3. DEBÛSÎ VE GAZZÂLÎ’NİN ŞER‘Î HÜKÜMLERİN TÂLÎ DELİLLERİNE

3.3. ŞER‘U MEN KABLENÂ

102

Sözlükte, “bizden öncekilerin şeriatı” mânasındadır. Şer‘u men kablenâ, fıkıh usulünde; Hz. Peygamber’den önceki peygamberler zamanındaki dinî hükümlerin, müslümanlar hakkında bağlayıcı ve geçerli sayılıp sayılmadığına verilen addır. Bu hükümlerin bazısı, bir kısım âlimler tarafından belirli kurallar çercevesinde delil kabul edilir. Konu farklı bakış açılarıyla ele alınsa da, pratikte delil olup olamayacağı tartışılmıştır.

Şer‘u men kablenâ, Kur’ân-ı Kerîm ya da Hz. Peygamber’in hadislerinde zikredilen önceki ilâhî dinlere ait hükümlerdir. Delil olması bakımından şer‘u men kablenâ, üç gruba ayrılmaktadır.

a) Müslümanlar açısından nesh edildiğine dair hüccet bulunanlar

Âlimler bu kısmın, müslümanlar için geçerli olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Meselâ; “Yahudilere tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık. Sığır ve koyunların ise, sırtlarında veya bağırsaklarında bulunanlar, ya da kemiklerine karışanlar dışındaki iç yağlarını (yine) onlara haram kıldık. İşte böyle, azgınlıkları sebebiyle onları cezalandırdık. Biz elbette doğru söyleyenleriz.”421 âyetinde zikredilen yasakların, müslümanlar açısından geçerli olmadığında görüş birliği vardır. Nitekim bu yasağın, haddi aşmaları sebebiyle yahudiler hakkında indirildiği belirtilmektedir.

Sünnette ki örneği, önceki şeriatların aksine, müslümanlara ganimet izninin verilmesidir.422 Zira eski şeriatlarda, savaşta elde edilen malların yakılması gerekmektedir.423

b) Müslümanlar açısından geçerli olduğuna dair hüccet bulunanlar

Âlimler bu kısmın, müslümanlar için geçerli olduğunda ittifak etmişlerdir.

Meselâ, “Ey iman edenler! Sizden öncekilerin üzerine yazıldığı gibi sakınasınız diye sizin üzerinize de sayılı günlerde oruç yazıldı.”424 mealindeki âyette, orucun müslümanlar hakkında da, geçerli olduğu hususunda ihtilaf bulunmamaktadır.425

421 En‘âm Sûresi, 6: 146.

422 Buhârî, “Teyemmüm”, 1.

423 Tesniye, 13, s. 15-17.

424 El-Bakara, 2/184.

425 İbrahim Kâfi Dönmez, “Şer‘u Men Kablenâ”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Ankara:

TDV Yayınları, 2010, C. 39, s. 15-19.

103

Sünnetteki örneği, kurbanın meşrû kılınmasıdır. Nitekim Hz. Peygamber kurban bayramında, kurbanlıkların kesilmesini emrederken, “Esasen o atanız İbrâhim’in sünnetidir”426 demiştir.

c) Müslümanlar açısından, geçerli olduğuna veya geçerli olmadığına dair delil bulunmayanlar

Örnek olarak ortak mülkiyete konu olan malın, sırayla dönüşümlü olarak kullanılması (mühâyee) hakkında Kur’an’da, “Salih, şöyle dedi: İşte bir dişi deve! Onun (belli bir gün) su içme hakkı var, sizin de belli bir gün su içme hakkınız vardır”427 ve

“Onlara, suyun (deve ile) kendileri arasında (nöbetleşe) paylaştırıldığını, bildir. Her su nöbetinde sahibi hazır bulunsun.”428 buyrulmaktadır. Burada önceki ilâhî dinlerdeki bir duruma atıf yapılmıştır. Bu hükmün geçerliliğinin devam ettiği belirtilmemekle birlikte, geçersiz olduğu hususunda bir yorum da yoktur. Bir kısım fakihler bu âyetten hareketle, mühâyeenin429 müslümanlar içinde geçerli olduğunu söylemişlerdir.430

Şer‘u men kablenâ etrafındaki asıl tartışmaların, bu üçüncü görüşle alakâlı olduğu görülmektedir. Mâlikî ve Hanefî’lerin çoğunluğuna ve bazı Şâfiî fakihlerine göre bu kısım müslümanlar içinde bağlayıcı ve geçerlidir. Şâfiî’lerin tercih ettiği kavle, Zâhirîler ve Mu‘tezile’nin görüşüne göre, bu kısım müslümanlar hakkında bağlayıcı ve geçerli sayılamaz.431

Gazzâlî bu kısmı kabul etmeyenler içerisinde sayılmaktadır. Ancak bu görüşü ömrünün sonlarına doğru yaptığı belirtilmektedir.432 Fakat belirtilen bu görüş, Gazzâlî’nin öğrencilik zamanında kaleme aldığı el-Menḫûl’deki sözleriyle bağdaşmamaktadır. Nitekim el-Menḫûl’de de, aynı bilgiyi paylaşmaktadır. Ayrıca

426 İbn Mâce, “Eḍâḥî”, 3.

