2. DEBÛSÎ VE GAZZÂLÎ’NİN ŞER‘Î HÜKÜMLERİN DELİLLERİNE

2.2. SÜNNET

2.2.2. Haber-i Vâhid

54

tam olan sayının miktarı belli olmayıp, kendisiyle doğru bilginin oluştuğu en az sayıdır.217

İki müellif de görüşlerini beyan ettikten sonra anlaşılmaktadır ki, Gazzâlî konuyu daha ayrıntılı bir şekilde ele almıştır. Özellikle tevâtürün sayı açısından şartlarını, çok detaylı bir biçimde incelemiştir. Ayrıca mütevâtir haberin, kesin bilgi ifade ettiği hususunda yapılan ittifaka rağmen, mütevâtir haberin oluşması için gerekli olan şartlarda bazı ihtilaflar vâki olmuştur. Debûsî daha çok mütevâtir haberin genel bilgilerine değinmiş olup, sayısal olarak yalan üzerine birleşmesi mümkün olmayan topluluğu şart koşmuştur.

55

gerçekte bilgi için batın ve zâhir diye bir ayrım bulunmamaktadır. Dolayısıyla hadisçilerin zâhir bilgi diye kastettikleri, zan olmalıdır. Yine kendilerinin “Eğer onların mü’min olduklarını bilirseniz”221 âyetini delil göstererek, “Allah zâhiren bilmeyi kastetmiştir.” demeleri doğru olmaz. Çünkü âyetteki bilmek sözüyle kastedilen, kelime-i şehadetle meydana gelen gerçek bkelime-ilgkelime-i olup, kelime-imanın zâhkelime-irkelime-idkelime-ir. 222

Debûsî’ye göre haber-i vâhid bilgiyi gerekli kılmayıp, ameli vâcip kılan şerî bir delildir. Aslında kesin bilgi ifade etmeyen bir şeyin ameli gerektirmesi bâtıldır. Bu sebeple bilgiyi gerekli kılmayan bu tür haberler, bilgiyi mümkün kılan olarak isimlendirilmiştir. Kesin bilgi ifade etmese de sübûtu konusunda galip zan bulunduğundan ve kolaylık ilkesi gereğince kendisiyle amel caiz kılınmıştır.223

Debûsî, haber-i vâhid ve garib haber kavramlarını aynı anlamda kullanmaktadır.

Mutlak olarak haber kavramını kullandığında, selef âlimlerinin kabul ettiği ve şöhret derecesine ulaşamayan haber-i vâhidi kastetmektedir. Nitekim haber-i vâhid, meşhur haber derecesine ulaşmasa da selef âlimleri tarafından kabul edilmiştir.224

Debûsî, âlimlerin haber-i vâhid hakkında dört görüş beyan ettiklerini söylemektedir. Âlimlerin çoğunluğu, her ne kadar haber veren kişi yalandan korunmuş (ma’sum) olmasa da, haber-i vâhidin delil olduğunu söylemişlerdir. Bazı âlimler ise, şahitlikte gerekli olan sayıya ulaşıncaya kadar delil olamayacağını söylemişlerdir.225

Bazı ilim ehli de, şahitlikte gerekli olan sayıdan daha fazla bir sayıya ulaştığında delil olabileceğini ifade etmiştir. Debûsî’ye göre görüşlerine itibar edilmeyen bazı kişiler, haber-i vâhidin din konusunda delil olamayacağını söylemiştir.

Ancak haberi veren kişi, yalandan korunmuş olursa ya da haber tevâtür derecesine ulaşırsa, bu durumda delil olabilir demişler ve bu sözlerine delil olarak da; “Hakkında bilgin olmayan şeyin peşine düşme.”226 ve “Allah hakkında ancak hakkı söyleyiniz.”227

221 El-Mümtehine, 60/10.

222 Gazzâlî, el-Müstaṣfâ, C. I, s. 145.

223 Debûsî, Takvîmü’l-edille, s.168.

224 Recep Tuzcu, Hanefî Usûlünde Hadis –Debûsî Örneği-, İstanbul: İFAV, 2014, s. 80; Erdoğan Sarıtepe, “Debûsî’nin Usûl Anlayışında Haber-i Vahidin Epistemelojik Değeri”, Electronic Turkish Studies, 9 (5), Ankara: 2014, s. 1791.

