• Sonuç bulunamadı

Avrupa fikrinin inşası

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Avrupa fikrinin inşası"

Copied!
74
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

T.C.

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

SOSYOLOJİ ANABİLİM DALI SOSYOLOJİ BİLİM DALI

AVRUPA FİKRİNİN İNŞASI

Elif Dilara ALTINTAŞ YÜKSEK LİSANS TEZİ

Danışman

Prof.Dr. Ertan ÖZENSEL

(2)

II T. C.

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü

Bilimsel Etik Sayfası

Ö ğ re n c in in

Adı Soyadı Elif Dilara Altıntaş

Numarası 144205001012 Ana Bilim /

Bilim Dalı Sosyoloji

Programı Tezli Yüksek Lisans Doktora

Tezin Adı Avrupa Fikrinin İnşası

Bu tezin proje safhasından sonuçlanmasına kadarki bütün süreçlerde bilimsel etiğe ve akademik kurallara özenle riayet edildiğini, tez içindeki bütün bilgilerin etik davranış ve akademik kurallar çerçevesinde elde edilerek sunulduğunu, ayrıca tez yazım kurallarına uygun olarak hazırlanan bu çalışmada başkalarının eserlerinden yararlanılması durumunda bilimsel kurallara uygun olarak atıf yapıldığını bildiririm.

Öğrencinin İmzası (İmza)

(3)

III T. C.

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü

Yüksek Lisans Tezi Kabul Formu

Ö ğ re n c in in

Adı Soyadı Elif Dilara Altıntaş Numarası 144205001012 Ana Bilim /

Bilim Dalı Sosyoloji

Programı Tezli Yüksek Lisans Doktora Tez Danışmanı Prof. Dr. Ertan Özensel

Tezin Adı Avrupa Fikrinin İnşası

Yukarıda adı geçen öğrenci tarafından hazırlanan “Avrupa Fikrinin İnşası” başlıklı bu çalışma 26/02/2019 tarihinde yapılan savunma sınavı sonucunda oybirliği/oyçokluğu ile başarılı bulunarak, jürimiz tarafından yüksek lisans tezi olarak kabul edilmiştir.

Ünvanı, Adı Soyadı Danışman ve Üyeler İmza

Prof. Dr. Ertan ÖZENSEL Danışman

Prof. Dr. Abdullah TOPÇUOĞLU Üye

(4)

IV ÖNSÖZ

Bu çalışmanın yürütülmesinde beni bilgi ve tecrübesiyle yönlendiren, her konuda anlayış gösteren ve gerektiğinde gösterdiği yolda benle beraber yürüyen danışman hocam Prof.Dr. Ertan ÖZENSEL’e;

Bugünlere gelmemde büyük pay sahibi olan annem Ayşe KIYAK’a ve babam Arif KIYAK ’a;

Yoğun çalışmalarım nedeniyle bunaldığım zamanlarda gösterdiği ilgi, anlayış ve bana verdiği destek için eşim Hasan Basri ALTINTAŞ’a ve henüz daha aramıza katılmamış olan fakat bu aşamada beni hiç yalnız bırakmayan sevgili oğluma teşekkür ederim.

Elif Dilara ALTINTAŞ KONYA-2019

(5)

V T. C.

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü

Ö ğ re n c in in

Adı Soyadı Elif Dilara ALTINTAŞ Numarası 144205001012

Ana Bilim / Bilim Dalı Sosyoloji/ Uygulamalı Sosyoloji

Programı Tezli Yüksek Lisans Doktora Tez Danışmanı Prof. Dr. Ertan ÖZENSEL

Tezin Adı Avrupa Fikrinin İnşası

ÖZET

Medeniyetler köklü bir geçmişe dayanmaktadır. Bir medeniyetin varlığını incelememiz için o medeniyetin tarihsel süreç içinde geçirdiği aşamaları bilmemiz gerekmektedir. Dünya üzerinde birçok medeniyet varlığını sürdürmüştür. Bunlardan bir kısmı zaman için yok olurken bir kısmı ise halen varlığını sürdürmektedir. ‘Avrupa fikri’ uzun yıllar öncesinde ortaya çıkmış bir fikirdir. Bu fikir zamanla kendisini bir medeniyetin yapı taşlarını oluşturmak üzere temellendirmiştir. Bu tez çalışmasında; Avrupa birliği sürecinden ziyade Avrupa fikrinin temelleri üzerine durulmuştur. Artık Avrupa bir kıta olmaktan çıkmış medeniyet olarak kendini tanımlamıştır. Avrupa fikrinin tarihsel süreç içerisindeki aşamalardan nasıl geçtiği oldukça önemlidir. Dolayısıyla Avrupa tarihi içerisindeki önemli gelişmelere yer verilmiştir. Tarihteki en önemli olayların başında Avrupa’nın diğer medeniyetlerle karşılaşması gelmektedir. Özellikle Avrupa toplumunun doğu toplumlarıyla tanışması bir kırılma noktasıdır. Avrupa fikri kendisini diğer medeniyetlerin varlığı ile var etmiştir. Yani bir ötekinin varlığı ile Avrupa fikri bir medeniyet olma yolunda ilerlemiştir. Ekonomik yöndeki gelişmeler ise Avrupa fikrinin yaygınlaşmasında oldukça etkili olmuştur. Avrupa fikrinin temelleri terminolojik ve kronolojik olarak sırayla incelenmiştir. Terminolojik olarak temel kavramları açıklamak Avrupa fikrini anlayabilmemizi kolaylaştıracaktır. Günümüz dünyasında Avrupa hayatımızın birçok alanına etki etkimektedir. Bunun temel nedenlerinden biri, uluslararası ekonomiyi yönlendiren ana aktörlerden biri olmasıdır. Sanayi devrimi ilk olarak Avrupa topraklarında ortaya çıkmış ve buradan tüm dünyaya yayılmıştır. Bu aşamada kendi kültürü ve düşünce yapısını da ‘Öteki’ topraklara ulaştırma fırsatı bulmuştur. Bu durum Avrupa toplumlarını ortak bir birlikteliğe götürmüş ve Avrupa birliğinin kurulmasını sağlamıştır.

(6)

VI T. C.

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü

Ö ğ re n c in in

Adı Soyadı Elif Dilara ALTINTAŞ Numarası 144205001012

Ana Bilim / Bilim Dalı Sosyoloji/ Uygulamalı Sosyoloji

Programı Tezli Yüksek Lisans Doktora Tez Danışmanı Prof. Dr. Ertan ÖZENSEL

Tezin İngilizce Adı The Inventıon Of Europe

SUMMARY

Civilizations are rooted in a long history. In order to examine the existence of a civilization, we need to know the stages of civilization in the historical process. Many civilizations existed on earth. Over time some of them had been disappeared, however some of them still exist. The idea of Europe is a thought that emerged many years ago. In time, this idea was introduced to be the basis of civilization. In this thesis, the foundations of the European idea were emphasized rather than the process of European Union. Now Europe is defined as the name of civilization, instead of the continent. How the idea of Europe passes through the stages in the historical process is very important. Therefore, important developments in European history are included. One of the most important events in history is the Europe's encounter with other civilizations. It is a break point for European society to meet with Eastern societies. The idea of Europe has established itself by the presence of other civilizations. In other words, the idea of a Europe with the presence of another has progressed to become a civilization. The economic developments have been very effective on the spread of the European idea. The fundamentals of the European idea were examined in terms of terminological and chronological in the sort order. Explaining terminologically basic concepts will help us to understand the idea of Europe. Nowadays, Europe has an impact on many areas of our lives. One of the main reasons for this is that being one of the main actors which steer the international economy. The industrial revolution first appeared on European territories then it was spread all over the world. By means of this industrial revolution, Europe had the opportunity to spread its own culture and ideas to the ’other‘ lands. This stage has driven European societies to a common union and was paving the way for establishment of the European Union.

(7)

VII İÇİNDEKİLER

Bilimsel Etik Sayfası ... II Yüksek Lisans Tezi Kabul Formu ... III ÖNSÖZ ... IV ÖZET ... V SUMMARY ... VI

GİRİŞ ...1

BİRİNCİ BÖLÜM ...3

AVRUPA FİKRİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ ...3

1.1. Avrupa Kıtasının Efsanesi ...3

1.2. Avrupa Fikrini Ortaya Atan Düşünürler ...7

1.3.Uygarlık ve Kültür ... 15

İKİNCİ BÖLÜM ... 20

AVRUPA TARİHİ... 20

2.1.İlk Dönem Avrupa Tarihi ... 20

2.2.Haçlılar ve Doğu Toplumları ... 26

2.3. Ortaçağ Avrupası ... 29

2.4. Sanayi Devrimi ve Sonrasında Avrupa Fikri ... 32

2.4.1. Avrupa’nın Endüstrileşmesi ... 34

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM ... 37

20.YÜZYIL AVRUPA FİKRİ ... 37

3.1.Bir Medeniyet Olarak Batı ... 37

3.2. Batı ve İslamın Karşılaşması ... 45

3.3.Avrupa’nın Sınırları ... 56

3.4.AB Sürecine Kadar Avrupa Kimliği ... 57

SONUÇ ... 62

KAYNAKÇA ... 64

(8)

1 GİRİŞ

Avrupa’yı bir ‘doğulu’ olarak tanımlamak bile başlı başına bir ötekinin vurgusunu yapmaktadır. Gerçekte Avrupa’yı tanımlamak, öteki ve biz arasındaki bağlantıyı kurarak başarabileceğimiz bir olgudur. Ayrımı açıklayabilmek ise hem biz hem de öteki arasındaki bağları, benzerlikleri, ayrımları ve en önemlisi etkileşimi doğru anlatmakla mümkündür. Bu kavramsallaştırmayı, Doğu ve Batı ayrımı olarak da tanımlayabiliriz. İlişkiler ağında tarihsel süreci değerlendirmemiz bize sadece geçmişin analizini yapmakla kalmayıp bugünü ve geleceği de ilgilendiren fikirler verecektir. Doğu ve Batı, biz ve öteki, her nasıl ayrıştırılırsa ayrıştırılsın her zaman birbirini etkilemiştir ve etkileyecektir. Bu ayrımı da var eden aslında bir diğerinin varlığıdır. Her şey bir öteki üzerinden tanımlanmaktadır. Denizden karayı tanımlamak ya da karadan denizi tanımlamak gibi. Avrupa kıtasını ayırmak da bir öteki olmadan diğerini tanımsız kılacaktır. Tanımlama için kullanılan her değişken aslında birbirini var eden küçük değişkenlerdir.

