M İ M A R
A Y L I K M E C M U A
İ S T A N B U L - A N A D O L U H A N No. 20. T E L E F O N : 2 1 3 0 7 S E N E : 2 S A Y I : 2 Ş U B A T 1 9 3 2 S A Y I S I : 1 , A L T I A Y L I Ğ I : 6 , S E N E L İ Ğ İ : 1 2 L İ R A D I R
Ankara tayyare abidesi münasebetile
Mimar B. O Celâl
Tayyare kahramanlarımız için ecnebi bir mimara ısmarlama bir âbidenin Ankarada inşa ettirileceğini gazetelerde intişar eden re- simlerinden öğrendik.
Meselenin mesleğimle alâkadar olması h a - sebile düşündüklerimi yazmak isterim, c u m h u - riyet- devrinin memleketimizde güzel san'ata ve s a n ' a t k â ı l a r a bahşettiği büyük fırsatları daima heyecan ve ümitle karşılıyoruz.
Memleketin her t a r a f ı n d a ayrı ayrı tetkik ve tenkide değer eserler yapıldı. Bu âbideler meyanında yalnız Gazi Hazretlerinin bir iki şe- hirde rekzedilen heykellerinden maadasının m a - atteessüf ecnebilere yaptırılması havsalamın bir türlü hazmedemediği bir meseledir.
Garp müelliflerinden birisi diyor ki:
[Ces ottomans peuple de pasteurs et guer- riers, n'ayant ni art ni artiste]
Şüphesiz ki bu cümle garezkâranedir ve haksızdır. Türkün büyük şarkta bıraktığı âbi- d a t t a n sarfınazar hangi bir müdekkik ve san'-
atkâr tasavvur olunur ki Galatadaıı İstanbula geçerken Yenicami gibi muazzam ve mcdern bir eserin önünde hürmetle ve hayranlıkla eğil- mesin. Uzun ve şerefli mazide lâyuat san'at eserleri mevcut olmasına rağmen yukarki sözler pek acıdır. Okuduğum giindenberi her hatırla- dıkça bu cümlenin beynimde bir alev gibi do- laştığını hissediyorum.
Osmanlı devrinin son asrında millî san'atın yerine kaim olan garp san'atı memleketimize Barok, Rokoko, Renesans şekillerinde girdi. Sa- ray ve şehriyar mimarlıkları ressamlıkları ve ustalıklarile işe başladı. Silinmesi ancak mev- cudiyetlerinin indirasile kabil olan eserler hep birer leke gibi belirdi. O kadar ki bu leke namı asırlardan asırlara intikal edecek olan büyük Siııanm Süleymaniye minaresine bile ya- pıştı. [1]
[ 1 ] B i l â h a r e m i n a r e d e y a p ı l a n t a m i r d e i l â v e e d i l e n g i r l a n d l a r .
Nihayet Sinanların, Kasımların, Kemaled- dinlerin a h f a d ı da devre devre solan mütever- rimler gibi berrak gözlerile, ecdatlarının ölmez kubbelerine, minarelerine, sebillerine, çeşmele- rine, imarthanelerine hulâsa o cana yakın cazip eserlerine son bir hicranla baktı baktı ve elemle göçtü. Çünkü memleketin resmi ve hususî m ü - esseselerini, çeşmelerini h a t t a mabetlerini bile artık - mimarı şehriyarî - garp san'atkârları inşaya başlamıştı. Öz Türk san'atı ve s a n a t k â r ı yerli malı gibi tabiri mahsusile tapon adde- diliyordu. S a n a t ' k â r ecdadından gördüğü, öğ- rendiği s a n ' a t eserlerini ne kadar modernize etse, ne kadar zamanının ihtiyaçlarına, icapla- rına uydurmağa çalışsa beyhude yoruluyordu.
Onun yüzüne bakan bile yoktu. Memleketin her t a r a f ı sarayı taklit ediyordu. Konaklar, kâşa- neler, hep birer saray üzenmesi idi.
