46 McNally (2013: 98) piyasa düzeninin sistematik biçimde kapitalistlerin yararına işlediğini savunur ve mülksüzlerin, işgüçlerini satacak kimse bulamadıkları sürece açlık ve yoksulluk riskiyle karşı karşıya olduklarını iddia eder. Bu noktada yazar yapısal toplumsal eşitsizliğin, sömürüye yol açması nedeniyle “piyasanın görünmez elinin”

dünyanın yoksulları açısından sıkılı bir yumruk olduğunu belirtmektedir (McNally, 2013: 98). McNally’nin değerlendirmesi sınıf temellidir. Bu nedenle “görünmez el”

metaforu, piyasanın aracı şeklinde ifade edilmiştir. Kapitalist sistemde işçi sınıfının kendini var etme yolu sadece emek temelli değerlendirildiği için, kişinin çalışmaması halinde yoksullukla karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu noktada yazarın tahlilinde- devlet müdahalesi olmadığı durumlarda- haklılık payı bulunmaktadır.

Özetle klasik liberalizm, 19. yy’da etkili olmaya başlayan siyasal ve ekonomik bir modeldir. Tarihsel açıdan feodal sistemden kopuşu temsil ettiği için, ilerlemeci bir yöne sahiptir. Klasik liberalizmin en önemli vurgusu birey, özgürlük ve sınırlı devlettir.

Rasyonel bireyin, kendi çıkarlarını en iyi kendisinin koruyabileceğini kabul eden klasik liberalizm, bireysel kararlara devletin müdahalesini doğal hak doktrini çerçevesinde özgürlüğü kısıtlayan bir durum olarak eleştirir. Devletin, bireyin ekonomik kararlarına müdahalesi de benzer biçimde özgürlüğü ortadan kaldırdığı gerekçesiyle reddedilir. Bu noktada Jefferson’ın (Roskin vd, 2012: 60) “en iyi devlet, en az yöneten devlettir”

görüşü klasik liberalizmi en iyi anlatan ifadelerden biridir. Çünkü klasik liberalizme göre siyasal ve ekonomik düzen kendiliğinden, görünmez bir el aracılığıyla yönlendirilmekte ve devletin müdahalesine ihtiyaç duyulmamaktadır. Ancak klasik liberalizmin iktisadi boyutu 1929 Ekonomik Kriziyle, siyasal boyutu da modern liberalizmin ve sosyalizmin eleştirisiyle bugün geçerliliğini yitirmiştir.

47 yapmak istediklerinde, yapabilmelerine olanak tanınması olduğunu belirtir. Bu noktada da yazar, olanak tanıyanın devlet olduğuna dikkat çeker ve sosyal liberalizmde, kapitalist yönetimin geçerli olduğunu ancak yeniden dağıtımcı unsurlar nedeniyle sosyal devletten ayrıştığını ifade eder.

Sosyal devlete benzemeyen ancak, sosyal niteliklere sahip olan sosyal liberalizmin temel değerleri: fırsat eşitliği, pozitif özgürlük, etkin devlet, gelişmeci bireycilik ve refah devletidir (Stansfield, 2013: 1). Sosyal liberalizmin klasik liberalizmden ayrıştığı en önemli alan devlete ilişkindir. Çünkü sosyal liberalizm, devlete sadece güvenlik ve adalet görevleri yüklemez. Sınırlı ancak etkin devleti savunur. Bu bağlamda, sosyal liberalizme göre bireyin çıkarı ve özgürlüğü devlet müdahalesiyle sağlanabilir. Starr (2007: 36) sosyal liberalizmin, sadece daha kapsamlı bir sosyal koruma talep etmediğini, sivil özgürlüklerin daha geniş bir biçimde garanti altına alınmasını ve devletin bireyin özel alanına daha az müdahil olması gerektiğini belirtir. Ancak söz konusu müdahale sınırsız değil, aksine gereklidir. Sosyal liberalizmde devletin rolünün daha net belirlenebilmesi için, soyo-ekonomik açıdan değerlendirilmesi yol gösterici olabilir.