Coğrafi açıdan bir kıtayı denizle, dağlar ya da kıyılarla çizilmiş sınırlar içinde tarif edebiliriz. Asya, Avrupa, Antarktika, Afrika, Kuzey Amerika, Güney Amerika ve Avusturalya hepsi birer kıtadır. Sınırları belirli şekilde çizilmiştir. Fakat bunların içinde Avrupa kıtası diğerlerinden farklıdır. Avrupa kıtası diğer kıtalar göre daha gelişmiştir. Aynı zamanda bu gelişmişliği diğer kıtalara da aktarmaktadır. Avrupa kıtası ulaşılması gereken bir medeniyet olarak kendini sunmaktadır. Hem ekonomik anlamda hemde kültürel açıdan diğer kıtalardan daha ileri seviyede olduğunu vurgulamaktadır. Bunun en büyük göstergelerinden biri de dillerinin tüm dünya da konuşulmasında görmekteyiz.

Avrupa fikrini yazmak da buradan ortaya çıkmıştır. Avrupa diğer kıtaların aksine sınırları artık tamamen net denemeyecek bir yapıya bürünmektedir. Bu yapılanma zamanla genişleyerek bir birlik oluşturmaya kadar giden süreci tamamlamıştır. Bir birlik oluşturmadan önce kendi özelliklerini tanımlamış bir medeniyet meydana getirmiştir. Dünya’nın geri kalan bütün medeniyetleri için ulaşılması gereken bir gaye olmuştur. Diğer medeniyetlerden kendini üstün görmesini yine diğer medeniyetler sayesinde sağlamıştır. Avrupa’yı diğer medeniyetler sayesinde üstünlüğünü de koşulsuz kabul etmiştir. Avrupa düşüncesinin tarihsel gelişimini ortaya koyduğumuz zaman konu daha iyi anlaşılacaktır.

(9)

2

Bu çalışmada Avrupa fikri tarihsel süreç içinde nasıl ortaya çıktığı ve devam eden aşamalarda nasıl şekillendiği anlatılmaktadır. Avrupa fikrini yazılı tarih öncesinde de oluşmuş olacağına dair görüşler bulunmaktadır. Bunu da Eorupa efsanesine dayandırmaktadırlar. Avrupa fikri’nin oluşumunda mitolojik bir geçmişden de söz edebiliriz. Efsaneler toplumların geçmişlerine ve düşüncelerine dair bize ipucuları vermektedir. Avrupa efsanesi de bunlardan biridir. Fakat burada tamamen mitolojik bir geçmişe dayandırmamız yanlış olur.

Birinci bölümde Avrupa fikrinin nasıl şekillendiği anlatılmaktadır. Avrupalı düşünürlerin görüşleri temele alınarak Avrupa fikri açıklanmaktadır. İkinci bölüm de tarihsel olarak Avrupa anlatılmaktadır. Önemli aşamaları temele alınarak kısaca Avrupa tarihinden bahsedilmektedir. Üçüncü ve son bölümde ise Avrupa fikrinin 20.yy da nasıl şekillendiğini bahsedilmektedir. Başlanğıçta sadece Avrupa devletlerinin yer aldığı daha sonrasın sınırlarını aşan bir birlik olan Avrupa birliğinin kuruluşuna kadar giden süreç anlatılmaktadır.

(10)

3

BİRİNCİ BÖLÜM

AVRUPA FİKRİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ

1.1.Avrupa Kıtasının Efsanesi

Jeolojik olarak Avrupa kıtası beş milyon yıl önce dünyanın büyük kara kütlesinin ucunda yer alan adsız bir yarımadaydı. Burada ilk yaşayan insanların buzul çağının ara döneminde yaşamış olabilecekleri tahmin edilmektedir. Mağara duvarlarındaki resimler ve çok az sayıda kemik kalıntısı ile bu kanıya varılmaktadır. Fakat burada yaşayan insanların kökenleri bilinmemektedir. On iki bin yıl önce buzulların erimesi ile ilk göçmen kabileler gelmeye başladı (Levend, 1950). İklimin değişmesi ile bu kıtaya yerleşmeye başlanmıştır. Buzulların erimesine bağlı olarak Batı topraklarında ilk yaşayan topluluklar; Eskimolar, Vikingler, İnkalar, Aztekler, Mayalar ve Yutalar olmuştur. Bu dönemde Avrupa toprakları üzerinde yaşayanların sayısı çok azdır. İlk göçmen kabileler Kuzey Afrika’dan İspanya yoluyla İngiltere ve Fransa’ya daha sonra büyük buz tabakalarının erimesi ile Norveç ve İsveç’e geldiler (Somerville, 1992:185). Bu kabileler avcı toplayıcı topluluklardır. Bu öncüler, bu toprakların önce kıyılarını, madenlerini ve dağlarını tanıdıktan sonra bu adayı kuzeye doğru ilerleyerek keşfetmişlerdir.

Dünyanın en küçük ikinci kıtası olan Avrupa kıtası diğer kıtalarla kıyaslandığında yerleşim ve doğal kaynaklar bakımından en uygun toprak şartlarına sahiptir. Yüz ölçümü bakımından küçük olmasına karşın dünyanın en gelişmiş ve en etkin olan kıtasıdır. İklim bakımından ılıman olan kıtanın çorak olan arazisi çok azdır. Avrupa, tropik kuşaklarla ilgisi olmayan tek kıtadır. Tamamen kuzeyde kalır. Toprak üstü en iyi işlenmiş, toprak altı en iyi araştırılmış, insan elinin en fazla değdiği kıta da Avrupa’dır(Gökdemir, 1985:256). Bu sayede tarım alanları etkin kullanılan topraklara sahiptir. Bunun yanında maden kaynakları bakımından zengin yataklar bulunmaktadır. Böylesine verimli topraklarda yüzyıllardır yaşam devam etmektedir.

Yarımadaya tunç çağıyla birlikte gelen Helenler ile günümüze kadar devam edecek bir topluluk oluşmaya başlamıştır (Benk, 1986) . Helenler, milattan önce ikinci yüzyılda ege kıyılarını denetimleri altına almakla kalmadılar, burada yaşayan halkla kaynaştılar. Klasik dönemde bu alanda yaşayan topluluklar çocuklarına insanlık tarihinin nereden geldiğini

(11)

4

anlatırken, onlara dünyanın kim olduğu bilinmeyen bir ‘tanrısal fail’ tarafından yaratıldığını anlatırlardı. Ve Europa’dan söz ederlerdi. Europa efsanesi yazılı tarih öncesinde en çok kullanılan efsanelerden biridir. Bu nedenle Europa klasik dünyanın en kutsal söylemlerinden birini oluşturur (Davies, 2011:14). Bilindiği gibi mitolojik hikâyeler içeriği doğaüstü olaylardır. Bu olaylar kültürel yapıları anlatan ipuçları vermekle kalmaz, toplumların kutsal ya da dini açıdan önem verdikleri her şeyin bilgisini de verirler.

İnsanlık tarihinde üretilen efsaneler, yazılı tarih öncesine de ışık tutar. Ayrıca, kültürel yapıları, inanışları ve oluşan gelenekleri açıklamamızı sağlar. Yazılı tarih ile insanlık tarihi başlamamıştır. Bundan öncesi de vardır. Bu zamanlar oluşan efsaneler de o günler hakkında bize küçük ipucuları vermektedir. Efsaneler mistik ögeler ile hayal üstü kurgular haline gelmektedir. Mistik ögeler sadece dini olgulardan oluşmazlar. İlk kez bu düşünce Helenistik dönemde ortaya çıkmıştır. Akımın düşünürleri Yeni Eflatunculardır (Aydın, 2011:297). Mistisizm de sadece dini olgular esas alınmamaktadır. Bunun yanında başka olgularla da yorumlar yapılmaktadır. Efsaneler, inandırıcı olmak için dini olgularla desteklenmiştir. Geçmişini her insan merak etmektedir. Nereden geldiği, kendisinden önce yaşayanların neler yaptığı insanlar için hep merak konusu olmuştur. Daha önce yaşayanların neler yaptıkları yazılı dönem öncesi sözlü aktarımlar ile öğrenilebilmektedir. Bu sayede nesillerin merak ettikleri şeyler anlatılmaktadır. Anlatımlarda efsaneler, destanlar ve mitler ile toplumlara kültür aktarımı gerçekleştirilmektedir. Bu da toplumların yapılarını etkilemektedir.

Mitolojik ögeler ile toplumlara; kültürel, ekonomik ve dini değerler aktarılabilir. Kültürel aktarım bu aşamada fazlasıyla etkindir. Dini açıdan mitolojik ögenin desteklenmesinden amaç, anlatılan ögenin değerinin artmasını sağlamaktır. Europa farklı efsanelerle anlatılmış mistik bir öge olup burada anlatılan her efsane ile ölümsüzleştirilmesi amaçlanmıştı. Bu efsanelerden birisine öyle inanılmış ki günümüzde dahi Avrupa için önemli anlamlar ifade etmektedir.