Nihayet millî mimarî, millî s a n ' a t ve san'- a t k â r öldü. Bu hazin ölüme bir damla göz yaşı bile döken olmadı. Ölen Türk san'atının ü s t ü n - de garp s a n ' a t k â r ı bildiği gibi tepine tepine oynadı. Düyunumumiye ve Tıbbiye binaları gibi değil bir mimarî, büyük mizah şairlerimizin de- diği gibi boynuzlu bir mimarî veya Türklükle alâ- kasına sadece mukaddes bayrağımızın temevvü- cile inandığımız b a n k a binaları viicude geldi.
Eğer T ü r k milleti bir asır evvelki Amerika Cümhuriyetleri gibi yeni teşekkül etmiş ve tarih sahasına yeni doğmuş bir millet olsaydı millî eserleri yabancı ellere y a p t ı r m a k t a beis yoktu.
F a k a t Türk milleti böyle mi? Türk varlığını be- şerin yaratıldığı giîndenberi her s a h a d a ispat etmiş bir millettir. Büyük Asyadan coşup gelen Türk mimarisini tekemmül ve inkişaf ettirerek ve onu mütemadiyen işliyerek geldi. Her kıt'ada bıraktığı eserler buna canlı bir delildir.
İstidraden söyliyelim: Filvaki basit bir gö- rüş bugünün mimarisinin birçok sebepler tahtı tesirinde arzettiği şekiller ve geçirdiği s a f a h a t bizi bir milletler mimarisi üslûbu tekevvün et- mekte olduğu zehabına düşürüyor.
F a k a t buna rağmen her milletin kendi ka- rakterine,, kendi zevkine göre birer ekolde tees-
süs edeceği gayet tabiidir. Çünkü Renesansta dahi böyle olmuştu. Netekim Fransızlar ve İtal- yan san'atları aralarındaki çok bariz farklarla biribirinden ayrılmıştı. Bu mesele esasen ayrı bir mevzudur.
Haydi müessesat ve sair binaların inşasını ecnebilere bırakalım. Fakat medeniyet önünde millî varlığımızı ispat eden inkılâbımızın ideal eserlerini olsun yabancı ellere vermekte çok kıskanç olalım.
Bir Fransız, bir Alman millî işlerini bilmem yabancılara tevdi eder mi?
Cümhuriyet âbidesini yapan bir ecnebi idi.
Eseri benimsemeden duymadan yapmıştır. Mev- cudiyetinden bir şey koyamamıştır, ı s m a r l a m a - dır. Her hangi bir Türk san'atkârı en büyük ve şümullü eserimiz olan Cümhuriyet âbidesinden daha muvaffağını yapabileceğini iddia ederim.
S a n ' a t noktasından kırıtiklerimi ve kendi fikir- lerimi icabında bu sütunlarda izaha amadeyim
Beni bu yazıyı yazmağa sevkeden resmini gazetede gördüğümüz Ankarada inşa edilecek olan Tayyare âbidesi üzerindeki mülâhazalarımı kısaca söyliyeceğim. Abidenin gazetelerde gör- düğümüz şekli hiç bir zaman Tayyareyi ve Tay- yareciliği temsil edemez. Bu ancak Yalova veya Bursa gibi bir su şehri için düşünülebilir bir eserdir. Tayyareciliğin sembolü olan urucu gös- termiyor. Fışkıran tekrar dökülen su bir h a y a t ı ifade ediyorsa Tayyarecilikten başkalarının da hayatı böyle fışkırır. Bunun bir Tayyare âbidesi olabilmesi için ancak dört t a r a f ı n a dört Tayyare konularak gösterilmek isteniyormuş. Bunun için de sade bir piyedestalin üzerine bir tek Tayyare konsa ayni fikri ve maksadı ifadeye kâfidir.
Hiç değilse tayyarecilikle bir alâkası olmıyan ve yaprakları dökülmüş bir palmiyeyi a n d ı r a n bu miitevalî saksılara lüzum kalmazdı.
Tekrar iddiama dönüyorum. Bir Türk s a n ' - atkârı b u n d a n yüksek bir eser yaratabilir. Her şeyde olduğu gibi bunda da millî duygu ve ruhu, millî san'atkârı ihmâl etmiyelim. Mademki as- rın umdesi milliyettir.