Klasik liberalizmde olduğu gibi sosyal liberalizmin de ekonomik ve siyasal boyutları vardır. Sosyal liberalizmin siyasal boyutunu sınırlı hükümet, demokratik katılım, çoğulculuk ve bireyin kendini geliştirmesi oluştururken; ekonomik boyutunu, devletin piyasanın işleyişini düzenlemesi, denetlemesi, piyasaya müdahale etmesi ve sosyal adaleti sağlaması oluşturur (Tayyar ve Çetin, 2013: 111). Liberal demokratik devlette, bireysel özgürlüğün şartlarından biri olan sınırlı devlet ilkesi sosyal liberalizm açısından da geçerlidir. Devletin alanı genişledikçe, bireyin özgürlük alanının daralacağına yönelik düşünce de benzer biçimde korunmaktadır. Ancak sosyal liberalizm, ekonomide devlet müdahaleciliği ve sosyal adalet vurgusu nedeniyle klasik liberalizmden farklılaşır. Çünkü klasik liberalizm, ekonomik yaşama devlet müdahalesini özgürlüğün önünde bir engel olarak görürken; sosyal liberalizm sosyal adaletin sağlanması konusunda devlete görev yüklemektedir.

Sosyal liberalizm, klasik liberalizmin eleştirisi/ yeniden yorumlanması olarak da değerlendirilebilir. Liberal ekonominin yeniden yorumlanmasında, görünmez el prensibinin yoksulluğa, işsizliğe ve gelir adaletsizliğine yol açması etkilidir. 1929 Ekonomik Krizi devlet müdahalesi olmaksızın serbest piyasanın, toplumsal sınıflar

48 arasında ekonomik sömürü aracına dönüştüğünü göstermiştir. Bu durum ise, ekonomik sistemlerinin yeniden gözden geçirilmesine neden olmuştur. 1929 Ekonomik Krizi’nin ardından Keynes klasik liberalizmin handikaplarını “Genel Teori”yle açıklamış ve ekonomiye devlet müdahalesinin gerekliliğini savunmuştur.

Keynes (2010: 16) klasik liberalizmin emek-değer teorisinin rekabet ve piyasalar mükemmel olmadığı takdirde ücretin, istihdam bir birim azaltıldığında kaybedilecek değere eşit olduğu tezinin, eşitliği bozabileceğini ifade eder. Yani istihdam azaldığında, ücrette yaşanan kayıp eşit olmamaktadır. Çünkü piyasaların her zaman rekabet halinde ve mükemmel işleyişte olduğunu varsayamayız. Bu durum ise toplumsal sınıflar arasındaki uçurumu derinleştirmektedir. Keynes (2010: 16)emek-değer teorisi hakkında ayrıca reel ücretin, fiili olarak istihdam edilebilecek emek hacminin piyasaya gelmesini sağlayacak ücret olarak ele alınmasını eleştirerek, kişinin minimum faydayı sağlayan ücreti kabul etmektense, satmamasının göz ardı edildiğine dikkat çeker. Keynes, klasik liberalizmin reel ücret anlayışının da bir varsayıma dayandığını ifade eder. Bu yönüyle yazar istihdam edilme ve ücretlendirme sürecinde, bireye fayda sağlamayan ücretlendirmelerde, bireyin istihdamı tercih etmeme olasılığının görmezden gelindiğine dikkat çeker.

Keynes’in genel teorisi esas olarak, etkinlik ve özgürlüğün işsizliği engellemediğini ispatlar. Yani birey kendi kararlarının hakimi de olsa işsiz kalabilmektedir. İşsizlik ise sosyal adaletsizlik yaratan bir durumdur. İşsizlik ve gelir adaletsizliği konusunda Keynes (2010: 318), devletin tüketim eğilimini vergilendirme sistemiyle, kısmen faiz oranlarını sabitleyerek kısmen de diğer yollarla etkileyerek yönlendirme görevini üstlenebileceğinden bahseder. Devlete yüklenen roller nedeniyle devletin müdahale alanının genişleyeceğini kabul eden Keynes (2010: 322), bu durumun devlet sosyalizmine yol açmayacağını, devletin üretim araçlarına tahsis edilen kaynakların miktarını, bu kaynaklara sahip olanların ödüllendirilmesine ilişkin oranları, kamu yatırımları için gerekli tedbirleri alabilme gücüne işaret eder.