Amerika ortaya çıkana kadar kullanılan Batı kavramıyla Avrupa kastediliyordu. Avrupa kelimesinin mitolojik kökenleri bile onun Asya ile olan derin bağlarını ortaya koyuyor. Yunan mitolojisindeki meşhur bir hikâyeye göre Zeus, Finikeli bir asilzade olan Europa adlı bir genç kıza âşık olur. Europa’nın çok sevdiği beyaz bir boğa şekline girerek ona yaklaşır. Boğayı gören Europa, hayvanın yanına gelerek onunla oynamaya başlar ve sonra ona biner. Bunu fırsat bilen Zeus kanatlarını açarak havalanır ve Europa’yı kaçırır. Bir rivayete göre Zeus, Europa’yı Girit adasına getirir ve burada gerçek kimliğini açıklar. Bir başka

(12)

5

rivayete göre ise, kaçırıldığını anlayan Europa, Zeus’a kendisini bırakmasını aksi halde atlayacağını söyler. Cevap alamayan Europa kendisini boşluğa bırakır. Düştüğü yer bugün Avrupa toprakları olarak bilinen yerdir. Bu trajik olaylardan sonra bu topraklara Europa adı verilir ve kelime, Şarlman’ın hükümran olduğu 8. Yüzyıldan itibaren bütün Avrupa dillerinde kullanılmaya başlar. ‘Europa‘nın kaçırılması’, Batı mitolojisinde ve edebiyatında hep canlı bir hatıra olarak kalmış ve bir fikir olarak Avrupa’nın diğer kültür ve milletlerle olan ilişkisini tasvir eden farklı sembollere ilham kaynağı olmuştur (Kalın, 2017:26-27). Bundan başka , Europa kelimesinin anlamlarını açıklayan birçok rivayet vardır. Bu anlamlardan birisi ‘meselelere geniş bakabilen, açık zihinli’ demektir. Açık zihinli olmak sadece kendi bildiklerine inanmak değildir. Başka doğrularında olabileceğini düşünmektir. Fikir ayrılıklarından ziyade farklı doğrularında bir arada olabileceğini söylemektedir. Bu açıdan bakıldığında Europa kavramı birçok farklı doğrunun bir arada olabileceği bir gerçeği bize sunmaktadır.

Kuşaktan kuşağa anlatıla gelen efsanenin zihinlerde yer etmesi, halen Avrupada boğa heykellerinin bulunması ve bu boğa figürlerinin kullanılması kanıt olarak gösterilmektedir. Bununla birlikte Avrupa şehirlerinin birçok merkezinde boğa figürlü heykellerin görülmesi bu efsaneyi hala diri tutmaktadır. Buna örnek olarak Makedonya Üsküp sokağı önündeki boğa heykelini yada İspanyan’nın birçok şehir merkeszindeki boğa heykelleri söylenebilir. Hatta Anadolu’nun birçok şehrinde bile Europa efsanesinin izleri boğa figürü kalıntıları ile görülmektedir. İstanbul Kadıköyde bulunan ve Paris de yapılıp getirilmiş olan boğa Heykeli buna örnek verilebilir. Resim1’de boğayı süren Europa resmi gösterilmektedir.

(13)

6

Resim 1: Boğayı süren Europa (Wikipedia)

Avrupa’yı gezen bir “doğulu” için heykellerin fazlasıyla görülmesi şaşırtıcıdır. Avrupa şehir meydanlarında mutlaka bir heykele rastlamak mümkündür. Bu heykelciliğin gelişmiş olduğunu bize göstermekle kalmaz aynı zamanda heykellerden anlamlar çıkarmamzı sağlar. Toplum için önemli olan olaylar, kişiler ve figürler heykelleştirilmiştir. Avrupa fikri ile özdeşlemiş olan ‘boğa’ heykeli de buna örnek verilebilir. Avrupa’nın birçok şehrinde meydanlarda bulunan boğa heykeli ‘Avrupa Fikrinin’ bir göstergesi olarak zihinlere işlenmiş bir modeldir.

Dolayısıyla efsanelere salt hayal ürünü kurgular olarak bakmamak gerekir. Bir yönüyle efsaneler, sözlü anlatımın kuvvetli bir ögesidir. Birey ve toplumlar, efsaneler ile kültürlerini kendilerinden sonraki gelecek nesillere aktarırlar. Bu yargı her toplum için geçerli olduğu gibi Avrupa toplumu için de geçerlidir. Kültürel bir köprü niteliği taşıyan efsaneler sayesinde toplumların zihinsel arka planı tanınmış olur. Böylece efsanelerin gerçekliği sorgulanır ve akabinde toplumun zihin yapısı açığa çıkarılır.

(14)

7

1.2. Avrupa Fikrini Ortaya Atan Düşünürler

İnsanoğlu diğer canlılara kıyasla doğumunda tüm bilgileri bilerek doğmaz. Bir kuzu doğar ve birkaç dakika sonra yürümeye başlar, bir kuş doğumundan birkaç hafta sonra uçabilir. İnsan ise uzun yıllarda yapabileceği yetenekleri öğrenerek elde edebilir. Bu yüzden yaşamını devam ettirmesi için temel bilgileri öğrenmesi gerekmektedir. Hayatta deneyim de ayrı bir öğrenme yöntemidir. İnsanın doğumu ile başlayan öğrenme süreci yaşamı boyunca devam etmektedir. Zihinsel, fiziksel ve dil gelişimi ilk yıllarda öğrenilenler arasındadır.

Gelişim süreçlerinde dil gelişimi, kelimelerin oluşturduğu bir bütündür. Kelimeler, canlı organizmalar gibidir. Zaman içerisinde farklı etkenler sebebi ile bazen anlam genişlemesi, bazen anlam daralması, bazen de anlam kayması gibi değişimler geçirirler. Kelimeler sadece aktarılmak ile kalmazlar aynı zamanda kültürel ve tarihsel bir geçişi de sağlarlar. Bir kelimenin anlamı anlattığı şeyden çok daha ötesini anlatabilmeyi sağlar. Bir kelime bir toplum için uzlaşılmış bir anlam ifade etmektedir (Childe, 1990). Bir başka ifade ile aynı dili konuşan kimselerde ortak olan genel tasavvurlardır. Bunun yanında kelimeler, soyut bir gerçekliğe de sahip olabilir. Avrupa kelimesi de böyledir. Hem soyut hem de somut gerçekliğe sahiptir. Aynı zamanda anlam genişlemesine uğramış bir kelimedir. Kelimeyi tanımlarken öncelikle somut özelliklerinden bahsedebiliriz. Bunlara dağları, ovaları, denizleri ve akarsularını örnek verebiliriz. Bunlar onu anlatan somut kavramalardır. Somut kavramlarının yanında soyut gerçeklikleri de vardır. Bu da bir şeyin düşünülmesi onun sadece somut gerçekliği ile sağlanmadığını aynı zaman da soyut gerçekliğinin de var olduğunun bir göstergesidir.

Avrupa fikri tek başına bir kültürel değer değildir. Her toplum farklı kültürel yapıya sahiptir. Antik çağlarda toplumların uyması gereken bir hukuk sistemi yoktu. Fakat ilerleyen süreçte toplu halde yaşanmaya başlandığında bu değişti. Bunun sonucunda bu toplumlar ortak bir hukuk sistemi ve ortak dil kullanmaya başladılar. Dil insanların anlaşmasını sağlayan sembollerdir. Bu semboller o dili konuşan insanlar tarafından üretilmiştir. Bu sebeple toplumun tüm özelliklerini içinde barındırır. Bu yönü ile bir dili konuşan toplumlar birbiriyle benzer özellikler gösterir. Dil insanlarının belli bir ortak geçmişe sahip olmalarını sağlar. Avrupa toplumları içinde birçok faklı ulus ve bu sayede oluşmuş birçok farklı dil vardır. Bütün Avrupa ülkeleri arasında en geçerli genel anlaşma ve kültür dili Fransızca olarak kabul

(15)

8

görüyorsa da (Gökdemir, 1985: 259) artık Fransız dilinin yerini hegomonik anlamda İngilizcenin aldığı söylenebilir.

İnsanlar maddi bir çevreye karşı üretim içindedirler. Hayatta kalabilmek için ilk çağlardan bu yana yeni şeyler üretip doğayla ilişki içinde yaşamaya çalışmışlardır. Manevi çevre içinde aynı yönde yeni şeyler her zaman zihni bir üretimle devam etmiştir. Kavramların soyut gerçekliği insanların zihninde şekillenmiştir. Göremedikleri ya da hayal edemeyecekleri şeyleri bu yolla anlamlandırmışlardır. Avrupa fikri de böyle bir yapıda ortaya çıkmak suretiyle yeni bir zihin yapısını sunmuştur. Avrupa fikrinin ilkçağlardan itibaren sistemli bir şekilde üretildiği söylenemese de bugün kendine yer bulmuştur. Ulaşılması gereken sınırları keşfetmiş bir yapı olarak kendini bütün dünyaya deklare ettirmiştir.

Avrupa fikri etrafında oluşturulan bu göreceli yapı karşısındayız. Fakat biz bunu neden somut bir gerçeklik düzeyinde benimsiyoruz? Bunun cevabı gayet basittir. Çünkü bizler kendi iç dinamiğinin farkında olmayan bir toplum ya da birçok toplumdan biriyiz. Medeniyetler, kültürel tarih içinde şekillenmiştir. Bu bağlamda kültür, bir milletin tarih boyunca biriktirip kendine özgü şekil verdiği maddi ve manevi değer hükümlerinin karmaşık bütünlüğüdür. Kültür tarihi içinde medeniyetlerin şekillenmesine yön veren şey, diğerleri ile iletişim halinde olmalarıdır. Her hangi bir medeniyetin dinamizmi, biraz da ötekinin varlığıyla inkişaf eder. Her uygarlık tekerleği icat etmemiştir. Herkes bir öncesinin bıraktığı bilgi birikimi ile hareket etmiştir. Kendinden önce keşfedilmiş her şeyi toplumlar tekrar keşfetmekle uğraşmamışlardır. Toplumlar sürekli dinamik halde ilerleme çabası içindedirler. Bugün ise bu durum Batı dışındaki medeniyetler için batı medeniyetini takip şeklinde devam etmektedir. Diğer medeniyetler bugün bunu yitirmiş durumda her şeyi keşfeden bir ‘öteki’ye’ bağlı şekilde hayatını devam ettirmektedir. Bunun yanında her topluluk bulunduğu yerin özelliklerine uygun şekilde doğayla bütünleşmiş yeni şeyler ortaya koyma fırsatı bulmuştur. Tarih de bu kayıtları bir araya getirerek bir medeniyetin nasıl şekillendiğini anlatmıştır. İlk medeniyet havzası Mezopotamya ve Mısır da ortaya çıkmıştır. Daha sonra Yunan, Roma ardından Bizans ve İslam medeniyeti ile şekillenerek Avrupa’ya ardından Amerika ve diğer kıtalara geçmiştir.

