişkiler gibi ayrı formlarda görünür kılan kapitalist toplumun toplumsal ilişkileri nedir sorusunun cevabıdır (Holloway & Picciotto, 1978, s. 18). Kapitalist üretim biçiminde ekonomik alanın ve siyasi alanın üretim

(37)

29

biçiminin bütünselliğinde kurumsal ayrılığı; ekonomik alanın özgün bir farklılığı anlamına gelir. Bu ayrılık toplumsal ilişkilerin temel dönüştürücüsü konumunda bulunan üretim-dolaşım-tüketim üçlü ayağından üretimin tamamıyla ekonomik bir nitelik taşıdığını ve bu anlamda artık ekonomik alana dahil olmayan toplumsal ilişkiler içinde görünüm kazanmayacağı anlamına gelir.

Kapitalist üretim biçiminin özgüllüğü de tam bu noktada şekillenir. Kapitalist üretim biçimi, kapitalist üretim biçimi öncesi tüm üretim biçimlerinden farklılaşır.

Ekonomik alanın farklılaşması artı değere el koyuşu ve işgücünün kullanım alanının özelleşmesine sebep olmuştur; bu durum zor araçlarıyla ya da siyasi yöntemlerle olmamıştır. Üretim “özgür” üreticiler arasındaki sözleşme ilişkisinin konusu haline gelmiştir. Bu sözleşme ilişkisi üreticiyi özgür kılarken bir yandan da üretim araçlarından özgür ve yoksun kılmıştır bunun nedeni kapitalist üretim biçiminin özgüllüğünün temelini oluşturan mutlak özel mülkiyet hakkıdır.

Ekonomi, her toplumun sadece kapitalizmin değil ihtiyaç ürünlerinin üretimini ve paylaşımını sağlayan alandır. Bu esas olarak insanların ihtiyaçlarının güvence altına alınması için birbirleriyle kurmak zorunda kaldıkları toplumsal ilişkilerin işlevine dahildir (Fülberth, 2010, s. 17). Kapitalist üretim biçimindeki özgüllük ekonomik alanın farklılaşması ve özelleşmesidir. Ekonomik alanın farklılaşması ve özelleşmesi siyasi alanı kapitalist üretim biçiminin ilişkilerinin dışında bir konuma taşımaz. Kapitalist üretim biçiminin özgün ve özgül yönünü teşkil eden mutlak özel mülkiyet, siyasi alanın baskılama anını gerekli kılar.

Ekonomik alanın farklılaşmış ve ayrışmış olması, ekonomik alanın kendine ait hukuki ve siyasi içeriğe sahip olmasına neden olmuştur. Bu anlamda mülkiyet yapısı, üretimin yürütülme düzeni olarak sözleşme ilişkileri ve üretime dair

(38)

30

bütünsel yasal düzenlemeler, kapitalist üretim biçiminin yapısal bütünselliğinin sürdürülebilirliği ve sürekliliğine dair koşullardır.

Kapitalist üretim biçiminin örgütlenmesi zaman alan bir süreçte, bir kısım siyasi zorun, ekonomik zora dönüşmesi ve bu ekonomik zora dönüşmüş alanın ayrı özgül biçimde konumlanmış olmasıyla gerçekleşmiştir. Kapitalizmde ekonomik ve siyasal alanların farklılaşması ve ayrışması, bir anlamda da üretim biçimine özgü ve onun tarafından sınırları belirlenen içeriğin toplumsal işlevlerinin farklılaşması ve ayrılması anlamına gelir. Ekonomik alanın zoru altında üretimin örgütlenmesi özel mülkiyetin zorunluluğunu varsayar. Özel mülkiyetin otoritesi altında gerçekleşen bu süreçte, artı değere el koyma ile üretimin örgütlenmesi, özel mülkiyetin lehinedir; bu bir anlamda siyasi gücün özelleştirilmesidir. Mutlak özel mülkiyetin egemenliği, büyük ölçüde kamu ya da toplumsal otoriteye belirli işlevler açısından yetki devriyle sağlanmıştır (Wood, 2008, s. 53).

Ekonomik alanın ve siyasi alanın üretim biçiminin sınırlılıkları çerçevesinde belirlenen toplumsal formları gene bu kapsamda farklılaşan ve ayrışan işlevleri kendilerinde taşırlar. Kapitalizmde ekonomik ile siyasi alanların ayrışması, siyasi işlevlerin farklılaşması ve bunların özel ekonomik alan ile kamu alanı arasındaki dağılımı anlamına gelir. Bu dağılım, doğrudan artı-emeğe el koymayla ilgili siyasi işlevlerin, daha genel toplumsal işlevlerden ayrılmasıdır (Wood, 2008, s. 48). Bu bağlamda kapitalist üretim biçimi yalnızca uzmanlaşmış ve özelleşmiş bir ekonomik alanı ve sadece ekonomik bir artı değere el koyuşu değil; aynı zamanda özelleşmiş ve bu bağlamda kurumsal olarak ayrılmış bir siyasal alanı tanımlar.