Keynesyen ekonomik model, devletin ekonomiye müdahalesini gerekli görmekle birlikte, devletçi ekonomiyi savunmaz. Ekonomik müdahale, sosyal sorunların çözülmesinde araç olarak ele alınır. Bu bağlamda işsizliğin ve gelir adaletsizliğinin çözümü konusunda yapılan müdahale, devletin özgürlükleri ortadan kaldırmasına neden olmamaktadır. Devlet güçlü bir organizasyon olduğu için yerinde yapılan müdahaleler,

49 hem ekonomik hem de sosyal sorunların aşılmasına yardım edebilecektir. Klasik liberalizmin başarısız olması, Keynesyen ekonomik modelin alternatif haline gelmesine neden olmuştur. Keynesyen ekonomik model, sosyal liberalizmin ekonomik alt yapısına katkı sağlarken, devlet gece bekçisi rolünden sıyrılarak, sosyal politikalar aracılığıyla ekonomik ve toplumsal alana müdahil olabilme yeteneğine sahip olmuştur.

Sosyal liberalizmin siyasal boyutu da ekonomik boyutta olduğu gibi klasik liberalizmden farklılaşır. Sosyal liberalizmin öncü düşünürlerinden biri Thomas Hill Green’dir. Green doğal hak ve sözleşme temelli kurulan siyasal ilişkiyi klasik liberalizmden farklı biçimde ele almaktadır. Green’e göre insanlar, ortak çıkarları kabul ettikleri için doğal haklara sahiptir ve özetle devlet olmaksızın doğal hakların varlığından bahsedemeyiz (Tunçay, 2011: 170). Klasik liberlizme göre doğal haklar, devletten önce vardır ve insanlar doğal haklarını koruyabilmek adına siyasal topluma geçmişlerdir. Bu yönüyle devletin üzerine düşen, bireyin doğal haklarını korumaktır.

Ancak sosyal liberallerden Green, klasik liberalizmin doğal hak doktrinini kabul etmemektedir. Green siyasal toplumu ortak çıkarlar üzerine inşa ederek, devlet olmaksızın doğal hakların olamayacağını iddia eder.

Sosyal liberalizmin klasik liberalizmden ayrılan diğer boyutu da özgürlüğün pozitif yorumudur. Pozitif özgürlük, “kendine hakim olma” ve “yapılması gerekeni yapma” şeklinde yorumlanan ve bireyin rasyonel amaçlara yönlendirilmesi halinde hukukun bireyi baskı altına almadığı aksine özgürleştirdiği görüşünü paylaşan bir özgürlük yorumudur (Barry, 2012: 349). Dolayısıyla sınırsız özgürlük alanına işaret etmeyen sosyal liberalizm, bireyin rasyonel amaçlara yönlendirilebilme fikrini de özgürlüğe müdahale olarak yorumlamaz.

Hobson da benzer bir bakış açısıyla bireysel özgürlüğün önündeki engelleri devleti sınırlandırarak değil, ona pozitif görevler yükleyerek çözebiliriz düşüncesine inanır (Erdoğan, 2006: 53-54). Klasikliberalizmin aksine sosyal liberalizmde devlet, bireye ve özgürlüğe müdahale eden kurum olarak ele alınmaz, bireysel özgürlük alanının genişletilmesinde pozitif rol oynayabilecek nitelikte bir kurum olarak değerlendirilir.

Osuka (2014: 18) da pozitif özgürlüğü, devletin pozitif fonksiyonları ve bireysel özgürlükler arasında paylaşılmayan bir alan olarak tarif eder. Özgürlük ve devletin pozitif fonksiyonları arasında bir çatışma varmış gibi göründüğünü belirten Osuka

50 (2014: 19) negatif özgürlük anlayışının, 19. yy. sonunda sosyo-ekonomik problemler konusunda bir illüzyon yarattığına dikkat çeker. Yazarın bahsettiği illüzyon, sadece devlet müdahale etmediğinde bireyin özgürleştiği iddiasıdır. Çünkü 1929 Ekonomik Kriziyle birlikte, bireyler arasında eşitsiz bir ekonomik sistem gelişerek, sosyal problemlere yol açmıştır. Sosyal problemlerin çözümünde ise kendiliğinden düzen fayda sağlamadığından, devlete pozitif görevler yüklenmiştir. Devlet işsizlik ve istihdam başta olmak üzere, ekonomik ve sosyal yaşamda yer almaya başlamıştır.