Bir medeniyet olmadan önce, Avrupa bir fikir olarak ortaya çıkmıştır. Bunun uzun yıllar sürmesini sağlayan şey, tarihsel olarak dayandırıldığı mitlerdir. Europa efsanesinden kaynağını alan Avrupa bugün aynı şekilde kendini sunmayı başarmıştır. Antik dönem için bu fikir kimilerine göre önemsizdi. 7. Yüzyıl’da İslam’ın doğuşuna kadar süren dönemde,

(16)

9

Avrupa da yaşayan uygarlıklar Avrupa kıtasını temsil edemedi. Uzun süre, bir kavram olarak Avrupa; Küçük Asya’nın daha geniş Yunan medeniyetini ve Kuzey Asya’nın küçük bir bölümünü içermekteydi ve çoğu kısmı bilinmeyen, ya da kısmen bilinen Avrupa kıtasını kesinlikle kapsamamaktaydı. Batı kültür ve uygarlığının kökeni Doğu’ya dayanmaktadır. Eski Yunan ve Roma dünyası Batılı değildi; aksine doğuluydu. Bir coğrafi varlık olarak Avrupa, Akdeniz kültürünün bölünmesinin bir ürünüydü. Avrupa fikri, Ortaçağ boyunca Hıristiyan Batı fikriyle bağlantılıydı ve yükselen İslam’a karşı hegemonya kurma işlevi ve misyonu yükleniyordu. Hıristiyan âleminin eritme potası olan Avrupa’nın sınırları, Müslümanların ilerlemesine bağlı olarak bekleniyordu ve Hıristiyanlık Ortaçağ Avrupası‘nın toprağa dayalı kimliği haline geldi. Avrupa fikri, Ortaçağ teritoryal birlik duygusunu aşıladı ama kesinlikle belirli bir kimlik formasyonu sağlamadı (Delanty, 2004: 26).

Avrupa fikri hakkında şimdiye kadar birçok düşünce ortaya atılmıştır. Bunlar arasında kurucuları olarak; Valery, Heidegger, Husserl ve T.S. Eliot gibi isimler geçer. Avrupa Fikrinin temellerini ortaya koydukları için bu isimler önemlidir. Bunların fikirlerinden kısaca bahsetmek gerekmektedir. Örneğin Fransız şair ve yazar Paul Valery Batı medeniyetini inşa eden üç temel şey olduğunu söyler. Bunlar Yunan düşüncesi, Roma kültürü ve Hristiyan teolojisi ve ahlakıdır (Valery,2015). Avrupa fikri felsefi yapısını Yunan düşüncesinden miras aldığını sadece Valery iddia etmez, bunun dışında birçok düşünür de aynı görüşü benimser. Zira Yunan mirasçısı olmak Avrupa toplumu için tarihsel bir köken kazandırmanın yanında yeni bir kimlikte oluşturmanın zeminini hazırlamıştır. Toplumların medeniyetle bütünleşmelerini sağlayan şeylerin başında ürettikleri kültürleri büyük rol oynamaktadır. Kültürün dayandığı bir yapının oluşması önemlidir. Hristiyanlık ise Avrupa toplumunun oluşmasında ruhu veren temel özelliktir. Din, kültürün yaratılmasında en belirleyici etken olduğu gibi, medeniyetlerin ruhunda da her zaman var olmuştur. Tarih bize, her medeniyetin arka planında mutlaka dinin, inanç sisteminin ve dini değerlerin mevcut olduğunu göstermektedir. Din olmadan ne kültürden, ne de medeniyetten söz etmek mümkün değildir (Le Bon,2016:120-121).

Bir başka düşünür olan Heidegger’e göre Avrupa, bir kerpetenin ağzı gibi aynı madalyonun iki yüzü olan Amerika ile Rusya arasında sıkışıp kalmış bir kıtadır. ‘Varlık Felsefesi’ açısından bakıldığında, Amerikan kapitalizmiyle Rus Komünizmi aynı kapıya çıkar. İkisi de dünyanın kararmasına, ruh parçalanmasına ve ademe mahkûm edilmesine katkı sunmaktadır. Bu karanlık sondan geri dönülmesi ‘varlık’ meselesine geri dönülmesiyle sağlanacağını savunmaktadır (Heidegger, 1959:37-47).

(17)

10

Öte yandan fenomonolojik ekolünün kurucusu olan Husserl ise, Avrupa toplumları arasındaki ilişkiyi kardeş ilişkisine benzetmektedir. Aralarında husumet olsa da birlik bilinci mutlaka olmalıdır (Husserl, 1970:30). Bu sebeple, hangi millet olduğunun bir önemi olmadan bir üst kimlik oluşturulmaya çalışılmaktadır. Aslında bu süreç günümüzde Avrupa Birliği yapısının kuruluşunun temellerini atmaktadır. İşte Husserl Avrupa fikrinin temel yapı taşlarını bulunduran Yunan medeniyetine geri dönülmesi gerektiğini söylemektedir. Bilindiği gibi, Avrupa Birliği ortak bir takım “değerler” etrafında bir araya gelmiş topluluktur. Bu birlik kendi temel değerlerini, Kopenhag Kriterleri adı altında; siyasi, ekonomik kriterler ve topluluk mevzuatının benimsenmesi şeklinde belirlemiştir. Özellikle, siyasi kriterler içerisinde; istikrarlı ve kurumlaşmış bir demokrasinin var olması, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü, insan haklarına saygı, azınlıkların korunması ve din özgürlüğü gibi hususların yer alması açısından büyük önem taşımaktadır.

Avrupa fikri konusunda T.S. Eliot da Husserl gibi düşünmektedir. Onun; ‘biz, hepimiz Avrupa uygarlığının mirasçısı olduğumuz müddetçe, Roma İmparatorluğu’nun da vatandaşları olarak kalacağız’ sözü bunu doğrulamaktadır. Husserl ve Eliot’ un fikirlerinin temelinde geçmişe dönüş ve temellerine olan bağlılık gözlenmektedir (Eliot, 2015). Bulundukları konuma eski uygarlıklarının ışığından geldiklerinin farkındadırlar. Fakat burada oluşan uygarlıkların kendi dönemlerinde diğer uygarlıklardan nasıl etkilendiği de göz önüne alınmalıdır.

Görüldüğü gibi modern düşüncenin öncülerinin referans aldıkları konular aslında birdir. Yunan mirasçısı olmaları ve Roma kültürüne bağlı kalmaları Avrupa fikrinin temelini oluşturmaktadır. Onlar kendilerine bir tarih ve kültür bağı sağlamakla ortak bir kimlik oluşturmuşlardır. Greko-Romen geçmişine dayalı bu fikrin temellerini Hristiyanlık ile daha da güçlendirmişlerdir. Dolayısıyla Hıristiyanlık Avrupa için kabul edilmiş genel bir özdeşlik ilkesi olarak kalmıştır.

Avrupa fikri ortaya atıldıktan sonra bunun hakkındaki düşüncelerin gelişim süreci devam etmiştir. Avrupa kıtasının oluşumuyla Avrupa fikri ortaya çıkmamıştır. Fakat Avrupa kıtasının oluşmasında bu fikirle birlikte hareket edilmiştir. Nitekim Massimo d’Azeglio: ‘İtalya’yı yarattık, şimdi sıra İtalyanları yaratmada’ demiştir. Bu görüş Avrupa fikri için de yorumlanmıştır. Avrupa başta belli bir toprak parçası gibi görünse de Avrupa fikri daha sonra tüm dünyada yer bulmayı başarmıştır. İtalya için bir ulus yaratmak olan proje Avrupa için Avrupa fikrinin inşasına dönüşmüştür. Avrupa bir toprak parçası olarak tanımlandıktan sonra

(18)

11

artık sırada Avrupalılar vardır. Avrupa’yı tanımlamak problemli bir olgudur. Farklı bağlamlarda farklı insanlar, kültürler ve diller gibi birçok değişkeni içinde barındırdığı için basit bir mantıkla bir toprak parçasından bahsetmek hatalı olur. Avrupa’nın inşa sürecinden bahsetmek aslında Avrupa’nın kurgulanmış bir gerçeklik olduğu fikrini anlatmaktadır. Değişik dönemlerde bu fikir, çeşitli kalıplarla karşımıza çıkmaktadır. Avrupa fikri kendisini her çağda farklı şekillerde yeniden inşa etmiştir. En önemli özelliği ise kendisini sürekli güncellemeye çalışmasıdır.

Milattan önce 9. Yüzyıl sonu ve 8. Yüzyıl başında Avrupa Yunanlılar yaşamaya başlamıştır. Avrupa ismini ilk kullanan, isim babası Herodotos’tur (Goff, 1997: 20). Avrupa olarak adlandırdığımız bölge antik dönemden itibaren çok sayıda farklı toplumlardan meydana gelmektedir. Antik dönemde Avrupa fikri çok da önemli değildi. Avrupa kıtasında bu dönemde yaşayan uygarlıklar Avrupa’yı temsil edememiştir. Avrupa uzun yıllar küçük Asya’nın daha geniş Yunan medeniyetini ve Kuzey Asya’nın küçük bir bölümünü içermekteydi. Çoğu kısmı bilinmeyen batı kıtasının tamamını kapsamamaktadır. Batı kültür ve uygarlığının kökeni Doğu’ya dayanmaktadır (Delanty, 2004: 26). İnsanlık tarihi yüzyıllar önce Doğu da başlamış ve daha sonra bu topraklara yayılmıştır. Bu yüzden uygarlıkların temeli doğu olarak gösterilmesi yanlış bir yargı olmaz. Eski Yunan ve Romanın da doğulu olduğunu söylemek bu açıdan yanlış değildir. Çünkü coğrafi olarak Avrupa Akdeniz kültürünün bir uzantısını temsil etmektedir. Bu da doğuyla olan iç içe geçmişliğinin bir göstergesidir.