427 Eş-Şuarâ, 26/155.

428 El-Kamer, 54/28.

429 Sözlükte “iyi durumda olmak,” anlamındaki hey’et kökünden türemiştir. Mühâyee “birden fazla kişinin belirli bir durum üzerinde uzlaşmaları” demektir. Fıkıh terimi olarak anlamı; müşterek mâliklerin zaman sıralaması veya mekân belirlemesi yapmak suretiyle ortak maldan yararlanma usulü hakkında anlaşmalarıdır. Her bir paydaşın kendi şâyi hissesinden diğerlerinin yararlanmasına izin verip hakkını bağışladığı düşünülerek mühânee ve mühâbee şeklinde de adlandırılmıştır. Bkz.

Muhammed b. Abdullah el-Haraşî, C. VI, s. 184.

430 Dönmez, “Şer‘u Men Kablenâ”, C. 39, s. 15-19.

431 a.g.m. , C. 39, s. 15-19.

432 Şevkânî, İrşâdü’l-fuḥûl, nşr. Ebû Mus‘ab b. M. Saîd el-Bed-rî, Beyrut: 1412/1992, s. 400.

104

Gazzâlî tercih edilenin, Hz. Peygamber’in önceki şeriatlarla mükellef olmadığı görüşü olduğunu savunmaktadır.433

Debûsî bu konuda, ilim ehlinin ihtilaf ettiğini beyan etmektedir. Bazı âlimler, şeriat bir nebî için sabit olduğu zaman, nesh edilmediği müddetçe hükmü bâkidir, demişlerdir. Çünkü herhangi bir zamanla sınırlandırılması, ancak nas ile sabit olur. Ve nasta bu konuda sabit olmadığından, bir zamanla sınırlandırılamaz.434

Bazıları da, başka bir peygamber gönderildiği zaman şeriatın son bulacağını savunmuşlardır. Ancak neshi ve zamanı kabul etmeyen konuları, bundan hariç tutmuşlardır. Çünkü Allah, peygamberi kendi zamanında ki sadece bir tek kavme göndermiştir. Bu sebeple peygamberlik ve şeriat mekâna has kılındığından, bunun benzeri olan zamana has kılınması da caizdir. Bütün mekânları kapsaması ancak bir delalet ziyadesiyle olabilir. Rivayete göre Hz. Peygamber, Ömer’in elinde sayfa görünce kendisine bu sayfanın ne olduğunu sordu. Ömer’de elindeki sayfanın Tevrat’tan bir parça olduğunu söyleyince, Peygamber kızmış ve “şayet Mûsâ yaşıyor olsaydı, ancak bana tâbi olması gerekirdi” demiştir.435 Nitekim Hz. Mûsâ’nın şeriatı Peygamberin gelmesiyle birlikte son bulmuştur.436

Bazı âlimler her bir Peygamberin şeriatının son bulmayacağını, ancak kendisinden sonra gönderilen nebînin şeriatı olarak bâki kalacağını söylemişlerdir.

Debûsî’de, önceki şeriatların haberlerine güvenilemeyeceğini ve dolayısıyla bunlarla hüküm verilemeyeceğini savunmuştur. Çünkü Allah bizlere onların Kitap’larını tahrif ettiklerini, kendilerine gönderilen nakle ihanet ettiklerini ve böylece şahitliklerinin geçersiz olduğunu bildirmektedir. Ayrıca Peygamber, her türlü yalan töhmetinden münezzehtir. Ehli kitap her ne kadar mütevâtir olarak nakletseler de, verdikleri haberler yalan şüphesinden uzak değildir. Bu sebeple verdikleri haber, hiçbir zaman gerçek mânada mütevâtir seviyesine ulaşamaz. Kendisinde şüphe bulunmayan şey sebebiyle, içinde şüphe barındıranın terkedilmesi vacip olur.437

433 Gazzâlî, el-Menḫûl, nşr. M. Hasan Heyto, Dımaşk: 1400/1980, s. 233-234.

434 Debûsî, Taḳvîmü’l-edille, s. 253.

435 Suyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr fi’t-tefsîr bi’l-meʾs̱ ûr, Tahran: 1377; Beyrut: ts. , 2001, 48/2.

436 Debûsî, Taḳvîmü’l-edille, s. 253-255.

437 a.g.e. , s. 253.

105

Debûsî’ye göre ehli kitabın din düşmanlıkları aşikâr olduğundan, şeriatlarını gizleme ve hile karıştırma hususunda töhmet altındadırlar. Bu durumda onların sözleri, müslümanlar için delil olamaz. Ancak vahiy ile sabit olan Peygamberin sözleri, delil sayılır. Böylece Şâri‘ tarafından bir vakit tayin edilmediğinden, başka bir Peygamber gönderilmediği müddetçe şeriatların kendileri açısından hak olarak bâki kalacakları ortaya çıkmış olmaktadır. Ve bu durumda şeriat gelen Peygambere izafe edilir, ancak hükümler sonradan gönderilen Peygamberin nakliyle sabit olur. Burada Hz.

Muhammed’in şerefinin yüceliğine de işaret vardır. Şöyle ki, kendisi üzerine başka bir Peygamber gönderilmediğinden, şeriatı nesh edilmeyecektir. Şayet diğer Peygamberler yaşıyor olsalar, Hz. Muhammed’e ittibâ etmeleri gerekecektir.438

Belgede İSLAM HUKUK METODOLOJİSİNDE DEBÛSÎ VE GAZZÂLÎ’NİN FARKLI BAKIŞ AÇILARI (sayfa 113-117)