Devletin düzenleyicilik rolünde başarı sağlaması, devletin görevleri konusunda tartışmalara zemin hazırlamış ve devlete yüklenen olumsuz imaj ortadan kalkmıştır.

Devletin kamusal iyiliği sağlayabileceğine yönelik iddianın, felsefi temellerinde Rousseau’nun etkili olduğu söylenebilir. Rousseau’nun genel irade ve toplum sözleşmesi teorileri sosyal liberalizmin değerlerinin oluşmasına katkı yapmıştır.

Rousseau’ya göre (2006: 30) genel iradeyi genel yapan, oyların çokluğu değil ortak yarardır. Genel irade toplumun iradesi olarak ele alındığında, tüm bireyler tarafından kabul edildiği ifade edilmelidir. Dolayısıyla bireyler, toplumsal yaşam içinde ortak amaçlara uygun hareket ederek, bireysel faydalarını da korumuş olmaktadır. Genel irade ortak faydaya dayandığı için, bireyler arasında adalet sağlanmış olmaktadır. Bu durumda bireylerin toplum sözleşmesi yapmalarının nedenlerinden biri de adil düzen olarak karşımıza çıkar.

Liberalizmin tanıtılmasında başvurulan toplumsal sözleşme kuramlarında iki düşünür ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Klasik liberalizmin felsefi dayanaklarında Locke’un, sosyal liberalizmin felsefi dayanaklarında ise Rousseau’nun etkisi daha fazladır. İnsanların neden siyasal topluma geçtiğini ve devletle kurulan ilişkinin boyutunu anlatan sözleşme kuramları, birey ve devlete yönelik sınırların oluşturulmasına yardımcı olmaktadır. Rousseau (2006: 31) toplum sözleşmesiyle bireylerin birtakım haklardan vazgeçmek yerine, hak değiş tokuşu yaptıklarını belirterek, iğreti ve kararsız bir durum yerine güvenlik; doğal bağımsızlık yerine özgürlük değiş tokuşu yapıldığını iddia eder. Rousseau’ya göre insanlar güvenlik ve özgürlük adına siyasal topluma geçmiştir. Klasik liberalizmin aksine özgürlüğü korumak adına toplumsal sözleşme yapılmamıştır. Rousseau’ya (2006: 51) göre yalnız devlet gücü üyelerine özgürlük sağlayabilir. Özgürlüğün devletle tanımlanması, Rousseau’nun genel iradeye ve yasaya duyduğu güveni yansıtır. Çünkü yasa, genel

51 iradenin ürünüdür. Dolayısıyla halkın ortak yararını hedefleyen yasa, gücünü genel iradeden almakla birlikte, devlet egemenliğini de sağlar. Yasa ve özgürlük arasındaki ilişki ise, yasanın bireysel özgürlüğü garanti altına almasından kaynaklanır.

Rousseau’dan etkilenmiş olan Green, “Liberalizm ve Pozitif Özgürlük” adlı çalışmasında, özgürlüğün herkes için nimet olduğunu ancak ilgilendiğimiz tek şeyin onun anlamı olduğuna dikkat çeker. Özgürlüğü ilerlemenin ölçüsü olarak ele alan Green, özgürlüğün ölçüsünü ortak yarara yapılan katkı olarak ifade eder ve özgürlüğü sadece “zorun” kaldırılması olarak değerlendirmez (Nettleship, 1911: 106). Bireyi toplumsallık bağlamında ele alan Green, özgürlüğü de toplumsallıkla ilişkilendirerek klasik liberalizmden ikinci kopuşu sergiler. Bu bağlamda sosyal liberalizme göre özgürlük, bireysel çıkarların gerçekleştirilmesinde bir araç olarak ele alınacaksa, özgürlüğün ortak çıkar olarak ele alınması ve toplumsalıkla ilişkilendirilmesi gereklidir.