Avrupa fikri, antik dönemde coğrafi bir ifade olmaktan ziyade mitler ve efsaneler dünyasına ait bir kavramdı. Antik dönem yazarları Avrupa kelimesini nadiren kullandılar. Başta Yunan ana karasından bahsedilirken kullanılan kelime daha sonra ege adalarını da dâhil etti. Büyük İskender döneminden sonra Yunan kültürü artık Yunanlılara ait olmaktan çıkmıştı. Bir halkı tanımlamaktan öte, bir dilin adı haline gelen Yunan, bu noktadan sonra evrensel hedeflere doğru yönelebilirdi. Nitekim Yunan politik hegemonyası ‘Batılı’ olarak, daha ‘Doğulu’ yeni politik güçlerin doğup büyümesine yol açmıştı. Avrupa’nın ‘barbarlarına ‘ karşı Yunan üstünlüğü fikri zaman içerisinde azaldı ve daha geniş bir Avrupa kavramı Küçük Asya ve Yunanistan’ı da içeren coğrafi bir kavram haline dönüştü (Delanty, 2004: 28).

Romalılara kadar Avrupa fikri, daha önce ortaçağdaki kadar güçlü bir biçimde hiç telaffuz edilmemiştir. Roma etnik merkeziyetçiliği, Avrupa fikrine değil; dünyanın merkezi olarak görüldükleri Roma mit ve efsanelerine dayanmaktaydı. Hatta Hıristiyanlığın ilk

(19)

12

dönemlerinde Hıristiyan olmak, Avrupalı olmak değil, bilakis Romalı olmak demekti. Çünkü Avrupa fikrine karşıt bir proje olarak Avrupa kimliği nosyonu henüz oluşmamıştı (Delanty, 2004: 33). Yunan ve Roma’nın mirasçısı olarak Avrupa kendini göstermektedir. Avrupalı olmak Romalı olmakla eş değer tutulmaktaydı. Hıristiyanlık Roma döneminde kendine özgü olduğu gibi daha sonrasında Avrupalı olmak demek Hıristiyan olmak ile eş değer tutulmuştur. Batı medeniyetinin temellerini Greko-Roman kültürü ve Yahudi-Hristiyan geleneği şeklinde iki ana kaynağa geri götürmek mümkündür. Yunan (Grek) kültürü ve düşüncesi, Batı medeniyetinin Hristiyanlık öncesi dönemine tekabül eder. Aynı zamanda onun felsefi-bilimsel ve kozmolojik temellerini de oluşturur. Yunan kültürü bugün Yunanistan ve ege adaların da ortaya çıkmış ve çok tanrılı inanç sistemi şeklinde görülmektedir (Kalın, 2017: 39). Buradan Avrupa fikrine giden yol ise tam da iki akımın birleşmesiyle oluşmaktadır. Avrupa fikrinin kültürel kaynağı Yunan’a, dini geleneği de Hristiyanlığa dayanmaktadır. Burada Avrupa’yı var eden önemli kaynaklardan olan Hristiyanlığın daha baskın olduğunu söyleyebiliriz.

Antik dönem halklarına göre, Kuzey ve Güney arasındaki bölünme, Doğu ile Batı arasında var olandan çok daha önemliydi (Delanty, 2004: 34). Doğu ve Batı ayrımı antik dönemde var olmamışken günümüze gelindiğinde doğu ve batı ayrımı gerçekten önemlidir. Burada her iki ayrımda keskin bir şekilde bir ötekini tanımlama gereksiniminden ortaya çıkmıştır. Batıyı var eden doğu mudur yoksa doğuyu var eden batı mıdır? Bu soruya cevap olarak, doğu toprakları olarak adlandırılan yerlerde insanlık tarihinin başlamış olduğunu varsayarsak burada bir ötekini oluşturan baş etken doğu topraklarıdır, diyebiliriz. Batı, çok sonraları yerleşimlerin ikmalinin ardından medeniyetlerin ortaya çıktığı topraklardır. Zihinlerdeki bu kesin ayrım uzun yıllardır süre gelmiştir.

Antik dönem Avrupa fikri, Avrupa kıtasını tanımlamaktan öte, kapalı bir anlam içeren ve karanlığın ya da batan akşam güneşinin vatanı anlamındaki Occident(Batı)’i ifade ediyordu. Ama Occident anlamında Avrupa nosyonu bile, henüz birleştirici bir fikir olmamıştı. ‘Avrupa’ kelimesi var olmasına karşın, ‘Avrupalılar’ terimi antik dönemlerde nadiren kullanıldı. Suriye ve İran’ın yerlileri, modern Avrupalıları Frenkler olarak adlandırıyorlardı. On ikinci yüzyılda Batı’dan savaşmak için gelen Frenkleri adlandırmak için kullanılacak başka bir kelime yoktu. Yunanistan’da da Avrupalılar Frenkler olarak biliniyordu ve Kuzey Afrika’nın büyük bir bölümünde Avrupalılar hala Romalılar olarak adlandırılıyordu (Delanty, 2004: 35). Bu da bize Antik dönem için Avrupa’nın coğrafi bir fikir olduğunu

(20)

13

göstermektedir. Avrupa fikri, kültürel bir içeriği olmadan yaşanılan toprakları adlandırılıp ayırmak için kullanılmıştır. Dolayısıyla Avrupa kimliği yakın zamanlarda ortaya çıkmış bir olgudur.

Ortaçağa gelindiğinde ise halen Avrupa kimliğinden söz edilememektedir. Avrupa fikri, Ortaçağ boyunca Hıristiyan Batı fikriyle bağlantılıydı. Yükselen İslam’a karşı hegemonya kurma işlevi ve görevi yükleniyordu. Hıristiyan Dünyasının eritme potası olan Avrupa’nın sınırları, Müslümanların ilerlemesine bağlı olarak belirleniyordu. Zaman içinde Hıristiyanlık Ortaçağ Avrupası‘nın toprağa dayalı kimliği haline geldi. Avrupa fikri, Ortaçağ teritoryal birlik duygusunu aşıladı ama kesinlikle belirli bir kimlik formasyonu sağlamadı (Delanty, 2004: 26). Fakat burada bir birlik duygusunun oluşması ilerleyen dönemlerde oluşan kimliğin zeminini hazırladığını söyleyebiliriz.

On beşinci yüzyılın sonuna kadar Avrupa fikri, coğrafi bir ifadeydi ve batıdaki en baskın kimlik sistemi olan Hıristiyan Dünyası’nın güdümü altındaydı. Batı değerlerini temsil eden Avrupa fikri, ‘keşifler’ çağındaki fetihler sayesinde güçlendirilmeye çalışıldı. Daha sonra Avrupa, Hıristiyan Dünyası ile birlikteliğinden hızlı bir biçimde uzaklaşmaya ve özerk bir söylem oluşturmaya başladı. İstanbul’un 1453’te Türkler tarafından fethedilmesi ve 1492’den sonra Batı Avrupa güçlerinin kolonyal genişlemesinin sonucunda, on yedinci yüzyılın sonuna kadar oluşumunu tamamlayamasa da, Avrupa fikri, Avrupa değerleri olarak kabul görecek bir sistemle bağlantı içerisine girdi. Böylece Avrupalı-olmayan güçlerle yüzleşme, Osmanlı yayılmasına karşı gösterilen direnç, Avrupa fikrini özgül anlamda bir Avrupa kimliğinin kurgulanmasında odak haline getirdi (Delanty, 2004: 49-50).

Avrupa fikrinin ortaya çıkışı Rönesans, Reform akımları, Aydınlanma ve İslam felsefesinin bilim geleneği de etkili olmuştur. Bunun dışında birçok faklı kültürden yaralanarak oluşmuş başka düşünceler de bulunmaktadır. Birçok düşünür de bu fikrin yapısını oluşturmaya katkıda bulunmuştur. Bununla birlikte 20. Yüzyılda hız kazanan modern düşünce Avrupalı kimliğini pekiştirmiştir. Elbette Avrupa kimliğinin enstrümanları arasında Batı’nın değer, kültür ve dini yapısı kadar şehirler de büyük önem arz etmektedir. Çünkü şehirler; kanun, nizam, otorite ve adalet gibi işlerin örgütlü bir şekilde yürütüldüğü mekânlardır.

‘Avrupa’ sembolik anlamda bir fikrin gerçekleşmiş halidir. Bu nedenle Avrupa fikri, düşüncelerin ve ideallerin oluşturduğu karmaşık bir yapı olarak karşımıza çıkar. Avrupa fikri, genellikle, kozmopolit bir birleşme fikri ve ulus-devlet şovenizminin alternatifi olarak görülmüştür. Fakat bu düşünce daha geniş çapta değerlendirilmesi gerekmektedir. Delanty bu

(21)

14

tezin, Avrupa fikrinin dünya görüşlerinin ve ulus devletin küresel çerçevesi içinde değerlendirilmesi ve ihtimallerin koşulların içinde düşünülmesi gerekmektedir demektedir (Delanty, 2004: 13).

Avrupa fikri görünüşte jeopolitik bir kavram olsa da, gerçekte kültürel bir model, kültürel bir yapı, kültürel bir kurgudur ve bundan dolayı da evrensel geçerlilik iddiasında bulunamaz. Avrupa fikri kültürel yeniden üretimleri yansıtmayan bir kategoridir. Her ne kadar toplumun ahlaki boyutlarıyla bağlantılı olduğunu andırırsa da, Avrupa fikri, bizzat ahlaki bir konsept de değildir. Bunun ötesinde, Avrupa fikrinin meşruiyet kazanması amacıyla yürütülen mücadelelerin şiddeti arttıkça, bu mücadelenin etkisi ahlaki alanın somutlaşıp deforme olması şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu durumda Avrupa fikri, kaçınılmaz olarak, bölünmenin temeli ve farklılığın inşasına zemin hazırlayan bir strateji haline gelir. Avrupa fikrinin politikleşmesi, aslında, Avrupa’nın tanımının halkların ortaklıkları bağlamında değil de, halkların Avrupalı olmayan dünyadan ayıran farklılıklar üzerinden yapılmasını kaçınılmaz hale getirir. İşte Avrupa’nın yapılanmasında kaçınılması gereken tanımı budur (Delanty, 2004: 18). Bu durum rekabet halindeki dünya görüşlerinin varlığını sağlamlaştırmaya hizmet etti. Avrupa-merkezciliğinin kökenleri, kültürel bir model olarak, bizzat Avrupa fikri üzerinden değil, merkezin gücünü pekiştirmeye hizmet eden bir söylemin yapıları üzerine dayanıyordu. Bu yüzden, Avrupa fikri, kültürel bir fikir olarak ortaya çıktığında iktidar yapılarıyla ve bunların kimlik projeleriyle birleştirilmeye başlandı (Delanty, 2004: 25).