225 Debûsî, Takvîmü’l-edille, s. 170.

226 El-İsrâ, 17/36.

227 En-Nisa, 4/171.

56

âyetlerini zikrederek, bilginin yalan ihtimali bulunan bir haberle meydana gelemeyeceğini belirtmişlerdir.228

Âlimlerin çoğunluğu, Kur’an’dan “Muhakkak ki apaçık delillerden ve hidayetten indirileni gizleyenler…”229, “O vakti hatırla ki Allah kendilerine kitap verilenlerden onu insanlara açıklayacağınıza ve onu gizlemeyeceğinize dair söz almıştı.”230 âyetlerini delil getirerek, Allah’ın bilgiyi gizlemeyi ve onu açıklamayı terk etmeyi yasakladığını söylemişlerdir.231

Debûsî hadisleri rivayet edenleri, rivayetlerinin kabul edilmesi açısından değerlendirmeye tabi tutmuştur. Zira râvi, ilmi ve nesebi ile bilinen bir kişi olabilir, ya da nesebi ve kendisi bilinmeyen birkaç hadis rivayet etmiş birisi olabilir. Sonra bu rivayetlere sahâbe veya seleften bir tasdik, ya da bir reddetme meydana gelebilir. Bu şekilde iki kısım ortaya çıkmış olmaktadır:

a) Birinci kısımdakiler, Hulefâ-i Râşidîn ve fıkhı ile öne çıkmış olan büyük sahâbiler gibi olanlardır. Bu meşhur sahâbilerin verdikleri haber, sahih kıyasa aykırı olmadığı müddetçe delil olarak kabul edilmektedir. Bu ikisi arasında bir teâruz olduğunda râvi fıkıh, re’y ve ictihat ehlinden ise kıyas, verdiği haber ile reddedilir.

Çünkü haber genel olarak bakıldığında, kıyastan daha fazla dikkate alınmaya layıktır.

Sebebiyse haberin, yakînen aslî delil olmasıdır. Ancak buradaki sorun nakilde olup, ravinin yanılması ya da unutması mümkün olduğundan bir şüphe meydana gelmektedir.

Lakin burada râvi, ilmi ve güvenilirliğiyle temayüz ettiğinden dolayı bu şüphe ortadan kalkmakta ve haber kıyasa tercih edilmektedir. Lakin fıkıh ve re’y ehlinden değilse, o zaman verdiği haber ile kıyas reddedilmez.232

Fıkıh ehli olmayanlara gelince, Ebû Hureyre’nin rivayetinin kıyas ile reddedilmesi örnek olarak gösterilebilir. Ayrıca Ebû Hureyre (r.a.), sahâbenin meşhurlarından ve adil olanlarındandır. Fakat yapmış olduğu “Abdest ateşin değdiği

228 Debûsî, Takvîmü’l-edille, s. 169-170.

229 El-Bakara, 2/159.

230 El-Âl-i İmrân, 3/187.

231 Debûsî, Takvîmü’l-edille, s. 170.

232 a.g.e. , s. 180.

57

şeylerden dolayıdır” rivayetine, İbn Abbas (r.a.) “Sıcak sudan ya da yağlandığımız yağdan dolayı mı abdest alacağız.” diyerek itiraz etmiştir.233

İbn Abbas burada haberle amel etmeyip, kıyas sebebiyle haberi reddetmiştir.

Şayet kıyas ile haberi reddetmek caiz olmasaydı, bu şekilde delil getirmezdi. Ya da yanında başka bir haber olsaydı, hangisinin daha önce söylendiğini araştırırdı ve sessiz kalmazdı. Nitekim rivayet edilen hadisler de, Ebû Hureyre’nin haberinin tersinedir.