Kapitalist üretim biçimi, siyasi olanın, siyasi eylemin ve siyasal alanın özel niteliği ile özgülleşir. Kapitalizmin bu özgüllüğü, siyasi zoru, artı değere el koyuşun

(39)

31

örgütlenmesinden dışlamış ve üretim ilişkilerine dışsal ancak yapısal bütünsellik çerçevesinde dolaylı müdahale eden bir konuma getirmiştir.

Üretim biçimi yalnızca ekonomik olanı değil fakat ekonomik olanın bir araya getirdiği normlar ve işlevlerin bütününe işaret eder. Bu anlamda üretim biçiminin oluşumsallığında tek bir homojenlikten söz edemeyiz. Homojen olmayan bu oluşumsallık yani üretim biçimin sınırlılıkları, bir arada var olarak üretim biçiminin kavramsal araçları olan formları işler kılar. Bu noktada dikkat edilmesi gereken, toplumsal oluşuma süreklilik katan formların belirli tarihselliklerde birbirlerine göre farklılık gösterebileceği ve yerine getirdikleri işlevleri üretim biçiminin oluşumsallığında diğer formlara devredip, dağıtabileceğidir. Bu anlamda oluşumsallık Marx’ın toplum biçimi olarak tanımladığı olgunun devinimidir.

Kapitalist üretim biçiminin özgüllüğünde üretim biçiminin oluşumsallığının görünümü ekonomik olan ile siyasal olanın eylemliliğinin yaşandığı alanların özelleşmesidir. Bu özelleşme bahsedilen heterojenleşmeye yol açsa da “üretim biçimi üretim biçiminin ilişkilerini etkiler ve sıraya dizer (…) tüm renkleri etkisi altına alır ve özelliklerinin değişimine yol açar” (Marx, 2012, s. 152). Bu anlamda üretim biçiminin oluşumsallığının amacı heterojenliğin ya da kurumsal ayrışmanın vurgulanması değil, üretim biçiminin bütünsel sürekliliğidir. Bu tarihsellikte üretim biçimi kapitalist niteliktedir ve özgüllüğünün vurgulanması amacı aynı şekilde heterojenliğin ya da ekonomik ve siyasal alan kurumsal ayrışmanın tespit edilmesi üzerine değil, kapitalist üretim biçiminin bütünsel sürekliliğinin ayrışan alanlarının toplumsal formlarında nasıl gözlemlendiğidir. Bu gözlemleme süreci karşılıklı ilişkileri incelemesi bağlamında doğal olarak değişkenlerin (ekonomik alan, siyasal alan ve bu alanların toplumsal formları) kendi aralarındaki birlikteliğe de atıfta

(40)

32

bulunduğundan bir noktada teknik bir nitelik de taşır (Levy & Dumenil, 2009, s.

13).

Dolaysız olarak üretimin kendisinden kaynaklanan ve kendisi de üretimin üzerinde belirleyici etkide bulunan yöneten-yönetilen ilişkisini belirleyen şey, karşılığı ödenmemiş artık emeğin dolaysız üreticilerden çekilip alınmasının özgül ekonomik biçimidir ve üretim ilişkilerinin kendilerinden kaynaklanan ekonomik topluluğun tüm biçimlenmesi ve dolayısıyla onun özgül siyasi formu yöneten- yönetilen ilişkisi üzerine kurulmuştur. Tüm toplumsal yapının en iç sırrını, örtülü temelini ve dolayısıyla aynı zamanda egemenlik-bağımlılık ilişkisinin siyasal formunu, kısacası, her bir durumdaki özgül devlet biçimini bulduğumuz yer de, her zaman üretimin koşullarının sahipleri ile dolaysız üreticiler arasındaki dolaysız ilişkidir. Bu da her bir biçimi, her zaman, doğası gereği, emeğin kullanılma tarzının belirli bir gelişmişlik düzeyine ve dolayısıyla onun toplumsal üretici gücüne karşılık gelen bir ilişkidir (Marx, 2015, s. 777).

Marx’ı kapitalizm betimlemesinde öncül kılan onun argümanın da temelini oluşturan kapitalizmin özgüllüğündeki ısrarıdır. Bu ısrar; kapitalizmin çok özgül tarihsel koşullarda tarihsel bir başlangıca sahip ve bununla birlikte öngörülebilir bir sonunun olduğu anlamına gelir. Bu anlamda kapitalizm doğal bir kaçınılmazlık değildir. Kaçınılmazlık olmamakla birlikte tarihin sonu da değildir. Kapitalizmin özgüllüğü ekonomik ve siyasal alan farklılaşmasında şekillenmekle birlikte özgünlüğü evrensel olmamasında tek ülkede ortaya çıkan niteliğinde kendini gösterir. Kapitalizm bir kez oluşumsallığını sağladığında, kapitalist üretim biçiminin zorunluluklarını dünyanın geri kalanına da dayatacak biçimde ilerler, ancak bu noktada izleyeceği çizgi ilk oluşumsallığı anından farklı olacaktır.

Şekil

Updating...

Referanslar

Benzer konular :