‘Avrupa birleşmesinin’ ‘icat edilmiş’ bir birliktelik olduğunun farkına varmak son derece önemlidir. Avrupa’yı tahayyül etmek demek, belirli ve özgül bir söylemi ötekiler üzerinde hâkim ve imtiyazlı kılmak demektir. Ortaçağın bu üstünlük söylemi, İslam’a karşı Hıristiyanlık söylemiyken; bu karşıtlık, modern dönemin başlarında yerini, doğa üzerinde uygarlığın zaferi söylemine bırakmıştır (Delanty, 2004: 51).

Dünyada gerek ulus devlet inşası, gerekse herhangi bir ideolojiyi yerleştirmek daima üretilen bir ‘öteki’ üzerinden sürdürülmüştür. Her şey ‘öteki’ne göre oluşturulmaya çalışılır. İşte bunun gibi Avrupa da kendini tanımlamak ve kendi kimliğini inşa edebilmek için bir Öteki’ne ihtiyaç duymuştur. Batı, kendi terimiyle tanımladığı Doğu üzerinde entelektüel üstünlük ve ekonomik denetim kurmaya çalışmış ve Doğu da kendini, Batı’nın aynasında algılamaya zorlanmıştır. Yani Doğu’nun kimliği, fetih ve sömürü amacıyla, sömürgeci güçler tarafından empoze edildi ve Batı’da geçmişe yönelik bir kimlik-inşası amacıyla kullanıldı.

(22)

15

Avrupa’nın kendi kimliğini üstün bir uygarlıkta aramaya ve zıtlık yaratan bir ‘öteki’yi itham etmeye teşvik etti (Delanty, 2004: 129).

1.3.Uygarlık ve Kültür

Kavramları tanımlamak, cisimleri tanımlamak kadar kolay değildir. Bir masayı, kitabı, kare bir cismi tanımlamak kolaydır. Çünkü bunlar, maddi gerçeklikte karşılığı bulunan şeylerdir. Kavramlar ise aynı değildir. Kavramların zihinlerde oluşturduğu anlamalar çok çeşitlidir. Herkes için aynı karşılığı bulmaz. Herkes aynı düşünseydi yeni şeyler hiçbir zaman ortaya çıkamazdı. Uygarlık ve kültür kavramları da böylesine çetrefilli bir anlam ifade etmektedir.

Eskiden doğu toplumlarında kültür kavramı yerine irfan kavramı da kullanılmaktaydı. İrfan, düşüncenin bütün kutuplarını içine alan bir kelimedir. İrfan kelimesinin anlamı birleştirmektir. Bu açıdan bütün unsurları birleştiren bir yapı karşımıza çıkar. İrfan kendini tanımakla başlar. Kendini tanımak önyargılardan kurtulmaktır. Kültür irfana göre katı ve tek boyutludur. İrfan hem ilim hem edep hem de imanı kapsar. İrfan dini ve dünyeviyi ikiye ayırmaz. Batı kültürün, doğu irfanın vatanıdır (Meriç, 2013: 33). Doğulu toplumlar ya da aynı dil yapısına sahip toplumlar için kültür kelimesi yerine İrfan kelimesi kullanılmaktaydı. İrfan kelimesi ayrıştırmayan birleştiren manası ile toplumlar arasında bir bağ kurmaktadır. Birbirine geçişli toplumlar ayrıştırmadan birlik için var olan bir yapıyı sunmaktadır. Zamanla bu değişmiş kültür kavramı yerini almıştır. Kelimelerin iç retoriği bize kendisini anlatmaktadır. Ve kullanılan kelimeler ile de toplumların içyapıları hakkında bilgiler verilmektedir. Uygarlıkları oluşturan yapılardan biri olan kültür Batılı anlamda birbirinden ayıran bir yapıyı bize sunmaktadır. Batı kültürel benzerlikler ile oluşturulmuş ulusların vatanıdır. Birbirine benzeyen bu toplumların bir devlet olması üzerine kurulmuştur. Ulus devlet tanımlaması ile bu yapı yenidünya düzenini oluşturmuştur.

Doğu ve Batı kelimeleri retorik açıdan başta yönleri belirlemek için kullanılan kelimelerdir. Zamanla toplumları ayıran kelimeler oldular ve zihinleri de dönüştürdüler. Batı kelimesi daha sonra Avrupa olarak belirlenen sınırları ifade etmiştir. Batı düşünce yapısının önemli isimlerinden biri olan Voltaire de, Avrupa temellerinin aslında Yunan’a dayandığını söylemektedir. Avrupa Yunan mirasını devraldığı ve onunla geliştiğini söylemektedir. Fakat Avrupalı düşünür Voltaire şöyle demiştir:” Aslında Yunanlılar gerçekte çok az şeyi keşfetmiş

(23)

16

hatta bu keşiflerin çoğunluğunun ıslah olduğunu ve bunun da çok geç gerçekleştiğini söylemektedir.”(Meriç, 2016: 16). Uygarlıklar kendilerini miras aldıkları toplumların devamı olarak görmektedirler. Bu miras kendini yenileyerek daha da ileri seviyelere ulaşması için bir fırsat olarak görülebilir. Voltaire’e göre ilk zamanlar Avrupası için bu sadece uygarlıkların mirasını kendi toplumlarına taşımaktan ibarettir. Fakat daha sonra Avrupa alınan bu mirası oluşturulan yapı içerisinde zamanla güncellemiş ve günümüze gelindiğinde ise kendini ulaşılması gereken medeniyet seviyesine koymuştur.

Uygarlık kelimesi 18. Yüzyılın sonlarında kullanılmaya başlanmıştır. İlk kullanımı Fransa da ilerlemeyi anlatmak içindir. Uygar olma fikri toplumun doğasından çok, toplumsal davranışlara göre belirlenmekteydi (Delanty, 2004: 139). Uygar kelimesi kabaca barbarlık kelimesinin karşıtıdır. Bir tarafta uygar, diğer tarafta ise vahşi halkları ayırmaktır (Braudel, 1996: 28). Uygarlık kelimesi ile kültür kelimesi de kendiliğinden ortaya çıkarak aynı dönemde yayılmıştır. Uygar birisinin aynı zamanda kültürlü de olması gerektiği zihinlerde oluşturulmuştur. Uzun yıllar uygar ve kültür kelimeleri eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Daha sonra bu iki kelimenin farklı anlamlar ifade ettiği ve ayrı kullanılması gerektiği düşünülmüştür.

Uygarlıkların ortaya çıkışı da diğer uygarlıklar ile mümkündür. Bu bir ötekinin var ettiği bir süreçtir. İnsanlık tarihinin var oluşu da tek bir insan ile insanlığın olmayacağı birçok insanın varlığı ile insanlık tarihinin ortaya çıkması gibi her tür kendisini tanımlarken bir ötekiye ihtiyaç duymasıdır.

Uygarlıkların oluşmasında içinde bulundukları coğrafi mekânların payı unutulmamalıdır. Zira bir uygarlık diğer insanlar ya da uygarlıklarla iletişim haline geçtiği takdirde uygarlık olabilecektir. Bu yönüyle, uygarlıkların özelliklerini tanımlarken bulundukları mekânlar oldukça önemlidir. Mekânlar özelliklerini ve durumlarını belirlemede bize yardımcı olmaktadır. Yaşanılan mekânlar insanlara yön vermektedir. Doğa şartları insanların özelliklerini belirlemektedir. Üretimlerine yön veren doğa şartları aynı zamanda insanların kişilik özelliklerine de etki etmektedir. Bitki örtüsü insanların yaşamlarını nasıl sürdürdüklerini gösterdikleri gibi, etraflarında yaşayan diğer canlılar da bunu göstermektedir. Doğayla birlikte yaşamlarının nasıl devam ettiğini bize gösteren ögeler bulunmaktadır. Her uygarlığın bulunduğu mekana göre kendine özgü özellikleri vardır. Bu özellikler onun uygarlık olmasını ortaya çıkarmaktadır. Çevrelerindeki diğer uygarlıklar ile iletişimleri de onları zenginleştirir. Çünkü her mekanın farklı doğa koşulları bulunmaktadır ve insanlarda

(24)

17

bunlara uygun davranışlar ve eşyalar geliştirmektedir. Diğer toplumlarla iletişime geçildiği takdirde bu yolla yeni şeyler alınarak kendilerine uyarlanıp kullanılması sağlanmaktadır. Bu da uygarlıkların karşılıklı iletişimleri sayesinde gelişmelerine katkı da bulunacaktır.

Toplum uygarlıktan asla ayrılmaz. Uygarlık bir toplumun içene katman katman yerleşir. Yerleşim yerleri uygarlık düzeyinde artar ve gelişir. Bir toplumun tamamı aynı seviyede olamaz. Yaşanılan coğrafya her alanda aynı değildir. Uygarlık da topluma yavaş yavaş yerleşir kendine yer bulur. Uygarlıklar ile kentler ortaya çıkmıştır. Avrupa’ya kıyasla İslam topraklarında ya da Doğu toplumlarında kentler daha önce ortaya çıkmıştır. Fakat Doğu toplumlarında gelişmenin yanında kırsal yaşam aynı düzeyde devam etmiştir. Göçebe yaşamda buna ek olarak varlığını sürdürmüştür. Burada olan kültürel geleneklerin aynı şekilde devam etmiş olmasıdır. Kültürünü koruyarak gelişme yerine düzenin devam edişi gözlenmiştir. Avrupa topraklarında ise bu topyekûn gerçekleşmektedir.