Sosyal liberallerden Hobhouse da pozitif özgürlük anlayışını benimser.

Hobhouse’a(1944: 28) göre güvenlik ve baskıya karşı direnme özgürlük tanımlamasında örtük bir yer tarif etmekle birlikte,eşitlik ortak yararla, özgürlük ise hakla tanımlanabilir. Bu bağlamda Hobhouse özgürlüğü hak temelinde ele alarak,eşit özgürlük fikrini benimser. Eğer özgürlük bir haksa, tüm bireyler bu haktan faydalanabilmelidir. Bu yönüyle özgürlük hakkı, eşit bir hak olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca özgürlüğün hak temelinde ele alınabilmesi için, hukuksal bir çerçevede tanımlanmış olması gereklidir. Sosyal liberalizme göre hukuk kuralları özgürlüğün sınırlarını belirleyerek, özgürlüğü sağlamaktadır.

Hukuk kuralları hem devletin hem de bireyin özgürlük alanını açıklar ve taraflara kurallara uyma sorumluluğu yükler. Devlet ve birey arasındaki ilişki hukuksal temelde kurulmakla birlikte, kurallara uymanın nedeni ne olabilir sorusu akla gelmektedir.

Green’e göre kurallara uymanın nedeni korku değil, devlet-birey ilişkilerinin rızaya dayanmasıdır ve bu rızayı oluşturan güdü de ortak yarardır -yarar eğer doğru anlaşılırsa, herkes ortak yararı kendi yararı haline dönüştürebilir- (Tunçay, 2011: 172-190). Söz konusu değerlendirme, klasik liberalizm-sosyal liberalizm karşılaştırmasına olanak tanır. İlk olarak bireysel ve genel çıkar kavramlaştırması her iki liberalizmde farklı ele alınır. Klasik liberalizme göre genel çıkar bireysel çıkarların toplamıyken; sosyal liberalizme göre, genel yararın “doğru bir kavrayışla” bireysel yarar olarak yorumlanabileceği savunulur. İkinci olarak klasik liberalizmin devlete özgürlüğü

52 kısıtlayan bir sistem olarak ele alırken; sosyal liberalizm devleti özgürlük ve hak sağlayıcı olarak değerlendirir. Yani sosyal liberalizme göre devlet varsa hak vardır, hak varsa özgürlük vardır.

Özgürlük, devlet ve bireysel çıkar konusundaki ayrışmaya ek olarak sosyal liberalizmin mülkiyete ilişkin bakış açısı da klasik liberalizmle örtüşmez. Bu konuda Hobhouse, mülkiyetin kişisel bir yanı olduğu kadar sosyal bir yanı da olduğuna dikkat çeker. Yazara göre mülkiyet sosyaldir çünkü toplum, mülkiyet haklarını hırsızlığa, yağmacılığa karşı korur ve birey işbirliğine yönelmek zorunda olduğundan değer- üretim sürecinde sosyal bir unsur bulunur (Alatlı, 2014: 1529). Bireyin toplumsallık bağlamında ele alınması ve bireyler arası işbirliğine ilişkin değerlendirme, sosyal liberalizmi klasik liberalizmden ayrıştırır. Zira rasyonel bireyin, kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiğine yönelik iddia, işbirliğine ilişkin bir değer içermez.

Sosyal liberalizm, bireye, topluma ve ekonomiye ilişkin kavramları yeniden yorumlarken, klasik liberalizmin yol açtığı adaletsizlikleri ortadan kaldırmaya yönelik girişimlerde bulunmuştur. Sosyal adalete vurgu yapan sosyal liberalizm, devlete bu konuda sorumluluk yüklemiştir. Adaleti toplumsallık içinde değerlendiren sosyal liberalizm, devlete sınırsız bir alan tanımamaktadır. Devlete yüklenen pozitif anlam dolayısıyla sosyal liberalizmin, liberal bir öğreti olmadığı yönünde eleştiriler de mevcuttur.