Çünkü Hz. Peygambere bir gün pişirilmiş et sunulduğunda, eti yemiş ve abdest almadan namaz kılmıştır.234

Debûsî’ye göre Ebû Hureyre çok kıymetli bir sahâbî olsa da, fıkıh ve ilim de İbn Abbas (r.a.) ile mukayese edilemez. Nitekim İbn Abbas’ın bilgisi bütün sahâbe tarafından kesin olarak kabul edilmiş ve hatta bazıları bu konuda icmâ oluştuğunu bile iddia etmişlerdir. Buna delil olarak, sahâbilerin Ebû Hureyre’nin rivayeti ile amel etmeyip, İbn Abbas’ın görüşüne göre hareket etmesini göstermişlerdir. Aynı şekilde Ebû Hureyre’nin “Veled-i zina üçün şerlisidir.”235 rivayetini, Hz. Aişe Kur’an’dan “Hiç kimse kimsenin günahını taşıyamaz.”236 âyetini delil göstererek reddetmiştir.237

Buradan anlaşılmaktadır ki rivayetin kıyasla reddedilmesi, fakih olmayan kişi tarafından yapılan nakillerdedir. Nitekim Ebû Hureyre (r.a.) adaletine ve Peygamberle olan sohbetinin çokluğuna rağmen fakih olmadığından, rivayet ettiği hadis kıyasa aykırı olması sebebiyle Hanefîler tarafından kabul edilmemiştir. Ayrıca bir diğer sebebi de, mâna ile rivayet etmeyi caiz görmeleri nedeniyledir. Râvinin hadisten anladığı mâna ile rivayet ihtimali ortaya çıkınca, râvi fakih olmadığı zaman hata vâki olması mümkündür.

İşte bundan dolayı Hanefî âlimleri, musarrat hadisini ve ödünç verilerek yapılan alışverişi ravinin fakih olmaması sebebiyle kıyasla reddetmişlerdir.238

b) İkinci kısımdakiler Seleme b. Muhak, Ma’kil b. Yesar, Vâbisa ve kendileri tanınmadıkları halde ancak rivayetlerinin bilindiği sahâbiler gibi olanlardır. Tanınmayan

233 Debûsî, Takvîmü’l-edille, s. 180.

234 a.g.e. , s. 180-181.

235 Ebû Hureyre’nin “Veled-i zina üçün şerlisidir” rivayetinden, zinaya karışan iki kişinin suçu aşikâr olarak anlaşılmaktadır. Bu rivayete göre veled-i zina, yani zina sebebiyle meydana gelen çocukta, günaha ortak sayılmaktadır.

236 El-En’am, 6/164.

237 Debûsî, Takvîmü’l-edille, 179-180.

238 a.g.e. , s. 181.

58

bu gibi kişilerin haberi, şayet selef kendisinden nakilde bulunduysa ya da bu haberle amel ettilerse delildir. Aynı şekilde bu habere karşı sükût ederlerse, amel etmeseler bile delil olarak sayılır. Çünkü onların kendisiyle amelin caiz olmayacağı bir meselede, sessiz kalmaları mümkün değildir.239

Debûsî, “Kim oldukları bilinmeyen meçhul, adaleti ve zabtı tespit edilemeyen kişilerin rivayeti nasıl olurda kabul edilir.” şeklindeki suale, şöyle cevap verilebileceğini söylemiştir: Bu meçhul kişiler, adaletin ve zabtın galip olduğu bir asırda yaşadılar. Bu asır, Peygamberin yaşadığı ve şöyle buyurduğu asırdır: “İnsanların en hayırlıları;

benim de içinde bulunduğum bu asırda yaşayanlar, sonra arkadan gelenler ve onlarında ardından gelenlerdir. Bundan sonra yalan yayılır.”240 Ancak bugün, meçhul bir kimsenin rivayeti, fâsıklık yayıldığından dolayı adaleti ortaya çıkana kadar kabul edilmez.241

Sonuç olarak Debûsî ve Gazzâlî, kesin bilgi ifade etmese de haber-i vâhid ile amel etmenin vacip olduğunu savunmuşlardır. İki müellife göre de haber-i vâhid, zann-ı gâlib ifade eder ve doğru olma ihtimali yüksek olan bir haberdir. Nitekim buradaki zan, doğru olma ihtimali kuvvetli olan bir habere dayanmaktadır. Fakat haber-i vâhid, kesin bilgi ifade etmediği için itikadî meselelerde delil olamaz.

Belgede İSLAM HUKUK METODOLOJİSİNDE DEBÛSÎ VE GAZZÂLÎ’NİN FARKLI BAKIŞ AÇILARI (sayfa 66-70)