Uygarlıklar insan eliyle ortaya çıkmıştır. Tek oluşturan kaynağın insan olması her alanına nüfus etmesini de sağlamıştır. İnsan eli ile oluşan bu yapının önemli alt başlıklarından biri de ekonomidir. Ekonomi insanlıkla ortaya çıkmıştır. Toplumların yaşamlarını devam ettirmeleri üretim ve tüketim sistemi ile gerçekleşmektedir. Üretim ve tüketim siteminin baş aktörü olan insan bu yapıyı hem var etmekte hem de bu yapı sayesinde hayatını devam ettirmektedir. Üretim ile başlayan süreç insan eliyle var olmuştur. İnsanlık tarihi insanın ilk olarak el gücü ile üretime dahil olmasıyla başlamıştır. Avcı toplayıcı topluluklar insanlığın ilk yaşamını devam ettiren yapılardır. Daha sonra tarımsal hayat ile insan gücü yine baş aktör olarak devam etmiştir. Sanayi devrimi ile makinaların insanların yapabildikleri işleri yapmalarına yardımcı olmuşlardır. Makinaları yapan ve yönlendiren insanlar üretim sisteminin içinde yer almaktadır. Daha sonrasında teknolojik gelişmeler ile üretim kısmının çoğu makinalara bırakılmıştır. Bu da insanların büyük bir kısmının tüketime zaman ayırmasını sağlamıştır. Uygarlıklar bu süreçte yeni bir dönemin içine girmişlerdir. Ekonomik yapının tüketime olan etkisi insanlık tarihinde büyük değişimlere yol açmıştır. Günümüze gelindiğinde gelişmiş uygarlıkların sunduğu teknolojik gelişmeler ile üretime olan katkı hayli artmıştır. Bunun sonucunda insanlar için vazgeçilmez bir yapı olan tüketim ortaya çıkmıştır. Uygarlıklar kendilerini bu sayede tanıtmaktadır. Üretilen ürünler ile yani Marx’ın kavramlandırması ile maddi kültürün uygarlıklara olan etkisi artmıştır. Artık bu şekilde insanlara kültürel aktarımlar tercih edilmiştir. Uygarlıklar daha çok insana ulaştıkça artan bir nüfus da doğal olarak kendisini ortaya çıkarmıştır.

(25)

18

Ekonomi insan eliyle ortaya çıkmıştır. İnsanlık tarihi ekonomiyi ve onun gereçlerini ortaya çıkarmıştır. Uygarlığın zeminini oluşturan şey ekonomik yapı ile gerçekleşmiştir. Ekonomik yapı zamanla kendini geliştirmiştir. İlk olarak takas edilme ile başlayan süreç kendisini devam ettirmiş ve düzenin temel yapısını şekillendirmiştir. Bu süreçte ekonomiye birçok araç girmiştir. Bu araçlar ile gelişen ekonomik yapı uygarlıkların şekillenmesinde başrol oynamıştır.

Toplumsal ortak değerler belli bir yaşanmışlık sonucu oluşmaktadır. Toplumların tarih boyunca yaşadıkları şeylerin hepsi toplumsal belleği oluşturmaktadır. Toplumsal bellek insanların yaşamlarına yön veren düşüncelerine, inançlarına ve geleneklerine şekil vermektedir. Soyut alanda oluşan şeyler uygarlıklara yön verir ve somut alanda oluşumları da etkilemektedirler. Uygarlığa etki eden soyut şeylerin en başında inanışlar gelmektedir. Fakat bu yargı Avrupa dışı toplumlar için ya da doğu toplumları için etkisi daha fazladır. Avrupa için dini değerlerin toplumsal hayata etkisi çok daha azdır. Akılcı düşünce yapısının hâkim olduğu Yunan felsefesinin mirasçısı olarak kabul edilen Avrupa toplumları düşünce yapısını da bire bir almıştırlar. Bu yüzden dini hayatın gündelik hayata etkisi oldukça azdır.

Uygarlıklar süreklidirler. Bitmeyen bir tarih içinde devam ederler. Bunu anlamada, tarihsel yapıya geniş anlamda bakmamız gerekmektedir. En baştan ya da en tepeden bakarak buna ulaşabiliriz. Tarihe dönem dönem baktığımızda o zaman içinde yaşanılanı görebiliriz. Tarih genel bakış ile dönemler arası olayların birleştiği bir bütündür. Bu bütünde ortaya yeni kavramlar da çıkabilmektedir. Tıpkı Avrupa fikrinde olduğu gibidir.

Uygarlık kavramı hem maddi hem de manevi değerleri işaret etmektedir. Marx bunu alt yapılar yani maddi değerlere ve üst yapılar yani manevi değerlere sıkı sıkıya bağlı olduğunu söylemektedir (Braudel, 1996: 29). Uygarlığın iki boyutlu oluşu onun farklı anlamlar ifade ettiğini açığa çıkarmaktadır. Birçok yazarda bu yüzden bu ayrıma gitmiştir. Uygarlık manevi bir düşüncenin maddi sonuçlarıyla gelişmeyi işaret etmektedir. Bu açıdan bakan yazarlar kültür ve uygarlık kavramlarını birbirinden ayıran fikirler ortaya atmıştır. Fakat bu ayrım ülkeden ülkeye dönemden döneme farklılıklar göstermiştir.

Sosyal bilimci Raymond Aron uygarlık ve kültür konularında önemli görüşler ortaya koymuştur. Aron’a göre, hem uygarlık kavramının nisbi gerçekliğini hem de bu kavramı aşılama zorunluğunu keşfettiğimiz evredeyiz. Uygarlık evresi sona ermektedir ve insanlık, kendi için kötü veya iyi olacak yeni bir evreye girmektedir. Bu da dünyanın tümüne yayılma yeteneğine sahip tek bir uygarlık evresi olduğunu göstermektedir (Braudel, 1996: 32). Tek ve

(26)

19

kabul gören bir uygarlığın var olacağı görüşünü benimseyen Aron bunun tüm dünya için geçerli olacağı görüşündedir. Bu da aslında şu anda kendini bize sunan batı uygarlığıdır. Uygar medeniyetler seviyesi olarak kendini sınıflandırmış ve tüm dünya için kabul gören bir oluşumla kendini sunmaktadır. Hayatın tüm alanıyla ilişkili olması da kendini sunmakta ve kabul görülmesinde kolaylık sağlamıştır.

(27)

20

İKİNCİ BÖLÜM

AVRUPA TARİHİ

2.1.İlk Dönem Avrupa Tarihi

Bu bölümde amaç, Avrupa tarihi için zamanın ve mekânın kesiştiği bir harita ortaya çıkarmak ve bu çerçeveyi yeterince geniş bir yelpaze içinde sunmaktır. Avrupa’yı tanımlamaya başlamadan zihinde canlanacak bir betimleme yapmak daha açıklayıcı olacaktır. Avrupa yaşanılan kara parçasını terk edip denizden karaya bakarak karayı tanımlamakla mümkün olabiliyor. Bir şeyi açıklarken ona dışarıdan bakmak her yönüyle görebilmek anlamlı bir bütünün ortaya çıkmasını sağlıyor. Ben bir Doğulu olarak Batı’yı hatta Avrupa’yı tanımlama çabası içerisine girişmiş durumdayım. Avrupa’yı tanımlamamı sağlayanda aslında benim Avrupa’ya denizden ya da Doğudan bakmamdır. Avrupa kendini tanımlarken bir öteki sayesinde bunu başarmaya imkan vermektedir.

Denizden karayı tasvir ederken ilk yapacağımız şey kıyıyı açıklamaktır. Daha sonrasında ise kıyının arkasında kalan derinliklerdir. Sözcüğün derinlemesine indikçe gerisinde bıraktığı hinterlandı bizim için çok daha fazla şey göstermektedir. Denizin ortasından tanımladığımız toprak parçası aslında bu kadar kolay açıklayamayacağımız bir yapıya sahiptir. Yüzyıllarca farklı insanların yaşadığı bu topraklarda anlatılacak çok şey vardır. Herkesin kendinden öncesinden devraldığı ve gelecek nesillere bıraktığı birçok şey vardır.

Dünya üzerinde toplumların şekillenmesine en büyük etken su ve iklim olmuştur. İklimlerin değişimi insanların topluluklar halinde yaşamalarına el verdiği gibi göç etmelerine de sebep olmuştur. Dünyanın her yerinde olduğu gibi Avrupa içinde iklimsel değişimler, yaşamı etkilemiştir. İnsanlar toplu halde yaşayarak güvenliklerini sağlamıştır. Kaynakların kullanılmasında ve çıkarılmasında da topluluklar halinde yaşamak etkili olmuştur. Topluluklar halinde yaşamanın getirdiği doğal süreç ise yöneticilerin ortaya çıkmasını gerektirmiştir. Bu ilkel kabilelerde kabilenin en büyüğü en tecrübeli üyelerinden oluşurken zamanla bu daha karmaşık ve büyük yapıya doğru ilerlemiştir. Zamanla İmparatorluklar

(28)

21

ortaya çıkmıştır. İmparatorluklar kurmak için ise su ve tahıl temin etmek gerekmektedir. Bu da iklimin el verdiği sürece mümkündür. Kurulan imparatorluklarla medeniyetler başlamıştır. Avrupa da bu süreç iklimsel değişimlerle şekillenmiştir. İlk çağlarda insanların inanışlarına doğa etkili olmaktaydı. Bu dönemlerde insanlar güneşi tanrılaştırmışlardır. Güneş sayesinde doğa olaylarının gerçekleştiğini anlamaları bilime de katkı sağlamıştır. İlk olarak güneş saatlerini keşfetmeleri ve ardından mevsimsel değişimlere dünyanın ve güneşin hareketinin yön verdiğinin anlaşılması tarımsal açıdan da toplumları etkilemiştir. Bu sayede toplumlar kendi geçimlerini sağlamışlardır. Ardından gelen dönemlerde Akdeniz kıyılardan gelen yağmacı toplumlar ile ilk dönem toplumlarının yok olmasına sebep olmuştur. Bu yağmacı toplumların nereden geldiği bilinmiyor fakat öngörüler kıtlıkların yaşandığı başka topraklardan buraya gelerek buradaki yaşamın son bulduğu yönündedir. Bu öngörünün dayandığı bulgular, insanların kalıntılarına, doğa olayları hakkında yapılan öngörüler ise mağara kalıntılarına dayanmaktadır. Özellikle kuraklığın olduğu dönemler mağaralarda biriken kireç oranıyla tespit edilmektedir.

Avrupa da tarih öncesi dönemlerde birbirinden ayrı ilkel kabileler bulunmaktadır. Ortak bir yaşam alanı olmayan farklı yerlerde ise, yaşam sürmekteydi. İlk bu topraklara Rusya üzerinden akınlar gerçekleştiği kaynaklarda gösterilmektedir. Bu kabilelerin kıtlıktan göç ettikleri için bu toprakları yağmaladıkları için babar kabileler olarak adlandırılmaktadırlar. bu göçler barbar toplumlar tarafından gerçekleştiği için sabit kalan bir medeniyetin ilk dönemde ortaya çıkmadığı söylenmektedir.