Sosyal liberalizme yöneltilen en önemli eleştiriler, liberaller tarafından gerçekleşmiştir. Bu bağlamda Tersaçı sosyal liberalizmi (2015: 7), soslu sosyalizme benzetmiş ve kendi kendini sınırlandıran devlet düşüncesinin teorik ve pratik olarak mümkün olmadığına değinmiştir. Yazarın eleştirilerinde sosyal liberalizm ve sosyalizm arasında bir ilişki olduğu iddia edilmektedir. Ancak sosyal liberalizm, ortak mülkiyet kavramını savunan bir idoloji değildir ve sosyal adaletsizliklerin çözümde devlet müdahaleciliğini önermektedir. Devleti hukuksal sınırlar içinde tanımlayan sosyal liberalizm, hukuk kurallarına uyma konusunda hem bireylere hem de devlete sorumluluk yüklemektedir. Devletin bu sınırlar içinde kalacağına dair bir garanti verilmesi ise mümkün görünmemektedir.

Sosyal liberalizm eleştirilerinin yoğunlaştığı alanlardan biri de adalete ilişkindir.

Hayek (2013: 36) dağıtımcı adaletin, keşfi mümkün olmayan genel ilkeleri olmadığına dikkat çekerek, böyle bir konuda uzlaşılsa da toplumsal hayatta uygulanamayacağını

53 iddia eder. Hayek’e göre, adalet toplumsal bir konu olmadığından, sosyal adaletingenel ilkeleri belirlenemez ve uygulanamaz. Çünkü adalet, bireysel bir alana işaret ederek, röaltif bir nitelik taşır.

Lomasky (2013: 198-202) ise sosyal liberalizmin, insan hayatı için son derece önemli olan herhangi şey üzerinde, kişinin ona hakkı olduğuna yönelik herhangi bir karinesi olmadığına ve bir iyinin sağlanması için başkalarının zorlandığı fedakarlığın büyüklüğünün gözden kaçırıldığına dikkat çekmektedir. Bu bağlamda yazara göre, ihtiyaç ve fedakarlığın hangi ölçüye göre belirlendiği belli olmamakla birlikte, hayati derecede önemli olan bir şey üzerinde de bireyin hak iddia edemeyebileceğini ifade etmektedir.

Ryan (2013: 92) ise sosyal liberalizmin ideolojik ve metafizik olarak aşırı yüklü olduğuna dikkat çekerek, bireylerin sosyal gerekçelerle gelirlerinin bir kısmından vazgeçmeye zorlanmalarının, bireyler arasında hınç doğmasına neden olabileceğini savunur. Bu bağlamda yazar, sosyal liberalizmin ideolojik boyutuna dikkat çekerek, ortak iyi kavramının sorgulanmasını önerir. Aynı sorgulamanın adalete de yönlendirilebileceğini iddia edilir. Zira sosyal adaletin tüm bireyler açısından aynı anlama geldiği söylenemez. Bu nedenle de sosyal adaletin sağlanmasında, tek tek bireylerden katkı beklenmesi, toplumsal birliği ortadan kaldırabilecektir.

Özetle sosyal liberalizm, devletin görevleri, adalet, özgürlük ve ekonomi konularında klasik liberalizmden farklılaşmaktadır. Her iki liberalizm türü de sınırlı devlet anlayışını savunsa da sosyal liberalizm, devlete pozitif görevler yüklemektedir.

Sosyal liberalizme göre, ekonomik yaşam kendiliğinden düzenle sürdürülememektedir.

Bu nedenle de devlet sınırlı da olsa ekonomik yaşama müdahale etmelidir. Zira adalet ancak bu şekilde sağlanabilecektir. Devletin ekonomik alandaki müdahalesi dışında sosyal liberalizm, siyasal alanda da devleti hak sağlayan ve bireyi özgürleştiren bir değer olarak ele almaktadır. Diğer yandan sosyal liberalizme göre birey, ancak toplumsallık içinde değerlendirilebilir. Bu nedenle bireylerin ortak paydası, ayrı ayrı bireysel çıkarlar değil, ortak faydadır. Liberalizme sosyal değerler kazandıran sosyal liberalizm, gerçek bir liberalizm olmadığı gerekçesiyle de eleştirilmektedir.

In document Türkiye'de 1980 sonrası yaşanan liberalleşme sürecinin siyasal ve sosyal etkileri (Page 60-67)