Avrupa’da kurulan ilk medeniyet, M.Ö. 8. Yüzyıla dayanmaktadır. Yunanlılar tarafından Yunanistan’da kurulmuştur. M.Ö. 5. Yüzyılda Yunanlılar en parlak dönemlerini yaşamışlardır. Yunanlılar yıkıldıktan sonra Roma İmparatorluğu kurulmuştur. Roma imparatorluğunun ortaya çıkışıyla kendinden önce gelen diğer toplumlardan bir imparatorluk olarak ayrılmıştır. İklim yapısı da Roma’ya yardım etmiştir. Ayrıca dışarıda daha çok toprağa sahip olan imparatorluk, kendi kaynaklarını güçlendirmiştir. İçeride halkı ile etnik bir yapı oluşturması Romanın temellerini güçlü ve kuvvetli bir hale getirmiştir.

Roma imparatorluğu Yunan medeniyetinin tarihsel mirasçısı konumundadır. Tüm yapılarında Yunan izleri bulunan imparatorluk birbirine taşları sabit tutan çimento kadar yakındır (Davies, 2011: 170). Yunan medeniyeti, çok sayıda dağınık kentten oluşurken Roma İmparatorluğu tek bir yapıya sahiptir. Yunan medeniyeti Akdeniz deniz hattı boyunca varlığını sürdürmüştür. Roma imparatorluğu ise farklı toprakları fethetmiştir. Yunanlılar deniz

(29)

22

fetihleri ile Romalılar ise kara fetihleri ile ünlenmişlerdir (Davies, 2011: 170). Yunan ve Roma İmparatorluğunu ayıran en büyük farklar bunlardır. Kendinden önce yaşamış bir medeniyetin kalıntılarını devam ettirdiğini söylemek yanlış olmaz. İnsanlık tarihi boyunca bu devam eden bir gelenek halini almıştır.

Roma uygarlığının Yunanın bir türevi olduğu ve onun taklidinden ibaret sayan bir düşünce akımı mevcuttur. Hatta Romalılar için Yunanın kopyasını almıştır ve hatta basitleştirmiştir denilmektedir (Davies, 2011: 171). Roma Yunan’a çok şey borçludur. Din alanında Romalılar Zeus’u Jüpiter’e, Hera’yı Juno’ya, Ares’i Mars’a, Afrodit’i Venüs’e dönüştürmüşlerdir. Romanın Yunandan farkı ise hukuk, askeri organizasyon, yönetim ve mühendislik alanına yansımıştır. Yunan’a göre Roma imparatorluğunun hakim olduğu toprak parçası daha fazladır. Bu açıdan askeri güç ve tarımsal alanda çok daha fazla ilerleme kaydetmiştir (Davies, 2011: 181). Aynı zamanda bu sayede geniş bir alana hükmetmiştir. Küçük birimler halinde yaşayan büyük bir İmparatorluk olarak hayatta kalmıştır. Coğrafi şartları ve insan gücünü de fazlasıyla iyi kullanma fırsatı bulmuştur. Buna bazı topraklarında iklimsel şartların uygun olmasıyla tarım yaparken tarıma elverişli olmayan topraklarında yaşayan insanları iş gücü ve savunma amaçlı kullanmıştır. Savunma sistemi konusunda da gayet başarılı oluşu büyümesine fırsat sağlamıştır.

Roma imparatorluğu dinsel açıdan bakıldığında ise Akdeniz üzerinde yaşayan tüm dinlerle tanışmıştır. Sahip oldukları toprak parçaları açısından kendine yetebilecek olan Romalılar ilk dönemlerde kara yolu taşımacılığının pahalı olması sebebiyle dış ticaret yapmamışlardır. Daha sonra ise bu durum deniz yolu taşımacılığını keşfetmeleri ile değişmiştir. Zengin Romalılar lüks para harcamaları da yapabilmekteydiler. İpek yolu ve Baharat yolları da Roma döneminde açılmıştır.

Ekonominin yanında Romalılar hukuk alanında da kendilerini geliştirmişlerdir. Romalıların tarih de en büyük katkısının Hukuk sistemi olduğu söylenmektedir. Bu sistem M.Ö. 450-451 yılları arasında gelişmiştir. Hukuk kurallarının eşit olarak uygulanması gerektiğini düşünmüşlerdir. Ve bu yüzden tüm vataşdaşlarına eşit haklar tanımıştırlar. Bu kurallar yıllar içinde uygulanmış, sonuçlarına göre değişimlere de uğramış ve geliştirilmiştir (Davies, 2011: 194). Bu alandaki gelişimi yönetim açısından etkili olmuştur. Aynı zamanda varlığını uzun yıllar sürdürmesini sağlamıştır.

Romalılar mimariden ziyade daha çok mühendislik alanında başarılı olmuşlardır. Yunan mimarisinin devamı olmasının yanında köprüler ve yollar alanında daha gelişmiş

(30)

23

örnekler sunmaktadırlar. Roma İmparatorluğu M.S. 300’lü yıllara geldiğinde yönetim yapılanma açısından bozulmalar başlamıştır. Roma bu dönemde Hristiyanlığa geçmiş ve artık İmparatorluğun merkezine Hristiyanlık yerleşmiştir.

Hristiyanlık kökeni itibari ile Bir Avrupa dini değildir. İlişkili olduğu Musevilik ve İslam gibi Batı Asya kökenli bir dindir. Avrupa yüzyıllar boyunca Hristiyanlığın esas yoğun merkezi olamamıştır (Davies, 2011: 216). Hristiyan inancının lideri Hz. İsa‘dır. Hristiyanlığın temel kitabı olan İncil dışında Hz. İsa hakkında bilginin başka bir kaynakta yer almadığını söylemektedirler. (Davies, 2011: 216). Bu yüzden inançlarını temel olarak Hristiyanlığın sadece kendi özelliklerine sahip tek kaynak olarak kabul ederek diğer bilgileri yok saymışlardır. İnançlarını bu sayede temellendirmişlerdir.

5. ve 11. Yüzyıl arası Batı ve Doğu’nun ayrımı ortadadır. Batı bu dönemde büyük bir çöküşe tanık olur. Roma İmparatorluğu çöker ve ikiye ayrılmış olan Batı kanadı Barbarların gelişi ile tam çöküşü gerçekleşir (Tanilli, 1995: 13). Barbar istilalarının ardından çeşitli barbar krallıklar kurulur. Bu dönemde Avrupa da yapısal olarak feodalizm alanında bir değişim görülmektedir. Romanın egemenliği altında gelişme gösteren feodalizm dönemin şartları altında karma bir yapı şeklinde ortaya çıkmıştır. Feodalizm hakkında, alt yapı itibariyle eski köleci rejim ve barbar toplum rejimlerinin karması olduğu söylenebilir. Avrupa bütün bu gelişmeci dönem boyunca ne yazık ki tarım sahasında eski dönemlerden kalma tarım uygulama biçimlerine devam eder. Bu dönemde Avrupa milletleri oluşur ve Avrupa devletleri ortaya çıkar (Tanilli, 1995: 13). Bu yapı ile Avrupa da yeni bir düzen başlamış olacaktır.

Her toprak parçasının üzerinde yaşayan insan topluluğu farklı farklı olmuştur. Bu görüş Avrupa için de geçerlidir. Avrupa’nın da her bölgesinde yaşam farklıdır. Yaşanılan coğrafyanın insanlara etkisi, yaşamıda derinden etkilemiştir. Avrupa ilk dönemlerde istilacıların yerleşmiş olduğu bir coğrafyadan ibaretti. Daha sonra gelen insanlar savaşlar ve Roma-Germen İmparatorluğunun çöküşüyle birlikte harap olmuş bir coğrafyayı geride bırakmıştır. Kendisine yetecek ekonomik kaynaklara sahip olan bu topraklarda küçük senyörlükler yaşamını sürdürmeye devam etmiştir. Bu yapı daha sonra oluşacak feodal düzenin başlangıcını oluşturmaktadır.

Feodalizm yapısı bakımından toprak üzerinde kurulmuş bir yönetim sistemidir. Bu sistemde toprak birinin mülkiyetindedir ve burada yaşamını sürdüren insanlar işçi konumundadır. Toprak üzerindeki tüm mülkiyet tek kişiye aittir. Sistemi bu yönüyle Batılı

Şekil

Şekil 3: Oturan Heredot heykeli

Referanslar

Benzer Belgeler

Sosyal ve ekonomik hayatta daha fazla eşitliğe doğru bir eğilim olsa da, gerek AB üyelerinin bir kısmında ge- rekse Türkiye’de işgücü piyasaların- daki toplumsal

Elimizdeki deftere göre sözkonusu dönemde Osmanl~~ topraklar~nda krom madeni üretimi yap~lan bir adet maden oca~~~ bulunuyordu ve o da Kütahya sanca~~~ dahilinde yer al~yordu.. h

The fourth chapter, the logistics sector enterprises operating in Izmir province, a survey was applied to determine the structure of the workforce profile. Interpreted the data

Almanya'nın ekonomik rol model oluşunu daha iyi açıklayacak diğer önemli bir örnek ise, diğer Avrupa ülkelerinin Almanya’yı kontrol etmek ve geride

Hadronların güçlü etkileĢmelerini tam olarak anlayabilmek için Kuantum Renk Dinamiği (KRD)‟ nin pertürbatif olmayan bölgesini çok iyi incelemek gerekir.. KRD toplam

Artık hayatın her alanında göz ardı edilemez bir unsur olan teknoloji, hizmet üretimi, dağıtımı ve yönetimi aşamalarında da kullanılmaktadır. Ancak bu durumun,

Topraklarını Avrupa‟ya doğru geniĢletmekte olan Osmanlı Ġmparatorluğuyla mücadele edebilmek için, Almanya, Ġspanya, Hollanda, Ġngiltere gibi sömürgeci

Bu çalışmayla birlikte, Türkiye’nin AB’ye üyelik başvurusunun hangi amaçlarla yapıldığı, Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ile ilişkilerin dönem içerisinde Türk